
Uzman Psikolog Gökhan Çınar’la Psikolojik Dayanıklılık Serisi'nin yeni bölümü şimdi yayında! Gökhan Çınar; "herkesi memnun etmeliyim" yanılgısından sıyrılıp kendi sınırlarımızı koruyabilmek, sevilme ve onaylanma boşluklarımızı başkalarına sürekli "evet" diyerek doldurmaya çalışmaktan vazgeçmek, bizi tüketen o "sahte uyumlu" benliğimizi fark etmek, sınır koyduğumuzda hissettiğimiz o ilk suçluluk duygusuyla şefkatle yüzleşmek ve sadece bizim sınırsız erişilebilirliğimizi seven ilişkileri sorgulayarak kendi otantik yaşam yolumuzda yürüyebilmek üzere bizlerle dertleşiyor.
Doğru uzmanı bulmak artık zor değil. Yapay zeka seni dinliyor, sana en uygun desteği buluyor — online veya yüz yüze, anında randevunu oluştur. Sen sadece başlıyorsun.
👉 Hemen eşleş: planda.org
Gökhan Çınar Sosyal Medya Adresleri
Bu bölüm "Planda" hakkında reklam içerir.
Transkript
Herkesi memnun etmeliyim.
Hayır dersem bencil olurum.
Beni sevmezler. Bu düşünceler gerçeklikten ziyade öğrendiğimiz, kalıplaştırdığımız inançlar ve davranışlarımızı da aslında doğrudan etkiliyorlar.
Bilissel yeniden yapılandırma süreciyle bu inançları sorgulamak, hayır diyebilme becerimizi de geliştiriyor.
Çünkü bize inandırılmış olan o inanç her zaman öyle işlemiyor.
Kişi büyüdükçe belli başlı kalıp düşüncelerinin yönlendirmesiyle düşünmeye başlıyor.
Hep diyoruz ya biz kendimizi tanıyor muyuz diye.
Aslında bu kalıpların ne kadar farkına varıyoruzu sormamız gerekiyor.
Çünkü kendimizi tanımamız sadece katılaşmış inançlarımızdan ibaret olmadığımızla da ilgili.
Merhaba herkese.
Psikolojik dayanıklılık serisinde konuşmaya dertleşmeye devam ediyoruz.
Bugün başlığımız hayır diyebilmek.
Bir başka anlamıyla aslında daha deriniyle sınır koyabilmek.
Belki kendi sınırlarımızı koruyabilmek.
Keşke öyle iki üç cümleyle geçiştirilecek bir şey olsa.
Çünkü kendimize ait sınırlar, diğerlerin sınırları, yaşamda...
Sınırlar arasındaki esneklikler, kendimize nasıl davranılmasına izin verdiğimiz, kendimizden neler verdiğimiz ya da diğer insanların belki yaşamdaki sınırlarıyla
neler yaptığımız aslında ömürlük bir mesele.
Çok erken dönemlerden konuşacağımız bir mesele.
Şimdi böyle bir meseleyle ilgili böyle maddeler gibi sınır koymak anlatılınca bir şeyler görüyorum etrafta.
Mesela insanlar diyorlar ki insanlara hayır deyin.
Tek bir kelime belki ama öyle kolay değil bazılarımız için o.
Öyle hayır diyememenin arkasındaki duyguları düşünmeden insanlara hayır deyin sloganı atmak hayır demekte zorlanan insanları çok daha fazla çaresiz
hissettiriyor bence. Ben şöyle başlayayım.
Hayır, hayır, hayır, hayır, hayır yüz bin kere.
Hayır Barış Manço şarkısındaki gibi.
Keşke öyle söyleyince gerçekten kendime yaptığım pratikle bir anda hayır diyebilmeye başlasam.
Böyle çünkü görüyorum işte.
Aynada din halledersiniz diyorlar insanlara.
Neden hayır diyemiyorum?
Bugün bunu beraber sorgulayacağız.
Ama şöyle bir giriş yapabilirim.
İnsanlara... Gerektiğinde hayır diyebilmek kendimize karşı aslında temel bir sorumluluğumuz der Engin Geçtan Hoca.
İnsan olmak kitabında.
Elbette gerektiğinde hayır dememenin de bize iyi gelen tarafları vardır.
Hep hayır demeyelim elbette.
Ama hayır diyememek başka bir şey.
En baştan söyledik. Hayır diyemeyene hayır dedirtmek siparişli olmuyor.
İnsanlara ne kadar hayır diyemediğimiz yaralanmış onaylama ihtiyacımıza denk geliyor aslında.
Zannetmeyin ki hayır dememek, kimseyi kıramamak, kimseye kıyamamak hep herkesi mutlu etmekle ilgili her zaman.
Aslında biz kimsenin ihtiyacını karşılamak için değil kendi değerlilik, yeterlilik, onaylanma, sevilme ve kabul görme boşluklarımızı doldurmak için Hiçbir şeye
hayır demiyoruz en özde.
Yani başkasında değil mesele bizde.
Kimimiz ancak her konuda hep destekleyici, hep yardımsever biri olduğumuzda sevileceğimizi zannediyoruz.
Kimimiz kendimize bakım vermeyi unutup başkalarına vereceğimiz destekle hayatta kalabileceğimizi zannediyoruz.
Kimimiz yalnız kalmaktan o kadar korkuyoruz ki reddettiğimizde kabulü kaybetme ihtimali katlanılmaz hale geliyor.
Kimimizin Güçle derdi var, yapamamış olmak, olumsuz yanıtlamak bizi zayıf hissettiriyor.
Kimimizin ise hayırı duymaya hiç tahammülü yok ve kendisi de o yüzden söylemeye izin vermiyor.
