
"Uzman Psikolog Gökhan Çınar’la Psikolojik Dayanıklılık Serisi'nin yeni bölümü şimdi yayında! Gökhan Çınar, zor zamanlarda psikolojik olarak hayatta kalmak, duygularımızı yaşayabilmek ve ifade edebilmek, bu hayatı yaşarken ihtiyaçlarımızı fark etmek, kendimiz olabilmek ve kendimizi iyileştirebilmek üzere bizlerle dertleşiyor.
Kendin için şimdi bir adım at ! Dijital sağlık platformu Eczacıbaşı Evital’i hemen indir, psikolojik danışmanlık ve beslenme danışmanlığı görüşmelerini %20 indirimle planla. 👉 Kod: CINAR25
Evital'i indirmek için: https://s.evital.app/gokhancinar
*
*Bu bölüm "Eczacıbaşı Evital" hakkında reklam içerir*
Transkript
Dijital Sağlık Platformu, Eczacıbaşı Evital sunar.
Hoş geldiniz. Psikolojik Dayanıklılık serisinde bugün duygulara sahip çıkmayı konuşacağız beraber.
Bu buluşmalarda insana, insan doğasına, kendi içimizdeki bütüne ve toplumla oluşturduğumuz bütüne aslında yani hem kendimizin anlamlı bir parçası oluşumuza
hem de bütün bu evrenin bir parçası oluşumuza biraz dokunuyoruz baktığımız zaman.
Bugün çok önemsediğim bir konu üzerine biraz dertleşelim isteyeceğim.
O da duygular. Aslında günlük hayatın içerisinde neyi hissettiğimizi, ne kadar hissettiğimizi, neyi hissetmeyi engellediğimizi ya da bazı duyguları hayat boyunca
belli deneyimlerden sonra, çoğunlukla da zor deneyimlerden sonra ne kadar bastırıp engellediğimizi, bazı duyguları diğerlerinin yerine nasıl koyduğumuzu, bazen atıyorum yaşayamadığımız mutluluklar
yerine, Öfkeyi bir maske duygu olarak nasıl kullandığımızı.
Ya da heyecanlanamadığımız olaylar için aslında korkuyu nasıl merkeze alabildiğimizi.
Kaygının altında hangi üstü kapatılmış duygular olduğunu.
Bütün bunlarla beraber bugün nasıl yaşadığımızı.
Çünkü duygular olmadan yaşayamayız.
Zaten duygular...
Bazı duyguları ben hissetmiyorum dediğinizde o duygunun yok olduğunu da söyleyemeyiz.
O duygu orta bir yerde duruyor.
Ama biz bütün bunlarla beraber sadece belli savunmalar geliştiriyoruz hayata karşı.
İşte biraz duyguları konuşalım.
Çünkü bence özellikle kültürel olarak bu kadar bastırılmış dönemlerden geçerken duyguları es geçiyoruz.
Duyguları es geçtikçe de daha fazla kendimizi bastırmaya devam ediyoruz.
Siz de bir düşünün.
Sahip çıkar mısınız duygularınıza?
Hayatta duyguların yeri nasıl?
Mesela mutluluk.
Bizim böyle yüz yüze yan yana geldiğimiz dertleşmelerde de gel yeniden başlayalım serimizde de bunu konuşuyoruz sizinle bazen.
Mesela mutluluk.
Ne kadar anı şölen haline getiren bir duygu hayatın içerisinde.
Ne kadar yaşandığı zaman hayatı ömrü genişleten bir duygu aslında mutluluk.
Mutluluğunuzun hakkını vermekle ilgili aranız nasıl?
Biraz duyguların özellikle temel duyguların üstünden tek tek geçerek gidelim buralarda.
Yani geldiği zaman mutluluğu kabul edip yaşıyor musunuz mesela?
Çünkü mutluluk geldiği zaman insan gerçekten de bırakır kendini.
Beden esner, omuzlar sırt böyle bir bırakır kendini.
Bir aslında o tüy gibi hafiflemek denilen duygu öyle zamanlardı.
Mutluluk geldiği zaman yaşayabilenlerden misiniz mesela siz?
Çünkü bazı insanlar mutluluğunu sıkıştırır.
Biraz bırakacak olsa kendini, biraz mutlu olmaya bırakacak olsa hemen endişelenir.
Ya da ne bileyim biraz gülmeye başlasa bir süre sonra ciddileşmesi gerektiğini düşünür.
Tadı çıkartılacak bir anda...
...bir anda kaygılanmaya başlayabilir.
Bunları bazen fark etmeden, istemsiz olarak da yapabiliyoruz biz.
Hep örnek veriyorum, kültürümüzde bile var.
Böyle biraz güldük bıraktık kendimizi.
Kültürümüzde şey gibi cümleler var ya, çok güldük kesin çok ağlayacağız gibi.
İşte bütün bunların hepsi doğduğumuz, büyüdüğümüz kültürde, toplumda ya da evde...
...zamanında mutluluğa izin verilmemesinden de kaynaklanan yerler.
Mutluluğun hakkını verememek, tadını çıkartamamak.
Ne bileyim bazı insanların hayatında, evinde, kültüründe mutluluk güçsüzlüktü.
Bazı insanların evinde o kadar tutulması gereken yaslar vardı ki mutluluk yasaktı ya da yarım bırakılmak zorundaydı.
Ya da bazı insanların evinde mutlu olunan dönemlerden geçildi.
Sonra bir acı yaşandı ya da sonra eve bir ağırlık çöktü.
Ve mutluluğun yarım kalacağına dair bir bilgi öğrendik çocukluk hikayemizden.
