
Uzman Psikolog Gökhan Çınar’la Psikolojik Dayanıklılık Serisi'nin yeni bölümü şimdi yayında! Gökhan Çınar, zor zamanlarda psikolojik olarak hayatta kalmak, duygularımızı yaşayabilmek ve ifade edebilmek, bu hayatı yaşarken ihtiyaçlarımızı fark etmek, kendimiz olabilmek ve kendimizi iyileştirebilmek üzere bizlerle dertleşiyor.
Kendin için şimdi bir adım at ! Dijital sağlık platformu Eczacıbaşı Evital’i hemen indir, psikolojik danışmanlık ve beslenme danışmanlığı görüşmelerini %20 indirimle planla. 👉 Kod: CINAR25 Evital'i indirmek için: https://s.evital.app/gokhancinar
*Bu bölüm "Eczacıbaşı Evital" hakkında reklam içerir*
Transkript
Biz yaşarken hepimizin öyle ya da böyle yakın ya da uzak kayıplarımız oldu.
Sevdiklerimizi kaybettik bazen.
Ölümle bazılarımız canımızın bir parçası hissettiklerimizin bu dünyadaki somut varlığına veda ettik.
Acı çektik, yarım hissettik, yas tuttuk.
Öyle ya da böyle.
E tabi hayat yaşamak ya, onların anılarını da toplayıp yaşamak.
Devam ettik. Hoş geldiniz.
Psikolojik Dayanıklılık serisinde bir buluşma daha.
Yine bir aradayız. Aslında ilk bölümden itibaren anlatıyorum.
Belki bütün bu serinin ismi Psikolojik Dayanıklılık.
Ama belki biz bu dayanıklılığın içerisinde yaşamda bizi zorlayabilecek, yer yer ağır gelebilecek, yer yer üstesinden gelmenin altından kalkmanın zor olduğu sohbetler ediyoruz sizinle
birlikte. Bu podcast ve videokes serisinde.
Çünkü tam da dayanıklılık böyle bir şey galiba.
Öyle hayatta sürekli mutlu olmaya çalışmak ya da işte çok böyle ferah nefes alınan duygularda kalmak değil de zor deneyimlerde, zor anılarda ayakta kalabilmekle
ilgili bir şey olduğunu düşünüyorum.
O yüzden bugünkü bölümde de böyle bir yere geleceğiz.
Yaz tutmak ve kaybetmek konuşacağız bugün sizlerle birlikte.
Tabii kaybettiklerimiz, kaybettiğimiz, sevdiğimiz, hayatımızdan parça gibi kopan insanlar geliyor ilk aklımıza.
En çok onları konuşacağız, onları anacağız, onlardan sonraki bizi konuşacağız, bu başka.
Ama diğer taraftan aslında her kaybın bir yası vardır.
O yüzden de sadece kaybettiğimiz insanları değil, kaybettiğimiz şeyleri, kaybettiğimiz nesneleri, kaybettiğimiz ilişkileri, kaybettiğimiz kendiliğimizi.
Artık hissedemeyip kaybettiğimiz duygularımızı, bütün bunların hepsinden de konuşacağımız bir buluşma olacağını en baştan söyleyebilirim.
Yas tutmak ve kaybetmek bölümünde.
Aslında şöyle başlayalım birlikte.
Sevdiklerimizin kaybının ardından yaşadıklarımıza bakalım.
Hepimiz ölümlüyüz.
Ölüm yokmuş gibi yaşadığımız bu dünya bir gün bitiyor.
Bazen de hiç gitmez zannediklerimiz bu hayattan gidiyor.
Biz yaşarken hepimizin öyle ya da böyle yakın ya da uzak kayıplarımız oldu.
Sevdiklerimizi kaybettik bazen.
Ölümle bazılarımız canımızın bir parçası hissettiklerimizin bu dünyadaki somut varlığına veda ettik.
Acı çektik, yarım hissettik, yas tuttuk.
Öyle ya da böyle.
E tabi hayat yaşamak ya, onların anılarını da toplayıp yaşamak.
Devam ettik. Anlatırken belki kolay, yaşarken zorlu.
Yası yaşarken her duygu kabul elbette bizde.
Onun kaybına üzülürken ona bir anıdan kızmaya devam edebiliyoruz bazen.
Onun için ve onsuz kalmış kendimiz için ağlarken bir güzel anı anımsayıp gülümseyebiliyoruz bazı zamanlarda.
Ona ait duyguları içimizde taşırken başka şeylerden keyif alıp...
...kahkahalarla gülebildiğimiz zamanlar oluyor...
...hayatın içinde.
Yeni deneyimlerde, başka ilişkilerde...
...çıktığımız yollarda...
...içimizde onunla dertleşebiliyoruz.
Ne bileyim bir şeye dertlenip giderken...
...böyle işte dünya güzeli bir kedi gelip...
...acının ortasında böyle bardağımızdan su içmeye başladığı zaman...
...gülümsemeye sebep olabiliyor mesela.
Çünkü yasın içinde bazen gülümsemek, sonra o gülümsemeyi kırık hissetmek, sonra o kırıklıktan bazen suçluluk duymak, ama diğer taraftan yaşayan kendimize de güvenmeye devam etmek gibi zamanlar
var vaktimizde. Kaybı ve yası yaşarken bazen düşüp çok zayıf, bazen her şeye rağmen kalkıp çok güçlü hissedebiliyoruz.
Anılardan kaçtığımız dönemlerde, yüzleşip acısıyla kaldığımız dönemlerde yaşayabiliyoruz.
Herkes elbette yasını kendisine göre yaşıyor.
Yasın acı çekmenin, tekrar ayağa kalkmanın belli evreleri olsa da bildiğimiz...
...bunun herkes için tek bir kuralı yok bu hayatın içerisinde.
Ama biliyoruz ki yaz yaşandıkça tamamlanıyor.
Yası tamamlamak kaybettiğimizi unutmak anlamına gelmiyor.
Zaten unutmak değil hep söylüyorum hatırlamak iyileştiriyor insanı.
Ve hatırlamak...
Başka türlü bir buluşma biçimi hepimizin hayatında.
O yüzden onu aslında kaybetmiyoruz da içimizde bir yerde.
Yasın ertelenmesini, acının bastırılmasını aslında engelliyor.
Hazır oldukça onu hatırlamak.
O bu dünyada artık olmasa da bıraktıkları, bizde biz yaptıkları, hayatımıza kattıkları bizimle kalmaya devam ediyor.