Bir sürü sayarım, herkesin sınır koymamakla ilgili nedenleri de kendi öyküsünde saklı.
Sizinki hangisine benziyor?
Bir düşünmekte fayda var tabii.
Hiç hayır dememek, hiç sınır koymamak demek.
Bu da hiç... Kendin kalmamak demek hayatın içerisinde.
Yerine, duygumuza, ihtiyaçlarımıza göre, evetlerimize ve hayırlarımıza ihtiyaçlarımızın karşılandığı ve karşılandıkça diğerlerinin ihtiyaçlarını karşılayabildiğimiz
bir hayat çok güzel oluyor.
Ama hep öyle olmuyor. Biraz net ve sert başladık biliyorum.
Bugün sınır koyabilmeyi tam da bunların altında yatan nedenlerle konuşacağız.
Ben biliyorsunuz yazılarımdan kesitler okuyarak da sürdürüyorum bu psikolojik dayanıklılık serisini.
Yıllarca yazmışım kendime, gözlemlediğim insanlara, hayata.
Bugün de öyle yapayım.
Konu hayır diyebilmekse hiç hayır dememiş, kolay kolay sınır koymamış bir insanın durumunu anlatan Bir yazıyı okuyayım size.
Bana da tanıdık. Bazı dönemlerime tanıdık en azından.
Sonra öğreniyor insan. O sınırların altında kala kala sınır koymayı öğreniyor.
Hiç sınır koymamanın, hep evet demenin, kendinden dağıta dağıta kendin olarak kalamamanın bir iç döküşü gibi.
Dinleyin istiyorum siz de bu yazıyı.
İsmi Ortada Bir Ben Kalmadı Artık.
Şöyle. Sizlere sabrımı sonundan sesleniyorum.
Ortada bir ben kalmadı artık.
Biliyorum hiç bitmem zannediyordunuz siz.
Hep evet cevabını duymayı ezberlediğiniz, kurtarıcı ilan ettiğiniz, halimi sormayıp her halinize destek beklediğiniz, her düşüşte yerden kaldırmasını
istediğinizdim ben. O yetişir, o her türlü halleder, o mutlaka çözer.
Maalesef yetişmeye çalışırken nefesim kesildi.
Halledecek halim kalmadı.
Sizi çözmeye çalıştıkça kendime kördüğüm olmaya başladım ben.
Dertlerinizin bekçisi, neşenizin eşlikçisi, kaygılı gününüzün nöbetçisi, iyi miyim diye sorulmasam da hayatınızın daimi iyi niyet elçisi ben.
Ziyaretçi ben, refakatçi ben.
Her anıya şahit yazılan, her hataya kefil sunulan, her derde deva sanılan.
Gerçekten var mıyım ben?
Soruyor musunuz?
Anlatmayıp susunca yok mu oluyorum?
Benim göstermediğim derdim görünmez mi oluyor?
Benim canım yanınca hep kendiliğinden mi geçiyor?
Bütün fotoğraflarınızda oradayım.
Sizinle gülümsüyorum.
Sonra yorgun ve yılgın bir dönemde bu yalnızlıkta yanımda kim var diye sorguluyorum.
Bir bakıyorum kimse yok.
Her düşüşünüze gücüm kadar yetişiyorum.
Sizinle ağlıyorum. Bir gün ben yere yapışıyorum.
Elimi uzatıyorum. Bir bakıyorum.
Kimse yok. Biliyorum.
Kendime ortada bir ben kalmayacak kadar size ben teslim ettim.
Büyürken böyle zannetmiştim.
Ben yardım ederek var olmayı ezberledim.
Yardım istemeyi hiç öğrenmedim.
Hep evet dersen var olurum zannettim.
Hayır demeyi öğrenmedim.
Güçlü olmak için, iyi kalmak için, sevilmek için, kabul görmek için, Belki anneme babama benzemek için, belki de onlara benzememek için böyle yaptım.
Size koştuğum her anda kendimi evde unuttum.
Sonra kendimi tamamen unuttum.
Kendimi ihmal ettikçe size de kalmadım.
Her halinizde şahidim ama kendimi hatırlayamıyorum.
Size sabrımın sonundan sesleniyorum.
Bu dönem ortada size adanacak bir ben kalmadı artık.
İçimde tükeneni yenilemek.
unutulanı görebilmek ve yorgun adımlarımı dinlendirmek için bir süre kapalıyım.
Gitmedim, buradayım ama yeniden yanınızda ama en çok kendimle olabilmek için bu aralar kendime kadarım.
Diyemediğim bütün hayırlar için bu ara kapalıyım.
Sınır koyabilmeyi konuşurken bir mola vereyim istedim.
Size bir duyuru yapayım.
Yol arkadaşlığını yaptığımız plandadan bahsedeyim sizlere.
Biliyorsunuz online terapi hayatımıza girdi.
Aslında iyi ki de girdi. Hayattaki erişim kolaylaştı terapiye.
Zaman da kazandık.
Ama bazılarımız zaman zaman bir şeylerin eksik kaldığını hissediyoruz.
Bazen bunu kendimize süreç içerisinde itiraf etmekte zor geliyor.
Çünkü insan bazen sistem böyleyse bana da bu kadar yetmeli diye düşünüyor ve onunla beraber kalıyor.
Ama herkes için de uygun olamayabiliyor online terapi.
İnsan bazen temasa ihtiyaç duyuyor.
Bazen sadece bir ekrana değil bir mekana, bir insana gerçekten yakın olmaya.
Bir odaya girip kapıyı kapattığınızda dışarıda bıraktığınız her şeyin gerçekten dışarıda kaldığını hissetmek isteyebiliyoruz.
Kendimize ait korunaklı ve güvenli bir alan, seans odası.