Hayat boyunca da bunun böyle olacağını bekleyerek mutluluğu hep yarım bırakmak zorunda hissettik kendimizi.
Ya da çok mutlu dönemlerden geçtik.
Sonra o mutluluğun kaynağı olan şeyi ya da kişiyi kaybettik.
Ne bileyim bitmemiş bir yasımız var mesela belki.
Bastırılmış bir yasımız var belki.
Ya da günlük hayatın içerisinde o mutlulukla beraber kendimizi bıraktığımızda savunmasız hissettik, zarar gördük.
Bu geniş, bu esnek duygudan bir daha mutlu olmamak, bir daha öyle kendimizi bırakmamak için mücadele veriyoruz.
Mutluluğunu yarım bırakanlar bu mutluluğu yarım bırakmayı nereden öğrendiler?
Ya da çok mu suçlandılar?
Mutluluğu hak etmediklerini nereden öğrendiler?
Çünkü mutluluk öyle yaşandığı zaman hakkı verilmesi gereken bir duygu ya, öyle çok uzun süreli de değil.
Hani hep söylüyorum böyle bir...
Yalancı bir kişisel gelişim fırtınası var mutluluk üzerinden.
Mutluluğun çok uzun süreceğine dair ya da mutlu olmanın yöntemlerini sürekli tartışmak üzerinden.
Öyle değil mutluluk yani mutluluğun işte 21 anahtarı falan yok.
Sizin anahtar benim kapıyı kilitleyebilir.
O yüzden de mutluluk geldi mi yaşanması lazım çünkü ömürlük değil.
İyi ki de değil. Gelir ve gider.
Yaşanır ve yerini başka duyguya bırakır.
Bitimlidir mutluluk.
Andadır. Belli anlarda tekrar gelir.
Sürekli mutlu olmaya çalışan ve mutlu kalmaya çalışan insanların da aslında diğer duygularını reddettiğini biliriz bizler.
Oysa bütün duygular bir ritim halinde.
Sürekli atarlar, yenisi gelir.
Bir diğeri yerini başka bir duyguya bırakır.
Sürekli ya da ömürlük bir mutluluk yok yani.
Mutluluk kadar diğer duyguların kıymetini bilmek önemli.
O duygulara sahip çıkıyor musunuz?
Bir düşünelim mesela. Üzüntülerinize sahip çıkıyor musunuz bu hayatta?
Üzülmeye izin veriyor musunuz?
Üzüldüğünüz zaman hakkını veriyor musunuz?
Sürekli bir acı içinde kalmaktan bahsetmiyorum elbette ama hayat bu üzer.
Hayat üzücü bir yerdir.
Mutlu eden bir yer olduğu kadar.
Yapılan bütün psikolojik araştırmalar üzüntünün insanı yaştan bahsetmiyorum.
En derinden büyüten duygu olduğunu anlatır bize.
Üzüldüğümüz zamanlardan geçtiğimizde o üzüntüyü eğer içselleştirip bizim için anlamını anlarsak, nerede ne yaptığımızı, bunda bizim payımızın ne olduğunu ya da hayata
ya da başkalarına ne kadar bizi bu kadar üzmesine izin verdiğimizin anlamını anlarsak, üzüntü kadar insanı güzel büyüten bir duygu yoktur.
Üzülmeyenler orada mı mesela?
Ben çok üzülmem, kafaya takmam hiçbir şeyi.
Ne bileyim gamsızımdır diyenler.
Elbette her şey kafaya takalım değil.
Hele imtihanından geçtiğimiz, öğrendiğimiz, daha önce de deneyimlediğimiz, bizi üzen olaylara zaman içerisinde yeni mekanizmalar ya da savunmalar geliştirdiğimiz de doğru.
Ama diğer taraftan hiçbir şeye üzülmez hale geldiysek biz bir duyguyu sıkıştırıyoruz.
O üzüntü de bizden, hayatımızdan bir bedel olarak, bir intikam olarak çıkar.
Hep dediğimiz şey.
üstünü kapattığımız her şeyin altında kalırız bu hayatta.
O yüzden de bir üzüntü geldi mi yaşamıyorsak, hiçbir şey kafaya takmamaya çalışıyorsak, o psikolojik ya da fiziksel bir rahatsızlık olarak, hayatta başka bir sıkışmışlık, bir birikmişlik,
bir tükenmişlik olarak, belki yarın öbür gün bir kaygı bozukluğu, belki bir depresyon ya da depresif bir dönem olarak, ne bileyim belki midede bağırsak da...
Kaslar da bir hastalık olarak karşımıza çıkacak.
O yüzden üzüntünün hakkını vermek de yaşayıp dibine kadar çekilip sonrasında da tekrar ayağa kalkmak da bence hayatın temel meselelerinden bir tanesi.
Mesela korkmaya izin veriyor musunuz?
Korku da çok temel duygulardan bir tanesi.
Korku sayesinde hayatta kalıyoruz.
Korku sayesinde kendimizi koruyoruz.
Korku sayesinde önlem alıyoruz.
Sevdiklerimizi koruyoruz.
Hayatımızı koruyoruz.
Öyle hiçbir şeyden korkmuyorsak, hayatta korkusuzsak bir, kendimizi riske atıyoruz.
İki, korkmaktan korkuyoruz.
Öyle öğrenmiş olabiliriz hayatta.
Korkma, hiçbir şeyden korkmayacaksın diye yetiştirilmiş olabiliriz.
Ya da zamanında çok korktuğumuz için, korkumuzdan utandığımız için, korkumuzu bastırmak istediğimiz için korkmuyor gibi davranmak zorunda da kalabiliriz.
Ama bütün bunlar olduğunda ne oluyor hayatta?