Bir başlangıçta, bir yolculukta, bir şarkıda, bir filmde, gözümüzün önündeki o fotoğrafta.
...bir duada, bir dilekte...
...onu taşımaya devam ediyoruz bizler.
Ben bazen...
...kaybettiğim kişiyi düşündüğüm zaman...
...ki benim için mesela bu...
...bu yaşamdaki bir kardeşti.
O kardeşliğin birçok duygusu vardır mesela.
İçimden şöyle dediğim zamanlar oluyor ona.
Burada olsaydın da görseydin...
...yanımda olsaydın da bir...
...sarılsaydık ihtiyaç duyuyor insan bazen.
Keşke kalsaydın da halimi yine...
...hani çok kimse anlamazken sen anlasaydın.
Sonra bunları söylediğimde içimde bir yerde orada oluyor.
Tabii işlediğim bir yas var artık.
Gördüğünü hissediyorum.
Elbette varlığı bedenin gibi değil ama sarıldığımı hissediyorum bazen.
Ve bu...
...bir boşluğa sarılmak gibi gelmemeye başladı bana artık.
Çok özlüyorum onu.
Ama... Burada olsaydı ne derdi?
Buna nasıl tepki verirdi?
Şimdi nasıl bir destek cümlesi verirdi?
Ya da şimdi bana nasıl kızardı diye düşünmek aslında kabulümü de sağlamlaştırıyor.
O artık yok ama bende bıraktığı parçalar benimle.
Ölümünü kabul ediyorum ve aslında onu hatırlayarak o anılar boşa yaşanmadı.
Ölümüyle de bitmedi.
Aslında kendimi kendimde de onu yaşatmaya devam ediyorum.
...baktığımda. Belki kaybettikleriniz geliyor aklımıza.
Tam da burasında...
...bu dertleşmemizin...
...tüm kayıplarımızın anısına...
...bugün söyleyeceğimiz bütün cümleleri...
...o derin bir sevgi, saygıyla ve kabulle...
...anmış olalım aslında.
Biz ölümü konuşuyoruz ama...
...yas sadece ölümle ilgili değil.
Her kaybın yası var.
Başta da söyledim. Kişi için...
...önemli ve değerli olan...
...birçok şeyin aslında.
Bazen bir kişi... Bazen bir hastalık durumunda bir organ.
Bazen yaşama dair bir işlev.
Bazen bizim için anısına çok büyük anlamlar yüklenmiş bir nesne.
Zaten onlar da canımız.
Bazen bir hayvan, bir evcil hayvan.
Hayatımızdan bir parça bir dost.
Aslında kaybın anlamı tüm bunların bizden uzaklaşması.
...ya da yitirilmesi anlamına geliyor.
Aslında kayıp dediğimiz şey bir nesnenin...
...ya da bir işlevin kaybından hayatın kaybına kadar...
...geniş bir kavram hayatımızın içerisinde.
Öyle bir yerde de duruyor.
Vardır bazen bilirsiniz, konuşuyoruz da bazen...
...mesela ne bileyim işte...
...bazen uzun yıllar boyunca yaşadığımız...
...o şehirden gitmek.
Bir evin, bir aidiyetin kaybı.
Bazen gerçekten de çocukluğumuz ve gençliğimiz boyunca hissettiğimiz bir duyguyu hayattaki bir engel yüzünden, bir sebep yüzünden ya da birinin onu bizden söküp almasıyla
beraber artık yaşayamamaya başlamak bir duygunun kaybı hayat içerisinde.
Çok büyük duygusal yatırımlar yaptığımız, belki hayaller, hedefler koyduğumuz ya da artık kimsenin bizi duymadığı, kıymetimizi bilmediği bir işin kaybı mesela.
Artık hayatta olsa bile artık bizimle birlikte hayata devam etmeyen bir arkadaşın, bir dostun kaybı.
İlişkiler romantik ilişkiler.
Onların da yası var, kaybı var.
Bir ilişkinin kaybı buralarda aslında hayatımızdan bir parça oluyor.
Ve her kayıp aslında birazdan konuşacağız.
Bize kendi ölümümüzü hatırlatıyor.
O ölümü henüz yaşamadık ama ölümün gerçekliğini hatırlatıyor aslında baktığımızda.
Bizden giden... Ölümle kaybettiğimiz her insan da yine aslında bizim kendi ölümümüzü yaşamamızın bir parçası oluyor.
Yine düşünüyorum beni biliyorsunuz böyle çok kendimden duygu alışverişleri yapmayı seviyorum sizlerle.
Ben mesela daha şok edici ve ani bir kayıptı benim için böyle bir ölümle kaybettim.
Şimdi o zamanlar duyguların adını koymak çok zor ama şimdi baktığım zaman bunca yıl sonra çaresizlik, yoksunluk, yalnızlık gibi hatırlıyorum.
Bazı duyguların bedende karşılığı vardır biliyor musunuz?
Bilmiyorum bir kaybınız varsa belki anımsarsınız böyle karın boşluğunda fiziksel bir darbe gibi hissettim ben mesela.
Öldüğünü öğrendiğim anda başladı ve aslında çok uzun zamanlar boyunca da o darbenin böyle şiddeti çok geçmedi bakınca.
Tabi biliyorsunuz belli evrelerden geçiyoruz kayıplarda anlatacağım biraz sonra ama o evreler geçtikten sonra bile o hem fiziksel boşluğu, darbeyi, acıyı
ve onun varlığını unutmadım.
Ama tabi zaman içerisinde unutmamak demek işte bir ömür boyunca soyut anlamda o cenazenin başında beklemek değil.
Zamanla yara, yaranın sızlaması gibi bir hisse.
Dönüşüyor. Benim için böyle oldu mesela.
Nasıl tanımlarsanız siz bilmiyorum.
Mesela en çok rüyalarımı anlatabilirim size.
Ki rüyalarda da kaybın böyle bir anlamı var.
Mesela bir yıl boyunca, bir buçuk yıl boyunca...
...böyle rüyalarımda onu görmeye çalıştım.
Tanıdık gelenler var çünkü danışanlarımın hikayelerinden...
...ya da kayıp yaşayan yakınlarımın, arkadaşlarımın hikayelerinden görebiliyorum.
Çok istersiniz ya bir kere rüyamda göreyim bari diye.
Sonra rüyalar şeye dönüşmeye başladı.