Ve o alanı evde, günlük hayatın tam ortasında bulmak her zaman herkes için mümkün olmuyor aslında.
Bazen psikoterapiden beklediğimiz şeyi alamadığımızı düşünebiliyoruz.
Ve bunu istemek öyle yoğun bir talepkarlık hali değil.
Tam tersine kendinizi çok iyi tanıyor olmanız, ne istediğinizi biliyor olmanızla ilgili.
Planda yüz yüze çalışan uzmanları da listesinde barındırıyor.
Planda aslında yapay zeka destekli eşleştirme sistemiyle uzmanın terapi yaklaşımını, çalışma biçimini ve sizin ihtiyaçlarınızı birlikte değerlendiriyor.
Her uzmanın profilinde daha önce o uzmanla çalışmış kişilerin gerçek yorumlarını da okuyabiliyorsunuz.
Bir kapıyı açmadan önce o kapının arkasını biraz tanıyabiliyorsunuz ve yüz yüze görüşmek istediğiniz uzmanlarla orada tanışabiliyorsunuz.
Terapinin size neler katacağını keşfetmek için, doğru adımı atmak için sizi de bu uygulamayı denemeye davet ediyorum.
Planda uygulamasını indirin, size en uygun uzmanı bulun.
Birikmiş bir hayırlar ordusu.
Galiba insanı en temelli sıkıştıran o.
Hayır aslında ne kadar kısa değil mi?
İkice. Ama bazı insanlar için hayatlarının en zor kelimelerinden biri.
Hayır diyebilmek bize çoğu zaman karşımızdaki insanla ilgili bir konu gibi geliyor ama yazıda da bahsettiğim gibi aslında daha çok kendimizle ilgili.
Beraber sorgulayalım burayı.
Hiç sizde de oluyor mu?
Canınız istemiyor.
Ama kabul ediyorsunuz. Yoruldunuz ama yine siz hallediyorsunuz.
İçinizden bir yerden istemiyorsunuz ama kırılmasın diye gidiyorsunuz.
O anda o telefonu açmak istemiyorsunuz artık.
Yok dermanınız ama açıyorsunuz.
Hatta uzun uzun konuşuyorsunuz.
Bir şey vermek istemiyorsunuz hayatınızdan ama veriyorsunuz.
Bir yükü taşımak istemiyorsunuz ama ölümüne taşıyorsunuz.
Ve bazen dışarıdan çok da iyi gözüküyorsunuz.
Uyumlu. Siz, düşünceli siz, fedakar olan siz, olgun olan, herkesi idare eden, tatlı, sorun çıkarmayan ya da ne bileyim güçlü halleden.
Ama içeride çoğunlukla yorgun, kırgın, dolmuş, tükenmiş, bazen yansıtmasa da çok öfkeli.
Herkesin çağrısını yüce gönüllülükle kabul etmiş ama kendisini toptan reddetmiş bir hal.
Başkalarını kaybetmemek için kendini kaybeden çok insan var.
Bu bölüm bunları duyarak nasıl sınır koyarız tadında bir kişisel gelişim sohbeti de değil.
Hayır deyin geçin, kimseyi umursamayın, kendinizi seçin falan gibi şeyler de değil.
Bu kadar kolay olsaydı zaten bu kadar anlattığım duygu durumuyla bunu çoğumuz yapardık.
Demek ki mesele bir iletişim tekniği değil daha derin.
Çünkü bazı insanlar gerçekten hayır diyemiyor ve nedenini de bilmiyor.
Bazen o ilk cümleler neden zannediliyor?
Ayıp olur, kırılır, yanlış anlar, bencil görünürüm.
Boşver şimdi de idare edeyim.
Ben zaten hallederim.
Yani bazen insan hiç yerinin kalmadığı bir şey yaparken bile bunu iyi insan olmak zannediyor.
Nedeni de bu zannediyor. Ama her fedakarlık sağlıklı değil.
Her vericilik sevgi değil.
Her uyum olgunluk değil.
Bazen bunların altında korku, öfke, hayal kırıklığı, geçmişten gelen yetersizlik, değersizlik hisleri var.
Bir şey sorayım size. Mesela siz...
Hayır diyemediğinizde nasıl hissediyorsunuz?
Çünkü insan dediği kadar demediğinde de bir şey hissediyor.
Yani kaygı mı mesela?
Utanç mı? Suçluluk mu?
Ne bileyim terk edilme korkusu mu?
Sevilmeme korkusu mu?
Bazen mesela insanlar herkesin yükünü taşır.
Herkesi anlar. Herkesi idare eder.
Kırmamak için kendini büküp durur.
Ama diyorum ya sınır koyulmayan yerde mesela öfke hissedilir.
Birikilir. Öfke hissediyor musunuz?
Öfke de doğru yere çıkamadığı için aslında bazen hiç alakasız başka birine, başka bir duruma çıkar.
En çok da kendine çıkar, içeri döner, bedene çıkar, sessizliğe dönüşür, birikir.
Çünkü sınır aslında sadece dışarıya çizilen çizgi değildir.
Kendine de verdiğim bir mesajdır.
Sınırlar içten de vardır.
Ben de varım, benim de sınırım var.
Benim de ihtiyaçlarım bunlardı.
Benim de canım isteyemeyebilir.
Benim de elimden bu kadarı gelir.
Benim de canım var. Şimdi burada çok önemli bir yanlış anlaşılmayı temizleyelim.
Hayır demek sevgisizlik göstermek değil, bencillik değil, kötü insan olmak değil, diğerlerine duyarsız olmak değil.
Ve aslında bu kadar zor geliyorsa çoğu zaten bugünkü insanlarla ilgili değil.
Geçmişten öğrendik.
Bir çocuk olarak öğrendik.
