
Uzman Psikolog Gökhan Çınar’la Psikolojik Dayanıklılık Serisi'nin yeni bölümü şimdi yayında! Gökhan Çınar, zor zamanlarda psikolojik olarak hayatta kalmak, duygularımızı yaşayabilmek ve ifade edebilmek, bu hayatı yaşarken ihtiyaçlarımızı fark etmek, kendimiz olabilmek ve kendimizi iyileştirebilmek üzere bizlerle dertleşiyor.
Kendin için şimdi bir adım at ! Dijital sağlık platformu Eczacıbaşı Evital’i hemen indir, psikolojik danışmanlık ve beslenme danışmanlığı görüşmelerini %20 indirimle planla. 👉 Kod: CINAR25 Evital'i indirmek için: https://s.evital.app/gokhancinar
*Bu bölüm "Eczacıbaşı Evital" hakkında reklam içerir*
Transkript
Al çocukluğunun karşına, eğil onun boyuna, tut elinden.
Takıldığı düğüme el at, görülmemiş darbelerine göz at.
Açık yaralarına yavaş yavaş dikiş at.
Sen büyütmezsen hep aynı yaştan kırılacak çocukluğun.
Sen anlamazsan hep aynı yerden yer alacak.
O senin özün.
Onu gör, özrünü dile, gönlünü al.
Bir düşün. Ona gülümsemeyi, onu dinlemeyi, onu en içerden sevmeyi, Nerede bıraktın?
Dijital Sağlık Platformu Eczacıbaşı Evital sunar.
Hoş geldiniz. Psikolojik Dayanıklılık serisinde bir diğer buluşmada beraberiz bizler.
Aslında bütün bileşenleriyle beraber psikolojik dayanıklılığı konuşuyoruz.
Ve tüm bunların hepsinde fark ederek, hissederek hayatımızdaki hem güçlü tarafları hem boşlukta kalmış tarafları belki
geliştirmediğimiz kaslar gibi zayıf bıraktığımız tarafları konuşmaya devam ediyoruz.
Çok temel bir yerdeyiz aslında.
Elbette zorlu bir toplumda yer yer, bizi zorlayan insanlarla, bazen gerçekten de üst üste zor deneyimlerin arka arkaya gelebildiği zamanları yaşıyoruz.
Ama böyle zamanlarda biliyoruz ki artık psikolojik dayanıklılık sadece güçlü kalmak, güçlü olmak.
Her şeye karşı her an dayanıklı olmak anlamına gelen bir şey değil.
Biliyoruz ki artık düşmekten de güç aldığımız yerler var.
İnişler ve çıkışlar var.
Ama bütün bunlarla beraber aslında kendimizden umutlanmayı bırakmamak.
Hazır oldukça ara ara karanlık zamanlardan da geçerek büyüme inadımızı bırakmamak.
Çünkü büyümek sadece yaş almakla ilgili bir şey değil.
Çoğunlukla kendini büyütmek zorunda olan çocuklarız.
Büyütülmediğimiz yerlerden.
Hep diyorum çocukluk, bir çocukluk öykümüz vardı.
Çocuklukta büyüdüğümüz bir ev vardı.
Belki bir evdi ya da değildi.
Belki ev hissediyorduk ya da hissetmiyorduk.
Ne bileyim birçok insan karşımıza çıktı.
Bugün yaptığımız seçimlerin, bugün çıkamadığımız yolların, bugün bazen hayal kurmaktan vazgeçmelerimizin, belki bugünkü gücümüzün.
gelecekten güç alabilmemizin ya da gelecekten umutsuz olabilmemizin kendi hayat öykümüzde birçok anlamı var.
Biz bütün bu anlamlarla beraber bizi büyütenler ya da büyüme hikayemizde karşımıza çıkanlar bildiklerini yaptılar diyoruz.
Şimdi ben kendim için ne yapacağım?
Şimdi ben kendi hikayemi kırıldığım yerden, 3 yaşımdan, 5 yaşımdan, 17 yaşımdan, 21 yaşımdan o zorlu anılardan bugün nereden anlayıp büyütebilirim?
Büyümek ömrü boyu.
O yüzden de psikolojik dayanıklılık serisiyle aslında kendimizi anlayalım, duygularımızı fark edelim ve kendimizi büyütebilmek üzerine dayanıklılığı konuşalım istediğimiz için buluştuk.
Bugünkü bölümün ana başlığı değersizlik.
Kocaman bir başlık aslında.
Biliyorsunuz dünyadaki birçok zorluğun, birçok savaşın, Birçok tıkanma, sıkışma döneminin insanda ve toplumda bu
arada. Birçok zaafın, birçok yetersizliğin, birçok saygısızlığın, şefkatsizliğin.
Hepsinin temeli değersizlik.
Sadece değersizlik tarafından konuşmayacağız bugün.
Öz değer konuşacağız aslında.
Çünkü kendimi değersiz hissediyorum cümlesini birazcık daha günlük hayattaki arayışa çevirirsek.
Kendimi nasıl daha değerli hissederim?
Öz değerimi nasıl arttırabilirimi de konuşacağız.
Değerlilik ve değersizlik konuşurken.
Bunun için de dedim ya işte büyürken yaşadıklarımız bir ömür boyu büyümektir diye.
Bunu yaparken de hikayemize bakacağız.
Daha yakından bakacağız birlikte.
Bugün bu bölümde madem değersizlik konuşacağız.
O zaman önce şöyle bir arkanıza yaslanıp.
hikayenize bakmayı önereceğim.
Ben de bazı cümlelerimle eşlik etmeye çalışacağım.
O hikayeye yakından bakmak nasıl olur diye.
Hadi bakalım. Hikayene bak.
Değerini de değersizliğini de büyüme öykünden anlayacaksın.
Hikayene bak. Çocukluğundan ne öğrendin?
Hangi duyguların yok sayılıp birikti de bu kadar öfkelisin?
Hangi heyecanların yarım kaldı ki kaygından kurtulamıyorsun?
Kimin utancını yüklendin ki Suçlamayı bırakamıyorsun kendini.
Gülümsemen neredeyse oldu da mutlulukları hak etmediğini düşündün.
Bu kadar hüznü sırtlanmış gidiyorken bir düşün.
İlk ne zaman bu kadar üzüldün?
Kimden öğrendin sevgisizliğe ilişki demeyi?
Başka çaren kalmadığını zannedip canını acıtanı sevmeyimi ezberledin.
Yalnızlığa sıkışmayı hangi anı da benimsedin?
Hikayene bak. Belki yarana evin zannettin.
Belki de boşluklarını organların gibi benimsedin.
Canını öyle yaktılar ki ruhunun değerini unuttun.
Işıltısına kör, varlığına yabancı, iç sesine sağır hale geldin.