Böyle bir sokakta, bir kaldırımda, bir caddede gidiyor biliyorum bu bilgiyi o rüyada.
Görüyorum, gördüğümü zannediyorum bir şekilde ama yakalayamıyorum onu.
Oradan dönüyor ya da bir anda kayboluyor ya da başka bir yere gidiyor.
İlk bir yıl mesela...
Belki rüyalar üzerine sonra bir sohbetimizde konuşuruz.
Rüyalar, simgeleri aslında çok önemlidir hayatımızda.
Bulamadım, yakalayamadım onu.
Sonra aradan böyle işte 18-20 ay geçtikten sonra başka bir gece uyudum ve yakaladım.
Ama yüzünü göremiyorum.
Bu birazcık da benim yasa hazır oluşumla ilgili bir şey bilinç dışımda.
Rüya yoluyla yüzünü göremiyorum mesela.
O kadar çok bakmak istiyorum ki yüzüne.
Ama yüzünü bulamıyorum, göremiyorum onun.
Sonra tabii böyle birazcık daha aktı hayat.
Ben birazcık daha kaybı içselleştirmeye başladıkça...
...böyle onunla gülümsediğim, gülebildiğim anlar görmeye başladım.
Onu rüyamda görürken. Sonra sohbet edebilmeye başladım.
Ve aslında belki de onu rüyamda görebilmeye başladığım zamanlar...
onun kaybını inkar etmekten de vazgeçtiğim zamanlara denk geldi.
Sanki bütün bu rüyalar bana hayat içerisinde önce inkarı, sonra kayıpla, kaybın gerçekliğiyle yüzleşmeyi, uzlaşmayı ve sonra hayatta onun kaybını
kabul edip bir uyuma, geçiş evrem gibi aşamalardan geçti.
Ben rüyalar yoluyla anlattım ama yaşamın içerisinde de buralardan geçerek gidiyoruz bizler.
Aslında yas ve kayıp kişiyi hayatıyla ilgili uyandırmaya yardım eder ve kendi varoluşunun farkına varmasını sağlar diyor Irving Yalom.
Muazzam bir ruh sağlığı uzmanı, alanımızdaki idollerden bir tanesi.
Tabii yas yaşarken çok acı ama kişi uyandırmaya yardım eder diyor.
hayatın gerçekliğiyle yüzleştirmekten bahsediyor.
Ve aslında ölümlü hayatın ve kendi varoluşunun farkına varmasını sağlar diyor.
Ne düşünür diyor size bilmiyorum.
Keşke gitmeselerdi.
Keşke ölmeselerdi.
Keşke böyle büyümek zorunda kalmasaydık.
Ama aslında bir taraftan da ölümlü hayatın gerçekliğiyle yüzleşmek.
Buralar belki de hayatın anlamını sorgularken bize bir şey söyleyen önemli yerler diye düşünüyorum.
Yaz kavramına bakalım beraber.
Sözlükte yaz, ölüm ya da felaketten doğan acı ve bu acıyı belirten davranışlar, matem anlamına geliyor.
Uluslararası literatürde mesela İngilizceye baktığımızda bir grief anlamı var yazın.
Keder, elem anlamına gelen.
Breamont var. Ölümle ilgili yastan, sürecin işte duygusal süreçlerinden, davranışsal süreçlerinden bahsediyor.
Yaz tutma sürecini anlatan bir kavram var.
Hepsi aslında tek bir yastan bahsetmiyor.
Ayrı ayrı başlıklar olarak konuşabiliyoruz bizler bunları.
Bu kadar çok tanım yapılsa bile her insan nasıl biricikse, her yaz da biricik ve kişinin hikayesine, kendi biricikliğine ve kaybedilen
kişiyle kurulan İlişkiye bağlı bir yerden de geliyor.
Ölüm tabii kayıpların en somut ve en acı olanı.
Eğer yaşıyorsak acıyı.
Yaz tutmak sadece ölüme karşı verilen bir yanıt değil.
Yaz tutma...
Aslında bizim de hayatımızdan bizden gidenlerle, onun gidişiyle beraber bizden gidenlere karşı verdiğimiz psikolojik bir yanıt ve iç dünyamız ile gerçeklik arasında uyum sağlayabilmemiz
için yaptığımız bir uzlaşma diyor.
Yine hocalarımızdan Vamuk Volkan.
Kaybetmek ve yas tutmak konuşuyoruz.
Burada o zaman psikolojik destek alabilmeyi de konuşmamız gerekiyor.
Size bir dijital sağlık platformu olan Evital'den bahsedeceğim şimdi.
Ne demiştik? Her kaybın yası vardır.
Yaz tamamlandığında insan kaybettiği şeyi, kişiyi, durumu hayatının bir parçası yapar ve o parçayla yoluna devam eder.
Peki yaşanmayan, tamamlanmayan ya da bir parçamız olamayan kayıplarla ne yapacağız?
Elbette destek alacağız.
Kendimize destek olmak ve yetmediğinde bir profesyonelden destek almak yolumuza devam etmek için en önemli sorumluluğumuz haline geliyor aslında.
Bahsettiğim platformda Evital'de destek alabileceğiniz bir uzmanı siz seçebilir ya da sistemin önerdiği uzmanlarla görüşmeye başlayabilirsiniz.
Burada önemli bir şey bu.
Erişilebilir fiyatlarla online randevu almak çok kolay.
Psikolojik danışmanlık, beslenme danışmanlığı ve destek alabileceğiniz daha birçok farklı uzmanlık alanında sağlık profesyonelleriyle...
Online görüşmeler yapabiliyorsunuz.
Yaşam boyu ertelenmiş, yaşanmamış, engellenmiş yasların baskısıyla hayata devam etmek zorunda değilsiniz.
Evital hakkında detaylı bilgi almak için açıklamalara göz atabilirsiniz.
Her yasta, demin de söyledim, yas konuşurken biraz boğaz düğümleniyor kusura bakmayın.
Her yasta kendi ölümümüz var.
Çünkü ölen kişi bizim parçalarımızı taşır.
Buranın üstünde birazcık daha duralım.
Ona aktardıklarımız.
Ona yansıttıklarımız.
Ona anlattıklarımız.
Ona konuşmadan ve söylemeden anlattıklarımız.
Onunla kurduğumuz ilişkinin birçok parçası var hayatın içerisinde.
Hepsi somut olarak var olmak zorunda değil.
