
Uzman Psikolog Gökhan Çınar’la Psikolojik Dayanıklılık Serisi'nin yeni bölümü şimdi yayında! Gökhan Çınar, zor zamanlarda psikolojik olarak hayatta kalmak, duygularımızı yaşayabilmek ve ifade edebilmek, bu hayatı yaşarken ihtiyaçlarımızı fark etmek, kendimiz olabilmek ve kendimizi iyileştirebilmek üzere bizlerle dertleşiyor.
Kendin için şimdi bir adım at ! Dijital sağlık platformu Eczacıbaşı Evital’i hemen indir, psikolojik danışmanlık ve beslenme danışmanlığı görüşmelerini %20 indirimle planla. 👉 Kod: CINAR25 Evital'i indirmek için: https://s.evital.app/gokhancinar
*Bu bölüm "Eczacıbaşı Evital" hakkında reklam içerir*
Transkript
Dijital Sağlık Platformu, Eczacıbaşı Evital sunar.
Hoş geldiniz. Psikolojik Dayanıklılık serisinde 12.
buluşma. Bugün başlık olarak aşkı, sevgi bağını, romantik ilişkileri ve hayatımızdaki doğru insan kavramını beraber konuşacağız.
Başlığımız doğru insanı bulmak.
Belki doğru insanı arayanlara...
Belki doğru insanı bulmaktan umudunu kesenlere, belki hayatımdaki kişi doğru insan mı diye düşünenlere, belki tam da doğru insanı buldum diye fark edenlere, belki birazcık daha sorgulama, hesaplaşma.
Aslında cevapları ve doğruyu kendi içinde bulabilme faslımızdır bu.
Şöyle bir durduralım hayatı.
Kendimizi dinlemek için yine bu dertleşmeye başlayalım.
Doğru insanı bulmak.
Neden bu başlığı seçtim biliyor musunuz?
Çünkü etraf gerçekten doğru eş seçmek, doğru insanı bulmak, doğru insanı nasıl bulurum bilgileriyle dolu ve esmerler var içinde.
Sanki herkes için doğru insan aynı kişi olacakmış gibi.
Aynı özellikleri olacakmış gibi.
Sanki tek bir doğru insan modeli varmış gibi.
Sanki bu hayatta herkesin hikayesi, hikayesini tamamlamak istediği boşlukları ve ilişki beklentileri farklı değilmiş gibi.
Oysa insan önce kendine sormalı.
Eğer hep yanlış insanlara denk geliyorsam ben büyüme hikayemde sevmekten, sevilmekten, ilişkiden yanlış olan ne öğrendim?
Neden hep mutsuz olsam da bana aynı şekilde davranacak insanları seçiyorum?
Zarar görerek sevilmeyi mi öğrendim?
Sevgiyi bunu zannettim.
Zarar vererek, hapsederek, acıtarak sevmeyi mi öğrendim yoksa?
Belki hayatımdaki kişiler beni yeteri kadar görüp anlamıyorsa görmezden gelinmeyi öğrenerek mi büyüdüm?
Sevilmek için çok çaba harcamam gerektiğini mi öğrendim mesela sürekli çabalıyorsam?
Sevilmesem de bir ilişkide kalmaya mecbur olmayı mı biliyorum hayat hikayemden?
Bu hayatta kurtaramadıklarım yerine birini kurtarmam gerektiğini mi öğrendim ki hep onu kurtarmak için onunla kalıyorum?
Ya da bu hayatta iyileşemedim, İyileşemediklerim iyileştiremediklerim yerine birini iyileştirmem gerektiğini mi öğrendim?
Hala ben onu iyileştirebilirim diye çaba harcıyorum.
Ne yaparsam yapayım, canını da yaksam, beni sevmeye devam etsin isteyerek değerimi böyle ölçmeyi mi öğrendim?
Karşı tarafı tüketmek ama beni sevsin istemek nereden öğrendim?
Ya da değersizliğimi kanıtlamak için bana sürekli değersizlik yaşatacak insanları mı seçmeyi öğrendim?
Bence asıl sorular doğru insan nasıl bulurum değil buralar.