Mesela hiç sınır koyamayan bir çocuk ne öğrenmiş olabilir?
Uslu ol. Hiçbir zaman kimseyi üzme.
Hiç karşı gelme.
Problem çıkarma.
Sen işte daha büyüksün, idare et.
Bizi böyle üzme.
İnsanlara hiç ayıp etme.
Tabii ki ahlaki gelişimde, vicdani gelişimde çocuğa dayanışmayı, desteği de öğretiyoruz ama bu başka bir şey.
Hep sen yap.
Sen o misyonu yüklen.
Sen kurtar.
Sen idare et. Ve çocuk büyüdükçe bunları sadece aslında öğrenmiyor ki kimlik olarak içselleştiriyor.
Bir noktadan sonra şöyle olabiliyor bazılarımızın hayatında büyüdükçe.
Benim ihtiyaçlarım problem. Benim koyacağım sınır riskli.
Bana yakışmaz.
Ben sınır koyarsam sevgiyi kaybederim.
Saygıyı belki. İşte burada bağlanmaya dair kuramlar çok şey anlatıyor bize.
Bol bir mesele.
Şunu diyor insanın ilk ilişkilerinde Aslında öğrendiği çok temel yer ilişkilerdeki o güvenlik hali.
Yakınlığı öğreniriz.
Terk edilmeyi öğreniriz.
Bağ kurmayı ya da bağsızlığı orada öğreniriz.
Ve eğer bir çocuk sevgiyi kırılgan, değişken, geri çekilebilir, performansa dayalı bir şey gibi yaşadıysa ilişkilerde büyüdükçe aşırı uyum geliştirebiliyor.
Çünkü zihnin mesajı şu oluyor.
Bağı ne olursa olsun koru.
İlişkiyi koru. Ya yeniden kaybedersen kendini sonra düşün.
Bu yüzden bazı yetişkinler ilişkide şunu yapıyor.
Rahatsız olunca susuyor.
İstemediği şeyi yapar ama hayır demiyor.
Kırılıyor, birikiyor.
Sonra kendine patlıyor.
Ya da sessizce uzaklaşıyor.
Konuşmuyor. Çünkü tehdit gibi geliyor aslında.
İhtiyacını belli etmek.
Mesela bazı insanlar da hayır demekten korkmaz.
Hayır dedikten sonra yalnız kalmaktan korkuyor.
Bu da çok erken öğrenilmiş.
Bu çok başka bir şey.
Burada belki aranızdan bazı insanlar şunu düşünüyor.
Ben herkese böyle değilim.
Sadece şu kişilere böyle diyemiyorum.
Bu da oluyor bazen.
Bazı insanlar mesela iş yerinde sınır koyabiliyor ama partnerine koyamıyor.
Bazıları partnerine sınır koyuyor ve annesine koyamıyor.
Bazıları herkese sınır koyuyor mesela babasına sınır koyamıyor.
Çünkü mesele sadece beceri değil, hayır diyebilmek zaten bir beceri değil.
Tetiklenmelerimiz mesele. Hayır diyemediğiniz insanlar kimler sizin?
Çünkü bu soru aslında çok şey anlatıyor.
Bu sefer biz hayır sınırı değil, korkuyu, birikmiş öfkeyi, endişeyi, utandırılmaları, utancı, üstümüze yüklenen beklentileri ve onların yorgunluğunu da konuşuyoruz
baktığımızda. O sınır koyamamanın arkasında bazı anılarda saklı olanlar var.
Bazen bir kayıpta yasta mesela.
Ne bileyim belki de kimseye hayır demeyen ve bize de böyle öğreten birini kaybettik.
Bir fedakar anneşamasını yaşatıp duruyoruz.
Başka birinin de hayatını taşıyoruz yası tamamlamadığımız için.
Boğazlarımızın sırrı...
Bir utandırılma anısında mesela kendimizi ifade ettiğimiz bir toplum içinde öyle utandırıldık ki artık sınırlarımızı konuşmamayı öğrendik.
Bazen yaşayan aileden birinin ne zaman hayır desek bize yaptığı şeyleri ya da hissettirdiği duyguyu hatırlıyoruz.
Buralardan geliyoruz.
Çünkü hayır sadece bir kelime değil böyle olunca büyük bir risk.
Geçmişi yeniden yaşatacak bir risk aslında.
Mesela burada yaklaşımlara, kuramlara bakıp Winnicott'tan küçük ama kıymetli bir yere gidelim.
Çocuk bazen kendi benliğiyle var olamaz diyor.
Çünkü ortam buna güvenli değil diyor.
O zaman bir uyum geliştirir.
Bir tür sahte benlik.
Yani dışarıya uyumlu, uygun, beklenen, problem çıkarmayan bir versiyon sunuyor.
Ve hiç öfke göstermiyor.
Hiç hayır demiyor. Hiç sınır koymuyor.
E tabii... Böyle büyüyen insanlar öfkelerini de zaten rahat yaşayamıyor.
Çünkü öfke de ayıp kategorisinde.
Aslında biliyoruz biz öfke çok sağlıklı bir duygu.
Sağlıklı öfkeden bahsediyorum.
Maske duygu olandan değil.
Öfke bize şunu söylüyor ve söyletiyor.
Yani bir şey sınırımı geçti.
Bir ihtiyaç görülmedi.
Bir adaletsizlik yaşandı.
Bana istemediğim bir yerden gelindi.
Bunlar sağlıklı.
Bana bunu yapamazsın dedirten öfke.
Ama çocukken ya öfke yasaksa, öfke terbiyesizlikse, saygısızlıksa her zaman, abartıysa mesela, sana yakışmıyor denildiyse, sesini sakın yükseltme.