Zaman içerisinde bir duygumuzu hissetmemeyi öğrene öğrene, bu sefer gerçekten de o korkunun başka bir duygu olarak ortaya çıkmasını sağlayabiliyoruz.
Korkun ya rahat rahat. Hayatta bazı konularda korkak olacağız.
Korkak olacağız. Neyden korktuğumuzun anlamını bulacağız.
Ve belki ona karşı bir cesaret geliştireceğiz bu hayatta.
O yüzden korkulara sahip çıkmak önemli.
Öfke. Sahip çıkıyor musunuz öfkenize?
Şöyle hakkını veriyor musunuz öfkenizin mesela?
Sağlıklı öfke denilen bir şey var bu hayatta.
O öfke sayesinde sınır çekiyoruz hayata.
Sınırlarımızı alt üst etmelerine izin vermiyoruz mesela.
O öfke sayesinde hayatta.
Sağlıklı öfke nasıl bir şey?
Hayır dedirten öfke.
Sağlıklı öfke bana bunu yapamazsın dedirten öfke.
Buna artık izin vermiyorum dedirten öfke.
Sınırlarımı alt üst etmeye kalkıyorsun bak.
Hayır benim bir limitim var dedirten öfke.
Ben de insanım dedirten öfke.
Buralarda zaten biz bu öfkeyi göstereceğiz ki diğerleri bizim kırılabilir, kızabilir, incenebilir.
Ne bileyim tahammül sınırları olan biri olduğumuzu anlasın.
Sağlıksız öfkeden bahsetmiyorum.
Hani o biraz öfke kontrol bozukluğu gibi olan öfke var ya o başka.
Böyle hayatın acısını en yakınlarından sürekli çıkartanlar.
O mesela sağlıksız öfke.
Hep örnek verdiğim gibi.
Evde kumandayla, arabada direksiyonla kavga eden, kendiyle kavga eden, bitmeyen kavgası olan öfke.
O öfkeyle ilgili değil.
Orada öfke maske bir duygu aslına bakarsanız.
Yani o hani izin verilmemiş korkular yüzünden, yaşanamayan mutluluklar yüzünden, engellenmiş üzüntüler yüzünden.
Anıların yükü şimdiki zamana fazla geliyor orada.
Kişi bütün duygularıyla...
Bütün bastırdığı duygularıyla öfke sayesinde başa çıkacağını zannediyor.
Güçlü olacağını zannediyor.
Oysa öfke insanı bir süre sonra kontrolsüz öfke daha sağlıksız bir hale getiriyor.
Sağlıklı öfkeyle sağlıksız öfkeyi ayıralım birbirinden.
Utanç mesela konuşması en zor duygulardan bir tanesidir.
Utanıyor musunuz rahat rahat?
Utanmazlarla doldu etraf.
Utanmayanlar yüzünden dünya bazen böyle bir hale geldi.
Utanç, sağlıklı utanç, vicdan gelişiminin en sağlıklı duygularından bir tanesidir.
Ne yaptım ben ya?
Kalbini kırdım.
Onun sınırlarını ihlal ettim.
Ne bileyim göremedim.
Onu yok saydım.
Onu kötü hissettirdim.
Dedirtebilen duygu utanç.
Utanmak sayesinde...
Kendi sınırlarımızı tekrar gözden geçiririz.
Utanmak sayesinde aslında bir başkasında ihlal ettiğimiz konuları bir sorgularız.
Utanmak sayesinde diğerlerinin sınırlarına daha saygılı oluruz.
Özür dileriz.
Mahcup oluruz.
Ve bu sayede aslında yaşamda kendimizi yeniden ve yeniden büyütebiliriz.
Utanalım o yüzden.
En sevdiğim iki örnek.
İki güzel cümle.
Biri çok içerden, bizden, bizim kültürümüzden.
Neşet Ertaş. Kendinden utanmayan hiç kimseden utanmaz diyor.
Biri de Berkman.
O da dünyayı utanç kurtaracak diyor.
Bence bu cümlelerin hayatımızda temel anlamları var.
Bu sağlıklı utanç.
Bir de sağlıksız olan varoluşsal utanç var.
O başka. Orada destek almamız gerekir.
Sağlıklı utançta kişi yaptığı şeyden utanır.
Ve bunun için...
Bir duygu hisseder, kapanır.
O başka. Bir de varoluşsal utanç var.
Daha sağlıksız. Kişi yaptığı şeyden değil, olduğu kişiden utanır.
Kişi kendinin utanılacak biri olduğunu bir bütün olarak düşünür.
Onun cevabı kendilik gelişiminde saklıdır.
Küçük yaşlardan itibaren değersizlikle, yetersizlikle, utandırılarak büyümüş olanlar yapar onu.
O zaman kişi zaten...
Kendi davranışının sorumluluğunu almak değil de kendisini saklamayı öğrenir bu hayatın içerisinde.
Orada bir şey var. Orada biz ne kadar, nerede, ne zaman, nasıl bu kadar utanılacak biri olduğumuzu öğrendik.
Hiç kimse saklanmak için yaşamaz.
Hiç kimse, herkes hata yapar elbet ama hiç kimse bir hatadan ibaret olduğunu düşünerek sağlıklı yaşayamaz psikolojik olarak.
O utanca bakmak lazım.
Ama sağlıklı utanca da sahip çıkmak lazım.
Ben çok temel duygulardan bahsediyorum.
Var elbette başka duygularımız, şaşkınlığımız var, tiksinmemiz var.
Yaşam içerisinde birçok ara duygumuz var.