Cevaplar da karşı tarafta değil bende.
Peki aşk bu kadar belki de yoğun duygularla anlattığımız, hayatın bazılarımızın baş rolü yaptığımız, ne bileyim işte filmlerde, kitaplarda, romanlarda, sanatta, her
alanda aradığımız, bulduğumuz, belki o anın içinde olmak istediğimiz, belki sürekli bir ömür aradığımız aşk.
Aslında ilişki aşktan ibaret değil.
Aşk. Bir yerde biter.
Bu arada iyi ki de biter.
Eğer bitmeseydi delirirdik hepimiz.
Bir andan tekrar doğar.
Dönüşür, zamana yayılır, evrilir.
Anlara yayılır aşk aslında.
Sabit, sürekli bizi bu hayattan alıp başka bir pembe dünyaya atacak aşk yok.
Hatta aşk zaten bence birazcık daha gölgelerin...
Pembenin değil de siyahın, o yoğun halin, içinde gerçekten de bazen acıdan haz alma hallerinin olduğu bir durum.
İyi ki biter yani.
İlişki aşktan ibaret değil.
İlişki mantıktan da ibaret değil bu arada.
Duygudan yoksun mantık sizi kalıplaştırır.
İlişkiyi sıradanlaştırır, sıkıştırır.
Yani aslında yaşadığınız birlikteliği tamamen bir göreve dönüştürür.
İşin içinde sevginin, değerin, onayın...
Güvenin, mantığın, aşkın, uyumun, bazen uyumsuzluklara birlikte göğüs germenin, hatta uyumsuzluklardan bir uyum bulmanın karşılığı var.
Nasıl bir şey ilişki özünde?
Birlikte yaşamın ağırlığını hafifletmek, birlikte yaşamın hafifliğinde kaybolmak.
Birlikte gülmek, beraber dertlenmek, beraber susmak, bazen benzer...
ve bazen farklı olmaya izin vermek, onun yalnızlık alanına saygı duymak, kendi özgürlük alanımızı korumak ve ilişkinin ortak alanlarını da birlikte inşa etmek.
İlişki, kavgadaki tutumu, tendeki uyumu, değişebilecek her durumu keşfetmek ve birbirimizi ve kendimizi gözetmek demek aslında.
İlişki, birlikte bir hayata soyunduysak, ortak hayat sorumluluklarını Almak demek.
Doğru insan seçimi siparişle değil, deneyimle yaşanıyor.
Bir ömür süreceği garanti olmasa da kendini ve karşı tarafı tanıyıp seçimin sorumluluğunu almak, beraber yürümek, sürdürmek için çaba ve emek harcamak, bir gün bitebileceğini
de göze almak aslında insana da ilişkiye de iyi geliyor.
Ayrılmak için buluşmak değil, ayrılığın da ihtimallere.
Hatta şiirdeki gibi bazen sevdaya dahil olduğunu bilmekle o sorumluluğu alıyoruz.
Doğru insanı bulmak, ilişki, aşk konuşurken üç alıntıyla devam edeceğim.
Bugün bütün anlatacaklarımın özü bu üç alıntıda.
İlki şöyle. Engin Geçten hocam İnsan Olmak kitabında söylüyor.
İnsan kendine değer verebildiği oranda başkalarına da değer verir.
Diğer insanlara gerçek anlamda değer verdiğini hissettikçe kendisini de değerli bulur.
Bir değer alışverişi özünde.
Bir diğerini Doğan Hocam söylüyor, Doğan Cüzeloğlu.
Birini bulmakla birbirini bulmak arasında dünyalar kadar fark vardır.
Birini bulursan zaman geçirirsin ama birbirinizi bulursanız ömür geçirebilirsiniz diyor.
Temel bir ortaklıktan bahsetmek gibi aslında.
Ve Gabor Mate de diyor ki, çiftler bilinç dışı kaygı düzeylerine tam olarak uyan.
kendi işlev bozukluklarını yansıtan ve çözülmemiş duygusal acılarını tetikleyecek kişiyi bulma konusunda şaşmaz bir içgüdüyle birbirlerini seçerler.