Onunla aslında iç içe geçtiğimiz.
Onun biz olduğu bizim o olduğumuz.
Onunla beraber biz olduğumuz.
Bu kadar dünya kadar zaman ve anı varsa.
O zaman ölen kişi bizim parçalarımızı taşıyor.
Yani sadece her yasta kendi ölümümüzde vardır derken ona veda etmiyoruz.
Onunla bütünleşmiş artık başka bir renk ve başka bir hal almış.
Onun da imzasını attığı, renklerini kattığı parçalarımızı da kaybediyoruz.
Duygularımızı, zor ve güzel anılarımızı birlikte, onunla beraber oluşturduğumuz rutinlerimizi, deneyimlerimizi, ne bileyim işte bazen...
Beraber susuşlarımızı, bazen sabah kahvaltılarımızı, bazen başka hiç kimsenin anlayamayacağı dilde kahkahalarımızı paylaşıyoruz onunla.
O yüzden bizim parçalarımızı taşıyor.
O parçalarla da vedalaşmak durumunda kalıyoruz.
Yine ölüm onu kaybetmenin yanında bizi ölümlü hayatla tanıştırıyor.
Şöyle bir kesit söyleyeyim size.
Sana basit bir soru sorayım.
Ölüm neden bu kadar korkutucu?
Ölüm hakkında seni korkutan şey tam olarak ne?
Hemen yanıt verdi diye cevap veriyor.
Yapmadığım her şey. Hayat ne kadar yaşanmamışsa ölümden o kadar korkuyoruz.
Aslında yas ve kayıp kişiyi uyandırmaya yardım ediyor.
Ve kendi varoluşunun farkına varmasını sağlıyor.
Yine bütün kesitin alıntını sahibi Irvin Yalom.
Ve aslında...
Her giden de kendi ölümümüz var derken bu hayat ölümlü bilgisiyle karşılaşıyoruz.
Diğer taraftan onunla yaşanmamış anıların da farkındalığı geliyor.
Bunların da bir kaybı var.
Nasıl bir farkındalık bu?
Keşke daha çok sarılsaydım gibi.
Keşke o zamanları onunla daha fazla geçirseydim gibi.
Buralar da geliyor.
Yine yasla ilgili önemli yerlerden bir tanesi hayat hep bizim varlığımızla dolmuyor.
Yas bizim boşluğumuzu tanımlıyor.
O gidince içimizde ne eksik kaldı.
Biz ondan nasıl besleniyorduk ve şimdi nasıl aç ve yoksun hissediyoruz kendimizi.
Tabi bu başta çok büyük bir boşluk ve kayıp hali.
Ama sonra zaman geçtikçe belki de...
Ona bağlı ona bağımlı olduğumuz yerleri tutmaya devam ederek boşluğumuzu doldurmanın bir biçimini buluyoruz.
Belki çoğunuzun aklından geçeni duyar gibiyim şu anda.
Onun boşluğu nasıl dolar ki?
Diyenler vardır belki.
Ben de aynı soruyu soruyorum.
Onun boşluğunu onun yerine bir şey koyarak doldurmak değil bahsettiğim şey.
Artık yok. Bende var ama somut varlığı yok.
Ve tam da buralarda bana o iyi gelirdi.
Tamam öyle dolduramam ama hayatta ne yapabilirim?
Bu boşluk hissiyle baş edebilecek.
Yine her kayıp ve yaz bize travmalarımızı hatırlatıyor.
Burayla baş etmek de zorlu.
Bazı insanlar değersizlikle, bazı insanlar yetersizlikle, bazı insanlar suçlulukla.
Bazı insanlar süre giden bir öfkeyle, bazı insanlar güçlü olma ve ayakta kalma mecburiyetiyle, bazı insanlar duyarsızlaşma yani hissizleşmeyle tepki verirler yasa.
Bütün bunların hepsi aslında yasın ikincil travmatik etkinin yansıması olmasıyla ilgili.
Yani köklerinde değersizlik olanlar değersizliklerini hatırlıyorlar.
Köklerinde güçlü durmaktan yorgun olanlar belki de gerçekten de hayata karşı daha zayıf tepkiler veriyorlar.
Bildikleri aile hikayelerinde sen hep güçlü durmalısın mesajı alanlar, senin ayakta tutman lazım mecburiyeti alanlar, aslında daha fazla ben hep ayakta kalmalıyım bilgisiyle yasta
yıkılmaları gereken zamanlarda bile yıkılmıyorlar baktığımızda.
Herkes kendi ilk deneyimlerine ya da ilk travmalarına bağlı bir tepki veriyor.
Ölüme karşı verdiğimiz tepkilerimizde farkında olmadan, geçmişimizdeki yarım kalmış, ...dayatılmış ya da aceleye gelmiş ayrılıklarımızın...
...bilinç dışımızdaki kalıntılarını da...
...bir arada yaşarız diyor Vamuk Volkan.
O yüzden her yaz biricik.
O yüzden aynı aileden 5-6 kişi...
...ailedeki kayıplarından sonra...
...5-6 farklı tepki biçimiyle karşımıza geliyorlar.
Yaz tutmak...
...acı doludur...
...ve sağlıklıdır.
Buranın altını çizelim.
Ya tutulmasaydı yaz?
Ya kayıp ve kayba ait onca duygu havada asılı kalsaydı?
Biz o zaman devam edebilir miydik hayatımızı?
O zaman yeniden işe gitmek, yeniden sokağa çıkmak, yeniden ne bileyim işte bir şeylere gülmek.
Yeniden başlayabilmek, onu da bir yanımıza alıp.
E bunlar çok olmazdı.
Yastan ve süreçlerden geçmezsek.
Kayıp çünkü adı üstünde.
Bizden bir parça gider, hayattan bir parça kopar.
Etrafımızdan bir nefes gider.
Hele büyüme hikayemizin bir parçasıysa his olarak çocukluğumuz eksilir.
E yeniden çocuklaşırız parça eksildiği için ve yeniden kendimizi büyütmek zorunda kalırız.
Aslında her kayıp çok temelde varoluşsaldır böyle bakınca.
Boşluk deneyimiyle baş başa kalırız.
Sorgularız neyle dolduracağız?
Demin de dedim yerine birini bulmak değil.
Hangi duyguyla hangi anlamla dolduracağız?
Hayatın hangi kaynağını Giden kaynağın, o büyük kaynağın yerine koymak için bir yol arayacağız.
