
Uzman Psikolog Gökhan Çınar’la Psikolojik Dayanıklılık Serisi'nin yeni bölümü şimdi yayında! Gökhan Çınar; ihanetin sadece aldatılmaktan ibaret olmadığını fark etmek, en güvendiğimiz yerden yara aldığımızda yıkılan ortak geçmişin ve hiç yaşanmayacak geleceğin yasını tutmak, ihanete uğradıktan sonra "bende ne eksikti?" diyerek kendimize ikinci bir yara açmaktan vazgeçmek, kırılan güvenin sahte özürlerle değil zaman içindeki tutarlılıkla yeniden inşa edilebileceğini anlamak ve yaşanan acıların sonunda kendimizi terk etmeden, kendimize sadık kalarak iyileşebilmek üzere bizlerle dertleşiyor.
Ağır duygularla yüzleşirken yalnız değilsiniz. Doğru uzmana ulaşmak ve psikolojik destek almak için Korto Psikolojik Danışmanlık Merkezi'ni ziyaret edebilirsiniz:
-
🎬 Bölümler:
00:00 Giriş: Madem Bağ Kuruyoruz, Neden İhanet Ediyoruz?
01:04 Korto Psikolojik Danışmanlık
01:18 İhanet Yalnızca Aldatılmak Mıdır?
02:35 "Bunu Bana Nasıl Yaptı?" - "Bunu Ondan Hiç Beklemezdim"
03:44 Güvenin Yıkılışı ve Ortak Geçmişin Yası
05:32 Psikolojik Destek Almanın Önemi & Corto Ön Görüşme
07:47 Zihnin Geçmişi Yeniden Yazma Çabası
08:27 Bowlby Bağlanma Kuramı: Güvenli Limanın Yıkılması
09:26 Sinir Sisteminin Alarmı: İhanetin Bedensel İzleri
11:56 İkinci Yara: Kendini Suçlamak ve "Bende Ne Eksikti?"
13:41 İhanet Bize Mi Yapılır, Kendine Mi Yapılır?
15:23 Beck Bilişsel Yaklaşımı: Bilişsel Çarpıtmalar ve Genellemeler
17:02 Filmdeki Başrolün Değişmesi: Gerçeklik Algısının Kırılması
19:02 Duygu Kalabalığı: Öfke, Özlem, Nefret ve Gelgitler
20:45 İhanet Sonrası Utanç: "Ben Bu Duruma Nasıl Düştüm?"
24:07 Belirsiz Kayıp: Yaşanmamış Geleceğin Yası
26:26 İhanete Uğrayanın İhtiyacı: Nasihat Değil, Anlaşılmak
27:48 İnsan Neden İhanet Eder? (Anlamak Hak Vermek Değildir)
30:27 Yakınlık Korkusu ve İlişkiyi Sabote Etme
32:02 Dışarıda Onay Arayışı ve Nesne İlişkileri Kuramı
33:39 Sahte Güç İhtiyacı ve Konuşulmayan Öfkenin Saptırılması
35:47 Varoluşçu Bakış: Öz-İhanet ve Kendine Yabancılaşma
37:38 İhanetten Sonra Ne Yapacağız?
39:13 Affetmek Bir Karar Mı, Yoksa Bir Süreç Mi?
41:25 Kırılan Güven Yeniden Kurulur Mu? (Tutarlılığın Önemi)
43:31 Herkes Aldatır Mı? (Bilinçli Seçimler ve Sorumluluk)
45:35 Kendine Dönüş: Kendini Terk Etmeden İyileşmek
47:43 Kültürel Referanslar (Closer, Sezen Aksu, Şebnem Ferah, Yaşar Kemal)
48:48 Kapanış ve Dertleşme
Gökhan Çınar Sosyal Medya Adresleri
Bu bölüm "Korto" hakkında reklam içerir.
#gökhançınar #ihanet #psikolojikdayanıklılık
Transkript
Madem bağ kurmadan yaşayamıyoruz, o zaman insanlar neden ihanet ediyor?
İnsan sevdiği birine mesela bunu neden yapıyor?
Gerçekten sevgisi bittiği için mi?
Yoksa bazen mesele sevginin bitmesi değil de kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin bozulması mı?
Mesela bir insan kötü biri olduğu için mi ihanet eder?
Yoksa bazen insan korktuğu için de, kaçtığı için de...
Eksik hissettiği için de, güce ihtiyaç duyduğu için mesela, görülmek istediği için, kendisini ya da ilişkiyi değersizleştirmeden bir türlü duramadığı için ya
da kendi içindeki boşluğu yanlış yerde doldurmaya çalıştığı için de ihanet eder mi?
Mesela bir ilişkiyi bitirmeyi göze alamadığı için ihanet eder mi?
İhaneti normalleştirdiği için de eder mi?
Çünkü ihaneti gerçekten anlamak istiyorsak, Sadece ihanete uğrayanı değil, ihanet edeni de düşünmemiz gerekiyor.
Merhabalar herkese.
Klinik Psikologi Okan Çınar ben.
Psikolojik Dayanıklılık serisinde bugün konuşacağımız konu belki de insanın yaşadıktan sonra en zor taşıdığı duygularına denk geliyor.
Bugün konu ihanet.
İhanet üzerine dertleşeceğiz birlikte.
Biliyorum bu kelimeyi duyduğumuzda çoğumuzun aklına ilk olarak aldatılmak geliyor.
Bir sevgili, bir eş, bir arkadaş ya da ne bileyim tabi aldatılmış hissettiğimiz bir aile bireyi.
Ama ben bugün sizinle biraz daha geniş bir yerden bakmak istiyorum.
Çünkü ihanet bazen bir mesajdır, bazen bir sessizliktir, bazen tutulmayan bir sözdür, bazen en çok ihtiyacın olduğu anda yanında
olmayan birisine karşı yaşadığımızı düşündüğümüz şeydir.
Hatta bazen ihanet insanın kendinden vazgeçip kendi kendine yaptığı şeydir.
Şöyle bir düşünelim beraber.
Hayatımız boyunca en çok canımızı acıtan insanları düşünelim.
Hepsi aslında hayatımızın dışından bize en büyük kötülüğü yapan insanlar değildi.
Çoğu en çok güvendiklerimizdi.
Çünkü bizi en çok tırnak içinde düşmanlarımız yaralamıyor.
Onlar zaten sizin ötekiniz.
Bizi en çok tanıdık yabancılar da yaralamıyor.
Onlar zaten sizin güven çemberinizin dışında.
İnsan... Canının bir parçası yaptıklarından yaralanıyor.
Kendisini güvende hissettiği yerde savunmasını indiriyor.
Ve acı, öfke, kırgınlık, hayal kırıklığı tam da oradan, onlardan geliyor.
İhanetin acısı yapılan davranıştan çok yapılan davranışı yapan kişinin hayatımızdaki yerinden geliyor.
Başka biri yapsa bu kadar üzülmeyeceğimiz bir şeyi...
O yaptığı için yıkılıyoruz.
İşte bu yüzden insanlar bana aslında sohbetlerimizde yıllardır aynı cümleleri kuruyor.
Bunu bana nasıl yaptı?
Ama biliyor musunuz?
Ben bazen seans odasında bundan daha sık başka bir cümleyi duyuyorum.
Tanıdık gelecektir.
Bunu ondan hiç beklemezdim.