Biz kimi seçeriz?
Hangi yaralarımıza göre kimi hayatımıza alırız?
Yaralarımızı tamamlayamadıysak, tanımlayamadıysak, iyileştiremediysek bizi aynı şekilde yaralayacak insanlara çekiliriz.
Yaralarımızla yol alacaksak onunla ve birlikte ve kendi içimizde iyileşebilecek eşlikçiler bizi çeker.
Biz kime aşık oluruz?
Daha önce dertleşmelerde yazdığım bir metni okumuştum size.
Hadi bugün yeniden okuyalım tam zamanı çünkü.
Biz kime aşık oluruz?
Aşkta kimyasal etkilerin varlığını yok saymadan aşkı psikolojik olarak anlamaya çalışırsak kime aşık oluruz biliyor musunuz?
Çocukluk hikayemizin tamamlayıcısına.
Güven, sevgi ve değerle büyüyenler neyi hak ettiğini bilir ve ona bunları vereceğine inandığı kişiye aşık olur.
Güvenle ve değerle büyümemiş ve bunu fark etmemiş çocuklarsa büyüdüğünde onu güvensiz, sevgisiz ve değersiz hissettirecek kişiye çekilir.
Sevilmeyenler ne yaparsa yapsın sevmeyeceklere, ihmal edilenler ihmalkarlara, şiddeti tamir etmeyenler şiddet eğilimlere çekilir aslında.
İnsan karşı tarafta bulmayı umduklarını kendi boşluğunda tanımlar.
Peki insan yanlış insana aşık olur mu?
Hayır. İnsan halledemediği zaafına aşık olur.
Aşk dediğimiz hormonal ve beraberinde duygusal heyecan ve tutkusuyla gelir.
Güven ve değer eklenirse sevdiğimiz, sevildiğimizle birlikte büyüdüğümüz bir ilişkiye evrilir.
Bizim çoğunlukla ilgilendiğimiz soru genelde şey oluyor.
Beni gerçekten seviyor mu?
Önemli tabii ama asıl soracağımız soru şu değil mi?
Ben bu ilişkideki kendimi gerçekten seviyor muyum?
Ona mı aşık oldum yoksa onu dönüştürmek istediğim kişiye mi?
Peki neye razı oldum?
İnsan sormalı.
Bu bir ilişki mi yoksa bitmeyen bir beklenti mi?
Burada onunla kendi yalnızlığımdan daha mı yalnızım yoksa sorgulamak lazım.
Aşk kendini...
bir başkasıyla tanımlama heyecanıdır.
İlişki, diğeriyle tanımlanma ve tamamlanmadır.
Nerede eksik hissettiğimizi, neye ihtiyaç duyduğumuzu bulamazsak hep aynı boşluğa düşer ve onu aşk zannedebiliriz.
Bulmak istediklerimizi kendimizde tanımlarsak aşkın doyumunu da, uyumunu da, tanımını da hem hayat için hem kendimiz için daha iyi anlarız.
Aslında kime aşık oluruz sorusunun altında ben gerçekte kimim, bugüne kadar ki zaaflarım, yaralarım, boşluklarım neler ve bunlarla kime çekiliyorum, kimi seçiyorum
soruları var. Doğru insanı bulmak bu çağın en çok sorulan sorularından biri ama şimdiye kadarki kısımdan da anladığınız gibi işin gerçek ve çarpıcı yanı bu sorunun cevabının aslında sandığımız
gibi dışarıda değil, çoğu kez içimizde olduğu.
Doğru insan miti niye var peki o zaman?
Niye bize sürekli doğru insan şöyledir diye anlatıyorlar hikayemizi bilmeden?
Bunun doğrusunu konuşalım birlikte.
Psikoloji literatüründe partner seçimimiz tesadüf değil.
Çocuklukta yaşadığımız bağlanma deneyimleri, anne baba ilişkileri, gördüğümüz sevgi ve güven modelleri, gelecekte seçtiğimiz partnerler de kendini tekrar ediyor.
Diyorsunuz bağlanma kuramında çok temelinde yer alan...
