
Uzman Psikolog Gökhan Çınar’la Psikolojik Dayanıklılık Serisi'nin yeni bölümü şimdi yayında! Gökhan Çınar; depresyonun sadece bir moral bozukluğu değil, zihnin, bedenin ve yaşam enerjisinin birlikte yavaşlaması olduğunu fark etmek, "Boş Kağıt" mektubuyla kendi karanlığımızla ve sustuklarımızla yüzleşebilmek, modern dünyanın "hep mutlu görünme" baskısından sıyrılıp ruhumuzun bizi durdurma çağrısını duymak, iyileşmeyi büyük zaferler kazanmak değil, küçük bebek adımlarıyla hayata tutunmak olarak yeniden tanımlamak ve en kırık hissettiğimiz yerden kendimizi şefkatle iyileştirebilmek üzere bizlerle dertleşiyor.
Doğru uzmanı bulmak artık zor değil. Yapay zeka seni dinliyor, sana en uygun desteği buluyor — online veya yüz yüze, anında randevunu oluştur. Sen sadece başlıyorsun.
👉 Hemen eşleş: planda.org
Gökhan Çınar Sosyal Medya Adresleri
Bu bölüm "Planda" hakkında reklam içerir.
Transkript
Depresyon çoğu zaman insanın yalnızca moralinin bozulması, çok üzülmüş olması ya da sadece kötü bir dönem geçiriyor olması falan değil.
Bu zihnin, bedenin, duyguların ve yaşam enerjisinin birlikte yavaşlaması hatta bazen çökmesi.
Sanki insanın içindeki hayat ışığının kısılması gibi.
Eskiden keyif veren şeylerin anlamsızlaşması, geleceğe dair umudun azalması, sürekli bir yorgunluk hissi, suçluluk, değersizlik, boşluk duyguları.
insanlardan uzaklaşma ve geri dönmeme isteği, yoğun uyuma ya da hiç uyuyamama bazılarında, iştah değişimleri ve bazen yalnızca ben bu hayatı
yaşamaya dayanamıyorum hissi gibi bir yer.
Merhaba herkese.
Psikolojik Dayanıklılık serisinin Yeni bir gününde yine konuşmaya, anlamaya, sorgulamaya, birbirimize eşlik etmeye, dertleşmeye bir buluşma daha kayıt altında.
Kaç yıl içerisinde kim bilir kimlere kaç kuşağa ulaşacak diye düşünüyorum bazen.
Burada bu podcast ve bu video kestin.
Bugün depresyon konuşacağız birlikte.
Depresyonu hem depresif halleri konuşalım.
Bir psikoterapist olarak 23 yıldır dönem dönem eşlik ettiğim bir tanı depresyon.
Ama ben bir tanıya eşlik etmiş gibi hissetmem kendimi.
Bir insana eşlik etmiş gibi hissederim her zaman.
Çünkü tanılardan ibaret değildir insanlar.
Herkesin depresyonu, yaşayış biçimi de aslında bütün ruh haline, duygu durumları ya da bazen hastalık dediğimiz şeyleri, bazen zorluk dediğimiz şeyleri yaşamak gibi bambaşka ve biricik aslına
bakarsanız. Diğer taraftan bir insan olarak da üniversite dönemimde 20'li yaşlarda aldığım bir tanı.
Depresyon belli bir döneminde hayatımın.
Tabii güzelliklerle anlamıyorum.
Öğrettikleri var elbette ama benim hayatımdan da bir kesit, bir parça duygusunu dün gibi hatırladığım ya da duygusuzluğunu bir dönem hayatımda depresyon.
Aslında herkes bir şekilde depresyon üzerine konuşuyor.
Biliyorsunuz ki hatta herkes üzüntülü, keyifsiz, zorlu ruh hallerini depresyon diye...
Tanımlamayı da seviyor. Biz bugün depresyonu konuşacağız ama biraz da ayıralım istiyorum.
Biraz belki depresyonu gerçekten yaşayan insanlara empati de yapabilelim istiyorum.
Hem de kendi depresif ruh hallerimizi de anlayalım istiyorum aslında burada.
Herkes kullanıyor çünkü.
Depresyondayım diyor mesela.
Küçücük bir moral bozukluğunda bazen.
Bu hafta depresyondayım.
Modum çok düşük depresyona girdim.
Duyuyorum mesela insanlardan.
Şimdi bir tarafta gerçekten ağır bir ruhsal tablo yaşayan insanlar var.
Öte yandan da hayatın doğal duygusal iniş çıkışları var hepimizin hayatında olabilecek.
Ve insan da bazen hangisinin içinde eşiğinde başlangıcında olduğunu anlayamıyor diğerinde bilmediği için.
Ama ben bugün size sadece bir tanı anlatmak da istemiyorum.
Bir semptom listesi okumak da istemiyorum.
Çünkü depresyon sadece maddelerden ibaret değil.
Depresyonun bir dili var.
Ortak kriterlerin yanında her kişinin öyküsüne bağlı olarak dediğim gibi biricik yaşadığı, yaşarken gerçekten zorlandığı bir hal, bir dönem.
Çoğunlukla suskun ve karanlık, bazen maskeli, bazense neşeli görünen bir dönemin arkasında ortaya çıkma ipusu da bekleyen bir durumu konuşuyoruz.
Bazen insan depresyon sürecinin başladığını anlamıyor bile.
Bazen sinyallerini vermiş olsa da yavaş geliyor.
Sessiz geliyor. İnsanın içine yerleşiyor.
Bazen şöyle başlıyor.
Bir şey yapmak istemiyorsun.
Sonra sevdiğin şeyleri yapmak istemiyorsun.
Sonra insanları görmek istemiyorsun.
Sonra evden çıkmak istemiyorsun.
Sonra mesajlara dönmek zor geliyor.