İhanetin özü aslında tam da burada.
Ondan beklememek.
Çünkü insan yalnızca bir insana güvenmiyor.
Bir fikre güveniyor. Bir karaktere güveniyor.
Bir geleceğe güveniyor onunla beraber.
Birlikte kurduğu hayale güveniyor.
Aslında güven dediğimiz şey karşımızdaki insanın davranışlarından çok.
Onun hakkında onunla bir, ona ortak zihnimizde yazdığımız bir hikaye var.
Yüklediğimiz anlamlar var.
Tam da oradan kırılıyoruz. Bizim aslında onunla beraber güvendiğimiz şey, bugüne kadar birlikte inşa ettiğimiz o ortak geçmişimiz ve ihanet o hikayenin zihnimizde
yıkılmasına dönüşüyor.
Bir ihanet halinde hem olayın ağırlığını yaşıyoruz, hem güvendiğimiz geçmişin yasını tutuyoruz, hem de birlikte hayal ettiğimiz geleceğin iplerini kesmiş
oluyoruz. Baksanıza ne kadar gönlü.
Acıtır tabii, çok acıtıyor insanı canını o yüzden.
Burada küçük bir duralım. İnsan bir ihanet halinde neden bu kadar yıkılıyor?
Biraz daha sorgulayalım.
Çünkü sonuçta hatalar insanlar için.
Biri hata yapmış olabiliyor.
Yanlış karar vermiş olabiliyor.
Bir başkasını seçmiş olabiliyor.
Ya da seçtiğini zannetmiş.
Bize anlaması zor ama onun tabiriyle bazen şeytana uymuş olabiliyor.
Bunu söylerken duraksamının sebebi bu kişinin sorumluluk almaması.
Suçu şeytana uymakta.
Ama tabi bunlar bir yana hata yapabilir elbette.
Affedip affetmemek nasıl karşılayacağımız da elbet bizim sorumluluğumuz seçimimiz.
Konuşacağız bunu. Bazen hayatımızda bu kadar zorlu bir döneme denk gelen ya da bu kadar yoğun duygular yaşatan bir konuyu ihaneti konuşurken destek alabilmekten de konuşalım.
Destek alabilmek sadece bu konu için değil.
Hayatta aslında devam ederken Doğru bir profesyonel destek.
Psikolojik destek alabilmek.
Yaşamın yüklerini o kadar hafifletiyor ki.
Tabi burada şunu da konuşmamız lazım.
Doğru desteği bulmak.
Çünkü bazen en zor kısım ihtiyacımızı fark etmek değil.
Bunu kiminle konuşacağımıza da karar vermek.
Bu noktada size bir önerim var.
Benim de güvendiğim, ekibinde bulunduğum ve daimi temasta olduğum, yönlendirme sağladığım...
Korto Psikolojik Danışmanlık Merkezi'nden bahsedeceğim size.
Korto ekibini seviyorum.
Korto 2008'den bu yana kapılarını açık tutan, yani tam 18 yıldır bu işin içinde olan bir kurum.
Bu kadar uzun süre ayakta kalmak ciddi bir emeğin ve özenin göstergesi tabii ki.
Kalabalık bir ekibe sahipler, çocukluktan yetişkinliğe, Bireyden çifte kadar farklı sorun alanlarında uygun ve mesleğinde de uzman aslında profesyonelleri var.
Yani ne yaşıyor olursanız olun ihtiyacınıza yakın duran biri o ekipte sizi bekliyor.
Peki doğru kişiyi nasıl bulacaksınız?
Korto burada da elini uzatıyor.
Ücretsiz bir ön görüşme imkanı sunuyor bize.
Bu görüşmede neyle uğraştığınızı, neye ihtiyacınız olduğunu konuşuyorsunuz.
Sonunda da size en uygun uzman önerisini alabiliyorsunuz.
Bence güven dediğimiz şey tam da burada kuruluyor.
İyi bir eğitim, gerçek bir tecrübe ve sağlam bir meslek etiği taşıyan kurumlar ve uzmanlarla buluşmak.
Korto'nun ekibindeki her uzman iyi bir psikoloji eğitimi almış.
uzun soluklu süreçlerden geçmiş uzmanlardan oluşuyor.
Yani doğru uzman arama sürecinizde siz de yalnız değilsiniz.
Korto'dan yardım almak, atmanız gereken o ilk adımı çok daha kolay bir hale getirebilir.
Detaylı bilgi için korto.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
Unutmayın destek almak önemli.
Peki neden bazı insanlar yıllar geçmesine rağmen hala bu ihaneti unutamıyor?
Çünkü o yapacağını yaptı.
Ama onu taşıma bilgisi bizimle.
Çünkü ihanet yalnızca bugünü bozmuyor.
Geçmişi de değiştiriyor.
İlginç bu. İhanetten sonra insanlar şunu söylemeye başlıyor.
Meğer hiç tanımamışım onu.
Demek ki yaşadığımız her şey yalanmış.
Beni gerçekten sevmemiş.
Demek ki onun için bu kadar kolaymış.
Aslında yaşanan olay bugün de oluyor.
Ama zihin geçmişe gidiyor.
Çünkü beyin sadece olanı anlamaya çalışmıyor.
Yaşadığı bütün hikayeyi yeniden yazmaya çalışıyor.
Travma psikolojisinde aslında bunun önemli bir yeri var düşündüğümüzde.
Hayatımızda bizi derinden sarsmış zorlu anılar ya da travmatik olaylar sadece yaşadıkları, yaşandıkları anı etkilemiyorlar.
İnsanın dünyayı anlamlandırma biçiminde değiştiriyorlar.
Bizim bazı anlamlandırma biçimlerimiz var ya.
Dünya güvenli bir yere inanmak gibi, insanlara güvenebilirim gibi, sevildiğim zaman korunurum gibi temel varsayımlarımız var.
İhanette bunlar sarsılıyor.
Bu yüzden ihanetten sonra insanlar sadece karşısındaki kişiden şüphe etmeye başlamıyor.
Çoğunlukla hayattan da şüphe etmeye başlıyorlar.
Düşünün bazen bir evimizin kapısını kırar ve biz artık bulabileceğimiz en sağlam kapının bile...
bizi korumayacağına, güvende tutmayacağına inanmaya başlarız.
Tam da böyle bir yere benziyor.
Hayata, bütün bilgilere yansıtıyoruz oradaki hayal kırıklığını.
Bağlanma kuramının kurucusu, Bolbin'in aslında kıymetli bir bakışı var.
Diyor ki, insan için yakın ilişki sadece sevgi değildir.
Yakın ilişki güvendir, hayatımızdaki güvenliktir.
Bir çocuğu düşünün.
Korktuğunda annesine koşuyor.
Ne bileyim üzüldüğünde babasına sarılıyor.
Güvensizliği hissettiğinde güvendiklerine sığınıyor bazen.
Canı yandığında dönüp baktığı biri var.
Biliyorum çocuklukta bunları yaşayamayanlarımız da var.
Ama bir şekilde yaşayamayanlarımız da bize verilmediği için reddetsek de o güveni bilmesek de hepimiz kendi yöntemlerimizle arıyoruz.
O çocuğu korumak için boşluğumuz olsa bile sarılacak, sığınacak, korunacak birilerini arıyoruz.
Ve sonra büyüyoruz.