Sorgulamaktan yürüyemeyen, kırıldığı yerden büyüyemeyen birine dönüştün.
Hayır demedikçe zırhın delindi.
Kendini kurtarmaktan vazgeçince el uzattığın her hayatta kendini kurtarıcı zannettin.
Üstünü örttüğün duygularını öldürdün zannettin.
Kendine düşmeyi yasakladın.
Ayaklarını tutmaz oldu.
Gözyaşlarını içine sıkıştırdın.
Gözlerin görmez oldu.
Yok saydığın her anı birikti.
Kör düğümlendi ve aklın tutuldu.
O kavgaları vermek için kalmaya cesaret edemedin.
Ait hissetmediğini o odalardan çıkıp gidemedin.
Kızdığında yutkundun.
Utandırdılar yuttun.
Üzüldüğünde sustun.
Hikayene bak. İnsanları kırmamak için insan olduğunu unuttun.
İnsan kendine böyle haksızlık eder mi?
Yapma. Biriktin, taştın, kaynadın, kendi üstüne döküldün.
Sevilmek için kendini, onaylanmak için benliğini, değer görmek için değerini bıraktın.
Hikayene bak. Sonra dön ve yanındakilere bir bak.
Onu mu seviyorsun, sana hatırlattığı yaraları mı?
Ona mı güveniyorsun, onu senin bir gün sevme umuduna mı?
Onların sözlerinden kendini dinlerken kendi sesini nasıl içesaydın?
Onların gözünden kendini puanlarken aynanı hangi çöpe attın?
Onlara kendini hiç anlattın mı?
Herkesle uzlaşırken kendinle anlaştın mı?
Çıkaramadığın sesin sebebi kaç eski duyulmamış çığlık.
Atamadığın adımın durdurucusu hangi kesilmiş heves?
Elini kolunu bağlayan ipte hangi koparamadığın geçmiş bağ var?
Çıkaramayacağını zannettiğin dipte hangi anıdan kalma bir ağ var?
Al çocukluğunun karşına, eğil onun boyuna, tut elinden.
Takıldığı düğüme el at, görülmemiş darbelerine göz at.
Açık yaralarına yavaş yavaş dikiş at.
Sen büyütmezsen hep aynı yaştan kırılacak çocukluğun.
Sen anlamazsan...
Hep aynı yerden yeri alacak.
O senin özün.
Onu gör, özrünü dile, gönlünü al.
Bir düşün. Ona gülümsemeyi, onu dinlemeyi, onu en içerden sevmeyi nerede bıraktın?
Hikayene bak. Yakından bak.
Hataların tek çaren değil artık.
Eksiklerini topla ve toparlanıp ayağa kalk.
Hayatını sen tamamlıyorsun.
Bir ömürde suçlayarak geçmez.
Bu hayatı sen yaşıyorsun.
İlk adımı atınca kendine yaklaşmaya başlıyorsun.
Yürümekten vazgeçme, yol insanı kendinden tekrar tekrar doğurur.
Herkesi de affetme.
Bazen de insanı öfke korur.
Bu yüzleşme senin olsun.
Yeni senene, her denemene, her düşüşüne, kendine vereceğin değere eşlik olsun.
O yüzden hikayene bak.
Belki biraz geri alırsınız.
Belki bir kere daha dinlersiniz.
Belki dinlerken en umursamadığınız yer öz değerinizle tam alakalı yerdir.
Belki dinlerken gözlerinizi dolduran yer tam da sizin asıl meselenizdir.
Çünkü herkes başka şekilde duyarsızlaşır kendine.
Bazen duymazdan geliriz.
Bazen içine düşeriz hissettiğimiz zorluğun, acının.
Ama onunla bir şey yapmayacağımızı, yapamayacağımızı zannederiz.
Bütün bunlar için yazmıştım.
Özdeğer konuşacağımız bugünkü buluşmada Hikayene Bak yazısını sizlere de ulaştırmış olmak istedim.
Özdeğer, insanın kendine verdiği değer, insanın değerli hissetmesi ya da insanın özdeğersiz hissetmesi.
İşte bütün bunlar hikayemizle ilgili ama kendi öykümüzle ilgili olan bugün bizi belki daha güvensiz, belki daha şefkatsiz, belki daha...
temelde değersiz hissettiren şeyler bugünle ilgili.
Çünkü aslında ne yaşandıysa yaşandı.
E artık kendi hayatımız için bir şey yapacağız.
Bir ömür suçlayarak geçmez.
Bir ömür halimizi üzülerek de geçmez.
Bir ömür olduğumuz halin sorumlularına öfke duyarak da geçmez.
Bizim artık o öfkeyle, üzüntüyle, o suçlamayla bir yerden tetiklenip ben şimdi kendime nasıl davranıyorum?
Bu çocuğu büyütenler böyle büyüttü.
Karşısına çıkanlar böyle davrandı.
Bazı ezber bilgilerim oldu.
Bana acı verse de devam ettiğim şeyler oldu.
Şimdi ben nereden başlayalım diye konuşabileceğimiz yer, kendimize verdiğimiz değer.
O yüzden özdeğer konuşacağız bugün.
Erich Fromm'a göre dünyadaki bütün kötülüklerin ve savaşların temelinde yaşanmamış yaşamlar var.
Özdeğer düşüklüğü dünyadaki tüm kötülüklerin kaynağı.
En çok da kendimize yaptığımız veya yapılmasına izin verdiğimiz kötülüklerin aslında kaynağı bulduğumuzda.
Bana sorarsanız değersizlik düşüncelerinde ve değersizliğin yarattığı zorlu duygularda profesyonel destek almak hayatımızda ve öz değerimizi fark etmekte çok önemli
bir rol oynuyor. Tam bu noktada size evit halinden bahsetmek istiyorum.
Kendi değerini fark edemeyenler.
değerini başkalarının düşünce ve yansıtmalarına bağlayanlar, geçmişte yaşanan bazı olaylar nedeniyle değersizlik düşüncelerinden kurtulamayanlar desteğe ihtiyaç
duyabilirler. Psikolojik danışmanlık alma sürecinde insan kendini sadece kendisi olmaktan kaynaklanan değerini ve değerliliğini hatırladığında yaşamdaki
gücünü de fark ediyor.
Bu destek için size önereceğim Bir dijital sağlık platformu Evital.
Evital'de erişilebilir fiyatlarla online randevu almak da kolay gerçekten.
İster bir uzmanı kendiniz seçebilir, ister sistemin önerdiği uzmanla görüşmeye başlayabilirsiniz.
Psikolojik danışmanlık, beslenme danışmanlığı ve destek alabileceğiniz daha birçok farklı uzmanlık alanında sağlık profesyonelleriyle...
...online olarak görüşebilirsiniz.
Hayatta olduğunuz için değerlisiniz...