Ve bileyim sonra duş almak, giyinmek, dişlerini fırçalamak zor geliyor.
Sonra yataktan çıkmak zor geliyor.
Sonra... hiçbir şey hissetmeme hali bile bir parçan gibi, bir tanıdıklık hissiyle geliyor.
Ve bilmiyorum bazı insanlar depresyonu yalnızca üzülüp ağlamak sanıyor.
Ama bazen depresyon hiç ağlayamama hali.
Bazıları depresyonu sadece yoğun üzüntü sanıyor.
Ama bazen depresyon kendindeki üzüntü dahil hiçbir duyguya ulaşamama hali.
Bazen ne sevince, ne heyecana, ne meraka, ne kaygıya.
Ne umuda, ne pişmanlığa tanıdık değilsin.
Bir küçük es verelim.
Depresyon konuşurken bu kez meslektaşlarıma seslenmek istiyorum bu noktada.
Beraber yol yürümekten iyi ve güvenli hissettiğim plandadan bahsedeceğim size meslektaşlarıma.
Şöyle bir düşünelim haftanın kaç saatini danışanlarınızla geçiriyorsunuz?
Kaç saatini ise prosedür, fatura, randevu, takvim derdiyle geçiriyorsunuz?
Kendi pratiğinizi yönetmek...
farkında olmadan iki ayrı iş yapmak anlamına geliyor aslında hepimize.
Bir yanda psikoterapist olarak danışanınız için orada olmak, gerçekten duymak, dinlemek, eşlik etmek dönüşümüne destek olmak var.
Diğer yanda bir işletmeyi ayakta tutmak var bu mesleğin sahibi olarak.
Ve bu ikisi aynı anda yürütülmeye çalışıldığında enerjinizin en çok ihtiyaç duyulduğu yer olan danışanınızın yanı bazen hiç istemeseniz de ikinci sıraya düşebiliyor hayatın
içerisinde. Bunca prosedürün arasında.
Gerçekten o derin anlamlı teröpatik ilişki size ve yaklaşımınıza uygun danışanla kurulabiliyor.
Bunların hepsi önemli. Peki o danışan sizi nasıl bulacak?
Ve bulduktan sonra randevusunu nasıl alacak?
Bu soruların cevabını her gün kendiniz üretmek zorunda değilsiniz.
Bunların hepsi yük. Planda'nın yapay zeka destekli eşleşme modeli, danışanın ihtiyaçlarını, beklentilerini ve paylaştığınız kadarıyla terapi geçmişinizi analiz ederek size en uygun eşleşmeyi
öneriyor. Danışanların bıraktığı gerçek yorumlar profilinizde birikerek sizi konuşturmaya devam ediyor.
Randevu yönetimi, takvim, ücret takibi bunların hepsi platformda sizin için var oluyor.
Siz sadece psikolog olun, geri kalanını planda aslında sizin için ayarlıyor.
Sizi de bu kolaylığı denemeye davet ediyorum.
Üye olun, profilinizi oluşturun ve size, uzmanlığınıza, yönteminize uygun danışanlarla çalışmaya başlayın plandayla.
Ben içeriden anlatmayı seviyorum size biliyorsunuz.
Tam da öyle bir dönemin içinden.
20'li yaşların ortalarında o dönemden böyle çıkmaya çalışırken ben duygularını en çok yazarak ifade eden biriyim.
O yüzden yazmıştım içinde bulunduğum hali.
Tanı aldığım bir depresyon döneminde tanıdan da ibaret değil yani buram buram böyle bütün iliklerime kadar yaşadığım bir dönem.
Sonra bu yazıyı geçecek mi?
İlk kitabımda Kafa dergisinde paylaşmıştım.
Depresyonum biricik demişti ki herkesinki.
Benimki şöyleydi biraz okuyayım size.
O yazıyı, o dönemi.
Sevgili boş kağıt, ben bugün sana sadece susmak istiyorum.
Benim susacak o kadar çok şeyim var ki bu ara.
Kendi dünyamın içinde tanımadığım karanlık bir yerdeyim.
Ne zamandır üstüme üstüme yürüyen bu evdeyim.
Boşluğumda sallanıyorum.
Bazen boş bir duvara bakarak suçluluğumla konuşuyorum.
Delirmişim gibi. Günlerdir...
Yastığa gömülüyorum.
Her gün ölürmüşüm gibi.
Kapalı televizyondan gölgemi izliyorum.
Aynadaki o korkunç yabancı beni pek umursamıyor.
Yemelerden, içmelerden, sevmelerden, gülmelerden keseyim bu ara.
Zihnimde dev perdeler var.
Gökyüzünden hiç ışık gelmiyor.
Ruhumu duvarlara sıkıştırmışlar sanki.
Umudumdan ses soluk yok.
Kalbimde... Küçük kırık parçalar var.
Çıkartayım derken yeni ve büyük yaralar alıyorum sanki.
Korkuyorum. Bu kadar durmak, bazen ağlamak beni karaya vurduracak gibi bir gün.
Bir uyumak ki ölüm gelse uyandırmayacak gibi.
Kurtulmamın bir yolu varsa da yola çıkacak halim yok.
Hayata yeniden sarılmayı denesem kollarım tutmuyor.
Eskiden olsa sana yazardım, sana anlatırdım biliyorsun.
Ama içimde bir çığlık var ve çığlıktan çıt çıkmıyor.
Şimdi ben kendimi senin yanında bu ölüm sessizliğine bırakayım diyorum.
Görelim neyin başlangıcı bu, nelerin sonu.
Bu depresyonu seninle karşılıklı susarak anlayalım istiyorum boş kağıt.
Benden bunu beklemiyorlarmış biliyor musun?
Yaşam enerjime, dik duruşuma, neşeme, yaşıma, başıma, hayallerime yakışmıyormuş bu depresyon.