O zaman ne oluyor büyüdükçe?
Öfke hiç dışarı çıkmıyor, içeri dönüyor.
Özgüvenle bağlantısında konuşalım.
Sınır koyabilmenin mi, hayır diyebilmenin mi?
Aslında özgüveni biz kendi yetkinliklerimize, kararlarımızın doğruluğuna, yeterliliklerimize duyduğumuz inanç olarak da tanımlıyoruz.
Başka başka alanlarda.
Bandura mesela öz yeterlilik kuramında diyor ki bireyler belirli bir durumda başarılı olabileceklerine dair inanç geliştirdiklerinde daha kararlı davranır ve dış baskılara
karşı daha dirençli olurlar.
Mesela hayır diyemeyince özgüvensiz de hissediyoruz ya işte bundan dolayı kendi sınırlarımızı...
belirleyebileceğimize inanmaya başladığımızda karşımızdakinin tepkisinden korkmadan söyleyebiliyoruz hayır.
Bunu söylemenin dünya kadar nezaketli yöntemi de var.
Çünkü bunu yapabileceğimize inanmışız.
Ama özgüvenimiz düşükse başkalarının onayına daha fazla ihtiyaç duyduğumuz için onların bizi onaylamasına mani olmak istemiyoruz.
O yüzden de demiyoruz.
Bu sefer hayır demeyip karşıdakinin alanımızı ihlal etmesine izin vermeye devam ediyoruz ve bu noktalar bizi zamanla içten içe yiyip bitirmeye başlıyor.
Burada vakitli bir hayır, kendi sınırlarımızı, özgüvenimizi ve psikolojimizi sağlıklı tutabilmek adına aslında çok kıymetli bir yere geliyor.
Öğrendikçe elbette. Konuşacağız zaten bunu.
Öz saygıdan da bahsedelim.
Öz saygı ve sınır koyma ilişkisi de çok önemli.
Özgüvene çok yakın görülen bir kavram olsa da öz saygı aslında kişinin kendine verdiği değerle ilgilidir.
Humanistik yaklaşımın öncülerinden Carl Rogers diyor ki bireyin koşulsuz kabul deneyimi yaşaması sağlıklı bir öz saygı temelini oluşturur.
Yani büyüdükçe kendisi olduğu için kabul edilen çocuk.
Bir performansa bağlı bir kabul değil.
Bir projeye bağlı bir kabul değil.
Böyle böyle yapılırsa sevilir, sayılır, görülür.
Bir çocuk deneyiminden geçmekten bahsetmiyor.
İnsan zaten kendi varlığında kendisi olarak büyüme çabasından hatta çabasızlığından da saygındır, kendisidir.
Ama eğer ben kendi değerimi başkasının bana değer vermesine bağlayarak büyüdüysem, büyüdüğümde diğer insanları da aslında onun bir yansıması gibi gördüğüm bir dünyada ona nasıl hayır diyebilirim ki?
Değerimi kaybetmekten korkarım.
Ama değerimi kendim bağımsız şekilde ediniyorsam hayır demem gerektiğinde bana hiçbir şey engel olamamaya başlar böyle bakınca.
Hayır diyemediğimizde problem çoğu zaman aslında düşük öz saygıyla da ilişkili yani.
Kendimizi yeteri kadar değerli görmediğimizde başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımızın önüne koyuyoruz.
Hayır demek bir tehdit gibi geliyor.
Çünkü reddetmenin karşı tarafın sevgisini ve onayını kaybetmemize yol açacağına inanıyoruz.
Öz saygıyla sınır koymak arasında gerçekten doğrudan bir ilişki olduğunu da söylemek gerekiyor.
Bir de sosyal öğrenmelerimiz var hayır diyemezken elbette.
Hayırı inşa edemiyoruz bazı öğrenmelerden geldiysek.
Mesela bu sosyal öğrenmelerde hayır deme pratiği nerelerden geliyor bize?
Bazılarımız doğuştan başarılı.
Yani hayatta eline attığı şeyler de başarılı.
Bu arada zaten somut bir başarılı olmasa da denediği için başarılı hissettirilmiş çocuklar olarak büyüyoruz.
Bazılarımızsa ne yaparsak yapalım başarısı ailesine, alanına, hayatına yetmeyenlerden oluyoruz.
Yani burada aslında bugün yaşadığımız şeylerin arka planını iyi görmek gerekiyor.
Sosyal öğrenme kuramında aslında şu deniliyor.
Bireyler davranışlarını...
gözlem yoluyla da öğrenirler.
Çocukluk döneminde ebeveynlerinin de bakım verenlerin sınır koyma biçimleri, takdir etme biçimleri, bireyin ileride kendi sınırlarının nasıl belirleyeceğini de etkiliyor.
Çocuk evde sert bir otoriterlikle karşı karşıya kalıyorsa ve asla hayır diyemiyorsa hayır demek onun için hep bağırma, azar, ceza hatta
şiddetle sonuçlanıyorsa bu çocuk elbette hayır demekten korkarak büyüyor.
Yetişkinleştiğinde de bu devam ediyor.
Sürekli kendini ikinci plana atmayı öğrenebiliyor.
Bu öğreniş şekline biliyorsunuz edimsel koşullanma da diyoruz biz.
Bir hareketin sonucu ne kadar canımızı yakarsa ondan o kadar uzaklaşıyoruz.
Bunu sadece şiddet gibi düşünmeyin.
Duygusal şiddet de var, ihmal de var bazılarımızın büyüdüğü evlerde ya.
Öyle utanmışız ki, o kadar başarısız, değersiz hissettirilmişiz ki bir şeyin sonucunda.
Aynı utancı yaşamamak için kaçınıyoruz sınır koymaktan.