...ve bu değeri alacağınız bir destekle...
...yeniden hatırlayabilirsiniz.
Evital hakkında detaylı bilgi için...
...açıklamalara bir göz atmanızı öneriyorum.
Biraz daha açalım burayı.
Öz değerle ilgili olan yeri açalım.
Şimdi insan aslında bu dünyada...
...kendi ihtiyaçlarını karşılayarak var olabilir.
Bu ihtiyaçlar fiziksel ihtiyaç olduğu kadar...
...tabii psikolojik temel ihtiyaçlarımız da var.
Bu hayatın içerisinde. Ne bileyim.
Mesela sevmek sevilmek gibi.
Değerlilik gibi. Aidiyet gibi.
Başarı gibi. Onaylanmak kabul görmek gibi.
Değerli hissetmek gibi.
Bütün bu ihtiyaçlarımız üzerinden de ilişkiler kuruyoruz.
Ve aslında değer arıyoruz hayatımızın içerisinde.
Bir başkasının ihtiyaçlarını karşılarken bile aslında temel motivasyonumuz...
Kendi ihtiyaçlarımızın da karşılanması.
Çünkü bu hayatta duygusal olarak da ihtiyaçları karşılanmayan insan, ihtiyaçlarını karşılamak için adım atmayan insan hayatta kalamaz baktığımızda.
Ve özdeğer yaşamdaki ihtiyaçlarımızın ne kadar karşılandığıyla ve bizim bunları karşılamak için neler yaptığımızla da ilgili bir kavram baktığımızda.
Öz değerlilik birinin kendisini insan olarak değerli bulması diye geçer.
Gerçekte insanın yaratılıştan gelen insan olma değerinin farkına varmasıdır aslında.
Yani kendin olarak bir değerinin olmasından bahsediyorum.
Ne demek bu? Ben onun eşi olduğum için değerli değilim.
Ben bu işi yaptığım için değerli değilim.
Ben sadece onun babası olduğum için, onun evladı olduğum için değerli değilim.
Ben sadece boynuma bu madalya takıldığı için, elime bu plaket verildiği ya da verilmediği için değerli ya da değersiz değilim.
Ben omzumdaki rütbeler nedeniyle değilim değerli sadece.
Filancanın akrabası olduğum için, falancanın iş arkadaşı olduğum için.
Yani aslında bütün sıfatlardan bağımsız olarak da ben ben olarak bu hayata geldiğim için...
Bir değerim var. Bir temel değerim var.
Bilgisi bu. Yaratılıştan gelen insan olma değerimizden bahsediyoruz.
Bakmayın bazılarının bunu görmediğine, duymadığına, lekelediğine, böyle bulmadığına.
Bu var bizde.
İleride de konuşacağız.
Özdeğer kaybedilmez.
Özdeğer unutulur yaşam içerisinde.
Özdeğerimiz olmadığına ikna edilmiş olsak da, özdeğerimizin diğerleri tarafından suistimal edilmesine izin vermiş olsak da, yıllar içerisinde yaşadıklarımız aslında yaşama ve kendimize
değerli bakmamamızı bize getirse de.
Bu ancak özdeğerin unutulmasıdır.
O yüzdendir ki psikoterapi seanslarında 20 yıl önceki bir anıda çoğunlukla kaybedilmiş bir özdeğeri yeniden bulmaya çalışırız.
Ya da buluruz ve üstüne gideriz 20 yıl sonra.
Unutulmuştur, unutturulmuştur.
Özdeğer tabii çok çatı bir kavram.
Birçok şeyi kapsıyor ama genelde karıştırılan bazı kavramlara da dokunalım beraber.
Mesela öz saygı. Özdeğer'in bileşenlerinden biri aslında.
Öz saygı kişinin kendisiyle barışıklığının bir uzantısı.
İnsanın kendisini ve sınırlarını olduğu gibi kabul etmesi, bunlara ve kendisine saygı duyması ve bununla beraber diğerlerine saygı duymasını sağlaması ve bu durumdan hoşnut olması ile ilgili
bir kavram, bir hal öz saygı dediğimiz şey.
Tabii özdeğer yoksa öz saygı da zarar alır.
Özgüvenle de karıştırıyor.
Özgüven bireyin çevreyle etkileşiminde kendine dair olumlu duygular geliştirmesi sonucunda belli alanlarda da oluşuyor.
Özgüven yüreklilik, cesaret veya kişinin kendine güvenme duygusu olarak tanımlanıyor.
Koşullara, konuma, gelişmelere göre de değişiyor aslına bakarsak.
Bir kişi... Ne bileyim işte bazen kendini bir spor dalında çok özgüvenli hisseder.
Becerilerini de geliştirmiştir.
Başka bir spor dalında o kadar da güvenli hissetmiyordur.
Bu da normaldir aslında.
Ya da bir kişi bazı insanlarla ilişki kurarken özgüven gerçekten çok kuvvetlidir onun için.
Ama bir grup başka insanla ilişki kurarken özgüveninin geliştirilmesi gerekir belki de.
Birçok konu için ayırabiliriz.
Özgüven alansaldır.
Becerilere göre insanın yeterlilik bilinci ve o duyguları gelişir zaman içerisinde.
Ama özdeğer bütündür.
Özgüven de özdeğerin parçalarından biridir baktığımız zaman.
Tabii başarısızlıklardan da geçerek özgüvene ulaşırız.
Yani hayat içerisinde sürekli böyle ilerleyen bir grafimiz olmadığı için özgüven de geliştirilebilir bir şeydir baktığımız zaman.
Bir de öz şefkat kavramı var.
Bence herkesin biraz biliği olması da gerekir.
Öz şefkat insanın kendine nasıl davrandığıyla ilgili.
Özellikle zor zamanlar.
Biz toplum olarak da kültür olarak da çoğunlukla diyeyim, düştüğünde, yenildiğinde, zaaflarıyla beraber çöktüğünde kendine bir tekme daha atanlardanız.
Öyle davranıyoruz kendimize işte aptal, bunu nasıl beceremedin, ne biçim erkeksin, kadınsın, şimdi rezil oldun, el alem şöyle diyecek gibi yerlerle vuruyoruz kendimize.
Oysa bazen bir öz şefkat cümlesi, şuraları göremedin, buraların üstüne gidersin ya da...
Fena gelmedin yine de ya da bazen daha kapsayıcı.
Seviyorum seni, değerlisin sen.
Bir olayla değersiz olamazsın ya da arka arkaya gelen zorluklarla demektir.
Kendimize öz şefkat verebilmek de aslında öz değerin uzantılarından bir tanesidir.
Böyle bakınca öz değeri yüksek olan kişi kendisi olarak yaşamaya hakkı olduğuna ve bunu gerçekleştirebilecek bir gücü olduğuna inanır.