Ama bir bakın her şeye sahip çıkarak yaşayan insan, duygularına sahip çıkarak yaşayan insan aslında hayatın hakkını veriyordur.
Bütün bunlara bir bakın yakından isteyeceğim.
Mesela 6 yıl önce yola çıktığımız beni sizinle tanıştıran program Katarsis'de Aslında bir duygusal arınma anlamına geliyor biliyorsunuz ki.
Tabii ki hayatın yani her duygunun yaşandığı her anda bir katarsis yok.
Katarsis çünkü aslında o duyguların en taştığı, en ortaya çıktığı an baktığımız zaman.
Poetica adlı eserden aslında ilk olarak alınıyor kelime Aristo'nun ve trajedinin izleyici üzerinde etkisini anlatmak için kullanılıyor.
Çok temelde tiyatro terimi.
Diğer taraftan antik Yunan'dan itibaren Katarsis ruhun kötülüklerden arınması anlamına geliyor.
arınma anlamında da kullanılıyor psikoloji literatüründe.
Duygusal boşalım anını ifade ediyor.
Her katarsis bir duygusal boşalım içeriyor ancak her duygusal arınma boşalma anı bir katarsisin sonucu oluşmuş diyemeyiz.
Ne bileyim hani günlük hayatımızda ona içimdeki tüm öfkeyi kustum, rahatladım ya da bağıra bağıra bir ağladım bir içim dışıma çıktı iyi geldi gibi ya da bana yapılanlardan dolayı hep utanıyordum.
İlk defa benim suçum ...değil diye sesim kısılana kadar bağırdım dediğimiz anlar var ya o.
O duygunun böyle...
Tam anlamıyla içimizden çıktığı an, duygusal istifra gibi bir yandan da.
Ne bileyim kendimizi o kadar sıkmıştık ki bir anda birbirimizin yüzüne baktık ve bitmeyen bir gülme krizine girdik dediğimiz an.
Dakikalarca güldük dediğimiz an.
İşte bunların hepsi birer duygusal boşalıma, katersiz örnek olabiliyorlar.
Katersiz anları kıymetlidir.
Seansla da kıymetlidir.
Hayatın içinde de kıymetlidir.
Ama katersiz anlarına gelebilecek kadar biriktirmeden aslında duyguları...
çıkartmak, bütün duygulara sahip çıkmak ve ne bileyim işte bütün bunlarla beraber de aslında duyguları yaşadıkça bazı duygular yaşarken zor ama insan dönüştüğünü hisseder.
Çünkü duyguları yaşamazsak illa bir katarsanına gerek yok yaşam içerisinde bir nevi psikolojik bir bitkisel hayat gibi anlatabilirim size bunu.
Biraz önce bahsettiğim duyguları yaşamazsak.
Bastırdığımız duygular bizden bir şekilde bu hayatın içinde o intikamı alıyorlar.
O yüzden de bütün bu duyguların hayatımızda karşılığı olduğunu ve bunları yaşamaya ihtiyacımız olduğunu da görelim istiyorum beraber.
Tam bu noktada duygulardan bahsederken aslında size bahsetmek istediğim...
Önemli de bir şey var. Yaşamda tüm duygularımızı hissedebilmek, o duygunun bizim için anlamını fark edebilmek ve o duyguyu ve bize anlattığı ihtiyacı anlamlandırabilmek için profesyonel
destek almanın da bana göre en önemli yaşam eşliklerinden biri olduğunun altını çizmek istiyorum.
Bu noktada size Eczacıbaşı Evital'den bahsetmek isterim.
Psikolojik danışmanlık alma sürecinde insan kendini, duygularını, sıkışan ya da hayata açılan duygularıyla nasıl yaşadığını anlamlandırmaya başladığında yaşamdaki
gerçek gücünün de farkına varmaya başlıyor.
Bu destek için size önereceğim bir dijital sağlık platformu.
Eczacı başı Evital.
Evital'de erişilebilir fiyatlarla online randevu almak da çok kolay.
İster bir uzmanı seçebilir, ister sistemin size önerdiği uzmanla görüşmeye başlayabilirsiniz.
Blog yazıları ve sesli rehberlerle sağlıklı yaşam ile ilgili bilgilere de ulaşabilirsiniz.
Psikolojik danışmanlık, beslenme danışmanlığı ve kendinize destek verebileceğiniz birçok farklı uzmanlık alanında sağlık profesyonellerinden destek alabilirsiniz.
Bir tane hayatınız var.
Onu daha anlamlı yaşamak için kendinize destek olabilirsiniz.
Eviter'le ilgili detaylı bilgi almak için bu videonun açıklama kısmına bir göz atabilirsiniz.
Mesela mutlulukta gülerken serotonin ve dopamin hormonlarını salgılıyoruz.
Ve bütün bunlarla beraber bu sadece bir duygu anlamı değil bedende de bir şeyler oluyor.
Her duyguda. Ve insanların bunları yaşarken hayata daha pozitif yaklaşma bilgisi ya da psikolojik dayanıklılığı artıyor.
Aynı şekilde diğer duyguların da duygusal ve hormonal karşılıkları var bu hayatın içerisinde.
Bazı duygular... Yine böyle yasaklı duygular gibi anlatılır bize.
Kaygı bunlardan bir tanesi.
Bebekte doğuştan itibaren gördüğümüz temel duygulardan bir tanesi değil kaygı.
Yani bir bebeği aslında şaşırdığında, mutlu olduğunda, üzüldüğünde, öfkelendiğinde, utandığında, korktuğunda görebilirsiniz.
Kaygı bu anlamda birazcık daha ısmarlama bir duygu gibi.
Biraz acıdır ama yaşam içerisinde öğreniliyor kaygı.