E yoksunluk var. Yoksunuz, yoksunluk bağlı veya bağımlı olduğumuz şeye, kişiye, nesneye karşı şiddetli bir özlem halinde getiriyor bir taraftan.
E yaşamda değişiklik var.
Yani çünkü aslında yaşamımızın rutinine ait, bize ait bir şey gitti bizden.
Bu değişikliğe de adapte olmak zorundayız yaşamın içerisinde.
Bir yol bulmalıyız.
Acı içinde, özlem içinde, bazen hatırlattıklarına belki bir gülümsemeyle, buruk bir belki o burada olsaydı ne yapardı hissiyle,
onun neşesini de hatırlayarak hayatın değişikliklerine uyumlanmak gibi bir durumumuz var.
Yası yaşarken törenlere ihtiyacımız var.
Dış törenler var biliyorsunuz.
Uğurlamak için hem dış törenlere hem içimizde de törenlere ihtiyacımız var.
Yani iç tören nasıl bir şey?
Bazen onunla konuşmak, ağlamak, eski fotoğraf albümlerine bakarken ağlamak, gülmek, kendi içimizde buluşmalar yaratmak.
Yaratıcı boşluk diye bir kavram var biliyor musunuz?
Hani boşluk hissi çok kuvvetli dedim ya.
Bizim bu hayattaki asıl işlerimizden bir tanesi de yaşamak ya.
boşlukla ne yapacağımızla ilgili farkında olarak ya da olmayarak yaratıcıda oluyoruz bizler.
Onu anmanın, onu yaşatmanın, ayağa kalkmanın bir yolunu bulmaya başlıyoruz.
Baktığımızda. O da bizi aslında yasın kabullenme ve yeniden başlama evrelerini hazırlıyor.
Yaratıcı boşluğumuzu kullanabilmek, bazen onun yokluğuna bir ağıt, bazen bir şarkı yapmak, bazen ne bileyim ona burada olsaydı diye bir konuşma hazırlamak, bazen bir şiir yazmak.
Herkesin kendi varoluşuna göre elbette.
Bazen onunla beraberken bize hep hatırlattığı ya da kendimize hep hatırlattığımız bir alışkanlığa, bir hobiye başlamak.
Onun söylemlerini de duyarak.
Aslında hazırlanma evreleri biraz buralardan geçiyor.
Sonra hayatın bir yerinde sendeleyerek de olsa bir ilk ayağa kalkış.
Hatta oralarda kendimize biraz şaşırırız.
Hatta yer yer utanırız.
Bugün nasıl geçirebildim ya bugünü böyle kuvvetli.
Nasıl gülebildim? Ne bileyim işte nasıl yapamayacağımı düşündüğüm şeyi yapabildim.
Kendimize şaşıra şaşıra.
Ama onun gücüyle de yapabilme gücüyle de başlamak baktığımızda.
Oralarda içselleştirme evreleri gelir artık.
Yani kaybedilen kişiye anıları kendimize katma.
Kendimize katınca o yok mu oluyor?
Hayır tam olarak var olmaya başlıyor aslında bizde.
Ben mesela bahsettiğim işte Güray.
Bir kardeşlik.
Artık Gökhan'ın yanında Güray da var.
Benden bir parça gibi.
Ondan aldıklarımla beraber onu içselleştirerek gitmek.
Kimimiz için bir baba, kimimiz için bir anne.
Dünya üzerinde yaratıcı boşluğa geçerken...
Bizi çok ayakta tutan ama bir yandan da en ağır acılardan bir tanesi.
Kimimiz için bir evlat. Bizden bir parça yaparak hayatımıza devam edebiliyoruz.
E tabii bir yara izimiz var.
Büyük de bir yara izimiz var.
Yara izini taşımak bir ömür.
Sağlıklı yaz tamamlanır.
Yarası ile beraber ama kayıp unutulmaz.
Yaz tutmada çok önemli ruhsal bir iş var aslında.
Hayatta kalanın. Kaybedilenden anılarını ve beklentilerini geri çekmesi ve ayırması ve bunları kendisine katması.
Tam olarak bundan bahsediyorum.
Bir parçası yapması gibi.
Şimdi tabii herkes daha fazla bilir bu kısmını.
Yasın beş aşama modeli var.
Bu aslında böyle biliyorsunuz ki zamanlar boyunca hep anlatılır durur.
Beş aşamanın ilki kayıptan sonraki inkar süreci.
Yani aslında acının ilk dalgasına verilen geçici bir yanıt.
Bu evreleri anlatacağım ama sonra biricikliğimizi de sorgulayacağım.
Herkes aynı sürelerde aynı evrelerden mi geçiyor?
Hayır. Öyle bir yerden gitmiyor ama şu evrelere bir bakalım.
Tanıdıklığına da bir bakalım. İnkar aşaması ilk aşama.
Ve orada o inkar ederken kişinin gerçeklerden saklanmaya çalıştığı bir yer burası.
Çünkü gerçeğe sarılmak, kaybı kabul etmek tahammül edilemez bir tercih gibi görünüyor.
Tabi bazı aşamalarda inkarın önüne şok ve duyarsızlaşma, uyuşma gibi aşamalar da ekleniyor.
Aslında o gerçekliğin içine girmiyoruz bir şekilde.
Sonra öfke aşaması başlıyor.
Orada sorgulamalar var hayata karşı, o kişiye karşı, kendimize karşı.
Öfke. Neden ben?
Neden o? Bu adil değil.
Bu bana nasıl olabilir?
O nasıl ölebilir?
Bu kimin suçu?
Aslında bu sorular bu aşamanın karakteristik özellikleri arasında.
Öfkeyle beraber geliyor.
Yani aslında kişinin kaybettiği kişiye, çevreye veya kendisine yönelttiği bir öfkeden bahsediyoruz.
Tabii ölümün yaşanma biçimi öfkenin yönünü, yoğunluğunu belirliyor.
Bir yandan tabii bu akut keder gibi sağlıklı olan öfke aşamanın da geçici bir aşama olması.
Bazı insanlarda da o öfke kalıyor, gidiyor.
Diğer aşamalara geçildiyse yaşama dair öfkenin de kalmasına illa sağlıksız diyemeyiz.
Ama insan sadece öfkenin içerisinde kalıyorsa orada tabii kendisi de hayata yeniden başlayamaya başlıyor.
Yeter ki öfke hayatın içinde olsun.