Evden ayrılıyoruz.
Ne bileyim işte okula gidiyoruz.
İşe gidiyoruz. İlişkiler kuruyoruz.
Arkadaşlıklar yaşıyoruz.
Büyüyoruz. Belki istiyorsak evleniyoruz.
Ama beynimiz o güvenli limanı aramaktan aslında vazgeçmiyor.
Sadece limanın adı değişiyor.
Bu yüzden sevdiğimiz insanlarla kurduğumuz ilişki yalnızca romantik bir ilişki değil, duygusal bir ilişki değil.
Sinir sistemimiz içinde bir güven alanı.
İşte ihanet olduğunda bunlar olduğu için yalnızca kalbimiz kırılmıyor.
Sinir sistemimiz de alarm vermeye başlıyor.
O yüzden bazı insanlar...
Tüm bunlarla birlikte dağılan o çocukluktan getirdiği güven alanı yıkılınca ihanetten sonra uyuyamıyor, yemek yiyemez hale gelebiliyor.
Telefon sesi duyunca irkilenler var.
Kapı açıldığında, kapı çaldığında kalbi hızlananlar var.
Ya da öfkesi, öfkeli eylemleri sadece o kişiye değil kalabalığa yönelenler var.
Belki sadece öfkesi kendine yönelenler var.
Çünkü beyin şunu söylüyor.
Demek ki artık güvende değilim.
İhanetin bu kadar bedensel hissedilmesinin nedenlerinin bir tanesi de bu.
Sadece zihinde değil yıkım.
Sadece duyguda değil uzaklaşma ya da ne bileyim o yoğun o zorlu hal.
Bedende de karşılığı var.
Bedenin de bugüne kadar alışık olduğu güven kayboluyor.
O özlenen güven ya da geçmişten beri boşluğu o kişiyle doldurulacağı zannedilen güven elimizden gitmiş oluyor.
Ve sonra Bazılarımızda ihanetin en kendine acımasız kısmı başlıyor.
Karşımızdaki insanı sorgulamayı bırakıyoruz bazılarımız.
Kendimizi sorgulamaya başlıyoruz.
Mesela ben bunu nasıl anlamadım?
Neden fark etmedim?
Neden bu kadar fazla güvendim?
Aptal mıyım ben? İşte tam burada zaten ihanetin yarası yeteri kadar zorluyken ikinci bir yara açılıyor.
Birinci yarayı başkası açıyor.
İkinci yarayı biz. Çünkü yaşanın ihaneti kendi değersizliğimizin kanıtı gibi okumaya başlıyoruz bazılarımız.
Değersizliğimizin bir kanıtı gibi.
Oysa güvenmek bir hata değil olamaz.
Güvenmek insan olmanın, insanla yakın ilişki kurmanın bedeli.
Yaşamda gerçekten de bazen de ödülü.
Hiç kimseye güvenmeyerek elbette daha az incinebilirsiniz bu hayatta.
Ama aynı zamanda kimseyle gerçek bir bağ da kuramazsınız.
Ve insanı iyileştiren şey yalnızca yara almaktan kaçınarak yaşamak değil.
Bağ kurabilmek elbette.
Şimdi size belki de şu günkü dertleşmenin en önemli sorularından birini sormak istiyorum.
Sorgulayalım ihanet gerçekten bize yapılan bir şey mi?
Yoksa ihanet ihaneti gerçekleştirenin kendisine yaptığı bir şey mi?
Onun öyküsüyle yarasıyla ilgili yerleri var.
Ya da şöyle soralım, ihanet en temelinde bizim o insan hakkında kurduğumuz dünyanın yıkılması mı?
Yani aslında kimin kime ne yaptığının ötesinde biz bir dünyayı yıkıyoruz.
İhanetin altında aslında hangi duygularımız var?
Onları konuşacağız biraz. İhanetin en zor tarafı ne biliyor musunuz?
Bir süre sonra yaşadığımız olayı anlatmayı ve hatta yaşamayı da bırakmaya başlıyoruz.
kendimizin sorgulamasında daha derine iniyoruz.
Ben nasıl böyle biri oldum?
Ben bunu göremedim.
Nasıl göremedim? Ya da işte acıyı çok kaldıramadıysak ben neden bu kadar fazla yıkıldım gibi.
Sanki yaşanan olayın merkezinde artık karşımızdaki değil de siz varsınız gibi.
İşte tam burada aslında önemli şeyleri birbirinden ayırmamız da gerekiyor.
Bir insanın yaptığıyla O insanın yaptığını kendimize anlattığımız hikaye her zaman aynı şey değil.
Çünkü bazen ihaneti yaşarız.
Sonra hepimiz ona kendimize göre bir anlam veririz.
Ve eğer o anlamda değersizliğe, yetersizliğe, güvensizliğe, kendilikle ilgili temel boşluklara gittiysek daha fazla yaralanırız.
Ne gibi? Beni seçmedi gibi.
Demek ki yeterli değildim gibi.
Demek ki ben sevilecek biri değildim gibi.
Demek ki herkes sonunda gider gibi.
Demek ki ben bunu hak ediyorum zaten gibi.
Aslında ortada herkese göre farklı cümleler olabiliyor daha fazla yer alıyan.
Ama yaşanan olay bir tane.
Bizim zihnimiz yaşanan olayı olduğu gibi bırakmayı pek sevmiyor.
mutlaka bir anlam üretmek zorundayız hayatta.
Geçmişten getirdiğimiz anlamlarda kendimize vurmayı, kendimizi suçlamayı, kendimizi dövmeyi öğrendiysek yarayı da oralardan açıyoruz.
Ve o anlamın merkezine kendimizi koyuyoruz.
Beck'in bilissel yaklaşımı burada önemli bir şey söylüyor aslında.
İnsan olaylarla değil, o olayları yorumlama biçimiyle de ele alıyor.
yaralayacaksa kendini oradan daha fazla yaralamaya başlıyor.
İhanetin ardından zihnimiz bazen bir olayı bütün hayatın kanıtı haline getirebiliyor mesela.
Bir kişi yalan söylüyor ama biz zaten kimseye güvenilmez demeye başlıyoruz.
Ne bileyim bir kişi gidiyor, biz herkes gider zaten bu hayatta diye düşünmeye başlıyoruz.
Bir kişi bizi aldatıyor, biz demek ki ben çok da sevilmeye ya da beraber hayat kurulmaya Birinin biriciği olmaya layık biri değilim demeye başlayabiliyoruz.
Yani psikolojideki anlamıyla bilissel çarpıtmalar yapıyoruz.
Zihin tek bir olaydan bütün hayatı açıklamaya çalışıyor.
Oysa tek bir insan hem de yaralı bir insan hem de belki de kendine güvenmediği için ya da kendini kanıtlamak için ihanete meyilli bir insan Bütün insanlığın
tamamını ya da bütün insanlığın bize nasıl davranacağını belirleyemez, kanıtlayamaz.
Tek bir ilişki bizim bütün hayat hikayemiz ya da bütün insan ilişkilerimiz olamaz.
Tek bir ihanet, ihanet tek başına zor olsa da o kişinin yaşamdaki yetersizlikleriyle ilgili yere denk gelir.
Ama senin değerin ya da senin değersizliğin değildir.
Bir şey daha oluyor bazen.
Belki bunu siz de yaşadınız yaşamda.