Bana yakışırdıkları roller görünmüyor, replikler duyulmuyor diye şaşkın herkes.
Omzuma vura vura ayağa kaldırmak isteyenler canımı, teselli ede ede kandırmak isteyenler ruhumu acıtıyor.
Biliyor musun boş kağıt?
Anlamıyorlar. Toparlan artık insan içine çık biraz dedi biri geçen gün.
İçimdeki yıkımın ortasında kalabalıklar ağırlamamı istedi benden.
Biri dedi ki güzel şeylere odaklansan iyileşirsin.
İçerideki yangının ortasında serin bir duş almamı bekledi benden.
Güçlü ol biz seni böyle görmeye alışık değiliz dedi bir başkası.
Aklımın bu sert fırtınasına yumruk atmamı bekliyor galiba.
Öyle diyorlar.
Ölmemişim, sağlıklıymışım, iyiymişim aslında.
Duygunun da kanseri olduğunu, anıların da yaralanabildiğini, hayallerin de ölebildiğini görmüyorlar.
Ben tabi cevaplamıyorum, susuyorum.
Anlamayanı anlatmaktan sıkıldım artık.
O sosyal maskelere saklanmaktan, o ezber nezaketlere sıkışmaktan çok yoruldum.
Sustum. Büyük boşlukları anlatarak anlamını öldürdüğüm duygularımın susarak yasını tutuyorum şimdi.
Müşkağıt. Belki senin de beklentin bu değildi benden.
Sen de bugün sana yeni hikayeler yazılsın istedin.
Ne bileyim eskisi gibi yaramazlık yapalım, hayaller kuralım, sözcüklerden oyunlar oynayalım istedin.
Kusura bakma.
Ben bugün sana benim olmayan bir masalı anlatmayacağım.
Ben bugün sana gerçekleri susacağım.
Niye susar insan gerçekten?
Bir şehir ıssızlıktan susar mesela.
Bir şehir yarım kalmışlıktan.
Su kaynağı kesildiğinde susar.
Ağaç kökü kuruduğunda.
Toprağı ölüm susturur.
Gökyüzünü karanlık. İhtiyar yorgunluktan susar, çocuk korkudan.
Dostları kırgınlık, düşmanı intikam susturur.
Benim annem acıyı susardı, babam hayal kırıklığını, sevgilim öfkeyi.
Çaresizlik yenilendiğinde, aşk eskitildiğinde susar.
Ben bugün hepsi için susuyorum sana.
Ben şimdi hepsinin sessizliğini duyuyorum içimde.
Sanki doldurdular içimi tüm dünyayı.
Girişe girilmez, çıkışa çıkılmaz yazdılar.
Kapıları kilitleyip ışıkları kapattılar.
Ben çırpınıp duyuramadıklarımı, kendimde koruyamadıklarımı susuyorum artık.
Yeni bir ses bulana kadar içim susacak böyle.
Bütün suçluluklarım için özür, bütün suçladıklarım için küfür susuyorum.
Sevgili boş kağıt, teşekkür ederim.
Halden anladın sen. Gözlerini çaresizliğime dikmiyorsun.
Acıma acıyarak bakmıyorsun.
Hazır olmadığım yükler koymuyorsun sırtıma.
Onlar gibi yapmıyorsun.
Sen tanıyorsun beni, tanıyordun.
Susmadan, anlatmadan, belki doğmadan önce de tanıyordun.
Senle biz belki de aynı hayattan geldik.
Belki aynı ağaçtan, belki aynı ağıttan tanışığız.
Özümüz saftı.
İkimizin de dünyası temizde dönüştürüldük.
Seni de beni de...
Doğamızdan kopardılar, parçalara ayrılıp insanlara bölüştürüldük.
Sana da bana da bize ait olmayan cümleler yazdı birileri.
Karaladılar, kestiler, yırttılar, buruşturdular, yaktılar ikimizi de.
Yıllar sonra buluştuk.
Sen içini açtın bana, ben içimi döktüm.
Beni kovuğuna aldın, dallarının gölgesinde korudun, serinliğinde dinlendirdin şimdiye kadar.
Seni çocukluğuma aldım ben de, yaramı gösterdim.
Sırlarımı anlattım. Dostluğuna güvendim hep.
Susuyorum. Ben bu aralar biraz yıkılayım diyorum boş kağıt.
Ölüme yakın bir kederle ama yaşamın içinde.
Üstüne bastığım güvenli topraklar kayarken ayak basacağım yeni kara parçaları bekliyorum.
İnandıklarımın yok oluşunu izlerken kendini yeniden doğuracak var oluşuma güveniyorum.
Tuz buz olayım istiyorum.
Dokunmadığım saklı parçalarımı bulurum belki o zaman.
Belki de bu acı şiddetli, karanlık ve sessiz bir uyarı.
Bana yaşatılan mevsimler doğama uymadığı için geldim belki bu hale.
Yüzleşmezsem kurtulamam, kirlenmeden aklanamam, bitirmeden başlayamam.
Ben bu depresyonu içine girmeden tamamlayamam.
Yazmışım da yazmışım o zamanlar.
Tabii insan çok uzun zaman yazacak hal bulamıyor.
Bakınca böyle bir...
Duygunun tanının içinde. Biraz çıkmaya yakın dökebilmişim kağıda galiba.
Böyle göğüs kafesinden yeni bir ben doğurmak gibi öyle söyleyeyim size.
Boş kağıt yazısı tam da depresyon döneminin öyle bir belki içinden çıkışının ilk sinyaliydi böyle.
İçini kusabilmek gibi.
Böyle bir duygu.
Tanıdık gelenler vardır belki.
Anlattıklarımı. O sessizliğe, o duygunun da sessizliğine.
Tabii tanıdık gelenler gerçekten bu yazıda da anlattığım gibi genelde anlaşılmıyorlar.