Sonra pazarlık, uzlaşma aşaması geliyor.
Aslında biraz acıyı önleyebilme umudu burası.
Bazen gerçekçi ama çoğu zaman aslında biraz gerçek dışı olan pazarlıklarla o dönem boğuşuyoruz.
Yani artık kaçınılmaz bir sonla gerçekleşmiş ölümü ötelemeye ya da değiştirmeye dair çaba, bazen batıl inançların fazlaca devreye girmesi, gerçekten kopma
aşamaları geliyor. Ölmemiş olsun pazarlığı.
Gitmemiş olsun pazarlığı oluyor aslında hayatımızın içinde.
Sonra depresyon aşaması geliyor.
Bu bildiğimiz depresyon patolojisinden ya da işte o depresif durumlardan biraz daha farklı yasın bir aşaması.
İnkar, öfke ve pazarlığın arkasından gelen çöküş, anlamsızlık, boşluk duyguları.
Yaz yaşarken depresyonu yaşamak da sağlıklıdır.
O yüzden etrafınızdaki insanları bir an önce ayağa kaldırmayın.
çalışmayın yakınlarını kaybedenlerim.
Sonra tam olarak bir sağlam bir siyahtan beyaza geçişten bahsetmiyorum ama kabul aşaması geliyor.
Acıyı hissetmeyi kabullenmek, kaybı ve ölümü kabul etmek, kendine izin vermek.
Bu dönemde ölümün, kaybın gerçeği artık kabulleniliyor.
Normal yaşam fonksiyonları yeniden düzenlenmeye başlıyor ve yeni ilişkiler için, yaşamdaki yeni başlangıçlar için Gerçek büyük bir güçle olmasa da bir mücadele
başlıyor bakınca. Şimdi bu model mesela yasın yaşanma evrelerinin tamamlanmasına 6 ay diyor.
Ama 2 ay ya da 24 ay 2 yıl diyen modeller de var.
Bunu bu arada toptan reddeden psikoterapistler, kuramcılar da var.
Çünkü kişinin yaşam boyunca kayıpları var.
Değersizlik hisleri var, yetersizlik hisleri var.
Başlarda bunlar nasılsa aslında kişi kayba karşı da bu tepkileri ilk travmalarından ya da ilk deneyimlerinden yola çıkarak veriyor.
Yine bazı uzmanlar akut kederin geçiciliğinden ama kaybın sonsuza kadar sürdüğünden ve bu ikisi arasında literatürde gayet böyle bulanık bir ayrım olduğundan bahsediyorlar.
Ama tabii yaz yaşama yayılır doğru.
Ama bir şekilde de geçişlere de ihtiyacımız oluyor hayatta.
Yani sizin yasanızı ne kadar sürede nasıl yaşayacağınıza aslında hiçbir ezber karar veremez.
Sadece yaşıyor muyuz yoksa bastırıyor muyuz buraya bakmak önemli.
Zamana yayılmış yaz her zaman tehlikeli değildir kişi için.
Ama inkar edilen ama bastırılan yaz, tamamlanmayan yaz, izin verilmeyen yaz.
Kişi tarafından ya da toplum kültür tarafından asıl tehlikeli olan odur.
Çünkü o zaman aslında hasta eder bizi.
Bazı belirtiler görülebiliyor yaz sürecinde.
Ve bunlar da aslında yazın sağlıklı bir parçaları.
Bedensel tepkilerimiz olabiliyor.
Baş ağrısı gibi, göğüs ağrısı gibi, göğüste sıkışma gibi, hissi gibi.
Ne bileyim işte tabii...
...çok fazla sıkışma cümle de olduğu için...
...bu boğazda düğümlenme gibi...
...yutkunma güçlüğü gibi, bulantı gibi, kusma gibi...
Nefes darlığı, çarpıntı, gerginlik, kasılmalar gibi, kabızlık ya da ishal gibi, uyku düzensizlikleri, iştah değişiklikleri, halsizlik, yorgunluk gibi belirtilerle karşılayabiliyoruz, karşılaşabiliyoruz.
Duygusal tepkiler var elbet.
Yoğun üzüntü, ağlama, özlem, öfke, sıkıntı, güvensizlik, tedirginlik.
Ne bileyim işte delirme korkusu.
Aklımı kaybedeceğim. Hayata karşı ilgi ve istek kaybı.
Bir şeylerden zevk alamama, hiçbir duygu hissedememe, geleceğe dair umutsuzluk, karamsarlık, yalnızlık, çaresizlik hissi gibi.
Bazen inkarın da uzamasıyla ölen kişinin hala yaşadığını, var olduğunu hissetme, sesini duyma, hayalini görme, hayat ve ölüm kavramlarını sorgulama gibi.
Sürekli onu düşünme, ölümü düşünme.
Düşünmeye hiçbir anda engel olamama, kendini suçlama, kendine kızma, pişmanlık, ölüm anının tekrar tekrar yaşama, hatırlama, dikkati toparlayamama, bellek sorunları gibi bilissel
taraflar da var baktığımız zaman.
Bazı insanlar davranışsal tepkileri de ağır verebiliyorlar.
Amaçsız bir aşırı hareketlilik.
Kendini tamamen başkalarına yardım etmeye adamak gibi.
Kaybın acısından kaçınmak için.
İnsanlardan uzaklaşma ve görüşmek istememe gibi.
Ölen kişinin eşyalarına bulunduğu yerlere elbette oralarda yasamızı tutacağız ama sürekli yönelme veya bunlardan tamamen uzak durmaya çalışma gibi.
Ne bileyim sürekli o mezarın başında kalma isteği gibi.
Bunlar yaz sürecinde beklenebilir.
Bunlar yaz sürecinin içerisindedir.
Sen çok kötüsün diye sert tepkiler verilmez bunları yaşayan insanlara.
Ya da onu daha da kötü hissettirecek şeyler söylenmez.
O yüzden de yasın içerisinde bazen bizim günlük hayatta fazla bulduğumuz, endişe ettiğimiz, patolojik bulduğumuz bazı şeylerin yaşanmasını bekleriz biz.
Tabii yasın ne kadar yaşanacağı kişinin yakınlığına, ölen kişinin hayatımızdaki yerine, hayat boyu onunla kurduğumuz bağlara, Onların kopuş
biçimine bağlı. Ölüm şekli, ani ölümlerin travmatik etkileri daha fazla.
Biri tarafından öldürülmek, bazen bir intihar gibi durumlarda.