Elbette genetik ya da epigenetik temelleri var ama yaşam içerisinde özellikle ailemizin, toplumun, kültürün üstümüze...
gönderdiği, aktardığı gölgelerle beraber kaygı tetikleniyor.
Ama kaygı da bir duygu.
Bu hayatın içerisinde bebeklikten itibaren özümüzde olmasa da bizde var.
Ve hatta bu kadar olumsuz adlandırılsa bile bir kaygı bozukluğu boyutunda olmayan, kaygı bozukluğu sıfatında olmayan bir kaygı, hani şöyle diyebiliriz, çıkacağımız
bir yol, başlayacağımız bir görev, sorumluluğunu aldığımız bir konuda, Yaşam içerisinde ortalama bir kaygı bizi harekete geçiriyor.
Bunun için emek vermemizi sağlıyor.
O kaygıyla beraber yaşam içerisinde ne bileyim bunun için ne yapabilirim, nasıl bir plan yapabilirim, bu kaygının beni bu kötü senaryolara götürmemesi için nasıl önlemler alabilirim
dedirtiyor. Yani aslında bu kadar kaçınılacak bir duygu gibi gözüken kaygı bile belli durumlarda anlamlı oluyor.
Orada ne var?
Kaygı eğer belli bir boyutun üstünde olduğunda bizi hareketsiz bırakmaya başlıyor.
Ya sıkıştırıyor ya yola çıkmamızı engelliyor.
Ya durduruyor ve aslında o konuyla ilgili yol almamızla ilgili sürekli bizim önümüze olumsuz senaryoları dökerek ne meselenin ne görevin tadını çıkartmamızı ne
de aslında yola çıkmamızı sağlayabiliyor.
O yüzden de... O ortalama kaygı dediğimiz kaygının üstüne çıktığımızda bu duygu zarar verici bir boyuta gidiyor.
En uç noktalarına gittiğimizde ne oluyor kaygının?
O zaman hareketsiz kalıyoruz.
O zaman zaten işte panik atak gibi, ne bileyim işte ansiyete, yaygın ansiyete gibi, yine kaygı bağlantılı olabilecek fobiler gibi, OKB gibi, obsesif komplesif durumlar geliştirmek gibi
aslında patolojik boyutlara uzanabiliyor kaygı.
Kaygının anlamını bulmak ve bilmek lazım bu hayatın içerisinde.
Bakın şöyle düşünelim.
Bazı duygular birbirinin kardeşidir.
Mesela yeni bir yola çıkacaksak, hayatla ilgili bir adım atacaksak, ne bileyim birine duygularımızdan bahsedeceksek, bir sunum yapacaksak anında sıfır noktasında iki
duygu yerlerini alıyorlar.
Bunlardan biri kaygı, biri heyecan.
Kaygı... özellikle dili ağırlaştığında ya da kaygılandırılarak büyüdüğümüz kaygı geçmişlerinden geliyorsak, tam o sıfır noktasında bize bazı cümleler söylemeye başlıyor.
Ya yapamazsan, ya şöyle olursa, ya rezil olursan, ya reddedilirsen, ya bir çuval inciri berbat edersen, ya kendinden beklediğin gibi olmazsan ve toplum seni ayıplarsa, yanlışlarsa
gibi. Heyecan da aslında o anda onu duyarsak konuşmaya başlayabilir.
Heyecan der ki, Kaygının bu olumsuz felaket senaryolarının tersinde.
Bir yola çıkıyorsun.
Hazırlan. Güzel bir yola çıkıyorsun.
Bu yaşam içerisinde bunu deneyebilirsin.
Görebilirsin. Evet bu iş, bu durum, ne bileyim bu ilişki, bu sunum aslında senin için yeni bir şey.
Ve bunun için heyecanlanmam, benim duygumu hissetmem normal.
Ve bütün bu hafif kalp çarpıntısını ya da ne bileyim bedeninde olanları, duygularında olanları al ve bir göreve dönüştür, bir işleve dönüştür der.
Heyecanlanırız da. Heyecan kaygıya göre kötü sen.
...menaryoları olmayan ama yeni bir durumun eşiğiyle ilgili bizi harekete geçiren bir duygudur.
Kaygıysa heyecanın...
Madalyonun diğer yüzü gibi düşünün.
Bugüne kadar çok kaygılanarak büyüdüysek ya da bastırılmış bazı heyecanlarımız varsa kaygıyla davranıyoruz yeni bu duruma karşı.
Ama yaşam içerisinde doyumluysak, bugüne kadar belli başlı görevleri başarırken desteklendiysek ya da kendimizi desteklememiz kuvvetliyse heyecanla yola çıkıyoruz
baktığımız zaman. Şöyle bir düşünelim.
Bizim kültürümüzdeki temel duyguları konuşuyoruz ama mesela başka kültürlerde adı konulmuş başka duygular var bu hayatta.
Mesela amai diye bir duygu var.
Duymuş muydunuz bilmiyorum. Japonlara özgü bir duygu.
Şöyle bir duygu. Amae kelimesi anne ve çocuğun iç içe olmasını ve bütün yaşamları boyunca da bağlanmışlık ve bağımlı olma hissiyle devam
eden ilişki anlamını taşıması nedeniyle Japon kültüründe benliğin, grup benliğin niteliğinde olabileceğine dair bir literatür var.
Bir Japon psikanalist var.
İnşallah ismini doğru söylüyorumdur.