İhanete uğradıktan sonra insan sürekli geçmişe dönüyor.
Bir tamamlama ihtiyacı gibi.
Mesajları okuyor. Fotoğraflara bakıyor.
Ne bileyim işte insan halidir tabii yapıyoruz.
İlk tanıştığı günü düşünüyor.
Şunu söylediğinde gerçekten öyle mi hissediyordu diyor.
Bunu yaparken vicdanı rahat mıydı diyor.
Beni severken mi yalan söyledi diyor.
Yoksa hepsi yalan mıydı, hiç sevmemiş miydi diyor.
İnsan zihni durmadan geçmişin içinde dolaşıp duruyor.
Çünkü yaşanmış olanı değiştiremiyoruz.
Ama bir taraftan da anlamını değiştirmeye çalışıyoruz bazen.
Travmatik ya da zorlu deneyimlerinde en yorucu taraflarından biri bu oluyor.
Olay bitiyor ama zihin bitirmiyor.
Peki neden diye düşünelim.
Çünkü ihanet yalnızca güvenimizi kırmıyor.
gerçeklik duygumuzu da algımızı da kırıyor.
Geçmiştekileri de farklı değerlendirerek kendimizi o çukurdan kurtarmaya çalışıyoruz.
Bir düşünsenize aylarca belki yıllarca hayatı paylaştığınız biri oldu.
Sonra tek bir gerçekle karşılaştınız ve bir anda bütün geçmiş değişiyor gibi.
Sanki izlediğiniz filmin sonunda öğreniyorsunuz ki başrol sandığınız kişi aslında bambaşka biriymiş.
Bağ kurduğunuz kahraman O kahramanın aslında bambaşka bir yüzü varmış.
Yaşadığınız film aynı film.
Ama artık hiçbir sahneye eskisi gibi bakamamaya başlıyorsunuz.
İhanetin bu kadar ağır hissettirmesinin nedenlerinden de biri bu.
Geçmiş değişmiyor ama geçmişe baktığımız göz değişiyor.
Biz yaşadığımız duygularla büyürüz.
İçinden geldiğimiz hikayeye inanmak isteriz.
Ama o hikayede artık yara var, kusur var, kir var.
Oralarla uğraşıp duruyoruz.
Sadece bunlar değil elbette.
İhanete uğrayan insan gerçekten en özde ne yaşıyor?
Ona da bakalım.
Dışarıdan bakıldığında tabii akla bir duygu geliyor.
Doğru da üzülürüz, çok üzülürüz.
O kadar çok üzülürüz ki parçalarımız dökülüyor.
Güven kolay inşa edilen bir şey değil.
Ben kolay güveniyorum diyen insanlar bile.
O güvenle birlikte o kadar teslim oluyorlar ki.
Yaşamlarındaki çok temel bir yeri alıyor o kişi.
Onun ona ihanet etmeyeceği bilgisi.
O yüzden de buradaki üzüntü gerçekten içinde çaresizliği, hayal kırıklığını, geçmişin yasıyla beraber geleceğin umudun da yasını tutmak gibi bir şey bakınca.
Üzülürüz ama ihanet tek bir duygu değil hayatımızda.
Hem çok sessiz hem de çok gürültülü.
Üzüntü dışında bir duygu kalabalığı da var.
Ve o kalabalığın içinde insan bazen ne hissettiğini ayırt bile edemiyor biliyor musunuz?
O kadar çok gel git var ki.
Mesela bir sabah büyük bir öfkeyle uyanıyorsunuz ona karşı.
Ne bileyim öğlene doğru onu özlediğinizi fark ediyorsunuz.
Akşam nefret ediyorsunuz hatırlayıp.
Gece kendinizi suçluyorsunuz mesela.
Tekrar uyanınca belki bir an rahatlamış yeniden başlıyor gibi hissediyorsunuz.
Ertesi gün belki onu affetmek istiyorsunuz.
Sonra hatırladığınız bir anda onun canını yakmak istiyorsunuz.
Bir gün sonra onun adını bile duymak istemeyebiliyorsunuz.
İnsan bazen bu gergitlerin içinde boğuluyor.
Benim neyim var, ne hissettiğimi bilmiyorum, bir karar veremiyorum gibi yerlere gidiyor ama aslında sorun bu değil.
İçeride aynı anda birçok duygu çalışıyor.
Çünkü ihanet...
sevdiğin insanı kaybetmekle ilgili olduğu kadar sevdiğin insanı hala bir şey hissediyor olmakla da ilgili.
Çok kızdığın belki affetmeyeceğin insana karşı bir şeyler hissetmeye devam etmek.
Ve bu ikisi aynı anda yaşanabiliyor hayatta.
Birini hem özleyip hem ona çok öfkelenebiliyorsun.
Hem artık gelmemesini tamamen gitmesini isteyip hem içten içe dönmesini bekleyebiliyorsun.
Hem onunla ilgili hiçbir şey hissetmediğini söyleyip hem bunun bedelini ödemesini isteyebiliyorsun.
Bir tarafıyla da utanç geliyor bu duygu kargaşasının içerisine.
Bu çok konuşulmuyor aslında. Ama seans odasında ihanetten sonra sık karşılaştığım duygulardan bir utanç.
Ne bileyim bir ilişki kurdun.
Kendi içinde ona anlamlar yükledin.
Ona etrafı anlattın.
İnsanlar sizin nasıl bir çift olduğunuzu konuştular, durdular.
Hikayenize baktılar.
Bunu herkes öğrendi.
Bunu herkes biliyorken ben bu duruma nasıl düştüm?
Aslında sizinle ilgili olmamasına rağmen insanların yüzüne nasıl bakacağım?
Dikkat edin ihaneti gerçekleştiren çoğunlukla utanmayabiliyor bundan.
Kendine utanmamak için bir yol bulduğu oluyor yani.
Kendini kandırabiliyor.
Ama ihanete uğrayan utanabiliyor.
Bu bir yük. Çünkü yaşanan şeyi kendi kimliğinin üzerine giyiyor belki de.
Sanki aldatılan biri olmak...
Başarısız biri olmak gibi geliyor bazılarımıza.
Oysa hiç aynı şeyler değil benzer bile değiller alakaları yok.
Sonra bazen bazılarımıza o değersizlik hissi yerleşiyor.
İhanete uğrayınca.
İhanetin verdiği belki de en büyük zararlardan biri insanın kendisiyle ilgili fikrini değiştirmeye başlayabilmesi.
Bende ne eksikti?
Neden onu seçti?
Ben yetmedim mi?
Bu sorular aslında karşı tarafı değerlendirmeye çalışmıyor.
Durumu da değerlendirmiyor.
Kendini yargılıyor insan.
Yapmasak keşke. Çünkü bu kadar zorlu duyguların içinde bir de suçluluk, bir de utanç eklediğimizde hayat çok daha fazla zorlaşmaya başlıyor.
Bir de bunlar çoğu zaman cevabı da çok olmayan sorular ya.
Yetmedin mi? Ne olmadı?
Çünkü bir insanın ihanet etmiş olması senin yetersiz olduğunun kanıtı değil ya.
Onun ilişkiyle kurduğu ilişkinin, konuştuklarının, sustuklarının, aldığı almadığı sorumlulukların, kendine yalan söylemesinin ya da ne bileyim işte kendine
karşı dürüst olmama geçmişinin de bir göstergesi o ihanet.