İnsan depresyondayken böyle gerçekten acı acı gülümseyebileceği, hali olsa acı acı gülümser yani cümleler duyuyor insanlarda.
İşte canına sıkma, geçer, biraz gez dolaş, pozitif düşün, bu kadar büyütülecek ne var, kendini topla artık hadi ayağa kalk gibi.
Oysa depresyon çoğu zaman insanın yalnızca moralinin bozulması çok üzülmüş olması ya da sadece kötü bir dönem geçiriyor olması falan değil.
Bu zihnin bedenin duyguların ve yaşam enerjisinin birlikte yavaşlaması hatta bazen çökmesi.
Sanki insanın içindeki hayat ışığının kısılması gibi.
Eskiden keyif veren şeylerin anlamsızlaşması, geleceğe dair umudun azalması, sürekli bir yorgunluk hissi, suçluluk, değersizlik, boşluk duyguları, insanlardan uzaklaşma
ve geri dönmeme isteği, yoğun uyuma ya da hiç uyuyamama bazılarında, iştah değişimleri ve bazen yalnızca ben bu hayatı yaşamaya dayanamıyorum hissi gibi bir yer.
Biz aslında depresyonda birçok farklı tipi var elbette ama daha çok benim de gözlemlediğim majör depresif bozukluk dediğimiz tabloda iki temel şeye bakıyoruz.
Birincisi çökkün duygu durumu.
Yani yalnızca can sıkıntısı gibi değil.
Belirgin bir duygusal çöküş ama herkeste de aynı görünmüyor.
Depresyon bazen ağlayarak yaşanıyor.
Bazen ağlamayarak ve hatta hiçbir şey hissedemeyerek.
Bazı insanlar mesela depresyonda çok sessizleşiyor.
Bazıları ise daha öfkeli olabiliyor.
Bazıları sürekli uyurken, bazıları yaşam içerisinde hiçbir yere sığamıyor.
Ama çoğumuzun ortak bir cümlesi var o dönemde.
Eskisi gibi değilim.
Ben benden çok uzakta gibiyim gibi.
İkinci çok sık karşılaştığımız durum da aslında yaşamdan keyif, zevk kaybı.
Yani hiçbir tat alamama gibi.
Çünkü bazen insan üzgün değilim ki ben der.
Ama hiçbir şeyden keyif almıyordur yaşamda.
Eskiden iyi gelen şeyler artık işlemiyordur.
Ve bunlara tabi başka belirtiler de eşlik ediyordur.
Demin bahsettiğim uyku ile ilgili olan durumlar, iştahla ilgili durumlar.
Bu arada bazen sürekli yemek yemek de bir duygusal boşluğu kapatmak gibi.
Enerji düşüyor, konsantrasyon bozuluyor.
İnsan kendinde çok yoğun bir değersizlik hissedebiliyor.
Suçluluk artabiliyor.
Eyleme de yansıyor, bedene de.
Hareket yavaşlayabiliyor.
Bazen tam tersi huzursuz bir ajitasyon hali oluyor.
Ve bu tablo gelip geçici bir iki gün gibi değil bu arada.
Belirgin şekilde sürüyor.
Hayat işlevselliğini bozuyor.
Yani insan sadece kötü hissediyorum demiyor.
Hayatını yaşamakta zorlanıyor.
Bazen mesela depresyon duygusal yorgunlukla karışıyor.
Oysa yorgun insan dinlenince kendini duyunca toparlayabiliyor.
Depresyondaki insan yaşamaktan çok yorgun bir halde olabiliyor.
Mesela depresyon bazen yasla karışıyor.
Yas da biliyorsunuz çok ağır bir duygu durumu ve yaşamadan bitmiyor.
Ama şöyle yasla birini kaybediyoruz.
Bir ilişkimiz bitiyor. Hayatımızda çok büyük bir kayıp oluyor.
Ve kaybın yasını yaşıyoruz.
Yasın içinde insan tabii üzülüyor, çöküyor, ağlıyor, içe çekiliyor.
Ne bileyim hatırlıyor, özlüyor.
Bu bir patolojik durumda değil zaten.
Bu sağlıklı. Depresyonda ise daha çok hayat isteğinin anlamının eski kendinin kaybını yaşıyor gibisin.
Evet bazen yasın içinde de bir tablo ki yasın bir döneminde de var.
Depresif bir döneme dönüşebiliyor.
Ama burada mesele sadece kaybın kaybını yaşamak değil.
Genel bir değersizlik depresyonda.
Genel bir boşluk. Gelecekle boğun kopması gibi.
Hayattan tümden çekilme gibi.
Orada aslında başka bir şey konuşmaya başlıyoruz.
Bazı insanların ön yargıları var.
Mesela depresyonu böyle ertelemenin, tembelleşmenin, durmanın bir karşılığı gibi görüyorlar depresyonu yaşayan insanlara bakıp.
Bunu yaşayan insanlar zaten yeteri kadar kendini suçluyor.
İradesizim diyor, beceremedim diyor, tembelim diyor, toparlanmalıyım bir an önce diyor.
Ama böyle bir bağlantı yok.
Tembellikte insan çoğu zaman zaten keyif alıyor durmaktan.
Depresyonda... Keyif hayattan çekilmiş halde.
Bir de herkesin depresyonu da aynı değil.
Hep söyleyeceğim bunu. Bu insan depresyonda gibi değil dersiniz ama bazı insanlar sessiz geçerler.
Bazıları çalışmaya devam ederler.
Gülerler. O toplantıya girerler.
Üretirler o son güçleriyle.
İnsanlarla konuşurlar. Ama içeride çökmüşlerdir.
Yüksek işlevli depresif örüntüler diyoruz biz buna.
Her şeyi yapıyor gibi görünmek...
İyi olmak demek değildir.
Bu da özellikle görünür, çalışır, üreten insanlar için önemli.