Suçluluk öfkenin üst boyutlarının, utancın da yer yer yer aldığını biliyoruz bizler.
Ama bütün bu aşamalarda özellikle kendi duygularını yoğun bir şekilde yaşamasına izin veren, ...ve çevresi tarafından da izin verilen kişinin...
...bu evrelerden sonra yası taşımak, kaybı yaşamak...
...diğer taraftan da hayata başlamakla ilgili dengelerine bakılmalı.
Oralarda dengeler şaşıyorsa destek alınmalı.
Yaşanamayan yastır tehlikeli olan.
Dönemlerden birinde takılı bırakır insanı.
Sürekli güçlü olmalısın mesajlarının verildiği yerler mesela.
Ritüeller anlamlı biliyorsunuz ki.
Bütün bu cenazeler, bütün bu işte ne bileyim anma törenleri.
İnanın bana o helvanın kavrulması bile anlamlı.
Çünkü bir araya geliyor insanlar ve o kişi için bir şey söylüyor.
Bir anı anlatıyor ve bir şeye gülüyor.
Beraber onun için bir şey yiyor.
Meselenin inançsal boyutlarının dışında da söylüyorum bunu.
Ama kişi ritüellere katılmalı.
Onun içinde bir parça olmalı.
Ne bileyim bazı insanlarda tamamlanmayan, engellenen yasada duyarsızlaşmalar var.
Kişi uzun süre boyunca hiçbir şey hissetmiyor.
Ya da bazı insanlar fazlaca saptırıyor mesela.
Sessizlik anlaşmaları uzun süreli, alkol kullanımına yönelme fazlaca, madde bağımlılığı.
Buralar hep saptırma.
Sürekli kahkahalarla gülebilecek bir şeyleri izlemeye çalışma.
Buralar hep aslında gerçekliği saptırma gibi.
Bazı insanlarda o yoğun suçluluk hissi yasa izin vermiyor ve yası bastırıyor.
Ben bir şey yapabilirdim.
Ben engelleyebilirdim.
Şöyle davransaydım belki böyle olmazdı.
Bu kadar çabuk olmazdı bilgileri.
Oysa kendimize yumruk atmaktan başka bir şey değil bu.
Yaşanan yaşandı.
Yaşanan yaşanacağı varsa yaşanıyor.
O yüzden de elbette hayatta her konuda kendi payımıza bakarız ama gidenin ardından...
Sürekli suçluluk hissinin içerisine gömülmek aslında ne onun anısını yaşayabilmeye, yaşatabilmeye ne de kendimize gelip kendimize bakabilmeye buralara izin vermiyor.
Bazen tamamlanmamış iş olarak öfke de tamamlanmamış yasa neden oluyor.
Onların çalışılması lazım süreçlerde bazen seanslarda.
Yani bizi çok üzmüş, kırmış, çok sinirlendirmiş biri bazen kaybedilen kişi.
Onunla meselemizi halletmedi.
Ona şöyle dolu dolu bir içimizdekileri söylemedik daha.
Neden böyle yaptın bana demedik belki.
O öfkenin de engellediği yas var.
İşte oralarda aslında yaptığımız bazı çalışmalar var.
Bir psikoterapistle çalışmak.
Önce öfkeden arınmak.
O yüzden buralar hayatımızda bastırılmış yasa sebep olabiliyor.
Hayatın içerisinde.
Birçok türü var. Çözülmemiş yas gibi, gecikmiş yas gibi, başka duygularla karıştığı için ya da birden fazla kaybın yaşandığı için komplike yas gibi, kronikleşmiş
yas gibi. Buralar engellenmiş, durdurulmuş, yaşanmamış yaslarla ilgili bize bilgi veren yerler.
Öyle söyleyince kolay değil ama duymanız için söylüyorum.
Yasla ne yapacağız bir psikoloğun gözünden.
Aslında tabii her şeyden önce bir ruh sağlığı uzmanlık kimliğini bir tarafa bırakıyorum buralarda.
Bir insanın da gözünden. Gözü hem tutmak hem dökmek.
Dökmek ne demek? Söz.
Anlatmak, ifade, gözyaşı, arınmak.
Ağlayamıyorum der bazı insanlar.
Öyle ağlamak için bir ezber bilgiyle beklemek değil.
Bazen o kadar anının ortasında ağlayamaz insan.
Bir gün gider ayağa diyorum ya bir kaldırım taşına çarpar.
Başlar kaybettiği için de ağlamaya.
Buraları belki. Dökmek yine beden bu arada.
Kendimizi hareket edebilir hissetmeye başladığımız andan itibaren.
Kimine yürümek, kimine koşmak.
Kimine bir kum torbasını yumruklamak.
Kimine hayatının eski rutininde olan beden hareketlerine geri dönmek.
Çünkü beden de katılaşıyor.
Ve inanın bana bedeni bir şekilde hareket ettirmek yasa da yardımcı oluyor.
Ritüellere katılmak, elbette cenaze, mezarlık, ne bileyim işte mevlüt.
Onun için yemek yemek, helva yemek, fotoğraf albümlerine bakmak.
Sadece onu düşünerek belli bir süre susmak.
Başka insanlardan onunla ilgili anıları dinlemek.
Evrelere, geçişlere ve tüm duygu geçişlerine izin vermek.
Bütün bu bahsettiğim yasın evreleri sırasıyla olmak zorunda değil, sırasız olarak da aslında.
Depresyona da öfkeye de, kabule de.
Suçluluğa da yer yer izin vermek.
Bir de ailenin içerisindeki çocukları korumak.
Geride kalan çocukları korumak.
Her çocuğa yasının, ölümün, kaybın anlatılmasının farklı yöntemleri vardır.
Buraları korumak.
Bu arada çocuğa anlatırken bazen biz de bir iyi hissederiz kendimizi.
İyi hissetmek pür bir iyilik değil.
Ama beraber göğüslediğimiz bu hayatta yetişkin rollerini almak.
Onu korumak, kollamak da hayatın bir parçası oluyor bence.
Çocuk terapisti uzman meslektaşlarımdan hangi yaşta çocuğa ölümün nasıl anlatılacağını öğrenebilirsiniz.
Sosyal destek almak ve tabii psikolojik destek almak.
Sessizliklere de izin var, ses çıkartmaya da izin var yazda.
Her iki sırada. Yaz, evet kendi özünde sessiz bir duygudur belki.