Bolbi'ye göre ilk bağlanmalar, sonraki tüm kurulan bağların prototipi bu hayatta.
Yani biz aslında doğru insanı değil, tanıdık gelen insanı arıyoruz.
Yalnızlığımızı anlayabilmek, ilişki kurabilmek, o ilişkideki yerimizin anlamını fark edebilmek ve hayatımızdaki kişiyi ve varlığının bize yaşattıklarını hissedebilmek için bence profesyonel destek
almak gerçekten önemli.
Tam da burada size... Eczacıbaşı Evital'den bahsetmek istiyorum.
Psikolojik danışmanlık alma sürecinde insan kendine duygularını, ilişkilerini anlamlandırmaya başladığında yaşamdaki gerçek rolünün de nasıl bir ilişki istediğinin de farkına varmaya
başlıyor. Bu destek için size önereceğim bir dijital sağlık platformu Eczacıbaşı Evital.
Evital'de erişilebilir fiyatlarla online randevu almak da kolay.
İster bir uzmanı seçebilir, ister sistemin size önerdiği uzmanla görüşmeye başlayabilirsiniz.
Duygu durumunuzu değerlendirebilir, blog yazıları ve sesli rehberlerle sağlıklı yaşamla ilgili bilgilere ulaşabilirsiniz.
Psikolojik danışmanlık, beslenme danışmanlığı ve kendinize destek verebileceğiniz birçok farklı uzmanlık alanında sağlık profesyonellerinden destek de alabilirsiniz.
Öncelikli mesele sizin kendinizle.
nasıl ilişki kurduğunuz. Burada psikolojik destek size gerçek bir yol gösterecek.
Çocukken sevginin koşullu olduğunu öğrendiysek büyüdüğümüzde bizi koşula bağlayan ilişkilerde daha uzun kalıyoruz.
İhmal gördüysek ilgisiz insanlara çekilebiliyoruz.
Çok bağırıp çocukken beni görün diye çok bağırıp sesimizi duyuramadıysak bizi görmeyen duymayan insanlarla geçmişi temize çekmek isteyebiliyoruz.
Ve çoğunlukla da buna Bu umuda, bu tutkuya, belki bu kuyuya aşk diyoruz.
Tabii fark edip iyileşmediysek.
Peki bir soralım. Doğru insan mı, gerçek ilişki mi aradığımız şey?
Burada asıl kritik nokta şu.
Doğru insan yok. Gerçek ilişki var.
Doğru insan herkes için başka.
Gerçek ilişki ne? İki insan bir araya geldiğinde birbirlerini nasıl dönüştürdüğü, nasıl büyüttüğü, nasıl yaraladığı...
nasıl iyileştirdiği belirliyor aslında.
İlişkinin bizim hayatımızda gerçek bir temasa ya da ne kadar gerçek olduğuna buralardan bakabiliyoruz aslında.
Aşktan daha çok konuşayım istiyor insanlar biliyor musunuz?
İlişkinin içindeki temel bilgilerden biri ama şey miti yanlış.
Her ilişki aşkla başlamak zorunda değil.
Herkesin tercih ihtiyacı başka.
Ki aşktan bahsedeceksek Ece Temel Kuran'ın bir sözünü de kullanalım.
İnsan Yarası yarasına denk gelene aşık olur.
Üstüne uzun uzun sorgulanacak sözlerden biri.
Demin de biraz anlattım.
Albert Camus ise aşkı insanın saçma bir dünyada anlam arayışının oyun alanı olarak görüyor.
Anlam arayışı. Belki de doğru insan bize hayatın anlamsızlığına karşı bir yaşam tesellisi olarak armağan edilsin istiyoruz.
Diyoruz ya bazen sen benim hayatımın anlamısın.
Aslında şöylesi daha doğru oluyor.
Sen benim anlam arayışımın anlamlı bir parçası olma umudumsun.
Bu daha felsefi ama daha gerçek.
Aslında felsefe konuyu çok sade bir soruya indiriyor çoğunlukla.
Doğru insan gerçekten var mı yoksa biz mi icat ediyoruz gibi bir yer.