Amaya kavramının karşısında şükran duygusunu hissetmenin, birinin yakınından destek alması ya da bu desteği çantada keklik olarak görmesi olarak nitelendirdiğini
ve Amaya'nın çocukken anneden alınan koşulsuz sevgiyi aynalaması nedeniyle bugünkü ilişkileri sağlamlaştıran bir...
tutkal görevi gören ve derinlemesine hissedilen bir güven duygusu olarak nitelendirildiğini aktarıyor.
Bu kelime zaman zaman şımarıklık, duyguları suistimal etmek anlamı da taşıyabiliyor aslında.
Olumlu ve olumsuz değerlendirilmesinin nedeni bu kavramın kendi içindeki aslında çok boyutlu olması ile ilgili bir yer.
Eğer... Bu şükran, bu güven, bu bağlılık, bağımlılık çok yoğun bir şekilde kullanılıyor ve kişi amayinin kutbu olan kavramdan yani kendi ayakları üstünde durmaktan böylece uzaklaşıyorsa
duygu olumsuz bir duyguya dönüşüyor.
Ama bu bağlılıktan, şükrandan bir güven almak ve ayaklarının üstünde durmasına yardımcı oluyorsa bu kavram bu olumlu bir duygu olarak aktarılıyor.
Şöyle düşünelim bu duygu aslında erken dönemde anne ile bağ kuvvetliyse yaşam boyunca ilişkide ilişkilere güvenmek, ilişkilerde güven alışverişi yapmak ve şükran duyduğumuz insanları
bir şekilde hayatımızda yan yana tutmak.
Ama diğer taraftan eğer bu kavram suistimal edilirse annenin bize verdiği o temel bağımlılığı herkese karşı kullanmak istemek, kişileri cepte görmek, çantada keklik
görmek ve bunu suistimal etmek anlamına kullanılıyor.
Bu bir duygu ismi olarak düşünün Japon kültüründe var.
Yine bizim kültürümüzde çok...
Bilmediğimiz ama mesela çeklerde çok yaygın olan bir kavram var.
Litos, birinin bizim berbat hissetmemize sebep olduğunu anladığımızda bizi ayağa fırlatan utanç, hınç ve sinirlenme sarmalını ifade ediyor litos.
Litos hisseden kişiler bu duygunun onlar için karşıt olan kavramı.
Yani affedici olmak, sakin kalmak gibi aslında bu kavramlardan uzaklaşıyorlar ve yaşadıkları acı doğrultusunda benliklerinden hatta belki de kültürlerinden uzaklaştırmış olabiliyorlar.
Yani hıncını, öfkesini sakin kalarak veya başarısızlığına odaklanarak nerede hata yaptığını bulup kendini geliştirerek de dönüştürmek
varken kişi buradan değil, karşı tarafı olan hıncından besleniyor, litos kavramında.
Bizde bazı cümleler var ya böyle işte, intikam soğuk yenen bir yemektir gibi.
Aslında litos biraz bunun Çekçe'de duygu karşılığı gibi oluyor.
Öyle canımız yanmış oluyor ki, öyle bir şekilde böyle o dönemde o kişinin yaptıklarıyla beraber yıkılmış oluyoruz ki, intikam almaya odaklanıyoruz ve hıncın bu
çarpıklaşmış haliyle beraber can yakmaya.
Bu duyguyla beraber ayakta ve hayatta kalabiliyoruz baktığımız zaman ve kendini o kişiye dair hıncından, intikamından dolayı hayatta koruyabilmek, o
duygu sayesinde hayatta kalmak gibi bir duygu litos.
Bize daha çok durumu anlatıyor ama orada duyguyu anlatıyor.
Yine Portekizlilere özgü bir duygu var.
Yas gibi biraz ama anlamı birazcık daha derin.
Sodat. Şarkısı da var bildiğim kadarıyla.
Aslında şunu anlatıyor Sodat çok özde.
Uzaktaki veya kaybolmuş bir kişiye ya da nesneye duyulan melankolik bir özlem.
O kültürde denizcilik var.
İlk defa 3. yüzyılda keşifler çağında bu kavram, bu duygudan bahsediliyor.
Uzaktaki veya kaybolmuş bir kişiye ya da nesneye duyulan bu özlemden bahsediyor.
Gitti, denize açıldı.
Ama hep orada. Bazen kaybedildiği haberi alınıyor bu kişinin.
Öldüğü haberi.
Bazen geri dönmediği dönemlerde bu özlemden bahsediliyor.
Böyle hep orada yüzeyin hemen altında atan yasla karışık bir umut.
Vazgeçmekle ve geçmişin sevinçlerini hatırlamanın keyfiyle karışmış bir umut.
Ölen kişiye dair bir umut.
Yani yası kabul eden, yasın acısını da çeken.
Ama diğer taraftan onunla geçirilmiş bütün o anıların anlamının, kişide yarattığı etkinin, kaybedilen kişiyi varlığımızın, benliğimizin bir parçası yapmanın ve
ondan hayat boyu öğreneceklerimizin, bize hissettireceklerinin de var olduğunu kabul eden, bundan da beslenen bir umut.
Belki de gerçek yaz böyle bir şey.
Zodat bu duygu gibi.
Üç ayrı kültürden üç ayrı duygu eklemek istedim.
Duygulara sahip çıkma, dertleşmemize.
Çünkü onlarca var bu arada farklı kültürlerde birçok duygu.
Belki siz de araştırırsınız hangi kültürde hangi duygu var.
Bütün bunlara sahip çıkmak yaşamın özü.
Duygularına sahip çıkan, duygularını fark eden, onları kabul eden, onları yaşamaktan kaçınmayan, onlarla beraber insanlara davranabilen, insan ilişkileri kurabilen insanların da
şüphesiz...