Ama diğer taraftan bazen beraber konuşmanın da...
yerleri vardır. Böyle dönemler düşmeye, bağımlılıklara, çok elverişli dönemler, bağımlılıklardan uzak durmak.
Çünkü herhangi bir madde, herhangi bir alkol, herhangi bir kumar, herhangi bir başka bir bağımlılık bizi yasla ilgili bir şeyden geçirmiyor.
Bizim yasımızı yaşamamıza izin vermiyor.
Çok hızlı büyük hayat değişimlerinden kaçınmak, bir süre o acının içinde kalmak, Hızlıca bir şeyleri değiştirmemek, hızlıca şehir değişikliği.
Duyuyorum, görüyorum bazen birini kaybettikten hemen sonra evlenmek.
Çocuk sahibi olmaya karar vermek.
Ya da hızlıca boşanmak.
Oralarda bu kadar hızlı kararlar o süreci de bundan sonraki hayatı da zorluyor.
Aslında ne yapıyoruz biz psikoterapistler?
Sessizliğine de eşlik ediyoruz danışanımızın.
Hızlıca onu bir şeyin içinden çekip çıkartmaya çalışmıyoruz.
Onun ritminde gidiyoruz. Öfke varsa öfkeye eşlik ediyoruz.
Var çalışmalarımız. Tek sandalye çalışmalarımız gibi.
Suçluluk varsa suçluluğa eşlik ediyoruz.
Bazen çift sandalye çalışmalarında.
Demin bahsettiğim gibi ne bileyim işte bazen rüyalara çalışıyoruz.
Rüya çalışmaları yapıyoruz.
Bazen gerçeklik susuyor.
Günlük hayattaki bilinç düzeyi.
Ama aslında gerçek ötesi.
Vinic dışı çalışıyor. Rüyalarla anlıyoruz yası, nasıl tuttuğumuzu ve neler yapmamız gerektiğini.
Bazı filmler var.
Destek olabilir. Oğul Odası diye bir film var.
Sert bir filmdir ama süreci anlatır.
Blue var mesela, mavi.
Emin Alper'in Sonbaharı'nı izlemiş miydiniz bilmiyorum ama bir film önerisi verilecekse.
Verilebilir. Yine Inarito'nun 21 Gramı var.
Tolga Karaçeli'nin Kelebekleri var.
Andrei Zivan Genistev'in Dönüşü var.
Buralar yasa hep farklı bakış açıları getiren filmler.
Belki desteği olur.
Belki daha fazla bilmek istersiniz onları.
Bugün referanslar da verdim.
Bahamut Volkan hocamızın Kayıptan Sonra Yaşam kitabı var.
Yalomun Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek var mesela.
Felsefi bir soruşturma sanırım adı.
Diğer ismi de Ölümle Yüzleşmek.
Buralara bakılabilir bence.
Hayata böyle bu serinin bu bölümünde biraz öneri de vereyim size.
Başkalarının acısına bakmak diye bir kitap var mesela.
Yasağı empati yaparken oralarda bir yerlerde durur diye düşünüyorum.
Belki sizler de bakmak istersiniz.
Ben Benim Evim Neresi kitabında biraz önce bahsettiğim kardeş kaybından sonra ben de mesela böyle anlattım.
Mavi Derim ben ona simgesel olarak da.
Gözlerinden de. Yıllar önce yazmıştım şimdi artık kırklardayım ama.
Mavi sen şimdi yaşasaydın kırkımıza beraber merdiven dayayacaktık.
Ben tırmandığım merdivenlerden böyle düşmeyecektim.
Düştüğümde bu kadar yaralanmayacaktım.
Yanımda olsaydın sırtına yaslanırdım.
Koluna tutunurdum. Dostluğunda iyileştirdim.
Ve bu kadar yalnız kalmazdım.
Diye başlıyor. Okumak biraz zor hala.
Tabii birazcık daha böyle daha inkarın zamanlarında yazılmış yerlerden biri ama sonlarında şöyle bir şey var.
Üstümdeki gölgene sığınmayı özlüyorum.
Yüksüzlüğünün altında kalmayı özlüyorum.
Sen oradasın ben buradayım.
Oralarla buralar arasındaki şeffaf duvarları geçecek bir yol arıyorum.
Çünkü yakın olduğumuzu biliyorum.
Bir gün buluşacağımızdan emin olduğum için yaşıyorum.
Senin için de umut ederek yaşıyorum.
Bazen isyan ederek, bazen hissetmeyerek, bazense hayata sıkı sıkı tutunarak hayatla baş ediyorum ama umudumu kesmiyorum.
Seninle ben farklı parçalardan bir bütünsek hayat ve ölüm de öyle olmalı.
Ben bazı geceler ruhen öldüğüme göre sen de bazı sabahlar yaşıyor olmalısın.
Benim mavi kardeşim eski günlerdeki gibi buluşalım olur mu?
Ben sizin yolları henüz bilmiyorum ama bazen...
Duygularımın ölümlerimin karanlığında sen çık karşıma.
Şarkılarımızdan söyle.
Islık çal. Gülümse ve konuş benimle.
Sen beni görebildiğin sabahlarda kırklara dayadığımız merdiveni tut.
Açık bıraktığım pencereden bak.
Güneşsiz tüm sabahlarımın sonunda günaydın da.
Beraber bir yolunu bulalım.
Çocukluğunu, kardeşliğini, maviliğini, seni çok özlüyorum diye bitiyor.
Hepsini okuyamadım.
Ama hepsi bizden.
Onunla benden ve kaybettiğiniz kişiyle olan bağınız da sizden.
Onu da yanımıza alarak kaybettiğimiz somut parçalara inat.
Onunla ilgili taşıdığımız anılardan, taşıdığımız parçalardan beslenerek yaşamak.
Her koşulda yaşamak elbette.
Tüm kaybettiklerimizi derin bir sevgiyle anarak yaz tutmak ve kaybetmek sohbetimizi bitireceğim bugün.
Günümsediğiniz yerlere de, boğazınızda düğümlenenlere de, belki yarım bırakıp sonra tekrar dinleyebildiğiniz bu sohbetin yerlerine de, hepsine de sahipsiniz.
Hepsine hakkınız var. Kolay konular konuşmuyoruz.
Dediğim gibi psikolojik dayanıklılık, hayata rağmen hayatta kalmak.
O yüzden de hepsini konuşabilmeliyiz bence.
Görüşürüz yeniden.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