Çünkü bazen dışarıdan herkes ama gayet iyisin der ve insan daha da yalnız hisseder.
İyiyim, iyi olmalıydım gibi.
Bir de maskeyle depresyon var.
Bu da birçok insanda var.
Kişi bir maske takmış ve bu maskeyle beraber yaşıyor da hayatının içerisinde.
Bakıyorsunuz gülümsemeleri de orada, neşeleri de.
Umutları da var gibi diğerlerine de umut veriyor.
Ama aslında yaşam içerisinde bu takılan maskenin ardında kişi kendiyle kaldığında yoğun depresif belirtilerin hepsini gösterebiliyor biliyor musunuz?
Yani dışarıdan nasıl göründüğümüzde toplumda nasıl duyulduğumuza yansıtıldığımıza değil de içerideki duyguya bakarak tanımlayabiliyoruz baktığımızda.
Şimdi psikolojinin tarihinde depresyonu anlamaya çalışan her ekol insanın başka bir katmanına, yönüne, kaynağına bakıyor tabii.
Kimisi bilinç dışını anlamaya çalışıyor, kimisi genetik özelliklerle bakıyor, kimisi çocukluğa derinden bakıyor, kimisi davranışlara, kimisi düşüncelere, bazen bedene, kimisi ilişkilere, kimisi de insanın
anlam arayışına. Hepsi aynı sorunun peşinde.
İnsan neden yaşamla bağını kaybeder?
Ki zaten hepsine bir bütün bakmak gerekir.
Ve belki de en temel yaş şurası ya.
Depresyon tek bir yerden doğmuyor.
İnsan nasıl çok katmanlıysa depresyon da öyle.
Psikanalitik yaklaşım daha çok aslında kaybın gölgesiyle bakıyor.
Erken dönemdeki ilişkilerin kaybı ya da yansımaları.
Depresyona özellikle kayıp yas ve bastırılmış öfke üzerinden anlamaya çalışıyoruz bazen.
Psikanalitik kuramdan baktığımızda.
Yas ve melankoli metni var Sigmund Freud'un.
Bence yaşam boyunca belki her terapisti uzman için de her danışan için de başucunda durabilmeli.
İnsan bir kayıp yaşadığında yalnızca üzülmüyor.
Kayıp sadece ölüm değil biliyorsunuz.
Erken dönemden başlıyor.
Kaybettiği kişiyle ya da şeyle kurduğu bağı kendi benliğinin içinde taşıyor.
Ama bazen bu kayıp sağlıklı şekilde yas tutulup yaşam boyunca dışarı bırakılmayabiliyor.
İnsan kaybettiği şeyi bilinç dışında arkada bir yerde taşımaya devam ediyor.
Ve işte burada depresyonun belirtileri de başlıyor.
Freud'a göre depresyondaki insanın kendine yönelttiği sert eleştirilerin önemli kısmı aslında erken dönemde kaybedilen nesneye duyulan öfkenin kendine dönmesi olabiliyor.
İnsanın depresyonda kendini yok edercesine olduğu halin temelinde Erken dönemde kaybedilen ve geri dönmeyen taraflar olabiliyor.
İnsan ben o zaman değersizim, kötü biriyim, ben başarısızım dediğinde aslında bilinç dışında başka bir kayba, başka bir şeye, başka bir yaraya konuşuyor da olabiliyor.
Depresyonda insan yalnızca sevdiği şeyi, sevdiği hayat renklerini kaybetmiyor.
O şeyle birlikte...
Kendinden bir parçayı da kaybediyor.
Bu yüzden depresyonda benlik saygısının da çöktüğünü görüyoruz aslında.
Yani insan yalnızca üzgün hissetmiyor.
Kaybetmiş ve çökmüş de hissediyor.
Temelleri var tabii. İhmal çocuklukta, şiddet, koşullu sevgi, cezalandırıcı ebeveynler, aşırı eleştirel aile yapıları, bastırılmış öfke, ilerleyen yıllarda depresif
yapılanmanın da temelini oluşturabiliyor.
büyüdükçe hepimizin hayatına.
Burada Melanie Klein'i de anmak lazım.
Daha çok erken çocukluk ilişkileri üzerinden açıklıyor o da.
Ona göre çocuk sevdiği kişiye aynı zamanda öfke de hissediyor.
Bu çelişkili duygular suçluluk yaratıyor.
İnsan sevdiği kişiye zarar verme korkusuyla ağır depresif duygular yaşayabiliyor büyüdükçe.
Winnicott, önemli bir kuramcı, gerçek benliğin kaybı ile ilişkilendiriyor depresyonu.
Çocuk sürekli çevrenin beklentilerine uyum sağlamak zorunda kalırsa sahte bir kişilik geliştiriyor.
Yıllar sonra insan başarılı görünse bile içten içe o boşluğu hissetmeye devam ediyor.
Çünkü yaşadığı hayal, yaşadığı hayat, kurduğu ilişkiler kendisinin değilmiş gibi hissediyor.
Jung'a da bakalım. Jung'a göre depresyon her zaman bir bozukluk gibi değil.
Bazen ruhun insanı durdurma biçimi.
Burası önemli. Sen...
Sana ait olmayan bir benliğin içinde kayboluyorsun.
Dur diyor. İnsan kendini durdurmayınca onu durduracak daha şiddetli bir darbe buluyor, çıkartıyor içinden.
Bilinç dışından belki de.
Çünkü insan sürekli dışarıya yöneliyor ya.
İşte başarı, statü, ilişkiler, görünüş, toplumsal roller.
Ama iç dünyasını da ihmal ediyor.
Kendini unutuyor bazen. Jung'a göre insan kendi gölgesini, bastırdığı yanlarını, korkularını...
kırılganlıklarını görmek istemedikçe ruh geri çekilmeye başlıyor ve depresyon burada bir tür aslında kendi içine çağrı gibi çıkıyor.