Hele ki bu duyguları yaşam içerisinde kuvvetli bir bütüne dönüştürebilirsek duygusal zekasının da yani yaşamda çok önemli olan aslında EQ'sunun da kuvvetli olduğunu söyleyebiliriz.
Duygusal zeka kendini tanıma, duygularını idare edebilme ve başkalarını anlayarak dengeli ve uyumlu bir yaşam sürebilme yeteneklerini tanımlıyor.
Yapılan tüm araştırmalar duygusal zekası yüksek bireylerin daha uyumlu, dengeli, insan ilişkilerinde daha sağlıklı olduğunu söylüyorlar.
Duygusal zeka kavramı çıkmadan önce başarının yalnızca IQ ile bağlantılı olduğu üzerinden yıllarca gidildi.
Ancak duygusal zekanın aslında bir kavram olarak ortaya çıkması, yapılan araştırmalar sadece IQ'nun, sadece zekanın ki zaten zeka dediğimiz şeyde artık çoklu zeka, tek
bir zekanın yüksek olmasından bahsetmiyoruz biz.
Yani mantıksal, matematiksel zekası belki çok kuvvetli olan birinin belki de yaşam içerisinde ne bileyim...
İçsel zekası düşük olabiliyor.
Herkes de her zeka alanında çok yüksek seviyelerde olmasına da gerek kalmıyor.
Bunlar sayesinde yeteneklerimizi gideceğimiz yolu belirleyebiliyoruz.
Ve biliyoruz ki artık sadece mesele zeka ile ilgili değil.
Duygusal zekası sayesinde hayatta kalan, ayakta kalan, hatta yaşamda kendini kutlayabilen, doyumlara ulaşabilen, başarılı olabilen insanlar da var baktığımızda.
Ama duygularını fark etmeyen, duygularını kabul etmeyen, Ne bileyim duygularıyla bir şekilde çatışması olan insanların da duygusal zekasının belli bir seviyede
olabileceğini düşünemiyoruz bizler.
Ve duygusal zeka yaşam boyunca da insan ilişkileriyle ve kendi iç dünyamızdan öğrendiklerimizle geliştirilebilir bir şey.
İnsanı insan yapan duyguları.
Bizi diğer insanlardan ayıran özelliklerden biri de duygularımız.
Çünkü herkesin bir olaya, bir düşünceye veya çevresindekilere karşı hissettiği duygular farklı.
Aynı zamanda her duygu her insanda farklı tezahür ediyor.
Duygularımız da kendimiz gibi biricik, bize özgü.
Benim utancı yaşama biçimimle senin utancı yaşama biçimin aynı değil.
Duyguları yaşarken orta az ama onların bizdeki anlamları öykümüze göre...
Yaşadıklarımıza göre, deneyimlerimize göre aslında farklılık gösteriyor bizlerde.
Eğer bir insan duygularını yaşamıyorsa, engelliyorsa bu onun tamamlanmamış işleriyle ilgilidir bu hayatta.
Biraz önce de anlattım ya, geçmişte hangi duygudan kırıldık?
Hangi duyguları durdurmak zorunda kaldık?
Hangi duyguyu, hangi duygunun yerine koyduk?
Çok insan var, utandıkları zaman gülümsüyorlar.
Mutluluk maskesi takıyorlar.
Çok insan var mesela bu hayatın içerisinde.
Korktukları zaman öfkelenmek zorunda hissediyorlar kendilerini.
Bizim kültürümüzde çok var.
O yüzden buraları fark etmek bizi ailemize karşı, hayat arkadaşımıza karşı...
Çocuğumuza karşı, arkadaşlarımıza karşı, iş ortamımıza karşı daha sağlıklı bir birey yapacak.
Duygularımıza sahip çıkalım.
Hani ben bu Psikolojik Dayanıklılık serisinde ara ara böyle geçmiş yazılarımı okuyorum ya size.
Kabul günü diye bir yazı yazmışım.
Herhalde 10 yılı var yazının.
Belki daha fazla geçecek mi?
Kitabımda da vardı bu yazı.
İlk kitabımda. O yazıyla bitireceğim bugün.
Duyguları ve özellikleri kabul etmek üzerinden şöyle bir an hayal etmiştim bir gece.
Bir salondayım.
O salonda beni ben yapan bütün özelliklerim ve duygularım gelmişler.
Sahnedeyim ve onların beni zorladığı ya da beslediği bütün o hali kabul ediyorum.
Öyle bir günün metaforuydu aslında.
Şöyle başlıyordu yazı.
Ses 1-2-3 deneme.
Duyabiliyor mu herkes beni?
Bugün bu salonda size içimden geçeni, ağzıma geleni söyleyeceğim.
Açalım ışıkları, kapatalım kapıları, başlayalım.
Hemen karşımda oturan hüzünden başlayayım.
Yüzünden düşen bin parça yine.
Biz eski tanışırız seninle hüzün.
Doğmadan önce iliğime işledin sen.
Hayatıma iliklendin, kuşaklardan bana aktarıldın.
Gönderdim seni bazen, yine oralardaydın, yakınlardaydın.
Seni tebrik ederim.
Sen susturdun beni en çok.
Sen anlattın nereden yaralandığımı.
En çok sen bana yazdırdın.
Senin hemen yanında korkularımı görüyorum.
Tirtir. Kurulmuşsunuz yine protokole.
Suratı asık, yüzü maskeli.
Hepsi silahlı siyah giyen adamlarsınız.
Almışsınız yine çocukluğumu yanınıza.
Bir kalbi sıkar gibi, bir yarayı açar gibi, bir avı yakalar gibi hırpalıyorsunuz onu orada.
Ellerinizi çeker misiniz?
Gözlerinizi biraz çeker misiniz üstümden?