Bazılarımız bilissel çarpıtmalarla da büyüyoruz.
Hayır diyememenin altında yatan yaşamda bilissel çarpıtmalar.
Beck'in bilissel kuramına göre bireyler olayları nesnel gerçeklikten ziyade zihinsel şemaları üzerinden de yorumluyorlar.
Hayır diyemeyen bireylerde çok sık gördüğümüz bazı bilissel çarpıtmalar var.
Mesela herkesi memnun etmeliyim.
Hayır dersem bencil olurum.
Beni sevmezler.
Bu düşünceler gerçeklikten ziyade öğrendiğimiz, kalıplaştırdığımız inançlar ve davranışlarımızı da aslında doğrudan etkiliyorlar.
Bilissel yeniden yapılandırma süreciyle bu inançları sorgulamak, hayır diyebilme becerimizi de geliştiriyor.
Çünkü bize inandırılmış olan o inanç her zaman öyle işlemiyor.
Kişi büyüdükçe belli başlı kalıp düşüncelerinin yönlendirmesiyle düşünmeye başlıyor.
Hep diyoruz ya biz kendimizi tanıyor muyuz diye.
Aslında bu kalıpların ne kadar farkına varıyoruzu sormamız gerekiyor.
Çünkü kendimizi tanımamız sadece katılaşmış inançlarımızdan ibaret olmadığımızla da ilgili.
Bazılarımız büyüdükçe şematerapiye bir bakarsak uyum şemaları geliştiriyoruz.
Yani şematerapide hayır diyememek erken dönem...
Kalıplaştırdığımız uyumsuz şamalarla da açıklanıyor.
Özellikle boyun eğicilik şamasından gelen kişi başkalarının ihtiyaçlarına boyun eğerek çatışmadan kaçınmayı öğrendiği bir kalıptan geliyor mesela.
Onay arayıcılık şamasında kişi değerini başkalarının onayına göre belirlemeyi öğreniyor.
Kendini feda etme şamasından gelen kişi kendi ihtiyaçlarını sistematik olarak geri plana atıyor.
Çocukluktan gelişiyor. yetişkinlikte otomatik davranış kalıpları halinde ortaya çıkabiliyor.
Hayır diyememek zaten bir ezber oluyor böylece.
O kişi kendinde zaten o cümleyi duyamıyor bile, o kelimeyi.
Böyle bir yerden geliyor.
Tabii yine psikanalitik yaklaşıma baktığımızda çok derya deniz ama bireyin büyüme hikayesinde ve bütün bu büyüme hikayesinin erken dönüm, çocukluğunda Öğrendikleriyle
de bağlantılı oluyor baktığınız zaman.
Suçluluk ve kaygı geçmişi mesela bazı insanlara yaşam boyunca hayır dedirtmiyor.
Çünkü kişi zaten büyüdüğü evde, büyüdüğü koşullarda, öğrendiği ilişkilerde suçluluk ve kaygıyla büyütülmüş.
Ve aslında suçluluk kaygıyla büyütülen birinin suçluluğunun tetiklenebileceği bir şey birini reddetmek.
Suçluluk duygusu böyle yoğun olan bir kişi için hayır diyebilmenin zorluğu bir yana o kötü suçlu hissetmemek adına sürekli evet diyerek aslında sadece
diğerlerinin onaysızlığından değil kendi geçmişinden de kaçınmaya başlıyor.
Yine bizim yaştağıtı yaklaşımımıza göre hayır diyemeyen bir kişi çoğu zaman evet derken içsel bir gerilim yaşıyor içeride bir yerde.
Ancak bu gerilim bastırıyor.
ya da görmezden geliyor. Ve bütün bu içsel deneyimi fark etmek önemli.
Çünkü aslında içeride yaşanan gerilim, kişiye nerede sınır koyması gerektiğini, bunu gerçekten yapıp yapmak istemediğini, şu an gerçekten ne hissettiğini de hatırlatıyor.
O anı biraz yavaşlatıp, şimdi ve buradaya getirdiğimiz zaman.
Önemli. Bazen kuramsal anlatıyorum, küçük küçük ama.
İnsanın kendisiyle kurduğu temas önemli.
Kendisini anlayabilmesi önemli.
Yine mesela gestalt yaklaşımında temas biçimlerinden bahsederiz biz.
Bazı insanlar çok sık kendine döndürmeyi kullanırlar bir temas biçimi olarak.
Yani dünyadaki birçok şeyin suçlusu, sorumlusu, görevlisi kendilerini ilan ederler.
Kendine döndürme yani dışarıda gitmesi gereken enerjinin tamamen içeri dönmesi.
İnsan birine hayır diyemez ama mesela içeride kendini yer, bedenini kasar, çenesini sıkar.
Bazen işte ne bileyim içeride bir şey düğümlenir, midesi bulanır, başı ağrır, boynu tutulur.
Çünkü bazen ifade edilmeyen şey yok olmaz, yer değiştirir.
Bedende hissettiklerimiz de bazen bunun bir karşılığıdır.
Söylenmeyen hayırlar bazen bedende konuşmaya başlıyor aslında.
Varoluşçuluğa da uğrayalım.
İnsan seçim yapmak zorunda olan bir varlıktır der hayat boyunca ve her seçim beraberinde bir kaygı da getirir.
Her seçimin bir sorumluluğu da vardır.
Hayır demek bir seçimi reddetmek ve alternatifleri dışlamak anlamına gelir.
Bu da varoluşsal kaygıyı tetikler.
Pek çok insan bu kaygıdan kaçınmak için karar vermekten kaçınır ve evet diyerek sorumluluğu...
Dış faktörlere yükler ama o evetin bir parçası da olamaz.