Şöyle bir düşünelim buraya. Aşk bir seçim olarak görülüyor burada.
İnsanın yaşamla kurduğu ilişkinin derinliğini belirliyor.
Mesela Sartre diyor ki aşkın özünde Özgürlük çatışması var.
Sevgiliyi doğru kişi ilan ettiğimizde aslında onu kısıtlamaya başlıyoruz.
Özgürlüğünü doğru kişi olma projesine bağlıyoruz.
Belki de bu yüzden aşk hem en büyük özgürlük hem de en büyük esaret biçimi oluyor hayatımızın içerisinde.
Sartre gitmeden önce böyle hissettiğiniz olmuştur belki de.
Hem gerçekten de kendinizi yaşamın üstünde özgür hissetmek.
Hem de belki de o sıkışık duygularla esaret altında olmak.
Karşı tarafın bizi esaret altında tutması başka bir şey.
O aşka dahil değil. O bir hastalıklı sevme, sevilme ya da sevilmeme hali.
Tabii ki Freud'dan bahsedeceğiz.
Psikanalitik kuramına baktığımızda Freud'un romantik ilişkiler çoğu zaman çocuklukta şekillenen bağlanma deneyimlerinin bir yansımasıdır diyor.
Bowlby'de de biraz konuşmuştuk.
Freud'a göre kişi...
ilk sevgi nesneleri olan anne ve baba ile kurduğu ilişkilerin izlerini yetişkinliğe taşıyor.
Dolayısıyla doğru insan arayışı aslında geçmişin çözülmemiş hikayelerinin devamı olabilir ancak diyor.
Partner seçimi farkında olmadan anne ya da babamızın özelliklerini taşıyan kişilere yönelmekle ya da bir ömür hiç o özellikleri taşıyan kişilere yaralıysak yönelmemeye
çalışıp kendimizi yine de aynı kişilere yönelirken bulmakla açıklanabiliyor.
Hayatınızdaki sevdiğiniz kişi, mesela sevdiğiniz kadın, annenize ne kadar benziyor?
Ya da annenize hiç benzemesin istediğiniz özellikleri var mı?
Ya da sevdiğiniz erkekle, babanızla hangi ortaklıklar var hayatınızda?
Mesela bu anne babadan öğrendiklerimiz ya da onlardaki özellikler, doğru insanı arama kriterlerinizle ne kadar uyuşuyor?
Bu belirleyici özelliklerin ne kadarı anne babadan kalma?
Cemal Süreyya Freud'un bu, tabii ki hayatımızda önemli teorilerini, ...bir dizede anlatıyor.
Diyor ki sevdiğine şiirinde...
...beni öp, sonra doğur beni.
Belki de kocaman bir kuramın özeti olabilecek kadar anlamlı ve derin.
İnsanın sevdiğine sonra doğur beni diyebilmesi.
Herhalde okuyabilseymiş Freud...
...Cema Süreyya'nın bu dizisini severmiş gibi düşünüyorum ben de.
Doğru insan kavramıyla ilgili konuşuyorsak...
...Yung bu düşünceyi biraz daha sembolik bir alana taşıyor.
Her bireyin içinde barındırdığı...
Belli başta arketiplerin olduğunu söylüyor biliyorsunuz Jung.
Her bireyin içinde anima ve animus figürlerinin karşı cinste idealini aradığını savunuyor.
Yani bir anlamda doğru insan iç dünyamızın eksik parçasını dışarıda bulduğumuz bir yansıma diyor.
Animusu bir kadının bilinç dışı eril tarafı, animayı da bir erkeğin bilinç dışı dişil tarafı olarak buluyor.
Ve anima animus erkek ve kadının bilinç dışı alanında yaşadığı varsayılan derin gölgeleridir diyor.
Varsayım o ki bir erkek kadını anima rehberliğinde seçerken bir kadın da erkeği animusunun yönergeleriyle seçiyor diyor.
Davranışçı ekolse meseleyi daha somut bir yerden ele alıyor.
Bu yaklaşımda partner seçimi öğrenilmiş ödüller ve pekiştirmelerle ilgilidir.