Bunu birbirinden ayırmak gerekiyor.
Diyelim ki ilişki iyi gitmiyordu, kötüydü, zorluydu.
Burada da kendimize pay çıkartmamamızı sağlayacak şey şu olabilir.
Bitebilirdi, bitirebilirdi ilişkiyi.
Vicdanıyla, insanlığıyla, ilişki sorumluluğuyla davranabilirdi aslında.
Ama bunları yapmıyor karşı taraf.
Günün sonunda suçluluğu, değersizliği de biz hissediyoruz ya bazen.
Bir şey daha oluyor.
İnsan bazen ihanetten sonra...
Zamanla kendine güvenini tamamen kaybetmeye başlıyor.
Bakın hani bağlantısız duyanlara söyleyeceğim bunu yaşıyoruz bazılarımız.
Karşısındaki insana güvenini değil kendine güvenini kaybetmeye başlıyor.
İhanet bazen yalnızca ilişkileri değil insanın kendiyle kurduğu o iş birliğine teması ittifakı da bozuyor.
Kendi sezgilerinden şüphe etmeye başlayanlar.
Kendi kararlarından, kendi seçimlerinden, kendi değerinden, ilişkiye verdiği değerden, kendi kalbinden şüphe etmeye başlayanlar.
Ve sonra bütün bunlar aşama aşama yaşansa da ya da bazen bir anda yalnızlık geliyor.
Çünkü ihanet yaşayan insan sadece bir kişiyi kaybetmiyor.
O kişiyle birlikte kurduğu geleceği de kaybediyor.
İlişki sadece ilişki değil ki.
Arkadaşlığını, hayat ortaklığını, beraber seslerine, ne bileyim işte alışık olduğu kokuları, dokunuşların hissini, sorumlulukların ortaklığını, ne bileyim
bazen birlikte yapılacak tatilleri, kurulacak, gelecek veya ciddi bir ilişkiyse yaşlılık hayallerini, birlikte büyütülecek çocukların ortak duygusunu, konuşulmuşluklarını, birlikte
yaşalanacak ya da yaşlanılacak, Evi de kaybediyor tabii.
İnsan bazen olana değil artık hiç olmayacak olana üzülüyor.
Sadece geçmişin yasını tutmuyor.
Artık gelmeyecek olan geleceğinde yasını tutuyor.
Buna biz belirsiz kayıp diyoruz.
Ortada bazı kayıplarda bazı duyguların kayıplarında dokunabileceğin bir kayıp bir cenaze yok.
Ama yası tutulacak bir hayat var.
Ve bu yüzden insanlar Bazen dönüp kendilerine kızıyorlar.
Neden geçmedi ki hala bu kadar zaman geçti?
Çünkü kaybettiğin sadece sana zarar vermiş bir insan değil.
Bir ihtimali de kaybediyorsun.
Bir hayali de kaybediyorsun.
Birlikte bir biz olma halini de kaybediyorsun.
Belki de bu yüzden ihanet yaşayan insanların en çok ihtiyaç duyduğu şey diğerlerinin nasihatleri değil.
Hadi artık kalk ayağa değil.
ona değmez zaten değil sana ilişki mi yok değil bunlar değil anlaşılmak yani birinin çıkıp bu kadar duygusal emek verdikten
sonra bu kadar dağılmış olman çok anlaşılır diyebilmesi mesela ya da ne bileyim her zaman sözler değil senin yanında seni anlayarak susabilmesi mesela çünkü bazen
dönüşmek iyileşmek ilk kez kendini suçlamadan durabildiğin kendini duyabildiğin ya da Ağlayabildiğin yerde başlıyor.
Çünkü ihanet sadece güvendiğin insanı kaybetmek de değil.
O insanın yanında olduğun kişiyi de kaybetmek.
Onun yasını tutmaya da ihtiyacımız var.
Ne bileyim insanlar çünkü şöyle diyorlar.
Onun yanındayken ben başka bir bendim.
Şimdi o ben artık bende yok.
Tam böyle demeseler de his buraya denk geliyor.
Bu arada ömürlük değil bunlar.
Bazıları bizden parçalar koparıp giderler.
O boşluğun yerini hemen bulamayız.
Bazen tarif bile edemeyiz.
Ama o boşluğu hayatla telafi ederiz biz bakınca.
Tabii insanın aklına şu soru da geliyor.
Madem güvenmek insan olmanın en doğal ihtiyaçlarından biri, madem bağ kurmadan yaşayamıyoruz, o zaman insanlar neden ihanet ediyor?
İnsan sevdiği birine mesela bunu neden yapıyor?
Gerçekten sevgisi bittiği için mi?
Yoksa bazen mesele sevginin bitmesi değil de kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin bozulması mı?
Mesela bir insan kötü biri olduğu için mi ihanet eder?
Yoksa bazen insan korktuğu için de, kaçtığı için de, eksik hissettiği için de, güce ihtiyaç duyduğu için mesela?
Görülmek istediği için, kendisini ya da ilişkiyi değersizleştirmeden bir türlü duramadığı için ya da kendi içindeki boşluğu yanlış yerde doldurmaya çalıştığı için de ihanet eder mi?
Mesela bir ilişkiyi bitirmeyi göze alamadığı için ihanet eder mi?
İhaneti normalleştirdiği için de eder mi?
Çünkü ihaneti gerçekten anlamak istiyorsak sadece ihanete uğrayanı değil, ihanet edeni de düşünmemiz gerekiyor.
Yanlış anlamayın, onu anlamak, ona hak vermek değil.
Ama anlamadan hiçbir şeyi de tam olarak çözemiyoruz ki içimizde.
Belki de temel sorulardan biri şu.
İhanet gerçekten tek bir davranış mı?
Yoksa o davranışın altında yıllardır büyüyen, ihanet edeni besleyen ya da zehirleyen başka duygular da var mı?
Biraz oralara bakalım.
İnsan neden ihanet eder?
Belki de bölümün zor sorularından biri bu.
Çünkü cevap olarak hep aynı şeyleri duymaya alıştık.
Beş para etmez biriymiş.
Kötü biriymiş.
Ne bileyim çünkü sevgisizmiş, vefasızmış, karaktersizmiş, şerefsizmiş.
Burada benden küfür duymak isteyenler de vardır.
İhanet eden birine ağız dolusu sövelim isteyenler.
Canımız yanar yaparız da bu arada bunlar da olabilir.
Ama tabii psikoloji insan davranışlarını öyle sadece çıkartılan öfkeyle ya da tek bir düzlemde açıklamıyor.
İnsan sandığımızdan daha karmaşık bir varlık.
Bir davranışı anlamaya çalışırken sadece yaptığı şeyi değil onu oraya getiren yola da bakarak anlayabiliyoruz biz.
Şunu en baştan söyleyelim ihanetin de nedenlerinin olması onu haklı yapmıyor.
Bir davranışı anlamak onu onaylamak da değil.
Ne bileyim herkes de geriye dönüp travmalarına sığınacak da değil.
Büyüyoruz, yaşıyoruz. Onları anlamlandırmak, fark etmek, dönüştürmek bizim işimiz.
Ama Gerçekten anlamadığımız hiçbir davranışta da özgürleşemiyoruz.
O yüzden anlamak önemli.
Mesela bazı insanlar ilişkileri bozulduğu için ihanet etmiyor.