Buradan bakınca hayır diyebilmek psikolojik olgunluğun da bir göstergesi.
Kişi seçimlerinin sorumluluğunu almayı kabul ettiğinde ve içeride yaşadığı kaygıyla yüzleştiğinde daha otantik bir yaşam sürmeye başlar.
Yani daha çok kendisi olur.
Ve tabii bütün bu ekoller konuyu farklı noktalardan ele alsa da çok temelde iki olgu var.
Biri kaybetme korkusu, hayır demeyerek.
Bir diğeri de aslında sınır koyarak ulaşacağımız psikolojik olgunluk.
Hayır derken kişinin engeli kafasındaki sorulardan bir başkası da değil.
Hayır demeye engel derken.
Kafada sorular bitmiyor ya.
Beni sevmeyi bırakır mı? Beni dışlar mı?
Artık ondan destek alamayacak mıyım?
Kötü birisi miyim ben?
Çok mu bencilim? Tamam desem ne olur ki?
Beni güçsüz ve zayıf mı bulur?
Hakkımda ne düşünür?
Bu soruları Ne kadar soruyoruz?
Ne kadarını doğru yerde soruyoruz?
Ne kadarına doğru cevaplar veriyoruz?
Bunlar da aslında bizim psikolojik olgunluğumuzu belirliyor.
Psikolojik olgunluk tabii daha kapsamlı bir kavram ama bizim kendi sınırlarımızı ne kadar çizebildiğimizi ve onlara ne kadar...
saygı gösterebildiğimizi, başkalarına olan bağımlılığımızı ne kadar kontrol edebildiğimizi, kendi değerlerimizi ne kadar koruyabildiğimizi, kendimizle ve çevremizle olan ilişkimizin ne
kadar sağlıklı olduğunu gösteriyor.
Şunları net konuşmuş olduk galiba.
Hayır diyememek çoğu zaman iletişim becerisi eksikliği değil.
Böyle çok anlatılıyor. Karakter zayıflığı değil.
Nezaket fazlalığı da değil.
İyi insan olmak değil evet demek.
Kötü insan olmak demek değil hayır demek.
Çok eski bir öğrenmeye dayanıyor diyememek.
Bir ilişkiyi koruma stratejisi, bir aidiyeti kaybetmeme çabası.
Bir zamanların hayatta kalma biçimi bu arada yaratıcı uyumu.
Ve bunları görmek önemli.
Çünkü insan kendine biraz daha şefkatli bakabiliyor.
Niye hayır diyemiyorum diye dövmek yerine ben bunları bir yerden öğrendim diyor.
Peki hep böyle mi kalacağız?
İşte ona hayır. Fark etmek lazım ama değişim şuradan başlamıyor.
Bundan sonra herkese çat diye hayır deyin.
Böyle bir şey değil. Bu zaten hazır olmayan birçok insana da ters.
Çünkü mesele sadece eylem değil, söylemek değil.
Sinir sistemiyle ilgili, iç korkularla ilgili, tamamlanmamış işlerle ilgili, ilişki hafızasıyla ilgili.
Önce o yüzden çok dürüst bir şey kabul etmek gerekiyor.
Hayır demek bazen dediğiniz ilk zamanlarda suçlu hissettirecek.
Eksik hissettirecek.
Birçok insan da diyecek yani bunu size.
Ama her o hissettiğiniz size yanlış yaptığınızın sinyalini vermiyor.
Bazen sadece yeni bir şey deniyorsunuz.
Yıllardır herkesi önceleyen biri.
İlk kez kendini, kendi sınırlarını ortaya koyduğunda suçluluk hissedebilir.
Bu normal. Çünkü yeni.
Çünkü bugüne kadar ki hayatınıza tanıdık değil.
Çünkü eski sistem...
Alarm veriyor aslında. Bir dakika bu sen değilsin.
Bir şey yanlış. İlişki bozulacak.
Şimdi bencil oldun.
Ama bu gerçeklik değil.
Bu sadece deneyimlemek baktığımız zaman.
Bir de şunu konuşalım.
Bazı insanlar hayır demeyi aslında öfke sanıyor.
Saldırganlık sanıyor gerçekten.
Hayır demek yani illa bağırarak söylemek değil ki.
Karşı tarafı kırmak da değil.
Duvar örmek de değil.
İlişkiyi cezalandırmak da değil.
Sağlıklı hayır bazen sadece şu.
Bunu yapamayacağım.
Bugün buna enerjim yok.
Buna hazır değilim.
Bunu istemiyorum.
Bakınca. Basit gibi duyulduğuna bakmayın birçoğumuz için zor.
Çünkü özellikle istemiyorum demek bazı insanlar diğerlerinin onaylarını alarak giyindikleri için çok çıplak bir şey.
Çünkü ilk kez kendini açık ediyorsun.
İlk kez tercih söylüyorsun. İlk kez belki de bir risk alıyorsun.
Bir de bazı ilişkiler gerçekten siz sınır koyunca değişebilir.
Bu gerçek. Yani bazı insanlar alışmıştır.
Hep siz veriyorsunuzdur.
Hep esniyorsunuzdur her şeyi.
Hep idare eden sizsinizdir.
Bir gün değiştiğinizde şaşırırlar.
Rahatsız olabilirler. İtiraz edebilirler.
Bu da bizi korkutabilir.
Ama gerçek ilişkilere de ihtiyacımız var ya.
Kendimizi kendim olarak ortaya koyduğumuz.
Hemen yapıştırırlar çünkü.
Belki sonra dönüşürler.
Belki de... Bilmiyorum ki o halinizde sizden beslenemedikçe gerçek kıymetinizi anlarsınız diğerlerinin gözünde.
Belki de gerçekten daha da kıymetlisinizdir.