Kendisi olarak yaşamaya hakkı olduğuna inanır.
Özdeğer tanımının iki boyutu var.
Birincisi kişinin kendisini yaşama uygun görmesi.
Ben bu hayata uygunum, bu yaşama uygunum.
İkincisi bu yaşam için kendi aklının, duygularının, bedeninin ve becerilerinin yeterli olduğuna güvenmesi.
Yer yer akıl şaşar.
Yer yer duygular karışır.
Yer yer beden de sinyaller verir.
Her konuda da...
...becerilerimiz çok kuvvetli olmak zorunda değil.
Bütün bunlarla da beraber ben bir bütünüm...
...ve benim özdeğerim var diyebilmesidir aslında.
O yüzden çok temelde ve derinde bir yerdir.
O yüzden özdeğer kaybedilmez, unutulur diyoruz.
Hiçbir etiketim...
Rütbem, sıfatım olmasa da ben kendi hayatımın değerlisiyim diye hissedebilmek.
Evet onlara ve onları oluşturmaya ihtiyacım var ama onlarsız da ben benim ve değerliyim diye düşünebilmekten bahsediyoruz aslında.
Hayati bir şey özdeğer.
Hatırlamakta fayda var.
İki nedenden dolayı insan yaşamında çok etkili ve önemli.
Birincisi ne biliyor musunuz?
Bütün yaşam ilişkidir.
Ve yaşam...
İlişkiler üzerine kuruludur.
İnsan tek başına var olabilen bir canlı değil.
Özdeğer kişinin kendine ve dünyaya nasıl bir anlam vereceğini temelden etkiler.
Özdeğeri yüksek biri sakin, spontan ve huzur içinde ilişkiler kurarken özdeğeri düşük biri aynı ortamlarda kaygılı ve gergin bir tavır içinde olur.
Sürekli kendini seyreder ve diğerleri tarafından hakkının, değerinin verilmesini bekler.
Bilmiyorum ki. İnsan kendine hakkını vermezse...
...insanlardan hak ve değer alabilir mi?
İkinci önemli olan yer birincisi yaşam ilişkidir dedik.
İkincisi yaşam seçimlerdir.
Ve burada da özdeğer kritik bir yerde.
Özdeğer yaptığımız seçimleri büyük ölçüde belirler hayatta.
Farkında olduğumuz ya da olmadığımız...
Binlerce günlük seçime aslında gidiyoruz biz.
Yaşam bunlardan oluşuyor. Özdeğeri yüksek kişi duygularının farkında olarak akılcı ve gerçekçi seçimler yaparak mutluluk arar.
Özdeğeri düşük kişi ise aklına duygularına güvenmediği ve gücüne inanmadığı için acıdan kaçınmak için, kendini değersiz hissetmekten korumak için seçimlerini yapar.
Özdeğeri yüksek kişi yeni deneyimlere güvenir.
Yeri geldiğinde risk alır.
Onların getirdiği heyecanlara kendisini açar.
Özdeğeri daha düşük olan bir kişi ise kendi hapishanesinin duvarlarını örerek tek düze bir hayat yaşamaya başlar.
Böyle bir temel ayrımdan bahsedebiliriz aslında.
Baktığımız zaman yer yer düşebilir, yer yer hayat içerisinde sarsılabilir değerimiz.
Kolay bir hayat yaşamıyoruz.
Yarasız çocukluk yok.
Kaygısız gençlik yok, telassız, tasasız bir yetişkinlik yok baktığımız zaman.
Ama ben bu savaş meydanının ortasında da, zorlu duygular hissettiğim günlerde de, yıkımlarda da, yaslarda da, kayıplarda
da, acımla da değerliyim.
Acıma da, yasıma da, savaşıma da, çatışmama da sahip çıkacak kadar değerliyim.
diyebilmek. Sadece mutlulukla, şenliklerle, güzel günlerle, safi bir umutla, ne bileyim işte boş bir gülümseme maskesiyle anlatamayız özdeğeri.
Temel bir yerden bahsediyoruz.
Ama onu hissedemeyenlerimiz çoğunlukta.
Toplumsal mutsuzlukların temelinde değersizlik var.
Tabii hatırlamakta da fayda var.
O yüzden hikayene bak diye uzun uzun anlatmaya çalıştım.
Değersizlik hayatımıza yerleşti.
Erken dönemlerden yerleşti.
Suçlayalım birilerini diye söylemiyorum ama yerleştirdiler.
Anne babalar da bazen hikayelerine bakıp hikayelerini değiştirmediklerinde kendi mutsuzluklarını kuşaklara miras bırakıyorlar.
Miras bıraktırdıkları aslında bütün bu mutsuzluklar, gerginlikler...
Kaç kuşağa gidiyor. Orada önemli olan biz kendi hayatımızla ilgili bazı meseleleri anlayarak, bazı yaraları kazarak, bazı ne bileyim işte meseleleri girme cesaretine, o
çocukluğa tekrar dokunabilme cesaretine girdiğimiz zaman sadece kendimize değil, sadece kendimizin değerini değil, bizden sonraki kuşakların, dünyaya gelecek çocuklarımızın da kaderini değiştiriyoruz.
O yüzden de hikayeye bakmak böyle bir şey.
Ne bileyim... Fiziksel, duygusal, cinsel şiddet görerek büyüyenlerimiz oldu.
Sistemli bir şekilde bunu yaşayanlar oldu.
İhmal edilerek büyüyenlerimiz oldu.
Mutlulukları, mutsuzlukları, korkuları, heyecanları, oyunları, bu hayatla ilgili istekleri görülmeyen, görülmeyen çocukluklarımız oldu bazılarımızın.
Bazılarımızın başımızın çaresine bakarak büyümek zorunda kaldık.
Yine duygusal şiddet biçimi elbette ama utandırılanlarımız oldu.
Yok sayılanlarımız oldu.
Sürekli olarak oyunundan, saçından, başından, korkusundan, öfkesinden, isteklerinden yargılananlarımız oldu aramızda.
Suçluluk ve utanç duygusuyla, senin yüzünden oldularla baş başa bırakılmış çocukluklarımız oldu bazılarımızın.
Bazen bir kaybı, bazen bir boşanmayı aslında üstümüze yıkılmış zannettik.
Biz yaptık zannettik.
Kimse de bunun farklısını anlatmadı bazılarımıza.
Erken dönem kayıplarımız oldu.
O boşlukları dolduramadık.
O şefkati bir daha bulamadık bazılarımız.
Yaşam boyu özdeğersizliklere tabi iz oldular bunlar, kök oldular.
Ne bileyim sürekli eleştiri altında kalanlarımız oldu.
Sürekli bir odaya kapatılanlarımız oldu.
Dünya güvenli bir yer değil.