Tam tersine ilişki derinleşiyor.
İlişki derinleştiği için ihanet ediyor biliyor musunuz?
İlk duyduğunuzda tuhaf geliyor olabilir.
İnsan mutlu olduğu ilişkiyi neden bozsun?
Çünkü hepimiz yakınlığı aynı şekilde yaşamadık bu hayatta.
Çocukken güvenli bağ kuramamış.
Sevgiyi bazen var bazen yok yaşamış.
Yakın olduğu insanlardan aynı zamanda zarar görmüş kişiler.
Yetişkin olduklarında da yakınlık arttıkça yine zarar göreceklerini düşündükleri için huzur değil kaygı hissediyor.
İlişki ciddileşiyor, derinleşiyor ve derinlik bir süre sonra rutinleşiyor.
Tam o sırada kişi içeride uzaklaşmaya başlıyor ilişkiden.
Çünkü bilinç dışı bazen şunu söylüyor.
Bu kadar yaklaşma çünkü yine canın yanacak.
Bu ilişki seni çocukluğundaki gibi yine yutacak.
Ve kişi bunun farkında bile olmadan ilişkiyi kendi kendine bozmanın bir yolunu arıyor.
Biz buna bazen kendini sabote etmekle diyoruz.
Kişi aslında karşısındakinden değil, yakınlığın kendisinden köşe bucak kaçıyor.
İhanet tam da burada devreye giriyor, bir bozma yolu olarak.
Bazen sevgisizlikten değil, yakınlık korkusundan.
geçmişte de zarar gördüğü ya da hastalıklı bir aile ilişkisinin ortasında kaldığı yakınlığı o zehirli yakınlığı yeniden yaşamaktan korkuyor.
Bir başka neden de var.
Onu yaşayan insanlara da bakalım.
Onlar ihaneti ilişkide yaşamıyor ve yaşatmıyor kendilerince.
Onlar ihaneti kendilerine yaşatıyor.
Daha doğrusu kendilerinde bulamadıkları şeyi dışarıda arıyorlar.
Ne bileyim yıllardır yeterince değerli hissetmemiş, hep onayla yaşamış.
Beğenilmeyi, istenmeyi kendi değerinin tek ölçütü haline getirmiş insanlar.
Hep beğenilecek, hep istenecek.
Ne kadar çok insanın yüzeysel onayını alırsa o kadar kendi değerinin bilindiğini zannediyor.
Tabii yetmiyor da. Bir gün bir başkasının daha ilgisiyle karşılaşıyor ve o ilgi içlerindeki boşluğa dokunuyor.
Doldurmuyor, dokunuyor sadece.
Ama sadece kısa bir süre.
Sonra o his geçiyor. Çünkü cevap hiçbir zaman o kişide değil.
Cevap içerideki bitmeyen değersizlik hislerinde.
Kuramlar bize doğru şeyler söylüyorlar.
Mesela psikanalitik kuram bir pencere açıyor.
Freud'un ardından gelişen nesne ilişkileri kuramı diyor ki insan bazen karşısındaki kişiyi gerçekten olduğu kişi olarak görmez.
Onu kendi eksikliğini tamamlayacak biri gibi kullanır.
O kişi artık bir insan değildir, bir ihtiyaçtır.
Biraz kırık da olsa bir aynadır.
Ağrıları gerçekten kesmeyen bir ilaç olması gibi.
Bir boşluğu dolduracağı zanneden bir nesne olması gibi.
İşte ilişki böyle kurulunca sadakat de sevgi üzerinden değil ihtiyaç üzerinden yürüyor.
Ve ihtiyaç değiştikçe ilişkiler de değişmeye başlıyor.
Boşluğa hizmet edebilecek yeni birileri birer nesne olarak aranıyor ve bulunuyor.
Bazen de bazıları için mesele sevgi değil, mesele güç.
Bu kısmı konuşmak kolay değil.
Ama bazı insanlar için ihanet bir ilişki kurmaktan çok bir üstünlük kurma biçimi.
İki kişinin de onu istemesi.
Daha fazla insanın onu arzulaması.
Kimsenin bilmediği bir sırrı taşıyor olmanın gizemi.
Ne bileyim yakalanmadan devam edebilmenin yalancı gücü.
Kontrolün kendisinde olduğunu zannetmek.
Bütün bunlar bazı insanlar için yoğun bir güç duygusu yaratıyor.
Hasarlı ve kusurlu bir güçten bahsediyorum tabii.
Özellikle çocukluğu boyunca kendini görünmez, etkisiz ya da değersiz ya da ruhsal olarak iktidarsız hissetmiş biri yetişkinlikte o eksikliği bazen yanlış yerlerden kapatmaya çalışıyor ve öyle güçlü
olduğunu zannediyor. Ama bu güç gerçek değil.
Çünkü başkasının güvenini kırarak kurulan bir güç aslında kırılgan bir benliği ayakta tutmaya çalışan geçici bir sahte destek hali gibi.
Bazen de ihanet konuşulmayan duyguların dili olabiliyor ilişkide.
Tabii yanlış bir dil.
Ama ilişkinin içinde yıllardır söylenmeyen şeyler oluyor.
Kırgınlık, öfke, yalnızlık, hayal kırıklığı.
Ama bunların hiçbiri gerçekten konuşulmuyor.
Çünkü kişi konuşmayı öğrenmemiş.
Ya da konuşmaktan ya da yüzleşmekten umudunu kesmiş.
Bilmiyor ya da. Belki çocukken de konuşamadı.
Belki evinde kimse duygularını dinlemedi.
Belki ihtiyaçlarını söylediğinde suçlandı.
Sonra yetişkin oldu.
Devam etti bu hale.
Ama konuşulmayan hiçbir duygu ortadan kaybolmuyor.
Ne oluyor biliyor musunuz? İfade edilmeyen duygu biçim değiştiriyor.
Konuşulmayan öfke mesafeye dönüşebiliyor.
Konuşulmayan yalnızlık başka birine yakınlaşmaya dönüşebiliyor.
Bir saptırma biçimi olarak.
Konuşulmayan değersizlik sürekli dışarıdan onay almaya dönüşebiliyor.
Ve bazen ihanet işte bu dönüşmüş duyguların saptırılmış davranışları olarak çıkıyor ortaya.
Bir neden daha olabilir.
Belki de en sessizlerinden biri.
İnsan bazen kendine yabancılaştığı için ihanet ediyor.
Hayatta bazen öyle dönemler oluyor ki insan kendi değerlerinden uzaklaşıyor.
Vicdanıyla mesafeleniyor.
Kendi sınırlarını kaybediyor.
Ne hissettiğini bilmiyor.
Ne istediğini bilmiyor.
Sadece sürükleniyor.
Varoluşçu psikoloji burada bize önemli bir şey söylüyor.
İnsan kendisiyle bağını kaybettiğinde hayatındaki diğer bağlar da zayıflamaya başlıyor.
Çünkü insan önce kendine sadık kalmayı öğrenmeden başkasıyla kurduğu sadakati de kaybolduğu dönemlerde bazen taşımakta zorlanıyor.
Tabii bunu yaşayan insan keşke destek alsaydı.
Keşke sorumluluk alsaydı.
Kendine de ona güvenene de Bunu yapmasaydı keşke.
Ama o kaybolmanın içinde yaşanıyor bazen ihanet.