Kaybetme korkusu mesela yine bas bas tehdit ediyor.
Ölüm korkusunun gözü kararmış yine.
Yaşatmayacağım seni diyor.
Karanlık korkusu almış yanına hayaletlerini.
Aklıma oyunlar oynuyor.
Benim yakın korumam nerede?
Bakın orada. Cesaret.
Böyle çelimsiz durduğuna bakmayın.
Yüreklidir. Koşar, yetişir.
Dayağını yer. Beni kaldırır, büyütür.
Hazır olunca yine yürütür.
Ayrılma yanımdan olur mu cesaret?
Orada kimleri görüyorum?
Daha dün hayat kazası geçirmemiş miydin sen yine?
Bugün gelmezsin bu salona diye düşünmüştüm.
Umut. Tanıdığım en inatçı çocuksun sen Umut.
Kolun bacağın kırık, kalbin hep alçıda ama uslanmıyorsun.
Her dönümde, her başlangıçta bir şekilde sızıp geliyorsun yanıma.
Bir süre sonra diğerleri söve söve kovmak istese de sen inadından, alıştığından vazgeçmiyorsun.
Alışkanlık demişken yine geldiniz değil mi siz?
Benim daimi arkadaşlarım.
Hep ben ben ben diye bağırırken etrafımda kim varsa kırıp dökerken yanımdan ayrılmayan yol arkadaşlarım.
Diğerlerinden uzun uzun bahsettim diye sinirlenen, ne yapacağını şaşıran kıskançlığım mesela.
Oturduğu koltuk yetmezmiş gibi kolunu bacağını nereye koyacağını şaşıran, yan koltuktakilere huzur vermeyen bencilliğim mesela.
Beni sürekli dolduruşa getiren, gözümün içine bakıp yeni hedef vermemi bekleyen kalabalık hırslarım mesela.
Biraz çıkın dolaşın hava alın.
Hadi biraz çıkın nefes alayım.
Yine geliyorsunuz nasıl olsa sonra.
Sevgi ne haber? Yine annem gibi giyinmişsin.
Bütün ışıltınla oturuyorsun orada.
Kaç kere söyledim.
Böyle olur olmadık zamanlarda ortalara çıkma.
Yüksek sesle konuşma Sevgi.
Ulu orta gösterme kendini.
Hak eden var, etmeyen var.
Kıymet bilen var, bilmeyen var.
Sonra kırılıp saklanıyorsun, bulamıyorum seni.
Kulise geçsen, konuşuruz orada uzun uzun.
Dur bakayım, bu salonda arkada bir olay çıktı galiba.
Çıplak gelmiş yine. O işte, masumiyetim.
Herkes tepki gösteriyor ona.
Sakin olun, kızmayın, ayıplamayın.
Giyinmeyi bilmez o. Ne sosyal maskeler, ne ışıltılı kostümler biçti ona hayat.
Ama yüzünü kapatamaz, bedenine göre bulamaz.
Otursun orada bir köşede.
Bulaşmayın masumiyetime.
Sen de buradasın.
Neler geldi başına da değiştirmedin kendini.
Benim şaşkın şaşkınlığım.
Olana bitene hakim olamadın hiç.
O gözlerin hiç kapanmadı.
Ağzın hep açık kaldı.
Gidenlerin ardından hep bir yaşına daha girdin.
Sen böyle çocuk kal.
Büyüme, olgunlaşma.
Ölme olur mu? Şaşkınlığım.
Ve şimdi sahneye birini davet edeceğim.
Aslında çok çıkmaz ortalara.
Huzursuz olur. Sahne yalnızlığımın.
Ben anlatırken o hemen yanımda.
Size tek kişilik gösterişsizliğini sergileyecek.
Kırgın, yalın, bazen mutlu, genelde tedirgin olacak yine bu yalnızlığım.
Gözünün içine bakarsanız mahcup olacak.
Ve gösterişsizliği bitince yine gidip utancın yanına oturacak.
Sonra oturduğu yerden yine buradan bir an önce gidelim diyecek bana.
Seni benimle bırak artık.
Konuşmamın sonunda bugün bu salonda, yapımda ve yayında emeği geçenlere de bir şey söylemek isterim.
İç ses destatımı kuran duygularıma.
Hepinizi daha iyi görmem için ışığımızı sağlayan farkındalığıma, her daim şarkılarını söyleyen hayal gücü oda orkestrasına, zaaflarımı ayna tutan acılarıma ve dekorum hayata teşekkür ederim.
Beni ben yapan, akan zamanı yaşamak yapan tüm insanlara, çocuk bayramlarımı çoğaltan mutluluğuma, kalbimin valisi aşka, emniyet müdürüm, vicdana minnettarım.
Bu hayatta, bu yolda, bu salonda olan her bir yanımı sahipleniyorum.
Beni var edip yola koyan, beni yok edip tekrar doğuran sizlersiniz.
Ben sizin ve siz bensiniz.
Ne olursa olsun bendensiniz.
Olduğuma olmadığıma, gücüme güçsüzlüğüme, bencilliğime paylaşımcılığıma, dürüstlüğüme yalancılığıma, korkaklığıma cesaretime, umuduma hayal kırıklığıma sahip çıkıyorum.
Reddederek savaştığım neyim varsa kabul edip kendime ve halka açıyorum.
Böyle. Yazının ismi kabul günüydü.
Belki siz de yaşadıklarınızla beraber bugün tüm duygulara sahip çıkmak konuşurken kendinize bir kabul günü yaratırsınız.
Hazır olunca elbet.
Devam edeceğiz psikolojik dayanıklılık konuşmaya.
Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