Diyor ki insan karanlığını bilinçli hale getirmedikçe ona kader der.
Yani insan yüzleşmediği yaraları yaşamaya devam eder ve bunlarla yüzleşmedikçe günlük hayatın bütün sinyallerine rağmen bunları görmedikçe aslında
insan kendi varlığını bir personaya yungun deyimiyle sıkıştırdıkça ve bu sefer içerden Artık durdurulamaz bir hale geliyor ve depresyon olarak ortaya çıkabiliyor.
Davranışçılar öğrenilmiş çaresizlikle de anlatıyorlar depresyonu aslında.
Çünkü insanın kendisi aslında ödül ve ceza mekanizmalarıyla da şekilleniyor.
Ve eğer kişi sürekli başarısızlık, reddedilme, cezalandırma, değersizleştirilme yaşarsa zamanla davranış enerjisini kaybetmeye başlıyor.
Ve böyle geldiğimiz bir dünyada Seligman öğrenilmiş çaresizlik teorisiyle depresyonu anlamlandırıyor.
O meşhur bir deney aslında.
Deneylerde canlılar kaçamayacaklarını öğrendiklerinde sonrasında kaçabilecekleri durumlarda bile çabalamayı bırakıyorlar.
İnsan da bazen yapıyor bunu.
Defalarca görülmeyince, başarısız olunca, terk edilince, takdir edilmeyince, değersiz hissettirilince bir süre sonra nasıl olsa değişmeyecek demeye başlayarak depresyon burada umudun öğrenilmiş
bir şekilde kaybıyla beraber yaşanmaya başlıyor.
Beck'e bakalım bu noktada.
Depresyonun düşünce sistemleriyle ilişkili olduğunu söylüyor.
İnsanların zihninde otomatik olumsuz düşünceler vardır diyor.
Mesela en erkenden öğrenilmiş kimse beni sevmez, başarısızım, hep kötü şeyler beni bulur, ben zaten yetersizim gibi düşünceler.
Zamanla gerçeklik gibi hissedilmeye başlıyor.
Buna da bilissel çarpıtma diyor aslında.
Ve bir ayrılık yaşandığında zaten kimse beni sevmez.
Bir eleştiri geldiğinde zaten ben değersizim.
gibi kavramlarla o bilissel üçlük, kendilik hakkında, dünya hakkında, gelecek hakkında olumsuz düşünceler, umutsuzluklar aslında depresyonun zihinsel çekirdeği olarak
da karşımıza gelebiliyor buralara.
Varoluşçu yaklaşım anlamsızlık ve yalnızlıkla anlatıyor.
Viktor Frankl depresyonun önemli kısmını anlam kaybıyla ilişkilendiriyor.
İnsanın hayatla arasına giren mesafe.
büyük bir anlam kaybı.
Bazen insanların çok şeyi var ama anlamı yok.
Varoluşlukta depresyon, yalnızlık, ölüm farkındalığı, özgürlük kaygısı, anlamsızlık, yabancılaşma ile aslında çok temel yerlerden anlatılıyor.
Rolla May de buna katkı olarak diyor ki, insan kendi seçimlerini yapmadığında, başkalarının hayatını yaşamaya başladığında, Kendi varoluşundan uzaklaşıyor.
Ve depresyon burada yalnızca hastalık değil, yaşanmamış hayatın yasına dönüşebiliyor.
Evet, her depresyonda biz biraz yas da tutuyoruz.
Yaşamadığımız hayatın, kendimiz olmadığımız günlerin, ne bileyim işte gittiğimiz ama bize ait olmayan yolların da yasını tutuyoruz.
Geçti alttan da bakalım benim ekolüm.
Zafir Spurs çoğu zaman yaşanmamış ve tamamlanmamış.
durumlar, anılar, duygular üzerinden de ele alıyor depresyonu.
İnsan söyleyemediği şeyleri, yaşayamadığı mesela öfkeyi, tutulamamış yasları, bastırılmış ihtiyaçları aslında hallettim o dönemi dese de içinde taşımaya devam ediyor.
Depresyon burada durmuş duyguların ağırlığına dönüşüyor.
Aslında depresyondaki insan çoğu zaman geçmişte takılı, geleceği umutsuz ve şimdiden kopuk oluyor.
Ve biz gerçek bir terapi sürecinde geçmişi, geleceği ve Kopuk durulan şimdiyi de şimdi ve burada'ya getirerek insanın tamamlanmamış işlerine yakından bakıyoruz.
Peki bizi depresyona sürükleyen şeyler ne?
Aslında tek bir sebep değil.
Bir anda da olmadı.
Bir gecede de çıkmadı ortaya.
Bazen yıllardır biriken şeylerin sessiz sonucu.
Çocukluk, ihmal, sevilmemek, belki sürekli eleştirilmek, kendini değersiz hissettiren ilişkiler, kaybedilen insanlar, yaslar, travmalar.
Zamana yayılmış yalnızlık, bitmeyen stres, tükenmişlik, bazılarının yetersizlik hissi, bazılarının anlaşılmaması ve bazen de insanın yıllarca taşıdığı yükler.
Çocukken sürekli güçlü olmak zorunda bırakılan insanlar vardır mesela.
Ağladığında susturulan, üzüldüğünde abartıyorsun denilen, başarılı olunca sevilen, hata yapınca değersiz hissettirilen.
O çocuk büyür ama içindeki yorgunluk onunla beraber büyümeye devam eden.
Bir gün artık taşıyamaz hale gelir.
Bazı insanlar da hayatları boyunca hep başkalarını kurtarmaya çalışır mesela.
Herkese yetişirler.
Herkesi toparlarlar.
Ama kendilerini unuturlar.
Sonra bir gün içlerinden şu cümle geçer.