Sen de dünyada baş edebilecek.
Değerde biri değilsin mesajı verildi bazılarımıza.
Sürekli kıyaslananlarımız oldu yaşam içinde.
Milletin çocuğu yeterli bulunurken bizim yeterli bulunmadığımız zamanlarımız oldu.
Ya da bazılarımız kral, kraliçe, prens, özel çocuk, altın çocuk ilan edildik.
O da bir özdeğersizlik.
Dünyanın kaç bucak olduğunu görmek.
Çünkü aslında hepimiz diğerlerinden daha fazla ve farklı olduğumuz için değerli değiliz.
Kendimiz olduğumuz için değerliyiz.
Ancak diğerlerinin varlığıyla kendini kıyaslayan ya da ancak milyonlarca insanın onayını aldığında kendini iyi hissetmiş olan insanlar da değersiz hisseder
baktığımız zaman. Ya da zaten milyonlarca insanı alkışlasa ne oluyor?
İnsan gerçekte ve geçmişte onu gerçekten alkışlaması gereken insanı alkışlamayınca milyonların sesi bile yetmiyor.
Baktığımız zaman.
Süper kahramanı ilan edilenlerimiz oldu.
Her şeyi yaparsın sen.
Elinden her iş gelir.
Mükemmel çocuk. Veya kurtarıcı ilan edilenlerimiz oldu.
Bu aileyi sen kurtaracaksın.
Açık açık söylenmiyor bazen bunlar.
Biz düşeceğiz.
Sen bizi ayağa kaldıracaksın.
Bu dünyayı sen kurtaracaksınlara kadar gitti bu iş.
E alın size değersizlik kökleri.
Buralardan öğreniyoruz.
Baktığımız zaman. Bazılarımız uğursuzsun, istenmeyensin, sende bir tuhaflık var, normal değilsin, bizim aileye yakışmıyorsun gibi mesajlarla beraber büyütüldü.
Değersizlik kökleri baktığımızda.
Ergen olduk, kimliğimiz dağılacaktı.
Kimliğimizin dağılması sağlıklıdır zaten o dönemlerde.
Ama kimse sağlıklı dağılmaya izin vermedi.
Ne bileyim işte ailenin dışında ilan edildik, sürekli kontrol edildik belki.
Yaptığımız hatalar kocaman manşetler haline getirildiler evde.
Böyle gidersen bir bok olmazlar, senden adam olmazlar çoğaldı bir sürü yerde belki.
Alın size değersizlik kodları.
Zorbalandık belki. Akran zorbalığı.
Ergenlikte zorbalayan da zorbalanan da kendi çocukluğunun mağdurudur zaten ama.
Kendi çocukluğunun. Bunu kimse görmedi.
Kimse müdahale etmedi. Sistemle utandırıldık.
Bazen flört şiddeti. Bazen dijital zorbalık.
Ki bugünlerde çok fazla.
Bütün bunların hepsi temelde kendilik gelişimimize bir utanç verdi.
Ve değersiz hissetmeye devam ediyoruz belki kendimizi.
Ne bileyim tamamlanmamış işlerimiz oldu ve suçlu hissettik belki.
Birinin hayatından sorumlu hissettik.
Bizden beklenenleri yapamadık.
Yapmalı mıydık zaten bilmiyorum ki birinin hayatını.
Kurtarabilir miyiz her zaman?
Psikolojik olarak da fiziksel olarak da.
Belki birinin bizi çok değerli hisseden birinin bir anda değersizlikle sınadığını gördük.
O değersizliği üstümüze yapıştırdı ve onu atamadık bu hayatın içerisinde.
Ya da zaten çocukken değersiz olduğumuza inandığımız için bizi değersiz hissettirecek insanları seçtik.
Sonra da aynı döngüyü tekrar yaşadığımıza üzüldük durduk.
Buralardan öğreniliyor değersizlikler.
Elbette daha doğum öncesi kodları da var.
Kuşaklardan kuşağa genetik epigenetik birçok özellikle de aktarılıyor baktığımızda.
Ama bütün bunlar birleşiyor ve aslında yaşam içerisinde bugünkü değersizliğimizi anlatıyor bize.
O yüzden başlarken hikayene bak dedim.
Tamamlanmamış işler, izin verilmemiş duygular, söylenmemiş sözlerle yetişkinliğe geldik belki.
Bunları bir de fark etmediysek.
Bir de bunlara razı geldiysek, bir de o ne bileyim değersizlikten uyuyamadığımız geceler için, psikolojik olarak hastalandığımız dönemler için, diğerlerinin bize davrandığı ve bu davranmalarının
bizi çok zor durumda bıraktığı günler için, belki duygumuzu söylemekle ilgili, belki sınır koymakla ilgili, belki bir şeyleri değiştirmekle ilgili, belki gerektiğinde gidebilmekle ilgili hiçbir
şey yapmadıysak, o zaman değersizlik yayılıyor.
Hayat içerisinde. Hikayemizi dönüştürmüyorsak, fark etmiyorsak ya da fark edip bir şey yapmıyorsak...
...bir ömür boyunca değersiz hissederek...
...büyümüş, yaşamış, ölmüş insanlardan oluyoruz aslında.
Bazen iki kutupta, iki uçta kendini gösteriyor değersizlik.
Mesela ya siyah ya beyazcı bir yerden de çekiyor insan bunları.
Bunlar insanın karşısına böyle de çıkıyor.
Mesela sürekli acı çeken bir insanda da, acıdan hiç kurtulamayan bir insanda da değersizlik görebilirsiniz.
Sürekli acı veren ve acı vermekten canı yanmayan patolojik ya da değil birinde de acı görebilirsiniz.
Ama mesela psikolojik rahatsızlıklara ya da bazı kişilik örüntülerine baktığımızda da görürüz değersizliği.
Narsizm mesela değersizlikle ilgilidir.
Genelde de değerlilik gibi zannederler o meydan okuyan büyüklüyücü tavırları.
Ben, ben diyen hali değer zannedenler vardır.
Hayır, o kadar değersiz hissetti ki hayatı boyunca.
Boy aynasına bakamıyor, dev aynasına ihtiyacı var.
Kendini özne olarak kullanamadığı bir cümle kuramıyor.
Çünkü kendisinin altüst olmasından, unutulmasından, silinmesinden korkuyor.
Mesela antisosyal özellikler taşıyan insanlar, sosyopatik özellikler taşıyan insanlar.
Vicdan gelişimi alt üst olmuş çoğunlukla ya da yara almış diyelim.
Elbette her şey doğru bir tedaviyle, profesyonel destekle dönüşebilir.
Etiketlemiyorum yanlış anlamayın.
Ama vicdan gelişimi bu kadar dağıldıysa çok yoğun bir değersizlik parçalanmasından geçmiştir bu insan.