Bir ilişki bireyin ihtiyaçlarını karşılıyor, mutluluk, güven ve destek sağlıyorsa kişi O bağ o ilişkiye yönelir diyor.
Burada doğru insan romantik bir kaderden ziyade bireyin ihtiyaçlarına uygun davranışları sergileyen, olumlu duyguları pekiştiren kişi diyor.
Yani aşk dediğimiz büyük ölçüde alışkanlıkların, karşılıklı ödüllerin ve davranış kalıplarının dengesiyle yaşar diyor.
Ama bunu geçmişten bağımsız düşünmek doğru değil.
Zaten bilissel davranış terapi de o temel inançlarıyla açıklıyor burayı.
Varoluşçuluğa bakalım. Aşkı yalnızca iki kişinin birleşmesi olarak değil, kişinin kendi yaşam anlamını inşa etmesinin bir parçası olarak görüyor bu ekol.
Bir partner seçimi aslında bir hayat seçimi demek.
Yalnızca bir bedeni, bir yüzü ya da bir alışkanlığı seçmeyiz.
Aynı zamanda bir değerler dünyasını, onu seçerek, o kişiyi seçerek bir yaşam biçimini, hatta bir geleceği seçeriz.
Bu açıdan doğru insan...
Kişinin kendi varoluşsal yönelimleriyle anlamıyla uyumlu bir ortak demek.
Yanlış partnerse bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirmesinin önünde bir engel olabilir diyor aslına bakarsak.
Burada aşkın ilişkinin dönüştürücülüğünden de bahsetmemiz gerekir.
Bilirsiniz bazı hikayelerde aşıklar birbirinin içine eriyen iki parça biçiminde tasvir ediliyor.
Saf kısımları kalsa da...
çoğunlukları birbirleriyle birlikte dönüşmüş oluyorlar.
Ve böylece yeni bir bütün oluşturuyorlar.
Aslında o kişiyi seçerken kiminle bütün olmak istediğimizi, kiminle dönüşeceğimizi ve neye dönüşeceğimizi de belirlemiş oluyoruz.
Yani o kişiyle beraber ben kim olacağım ya da ben kime dönüşüyorum diye sorgulamak da gerek.
Peki ne yapmalı? Doğru insanı bulmak için çırpınmak yerine bazı sorulara dönmek daha sağlıklı bence.
Ben ilişkide nasıl biri oluyorum?
Onunla birlikteyken içimdeki hangi yanım ortaya çıkıyor?
Bu insanla yan yana büyüyor muyum?
Yoksa donup kalıyor muyum?
Büyümem duruyor mu? Ya da küçülüyor muyum?
Bu insanla bir bütün oluyor muyum?
Yoksa ayrık bir parça gibi mi hissediyorum?
Yoksa parçalanıyor muyum?
Çünkü bazen mesele doğru insanı bulmak değil.
Yan yana doğru ilişki kurabilmek.
Çünkü Romantik ilişkilerde bazı tekrar eden döngüleri de gözden kaçırmamak gerekiyor.
Çünkü belli döngülerle yaşıyoruz.
Mesela şema terapide yeniden canlandırma deniyor ilişkilere.
Çocukken aldığımız yaraları büyüyünce ilişkilerde tekrar tekrar yaşadığımız söyleniyor.
Aslında kuramlar özünde birbirleriyle benzer şeyleri farklı cümlelerle söylüyorlar.
Terk edilmekten korkuyorsak bizi terk edebilecek insanlara yönelmek gibi.
Değersiz hissetmişsek bizi değersiz hissettirecek.
İnsanlarda bulmak gibi kendimizi.
Hayatın bir yerinde bazen neden hep yanlış insanları buluyorum diye soruyoruz.
Oysa sorun yanlış insan değil.
İçimizde iyileşmemiş yaralar.
Bir de tabi bunlardan bağımsız elalem var.
Şöyle insanlarla birlikte ol.
Sana böylesi yakışır.
Seni ancak böyleleri sever.
Böyle birini seversen elalem ne der?