Bütün bunları anlattım diye sakın şu sonucu çıkarmayalım.
Demek ki ihanet eden de mağdur.
Hayır. Zaten anlattıklarımızın görevi mağduriyet anlatmak değil.
Sorumluluğu görünür kılmak.
İnsan çocukluğunu seçemez.
Yaralarını seçemez.
Boşluklarını seçemez. Ama onlarla ne yapacağını seçebilir büyüdükçe.
Hazır olduğunda onlara dokuna dokuna.
Ömür boyu o çocukluğu da suçlayamayız ya zaten ya da bize bunları öğretenleri, yapanları.
Bir yere belki senin durumunu açıklayabilir ama başkasında açtığın yarayı haklı çıkarmaz.
Ve bence bu ayrımı yapmak zorundayız.
Çünkü bugün birçok insan davranışını geçmişiyle açıklıyor.
Oysa açıklamak başka bir şey, sorumluluk almak başka bir şey.
İyileşmek işte tam da bu ikisinin birleştiği ve bütünleştiği yerde başlıyor.
İhanet bu arada... Herkes de aynı şekilde yara da açmayabilir bunları anlattım ama.
Her ilişkinin dinamiği farklı.
Hani böyle tanı koymak gibi bir şey değil amacımız.
Ya da şunlar varsa ihanet normalleşir gibi bir şey de anlatmıyoruz.
İşte kişi narsisse şöyle yapar.
Antisosyalse böyle ihanet eder.
Kaygıda şu olur zaten depresyondadır.
Hayır. Tanılar eylemleri açıklamanın ötesinde aslında...
Tabii ki bunlar yaşanıyorsa destek alınmalı.
Ama meselenin özüne bakmakla sorumluluğunu almalı herkes.
Peki konuştuk üstüne. Diyelim ki bütün bunları da anladık.
Neden olduğunu biraz daha görebiliyoruz artık.
Ama insanın aklındaki asıl soru hala orada duruyor.
Ben şimdi ne yapacağım? İhanetten sonra insan ne yapar?
İhanetten sonra her ilişki biter mi?
Ne bileyim hiçbir ihanet affedilmez mi?
Çok seviyorsak ihanet affedilir mi?
Herkes aldatmayı meyilli midir?
İlişkiyi ayakta tutan tek şey sadakat midir?
Güven yeniden kurulabilir mi?
Yoksa bazı kırıkların onarılması mümkün değil midir?
Konuşalım. İhanetin ardından şoku yaşadıktan sonra insanın aklına gelen ilk soru, dedi ki işte bunu nasıl yapar?
Sonra neden diye soruyoruz.
Ama zaman geçtikçe o sorular değişiyor, yerini başka bir soruya bırakıyor.
Şimdi ne yapacağım? İşte bundan sonrası...
Aslında psikolojinin olduğu kadar hayatın dağılanı.
Hayatın ve o hayattaki biricikliğimizin doğasıyla anlatabiliriz.
Çünkü bundan sonrasında herkes için tek bir doğru yok.
Şunu söyleyelim.
İhanete uğramış olmak hemen bir karar vermek zorunda olduğunun anlamına gelmiyor.
İnsan bazen çevresinde çok hızlı cevaplar duyuyor.
Boşan ya da ne bileyim şeytana uymuş bir kere affet.
Çocuk için devam et.
Bir kere yapan yine yapar.
Çık git. Ya da sevseydi yapmazdı terk et.
E hayat bu kadar basit işlemiyor ki hepimiz farklıyız.
Çünkü her ilişki aynı değil.
Her ihanetin her insanda bıraktığı iz de aynı değil.
Yani her darbenin etkisi herkes de aynı değil.
Bana bazen soruyorlar.
Hiçbir ihanet affedilmez mi?
Ben bunun cevabını bilmiyorum.
Çünkü bizim böyle keskin cümlelerimiz yok ama şunu biliyorum.
Affetmek bir karar değil bir süreç.
Affetme zamanı geldiyse o artık bir hazır oluş hali.
Ve en büyük yanlışlardan biri affetmeyi karakter meselesi sanmak.
Seni affedebiliyorsam olgunum.
Ya da ne bileyim affedemiyorsam kötüyüm.
Ya da affedersem gurursuzum.
Affetmezsem onurluyum.
Hayır bunlar değil. Bazen insan affedemez çünkü yarası hala açıktır.
Ve açık yaranın üzerine hadi affet demek, İyileşmeyi hızlandırmaz sadece acıyı bastırır ve her seferinde tekrar açılmasını sağlar.
Ben affetmeyi bir ödül olarak da görmüyorum bir ceza olarak da.
Affetmek hazır olduğunda mümkün olan bir kendinle temas biçimi hali aslında.
Hazır olmadığında ise zorlandığın bir performansa dönüşüyor.
İnsan bazen karşısındakini değil, kendisini affetmeye hazır değil ki.
Neden göremedim, neden kaldım, neden hala özlüyorum?
Bu sorular çözülmeden, kendini anlamadan karşı tarafı affetmeye çalışmak çoğu zaman yaşananı örtüyor, iyileştirmiyor.
Herkesin ilişkisine yüklediği anlam o ilişkiye yaptığı duygusal yatarım, ne bileyim karşı tarafla kurduğu bağım kuvveti, Onun ya da onsuz yaşama pratiği, onunla teması, yalnızlığıyla
imtihanı, karşı tarafı anlama kapasitesi, öfkesini boşaltma ya da sürdürme eylemleri farklı.
Her insan biricik.
İhanetle herkes aynı şekilde davranır diye bir şey yok.
Mesela şunu soralım.
Güven yeniden kurulur mu?
Evet kurulabilir.
Ama aynı şekilde değil biliyor musunuz?
İnsanların çoğu şöyle düşünüyor.
Ya eskisi gibi oluruz ya da hiçbir şey olmaz.
Oysa hayatın büyük bir kısmı bu iki seçenek arasında başka boyutlarda yaşanıyor.
Kırılan bir güven bazen yeniden kurulabilir.
Ama bunun için sadece pişmanlık yetmez.
Çünkü güven sadece özürle kurulmaz.
Tutarlılıkla kurulur.
Bir cümleyle değil, defalarca tekrar eden ve artık güven vermeye başlanan davranışlarla kurulur.
İnsan sözlere değil, zaman içinde değişmeyen davranışlara güvenmeye başlar.
O yüzden güven isteyen kişinin duygularını da saklamadan sabırlı olması gerekir.
Güveni kıran kişinin ise sorumluluk alması.
Öfkeyi kırgınlığı, hayal kırıklığını göğüsleyerek yaşamayı öğrenmesi.
Ve bunlardan biri eksikse ilişki sadece devam ediyor.
Bazen bitirilmemek için...
sürünerek devam eden ilişkiler var.
Onarılmıyor sorumluluk alınmadığı için.
Peki ihanette ilişki bitirilmeli mi, sürdürülmeli mi?
Orada da tek bir cevap yok.
Siyah beyaz değil. Bitirilip sonra iki tarafta oradaysa tekrar bakılabilir bazen.
Sürdürülüp bazen artık olmadığı, yürümediği anlaşılıp bitirilebilir.
Bir anda kesip atılabilir ya da yaşanan olayın kavgası verilip devam da edilebilir.
Her çiftin dinamiği farklı. Her ilişki farklı.