Başkalarına zarar vere vere kendine verilen zararların üstünü siyah bir perdeyle örtmeye çalışır.
Bağımlı kişilikler mesela.
Çok temel bir değersizlik hissederler.
O yoksa ben hiçim.
O olmazsa ben boşlukta yuvarlanır düşerim.
Ancak onun varlığı beni var yapar.
O olmazsa ölürüm.
Tabii ki yaşam içerisinde duyulmamış heyecanlarımız, üstümüze yıkılmış geçmiş korkular nedeniyle kaygı bozukluğunun temellerini alırız.
Depresyonda değersizlik vardır.
Aslında biliyor musunuz travma sonra stres bozukluğunda bile kimin travmayı nasıl yaşayacağı ve dönüştüreceği değerliliği ile ilgilidir.
O yüzden aynı felaketten çıkmış iki kişiden bir tanesi acısını yaşaya yaşaya kendini toparlamaya çalışırken bir diğeri bazen o felaketin duvarına
kapanır ve kalır. Çok temeldeki değerlilik çalışmamıştır.
Travma ikinci travmadır bazen.
O yüzden hayatın her alanında bulabileceğimizi bilmek lazım değersizliği.
Günlük hayata baktığımızda öz değeri düşük insanlar ne yapar en çok?
Bunu benim de ekolüm olan gestalt yaklaşımından da anlatmak istiyorum size biraz.
Sürekli değersizlik içindeki olan insanlar sağlıksız bir şekilde sürekli kendilerini seyrederler.
Yaşamazlar, seyrederler.
Dikiz aynasına bakmaktan araba kullanamamak gibi düşünün.
Elini aldığı cep aynasında sürekli yüzüne gözüne ya da yanında taşıdığı boy aynasından bedenine bakmaktan yolunda yürüyemeyenleri düşünün.
Ne dedim? Nasıl dedim?
Nasıl göründüm? Benim hakkımda ne düşündüler?
Kim ne hissetti?
Tabii ki belli bir oranda kendini seyretmek kıymetlidir, önemlidir.
Çünkü ona göre toplum içerisinde uyum sağlarız ama yaşayamamaktan bahsediyorum.
Sürekli her hareketini kontrol altına almak.
Bir değersizlik bilgisi.
Yine değersiz hisseden insanlar kendilerine döndürürler her şeyi.
Bazen sorumlulukları olmayan olaylarda bile benim yüzümden diyebilirler.
Ben yaptım diyebilirler.
Her konuda kendilerini suçlu hissedecek bir nokta bulurlar mesela.
Yine değersizlikle ilgili olan bir diğer temas biçimi, yer yer temas bozukluğu yansıtma yapmaktır sürekli.
Bazı değersizliği çok derinde hisseden insanlar da...
Hiçbir konuda sorumluluğun olmadığını düşünürler.
Diğer uçtan düşünün. Onlar böyle yaptığı için böyle oldu.
Benim bir payım yoktu.
Böyle oldu çünkü dünya böyle.
Canım yandı çünkü benim canımı herkes yaktı.
Ben aslında şöyle yaşardım ama herkes önümü kesti.
Benim dönemime dünyanın ne kadar kötü bir dönem olması denk geldi.
Yer yer kullanırız da sürekli dünyayı, diğerlerini, onu suçlamak.
O zaman hiç sorumluluk almıyoruz ki.
Yani kendi değerimiz için de bir şey yapmıyoruz aslına bakarsanız.
Yine değersizlikle baş etmek isteyen bazı...
...öz değeri düşük olan insanlar sürekli duyarsızlaşırlar.
Mutlulukları, acıları hissetmemek...
...onları kendine değdirmemek, onlara dokunmamak...
...olan olaylara karşı...
...hissiz tepkiler vermek diyeceğim ama insanın hislerini kaybetmesi mümkün değil.
Hissizleşmek için uğraşır ancak.
Bazen de saptırırlar.
Yani... ne bileyim, bir konuda kalmamak, bir konuyu konuşmaktan hızlıca uzaklaşmak, bağımlılıklara döndürmek, işte fazlaca alkol almak gibi.
Bazen evde yalnız kendini hiç dinlememek, hep kalabalıklara karışmak gibi.
Bazen konuyu mizahla, iğnelemeyle sürekli değiştirmek gibi.
Ve yine özdeğeri düşük olan insanlar çoğunlukla iç içe geçmekle meşgullerdir diğerleriyle.
...hara hara yapımız, hayatımızdaki özel önemli bağ içinde olduğumuz insanlarla iç içe geçtiğimiz dönemlerden geçeriz ama...
...kendini bir başkası olmadan tanımlayamamaktan bahsediyorum.
Ancak onun bir parçası olursa var olabilmekten bahsediyorum.
Aslında onun değeri tarafından sarıp sarmalanmaktan başka bir çare bulamamak...
...ve kendine hiç değer verememek gibi.
Görürüz birçok yerde görürüz öz değersizliği aslında bitmeyen suçluluk duygularında sürekli hata bulmada diğerlerinde ya da kendinde ara
ara iyidir mizahtır ama sürekli başkalarını yargılayan dedikodu yapanlarda mesela sürekli onların hayatını bir şekilde yaftalamakla meşgul olanlarda ya da kendi kendini kendinde
ne kadar küçük gördüğünü Unutabilmek için sürekli başkalarını aşağılayanlarda.
Ne bileyim hep başarılı olmak zorunda hissedenlerde.
Başarı güzeldir. Yanlış anlamayın ama başarıdan başka ihtiyaç yokmuş gibi.
Başarılı değilse yetersiz, değersiz, kıymetsiz biriymiş gibi yaşayanlarda.
Ya da ne olursa olsun başarılı olduğuna inanmayanlarda.
Kendini büyük zaferlerden sonra bile, kendi varoluşundaki büyük zaferlerden sonra bile başarısız bulanlarda.
Görürüz bazen. Bazen duygusal yemeler değersizlikle ilgilidir.
İçimizdeki boşluğu kapatmak için yemek yemek sürekli.
Ne bileyim bazen diğer yeme bozuklukları değersizlikle ilgilidir.
Bedende zanneder mesela.
Mesela bir anoreksiya ya da bulimia durumu yaşayan biri.
Bedeni zayıf tuttuğunda değerliliğin geleceğini düşünür.
Oysa ruh zayıf kalmıştır.
Geliştirilmesi gerekir.
Dünyaya küssenler de...
Ya da dünyayla kavga edercesine 7-24 çalışanlarda.
Her şey mükemmel olsun diye uğraşanlarda.
Bunu bir hastalık gibi düşünmeyin.
Ama değersizlik belirtileri vardır.
Hayatın içerisinde birçok yerde görürüz.
Kendi hayatını ilgilendiren konularda hiç sorumluluk almayanlarda.