Ve biliyorsunuz tarih boyunca aslında din değil ırk.
köken ayrımlarıyla birbirini seven, belki de birbiri için içeriden bir yerden doğru insan olan, gerçek ilişki kurabilen insanların ayrılıkları, zorla ayrılmaları, felaketleri, hatta
bu hayattan koparışlarına dair birçok öykü biliyoruz hepimiz.
Bir aşk üçgeni kuramından bahsedeceğim şimdi Sternberg'in.
Aşk üç bileşenden oluşuyor ona göre.
Tutku, yani çekim ve arzular.
Yakınlık, yani duygusal bağ ve paylaşım.
Ve karar bağlılık, birlikte kalma seçimi ve iradesi.
Aslında doğru insanı bulmak, aşık olmak dediğimizde çoğu kez sadece tutkuyu kastediyor insanlar ama uzun ilişkilerde asıl belirleyici olan yakınlık ve bağlılık.
Ona ne kadar bağlı, bağ içinde...
ve yakın hissettiğimiz yerleri de ve beraber hayatı göğüsleme sorumluluğunu ne kadar aldığımız da önemli.
Hadi bir de şeyi sorgulayalım bitirmeden.
Doğru insan, doğru insan deyip duruyoruz da.
Biz doğru insan mıyız?
Biz kimin için doğru insanız?
Bir ilişkiye hazır olma sorumluluğunu almadan önce kendi yaralarımızda, zaaflarımızda, yaşamsal boşluklarımızda, sıkıntılarımızda ne kadar yol aldık biz?
Eğer kendimizle kurduğumuz ilişki sağlıklı değilse Gerçekten doğru insanı bulmak da imkansızdır söyleyeyim.
Çünkü karşınıza kim çıkarsa çıksın, kendi güvensizliğimizi, kendi değersizlik duygularımızı ona yüklemeye başlayacağız belki de.
Doğru insan arayışında en büyük yanılgı eksik yanlarımızı tamamlayacak birini bulmaya çalışmak.
Böyle zannediyoruz. Oysa kimse bizim eksikliğimizi kapatamaz.
İlişki onarır.
Kimse çocuklukta alamadığımız sevgiyi bize...
Aynı şekilde veremez.
Bizi severek yanımızda olur ve onarmamıza yardımcı olabilir ancak.
Hepimiz doğru insanı arıyoruz ama çağırmaklı olmuyor belli ki.
Felsefenin, edebiyatın, psikolojinin neresinden bakarsanız bakın konu bir noktada aslında yaşam da bizim kendimizi onarmamıza bakıyor.
Sorgulamalıyız. Siz başka biri için doğru insan mısınız?
Hiç düşündünüz mü? Ya sizin için doğru olan kişi için?
Siz doğru kişi değilseniz.
Kendi yaralarınızı onarmamış olmak karşı tarafa da haksızlık olmayacak mı sorgulamalıyız.
Aynaya baktığımızda kendimize daha yakın, daha sıcak olabilmek.
Birisinin bizi içten sevebilmesini biraz daha kolaylaştırabilecek mi?
Önce kendimize özen göstermemiz gerekmez mi?
Kendini derinden ve içeriden sevmeyen insan bir süre sonra karşıdaki kişi tarafından gerçekten sevilebilir mi?
Sorgulamalıyız hayatımızla ilgili.
Önce yapmamız gereken galiba tırnak içinde kendimizi, kendi hayatımız için doğru insan yapabilmek.
Kendimiz için, çevremiz için, bizim için ve aslında en temelde kendimizi iyileştirebilmek.
O zaman sağlıklı bir ilişkiye gerçekten daha hazır hale geleceğiz.
Bazen insanlar bana soruyorlar ya, hayatla ilgili, insanlarla ilgili sorular soruyoruz sana hocam.
Sen de hep... Önce kendi içine bak diyorsun.
Öyle ama kendi içine bakmadan dünya ile ilgili, dünyamızla ilgili hiçbir şeyi değiştiremeyiz.
Psikolojik Dayanıklılık serisi buluşmalarımızın adı.
Buluşacağız yeniden.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