İnsan Aslında kendi terazisine bakmalı.
Şoku, inkarı, öfkeyi, depresif hali yaşadıktan sonra o terazine neler var?
Bir de insan sadece ilişkiyle değil, kendiyle nasıl, onsuz nasıl, onunla nasıl bunlara bakabilmeli?
Öyle keskin duygular yok.
Yine çok sık geliyor.
Herkes aldatır mı? Hayır burada da keskin bir cevabımız yok.
Ama tabii herkes...
Yanlış kararlar vermeye eğilimli çünkü insanız.
Fakat psikolojik dayanıklılık hiç hata yapmamak değil söylüyoruz zaten.
Hata yaptığında karşı tarafta orada durmaya devam ediyorsa onun sorumluluğunu alabilmek.
İhanete uğrayan biri için de duyguların sorumluluğunu alabilmek.
İşte konuşuluyor insan zaten özünde tek eşli değil.
İşte ne bileyim herkes şöyle aldatır.
Evet yani belki ilkel ya da birçok dinamiği konuşabiliriz ama akıl var, irade var, ilişkinin sorumluluğu var.
Buraları görmeden buralarla açıklamak da bilmiyorum ki doğru mu?
Zihnimiz, mantığımız, bilinçli seçimlerimiz, ödüller, bedeller var hayatın içerisinde.
O yüzden böyle açıklamalarla ihanete kılıf bulacağımıza, ne yaşayacağımıza bakmamız...
Ne hissettiğimize bakmamız, bunu hangi motivasyonla yaptığımız ya da bundan sonra bu sorumluluğu nasıl alacağımıza bakmamız daha önemli.
Bir soru daha son.
İlişkiyi ayakta tutan sadece sadakat mi?
E önemli. Güvenim bir parçası sadakat.
Ama tek başına yeterli değil elbette.
İlişkiyi ayakta tutan şey sadakat, temas, merak.
Konuşabilmek, çatışabilmek, uzlaşabilmek, uzaklaştığında özleyebilme hali, birbirini belki zorlu dönemlerden sonra yeniden duyabilmek.
Çünkü bazen insanlar birbirlerini aldatmadan çok önce birbirlerini bırakmış da oluyorlar.
Aynı evde yaşıyorlar, aynı masaya oturuyorlar ama birbirlerini artık görmüyorlar.
İlişki o gün zayıflamaya başlıyor.
İhanet bazen son nokta oluyor.
Bunu da görmek gerekiyor.
Tabii keşke bunu bitirmenin ya da yıkmanın yöntemi böyle bir şey olmasaydı.
Gerçekten insanca ilişkinin bir sorumluluğu olarak bitirebilmek olsaydı.
Ve ihanetten sonra en çok dikkat edeceğimiz ilişki karşıdakiyle değil.
Başkalarıyla da değil, kendimizle olan ilişki.
Çünkü yaşanan her şeyden sonra insan kendini...
O dönemlerde kaybetmeye müsait oluyor kendi değerini, kendi sesini, kendi sezgisini, kendi sınırlarını.
Ama psikolojik dayanıklılık konuşabiliyorsak şunu da söylemeliyiz.
Tekrar kendine dönebildiğinde, tekrar kendine güvenebildiğinde, tekrar ben ne hissediyorum diye sorabildiğinde, hissinle yüzleşebildiğinde bunlar kolay değil zaman
alıyor. Belki de gerçekten orada ayağa kalkmaya.
kendinle ilişki kurmaya hazır olmaya ve hazır olduğunda başkalarıyla yeniden olgunlaşmış, yüzleşilmiş ilişkiler kurabilmeye başlıyoruz.
Yani aslında ihanette o terk edilme hissin yanında kendimizi terk etmeden de kendimize dönebilmeyi konuşuyoruz.
Kendi gerçeğimizi inkar etmeden.
Bize ne yapıldığını fark ederek ama kendimize de ne yaptığımızı fark ederek.
Ne bileyim bazı insanlar ihanetten sonra hep böyle güçlü durmaya çalışıyorlar.
Canı yanıyor iyiyim diyor.
Hani korkuyor yeni bir gelecekten ama çok güçlü görünüyor.
Bazıları affetmeye hazır olmadan affettim diyor.
İşte orada başka bir ihanet var.
İnsanların sana yaptığı değil acı çekerken senin kendine yaptığını yani.
Bugün anlattıklarımız yaşadığımız acıyı küçültmek için değildi.
Her şeyi açıklayarak duyguları ne bileyim sıkıştırmak için de değildi.
Anlayın düşünün belki bir cümlem.
Belki bölümün tamamı, belki bir duygu, belki bende duymak istemediğiniz bir an size sizi anlatmaya başlayabilir.
İhanet size sizin kim olduğunuzu söylemiyor.
Karşı tarafın neyi yönetemediğini gösteriyor.
Ve artık bu olay değil kim olacağınıza belki kendinizin karar verdiği yeri de başlatıyor.
Belki onun yanında, belki onun uzağında, belki ne kadar yakın ya da uzağınızda olmasına karar vermeden önce kendinizin kim olduğuna karar vererek.
Bazı filmler var.
Closer mesela izlediniz mi bilmiyorum.
Yalan mı daha çok acıtır, gerçek mi diye soruyor.
Bir ilişkiyi bir haneti anlatırken.
Belki bir daha bakarsınız.
Büyük şarkılar var. Sezen Aksu'nun var ya Bırak Beni'si.
Hatta sevişirken bile yabancısın diyor şarkı.
O yabancılığı hissedip susmak, durmak, göz yummak gibi hallerimizi anlatıyor.
Şebnem Ferah bu ara ne güzel konser veriyor yeniden.
Yanetin duygusundaki öfkeyi çok güzel anlatıyor.
Merak etmeden duramıyorum.
Geceleri nasıl uyuyorsun?
Beni boş ver, kendine cevap ver.
Lütfen bu kez dürüst olur musun diyor.
Bazılarımızın bastırdığı öfkeyi bizim yerimize söylüyor.
Kitaplara bakınca Yaşar Kemal tabii.
Diyor ki insanlarla oynamamalı.
Bir yerleri var. Bir ince yerleri.
İşte oraya değmemeli.
Bazı insanlar o uçlarla, o halle dağıtıyorlar bizi.
Şimdi uzun uzun okumayayım. Dertleşmeler serisinde ihanetin affedilişi ya da affedilmeyişi üzerine iki ayrı duyguyu anlattığım videom vardı.
Gökhan Çınar'ın Instagram sayfasında da görebilirsiniz.
Biri seni affetmiyorum, biri de affettim.
Nasıl aynı anda ikisini anlattın diyebilirsiniz.
Farklı dönemlerde anlattım ama ikisi de ayrı insan hallerini, ayrı hazır oluşları anlatıyorlar.
Belki duygularımıza daha yakın olanı seçebilirsiniz diye düşünüyorum.
Peki Psikolojik Dayanıklık serisinin bu bölümünde ihanet konuştuk.
Sadece anlayalım diye değil, kendimizdekilere de bir bakalım, yakından bakalım diye.
İhaneti anlamaktan öte bütün bu duygularla hayatta kalan...
psikolojik bağışıklığını, dayanıklılığını sürdürmeye çalışan bizi bize anlatmak istedim.
Yeni bir bölümde görüşeceğiz yine.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