Kendisinin yerine sürekli başkasının karar vermesini isteyenlerde.
Sonuç istediği gibi olmadığında kendini sürekli kurban gibi hissedip haksız yere acı çektiğini düşünenlerde.
Ne bileyim üstüne vazife olmadığı halde başkalarının hayatının sorumluluğunu sürekli alanlarda.
Sen yapamazsın ben yaparım seni yerine de.
Baskı kuranlarda.
Gerçek durumun iyiye ve kötüye yaklaşabileceğini görmeyip sürekli iyimser ya da sürekli kötümser olanlarda görürüz bazen değersizliği.
Bazı insanlar da öz değeri tek bir alana veya tek bir kişiye bağlar.
Sadece o suçludur dünyada olup biten her şeyden.
Hayatın günah geçisidir mesela o.
Buralarda görürüz bazen.
Sürekli kendini kıyaslayanlarda.
Bir de...
Başkalarının kendisiyle ilgili değersiz hissettiren cümlelerini çiğnemeden yutanlar da.
Yani bu bana göre değil.
Yok bu söylediğin kişi ben değilim.
Hani aslında bu sadece senin düşüncen.
Ya da sen değersiz hissettiğin için beni değersiz hissettirmeye çalışıyorsun.
Demeden, düşünmeden olduğu gibi evet ben böyle biriyim diye alanlar.
Bunlar günlük hayatın içindedir.
Bunları bugüne kadar ilişkilerimizden öğrendik.
Bunları bize bugüne kadar hayatın ve insanların davranma biçiminden öğrendik.
Bunlar ilişkide bozuldu.
Ama ne diyoruz?
İlişkide bozulan ilişkide düzelir.
İnsandan da kendimizden de umudumuzu kestiğimiz bir dünya yok.
Tekrar söylüyorum.
Öyle anlatıyorum da duyuyorum son dönemde.
Ben artık insan sevmiyorum diyor insanlar.
Ama işte aslında doğru yargı bu mu hayatla ilgili?
Daha çok bugüne kadar güvenimizi kıran, ihanet eden, dost kazığı yediğimiz.
Ne bileyim işte anlaşılmadığımız insanlar vardı.
Şimdi hayatımıza hala böyle insanları mı alıyoruz?
Asıl buna bakmak lazım.
Bir de bize o zamanlar böyle davranılırken, çocukluktan bahsetmiyorum.
Çocukken birçok şeyi alırız ama özellikle ilerleyen yaşlarda biz nasıl davrandık?
Nasıl aldık? Nasıl bu haksızlıkları kabul ettik?
Neyi görmedik? Neyi görmezden geldik?
Neye göz yumduk?
Buralara bakarsak ancak hayatımıza hani...
Kalabalıklar almamıza gerek yok ama yeniden insan alıp, insan ilişkisi kurup, ilişkide bozulanı ilişkilerde düzeltebiliriz de.
Zaman ister tabii sabır.
Önce kendini anlamak.
Yani duygusal durumumuzu değiştirmek de yaptığımız seçimlerle elimizdedir.
Aile yaşamımız nasıl sabit değilse, artık o anne baba da o anne baba değil ya, öz değerimizdeki süreç de aslında zaman içerisinde dönüşmeye açık bir yerde durur.
Zaten görüyoruz psikososyal eğitimle değiştirilebiliyor özdeğer.
Psikoterapiyle değiştirilebiliyor.
Olumlu sonuçlar da alınabiliyor.
İnsan kendinde unuttuklarını hatırlayabiliyor.
Hayatın bize sunduklarını nasıl yorumladığımız değişebiliyor.
Nasıl anlam verdiğimiz değişebiliyor baktığımız zaman.
Her zaman özdeğerimizle ilgili değişim için şansımız var.
Erken çocukluk çalışarak.
O çocuğun suçsuzluğunu aykırarak, öfkesini, utancını, üzüntünü, korkusunu o zaman ifade edemedi belki çocuk.
Şimdi ifade ederek, kabul ederek bunları ben yaşadım.
Bu benim hayatımdı.
Nasıl yaşadım değil, bunları ben yaşadım.
Değiştirebileceğimiz şeyleri geliştirmeye, elimizde olmayanları ise kabul edip onların üstüne yeni ilişkiler inşa edebilmeye.
Buralarla dönüşür özdeğer, farkındalıkla dönüşür.
Duygulardan kaçmayarak, gerçek bir muhasebe yapabilmekle, felaket dediğimiz şeyleri sorumluluğa çevirmekle, kendi payımızı anlayıp onu ortaya koymakla
değişir. Biliyorsunuz insan nereden kırıldıysa, demin de söyledim, onu aynı şekilde kırabilecek insanlara gitme eğiliminde.
Freud'un tekrarlayan zorlantı dediği.
Aslında bu sefer başka yollar deneyebilmeye başlayarak özdeğeri dönüştürebiliriz.
Bir de direncimizi anlamamız gerekir tabii.
Hemen değişmeyeceğiz.
Direnç bizi koruyor.
Hep mağdursak onun bizi koruyan bir tarafı oldu.
Hep suçluyorsak, hep büyükleniyorsak.
Değersizliğimizle baş etme yöntemimizdi bunlar.
Hep ne bileyim hayatta ilgili her şey benim yüzümden oldu diyorsak, hep suçluysak.
Bunlar kendimizi korumak için de ama sıkıntılı yöntemlerdi.
Uygun olmayan yöntemlerdi.
Şimdi farklı nasıl yapabilirim'e geçmek için önce o direnç bizi bir tutacak.
Diyecek ki Gökhan 41 yıldır böyleydin sen.
Şimdi ha deyince nasıl değişeceksin?
E yavaş yavaş.
Yenilerini yavaş yavaş deneye deneye aslında.
Pazarlıklar yaparak. Biraz toplumdan biraz kendimizden.
Eleştiri alabilerek biliyor musunuz?
Utandırılmış olan çocuklar eleştiri almaya daha kapalıdır yaşamla ilgili.
O yüzden bize yapılan her eleştiri tıpkı övgü gibi.
Aslında bizim benliğimizin tamamını kapsamaz.
O konuyla ilgili övgü ya da eleştiri almak güzeldir.
Ne kimsenin bulunmaz hint kumaşıyız ne de kimsenin paramparça edebileceği bir eşya parçasıyız.
İyi taraflarımız, kötü taraflarımız var.
Ve varoluş amaçlarımıza gitmek.
Ne zamandır üstünü kapatsam da benim şöyle bir hayalim, böyle bir hedefim, böyle bir planım var.
Belki bugün bütün bunların hepsini karşılamaya maddi manevi imkanım yok.
Bu hayalime ulaşabilmek için.
Ya da henüz yeteri kadar çevresel desteğim yok.