Ya ben ne zamandır yokum ya.
Modern dünyada depresyonu büyüten bir yer haline geldikçe bu iyice büyür.
Yokluğumuzu fark ederiz.
Ne bileyim. Modern dünyada da bu dayatılıyor ya sürekli mutlu görünmek zorundaymışız gibi.
Sürekli üretmek, güçlü olmak, iyi görünmek, başarılı olmak.
E insan yoruluyor.
Kalıplara uymaya çalıştıkça kendisi olmaktan da uzaklaşıyor.
Sosyal medyada anlatıyorum ya herkes mutluymuş gibi görünürken insan kendi zor günlerinden, depresif hallerinden, herkeste var olabilecek karanlığından...
Utanmaya başlıyor. Utandıkça daha çok yalnızlaşıyor, daha çok suçlu hissediyor.
Ama aslında depresyon en çok yalnız bırakıldığında, anlaşılmadığında, utançla ve suçlulukla da büyüyor.
Edebiyat, şiir güzel anlatıyor.
Edip Cansever mesela diyor ki her şey iyi, her şey sade.
Anlayamıyorum şu iç sıkıntımı.
Yaşamak dersen yaşamak, sarhoşluğum sarhoşluk.
Ah diyor ama hatırlamak olmasa eski günleri.
Bir yanıyla...
Aslında o içerideki depresif hali anlatmıyor mu?
Orhan Veli hepimizin de belki çok ezbere bildiği o şehirde diyor ya.
Ağlasam sesimi duyar mısınız mı sıralarımda?
Dokunabilir misiniz gözyaşlarımı ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, kelimelerin ise kifayetsiz olduğunu.
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var biliyorum her şeyi söylemek mümkün.
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum, anlatamıyorum.
Gerçekten anlatılması tanımlanması da zor oluyor biliyor musunuz?
Bu dönemi, bu durumu, bu tanıyı yaşayanlar için.
Nilgün Marmara ben çok severim.
Savrulmuş bedende.
Diyor ki bilir miydim yaklaşan karanlığı daha önceleri.
Son verilebilir yaşamın benimki olduğunu.
Zamanı azaldı artık zorlanmış bedenimin.
Olduğum gibi ölmeliyim.
Aşk, bağ ve hiçbir utkuyu düşünmeden kalıvermeliyim öylece.
Kaskadı diyor. Evet bazen depresyonun içerisinde bu arada hayattan uzaklaşma, hayatı sonlandırma fikirleri de oluyor.
Buralara yaklaşan bir duygu durum ya da bir durum, bir duygu, bir düşünce yaşıyorsanız lütfen destek alın.
Çünkü hayat bu dönemden ibaret değil.
Yaşamınızın tamamı depresyonunuzun karanlığından ibaret değil.
Bu kadar yıl boyunca, 20 küsur yıldır bu mesleği yapıyorum.
Bütün o karanlık, ölümlü, sıkıntılı, zorlu düşüncelerden çıkmış ve gerçekten hayatını yeniden doğurmuş onlarca insan tanıyorum.
Depresyonun anlamını anlamak önemli bir yere geliyor.
Böyle. Zor konuları konuşuyoruz.
Şiire uğramadan çıkmak istemedim.
Şiir bazen hafifletiyor. Turgut Uyar, ben hepsini okumayayım ama Büyük Ev Ablukada'yı okursanız aslında yine bütün o karmaşasının içerisinde Depresyonun nasıl anlattığını
ya da hayat tatlarını, hayat zevklerini ya da hayattan zevk alamamı hallerini de güzel anlattığını biliyorum.
Tabi edebiyattan da bahsetmemiz lazım.
Romanlardan mesela. Sırça Fanusu okudunuz mu bilmiyorum.
Depresyonu anlamak isteyen biri için küçük eserlerden bir tanesi.
Özellikle oradaki o...
dünyaya yabancılaşma, boğulmuşluk hissi, zihinsel çöküşü çok güzel anlattığını düşünüyorum.
Tabii yer altından notlardan bahsetmek lazım burada.
İnsanın kendi zihni içinde çürüme halinden anlatıyor.
Tutunamayanlar, Oğuz Atay, modern insanın yalnızlığına, topluma yabancılaşmasını ve içsel parçalanmasını güzel anlatıyor mesele.
Ben izler bulmuştum Selim Işık'ta kendimden.
Dönüşümü okuyanlar var mı bilmiyorum, Kafka'nın.
Oradaki birçok metafor aslında depresyondaki insanların da çoğu zaman hissettiği, öyle yaşadığı insanlıktan uzaklaşma hissinden baktığımız
yerler. Mesela Sessiz Depresyon'un bir romanı derseniz Kürk Mantolu Madonna'dan bahsedebiliriz biliyorsunuz ki.
Hani şey Madonna'nın hikayesini anlatan.
Şaka yapıyorum aman ha beni de koymayın oraya.
Peki ne yapacağız depresyonda?
Önce şunu söylemek gerekiyor.
Depresyon bir anda geçecek bir şey değil.
Çoğu zaman insanın yıllarca taşıdığı şeyler bazen zaman istiyor.
Ama depresyonun içinden yaşaya yaşaya çıkmak mümkün.
Bunu bu kadar net söylememin sebebi kendimde de profesyonel olarak eşlik ettiğim insanların süreçlerinde de buna şahitlik etmiş olmam aslında.
İlk adım kötü olduğumu depresif olduğumu kabul etmek.
depresyonun içinde başka bir suçlulukta yaşıyor.
Çünkü insan bu arada reddetip iyiymiş gibi davranmaktan daha da çok yoruluyor.
Depresyonla mücadelede en önemli şeylerden biri bazen içimiz tam tersini söylerken kendimizi uzun süreler boyunca yalnız bırakmamak.
Çünkü insan o karanlıkta yalnız kaldığında düşünceler de Gerçek hayatmış gibi görünmeye başlıyor.