Onu da anlarsınız. Çünkü insanlar konuşurlar sana bir haller oldu.
Biz seni böyle bilmezdik.
Bu bizim bildiğimiz Gökhan değil.
Çünkü o güne kadar onlara hiç sınır göstermemişsinizdir.
Bu ilişki nereye evrilir bakarsınız.
Bunlar bilgi verir.
Çünkü bazı ilişkiler sevginizle değil.
sınırsız erişilebilir olduğunuz için kurulmuş belli ki.
Acı ama gerçekler.
Yani bazı insanlar sizi değil, size sınırsız erişimi sevmiş olabilirler.
Küçük küçük başlamak, küçük hayırlarla başlamak.
Çünkü insanlar ilk hayırlarında bazen büyük çatışmaları hayal ediyorlar.
Hayır, küçük yerler.
Bugün gelemeyeceğim.
Şimdi konuşamayacağım bu konuyu.
Bunu... Şimdi ben başlatamayacağım biriniz bir başlatsa ya.
Ya da şöyle bunu ben bir düşüneyim de öyle karar vereyim.
Bu sonuncusu bile çok önemli.
Çünkü bazı insanlar gerçekten refleks gibi evet diyor.
Araya düşünme alanı koymak büyük bir dönüşümün başlangıcı aslında.
İkincisi ihtiyaçlarımızı fark etmek.
Çünkü sınır sadece dışarı ile ilgili değil demiştik ya içeri ile ilgili.
O yüzden bazen durup bakmak lazım.
Bazen kendimizi hiç duymadan devam ediyoruz.
Yani sormak lazım. Ben şu an ne istiyorum, ne istemiyorum, ne beni yoruyor, neye içerliyorum şu anda?
Bunları anlamak da sınır koydurtur.
Üçüncüsü, herkesi mutlu etmek mümkün değil anlamak tabii.
Gerçekten değil. Hep evet deseniz de olmuyor zaten.
Hep evet deseniz de o onayları hep almıyorsunuz.
İyi insan olmakla falan ilgili değil.
Herkesi mutlu edince iyi insan da görülmüyorsunuz her zaman.
Gerçek olabilmek temel.
Dördüncüsü, Unutmayalım sınır koymak sevgiyi bitirmez, sevgiyle ilgili değildir.
Sağlıklı sevgiyi netleştirir hatta sınır.
Çünkü ilişkide gerçek yakınlık rol yapmadan kendiniz olarak olur.
Sürekli uyumlanarak değil, sürekli kendinizi küçülterek de değil, gerçek halinizle.
İki tarafında sınırlarının varlığı ben alanı, sen alanı, biz alanı.
Tabii bir de eğer bu konu çok derinse, hayır gerçekten sizi çok tetikliyorsa, Geçmişimize bakmak lazım.
Bugün de biraz anlattım ama daha derinine.
Ve hemen de değiştiremiyorsanız kızmayın kendinize.
Bebek adımları ile ilerleriz.
Çünkü bazı örüntüler yalnızca farkındalıkla çözülmez.
Ve geçmişe bakmanın da en güzel eşlikçisi terapidir biliyorsunuz.
Hayır demek. Biz psikolojik dayanıklılık konuşuyoruz.
Belki yanlış anlaşılıyor bazen.
Psikolojik dayanıklılık öyle her şeye dayanmak değildir.
Herkesi taşımak değildir.
Aman sessizce tükenmek değildir.
Sabırlı olmak, dirençli olmak.
Psikolojik dayanıklılık bazen şudur.
Benim de bir sınırım var diyebilmek.
Benim de canım istemeyebilir diyebilmek.
Yine bir yazımdan bir kesitle bitireceğim.
Benim de bir yolum var diyebilmek.
Öyle bir yazı yazmıştım.
O yol diye. Kendime ait bir yolum var benim.
Başkasının belirlediği zirvelere gidersem nefesim daralır.
Başım başkasının göğüne ererse aklım karışır.
Ismarlama zaferlerin çıkmaz sokaklarında içim sıkışır.
Omzuma yüklenen yabancı yükler canımı acıtır.
Ben bu dünyaya beklenti olmaya, başkası olmaya, ezberlere uymaya, hep aynı şarkıyı duymaya gelmedim.
Hep yük taşımaya, öylesine yaşamaya, hızlıca olup bitmeye, idare etmeye gelmedim.
Benim bir yolum var. Belki kimine manzaralı, kimine sevimsiz.
Birine yamaç, diğerine yokuş.
Bazen sonsuz aydınlık, bazen zifiri karanlık.
Yürüdükçe geldiğim kaynağı dönüştüren, gittiğim hedefi değiştiren o yol.
İşte o yolda yürüyorum ben.
Yolum açık olsun.
Böyle. Bazen sınır koyabilmeyi kendi yolundan dönmemekle de birleştirebiliriz.
Şimdi özellikle hiç sınır koyamayanlar şimdiye kadar, hayırı çok kullanmayanlar, hep kendinden parça parça, Hatta bazen bütün bütün verenler.
Şöyle bir farkındalık başlangıcı yapalım istiyorum.
Yorumlara bugüne kadar kendinizde en çok ihmal ettiğiniz şeyi yazar mısınız?
İçinizden geliyorsa, görünür olsun istiyorsanız, ben göreyim istiyorsanız.
Kendimde en çok ihmal ettiğim şey.
Çünkü insan sürekli diğerlerini görürken kendinde mutlaka bir şeyleri ihmal eder.
Belki onu fark etmek, adını koyabilmek bir başlangıç olur.
Kendine alan açarken diğerlerine sınır koymak bazen kendine alan açmaktır çünkü.
Böyle. Devam edeceğiz psikolojik dayanıklılık serisine diğer bölümde.
Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