Henüz yeteri kadar cesaretim yok.
Tamam. Adım adım bunun için bugün ne yapabilirim diye başlayacağım.
İnsan en çok kendini inşa eder.
İnsan en çok kendini güçlendirir yaşam içerisinde.
Buralara 7-24'te değil elbet yaşarken, hayata eşlik ederken yatırım yapabilmek, buraları sorgulayıp dönüşebilmek öz değerimizle ilgili aslında bizi geliştiren
yerler baktığımızda.
Kişisel anlayışımızı arttırmak, kendimizi anlamak.
Kendimize layık bir insan olduğumuza karar vermeden önce kim olduğumuzu anlamak.
Kişisel kabulümüzü arttırmak.
Evet bu benim diyebilmek.
Kabul ediyorum diyebilmek.
Kişisel sevgimizi geliştirmek.
E tamam. Hani her zaman her uyumuzla da ne seviyorum kendimi diyemeyebiliriz ama sevdiğimiz özelliklerimizi de fark etmek.
Kırdığımız özelliklerimiz kadar.
Ve özdeğerimizi tanımak.
Diğerlerinden destek alarak o özdeğer için yatırım yapmak hayatın içerisinde.
Böyle böyle dönüşüyor bu hikaye.
Tabii önce hep söylüyorum kendi çocukluğumuzu anlamak.
Belki hep beraber de bir bakabiliriz.
Zamanı olanlar, buna böyle duygusu hazır olanlar, bunu yapmak isteyenler, böyle güzel bir...
Güzel derken zorluğu ve güzel anlar da oldu elbet ama kendi çocukluğuna bir mektup yazsalar mesela.
Bilmem belki bir iki cümlesini ya da tamamını ulaştırabilirsiniz bana.
Kendi çocukluğunuza nasıl bir mektup yazardınız?
Yani onu çok sevdiğiniz özelliklerle ilgili.
O koşullardaki zorluklarını anladığınız özelliklerle ilgili.
Ondan özür dilemek istediğiniz konularla ilgili.
Ne bileyim onu nasıl büyütmek istediğinizle ilgili çünkü büyümek ömür boyu taraflarınızla ilgili.
Kimsenin anlamadığı bir yalnızlıkta ya da kalabalıkta şimdi onu nasıl ve nerelerden anladığınızla ilgili bir mektup yazılabilir diye düşünüyorum aslında.
Dener misiniz? Bir bakar mısınız?
Belki bugün ya da belki ilk müsait olacağınız, isteyeceğiniz, hazır hissettiğiniz zamanda.
Dünyaya neler yazıyoruz, neler söylüyoruz.
Bir sürü söz uçuyor, gidiyor.
Ama çocukla bir yazı öyle kolay kolay uçmaz diye düşünüyorum.
Belki yazmış olanlarınız bile vardır.
Ben yazmıştım bir tane yıllar önce.
Yer yer kişiseldir, yer yer bizdendir.
Ama özdeğerin nereden kırıldığını anlamak ve özdeğeri oralardan büyütebilmek umuduyla...
...bu yine Kafa Dergisi'ne yazdığım yazılardan bir tanesiydi.
Çocukluğum, seni görüyorum.
Duvarlarına öfkeli bir sessizliğin sindiği o gri evdesin.
Üstüne daha fazla acı yağmasın diye tuttuğun o hayali dev şemsiyeye rağmen gökyüzünü merak ediyorsun.
Geleceğini kör edecek bu travma odalarını görmemek için gözlerini bağlasan hakkındır.
Ama sen bakmaktan vazgeçmiyorsun.
Ama gözlerin de nasıl güzel.
Yüzün, ellerin, saçların, burnun ne kadar güzel.
Bütün kokuları alıyor burnun.
Keşke almasa. Bu ev bazen umutsuzluk kokuyor ve sen içine çekiyorsun.
Sigaralardan üflenen yalnızlıklar, rutubete karışmış bir umutsuzluk, paslanmış tencerelerde pişen ve odana doğru süzülen duygusal açlık.
Acıktım anne desen, annen yıllardır söylene söylene çiğnediği her mutsuzluğu yine senin tabağına doğrayacak.
Sıkıldım baba desen, baban sana acı acı bakıp yerinden fırlayacak.
Ve o çarpan kapıda hiç başlanmamış oyunlarınız yine bitecek.
Sanki bu evde yoksun ve yoksunsun.
İçini temizleyenin, sana gözü gibi bakanın, başını okşayanın pek yok.
Kırık boya kalemleriyle, kırık ama alçıyı alınmaya hazır bir hevesle...
...eski bir defterin karalanmış sayfalarına durmadan güneşler çiziyorsun.
Çünkü aydınlığa ihtiyacın var.
Çünkü korkuyorsun karanlıktan.
Radyoda yine o şarkı çalıyor.
Büyüdün artık, uyan ababek.
Olmaman gereken kadar uyanıksın zaten.
Hayatının en tatlı günlerinde çocuk rüyalarından uyandırılmışsın.
Evin bütün kıyametleri sen uyanıkken kopuyor.
Uykuna görülecek kabus kalmıyor.
Yaşın on olmuş ve çok yaşlanmışsın.
Sevgiyle büyütülmediği için ve çocukluğuyla tanıştırılmadığı için erken büyümek zorunda kalmış çocuklardan birisin.
Hem yaşlı hem yaşsız.
Ölüme rağmen hayatsız, hayata rağmen ölümsüz anlar topluyorsun.
Ben şu yaşımda hepsini hatırlıyorum.
Çocukluğum seni görüyorum.
Sanki doğduğu için suçlanan ve ihmalle büyütülmekle cezalandırılan sen olsan da bu senin suçun değil.
Biliyorsun o evde herkes doğduğuna pişman.
Orada herkes hayat seçimlerinden mutsuz.
Çocukluğunun geçtiği bu keşkeler ailesine bakmasan.
Sen iyi ki doğmuşsun.
Sen senden ne çok şey öğrendin.
Ben senden ne çok şey öğrendim.
Devamı da var ama düğümleniyor boğaz.
O yüzden belki yine dergideki yazılardan bir tanesi olarak bakarsınız.
Üsse de, kırsa da, yer yer tabii umutlu güzel anlığı da var.
Acıtsa da, e bu benim çocukluğum.
Ben yaşadım.
Ve takıldığı yeri yeniden akıtmak, hayata dönüştürmek benim işim.
Yaşam boyunca...
Büyüdüğümüz o çevrede, o sokakta, o okulda, o evde, ne bileyim işte, oralarda yaşadığımız değersizliği sahiplenip yürümek zorunda değiliz.
O yüzden belli başlı yerlerine yeniden bakmamız gerekiyor.
Bugün değersizlikti konumuz, aslında özdeğerdi.
Buluşacağız yeniden.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