Güvendiğimiz insanlarla hazır oldukça konuşmak.
Bazen yan yana durup susmak.
Duyguları bastırmamak.
Günlük yaşam ritmini neresinden tutabiliyorsak.
Büyük görevler değil. Yapabilmek.
Bedeni tamamen ihmal etmemek.
Tamam bazı ihmaller olacak. Ne bileyim bazen sadece yataktan kalkabilmek için küçük rutinler oluşturmak.
O hiçbir şey yapmak istemiyorum diyen halin içinde...
En küçük şey bile kıymetli.
Kalkıp kendimize bir su koymak.
Ne bileyim bazen yatağı bir ucundan toplamak.
Uzun yürüyüşlere belki hazır değiliz daha.
Kendimizi yerimizden kaldırmak.
Bir arkadaşımızın mesajına kısa bir cevap vermek.
Perdeyi biraz aralamak.
Hayatla kopan bağları küçük küçük bağlamak büyük görevler gibi değil.
Mesela bilissel davranışçı terapi depresyonda düşünce kalıplarını fark etmeye yardımcı oluyor.
Psikodinamik terapi geçmiş yaraların bugünkü etkilerini anlamaya sağlıyor.
Şema terapi çocuklukta öğrenilen değersizlik, terk edilme, yetersizlik gibi şemaları çalıştırıyor.
Varoluşçu terapi insanın yeniden anlam bulmasına destek oluyor.
Zaten hangi terapi ekoli olursa olsun destek almak, profesyonel destek almak, bunu ertelememek, ötelememek.
İnsan iyileşmeye bazen şöyle başlıyor.
Kendime yıllardır yaptığım haksızlıkları fark ederek.
Kendimizi nasıl tükettiğimizi anlamadan, kendimizi nasıl iyileştireceğimizi bulmak da yaşam içerisinde zor.
Senin depresyonunun çok eskiye dayanan bir kaynağı var.
O kaynağın içine düşmeden onun içinden çıkamıyorsun.
Yeter ki görmezden gelme, gözlerini kapatma.
Hazır oldukça fark etmek elbette.
Bir de kendini suçlarsan...
Orası daha zorlaştırıyor.
Neden böyleyim? Neden toparlanamıyorum?
İnsan bunu kendine yapar mı?
İnsan bunu da yapamaz mı?
Ben ne işe yarıyorum?
Etrafımdaki insanları çok üzüyorum.
Çok daha fazla acıtıyor bu sorgular insanı.
Bir süre yapamıyorum ya.
Bir süre yapamıyorum.
İyi değilim yani ben.
İnsan kendini kendi sesiyle yaralıyor en çok bu arada.
Depresyon bir karakter zayıflığı değil.
İrade eksikliği değil.
Şımarıklık değil. Yeterince iyileşmeyi istememek değil.
Elbet kendi içinde bazen hayat adaptasyonu oluyor hiçbir şey yapmamanın ama depresyon tembellik değil, yetersizlik değil.
Bu bir dönem.
Özellikle yardım istemeyi güçsüzlük zannediyorsak bu dönemin çukuru daha fazla büyüyor aslında.
İnsanın hayattaki en büyük dayanağı bakın güçsüzlüğü değil dayanağı ben iyi değilim diyebilmesi yani.
Bir de şunu ayıralım. Eğer bir süredir hayatın tadı belirgin şekilde kaçtıysa, işlevsel din bozulduysa, uykun, iştahın, enerjin değiştiyse, kendinle ilişkin uzaklaştıysa ya da sertleştiyse,
hayatla bağın zayıfladıysa, bunu sadece geçer herhalde diye bırakmamamız gerekiyor.
Çünkü depresyon destek alınabilir ve tedavi edilebilir bir şey.
Psikoterapi işe yarar.
Binlerce... Kanıtı, örneği, deneyimi.
Bazen psikiyatrik destek gerekir.
Bazen ikisinin birlikte gitmesi gerekir.
Nasıl ki kırılan kemiğinizi konuşurken utanmıyorsanız grip olduğunuz için burnunuzun aktığını ruhun zorlandığı yerleri konuşurken de utanmamamız, kaçınmamamız gerekiyor.
Bir de depresyonda olmayanlar ama etrafında böyle biri olanlar için ve onları gerçekten sevenler için de bir şeyler söylemek istiyorum.
Yakınızda böyle biri varsa onu hızlandırmaya çalışmayın.
Benimle susmak ister misin?
Benimle konuşmak ister misin?
Yanındayım. Seninle duracağım.
Seni acele ettirmeyeceğim.
Mesajını bazen sözler olarak bazen gözlerinizle verin.
Çünkü bazen insan umutsuzken bunun sonsuza kadar süreceğini ve hiç kimse tarafından anlaşılmayacağını düşünüyor.
O yüzden de yan yana durabilmek aslında önemli yerlerden bir tanesi.
Çok konuşulacak tarafı var ama depresyonun...
Tabii ben tanı kriterlerin hepsini anlatmıyorum.
Farklı durumları, alt tipleri de var.
Ama tabii merak eden araştırır bakar.
Ama o en içerideki duygudan, bugünlere nasıl geldiğinden bu depresyonun içinden çıkılabilir bir durum olduğundan bahsetmek istedim size.
Bu arada depresyondan çıkmak her zaman eski halinize dönmek değil.
Bazen insan o süreçten başka bir ben doğurur.
Bazen daha kırılgandır ama daha gerçektir.
Sonra güçlenir. Yorgundur ama büyümeye ve geleceğe umudu vardır o yorgunluğun.
Yani eski halinden daha yakın hissederek kendine çıkar insan gerçekten içinden.
Ben de öyle olmuştum.
Peki devam edeceğiz psikolojik dayanıklılık serisine.
Başka başlıklarla görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
