
"Uzman Psikolog Gökhan Çınar’la Psikolojik Dayanıklılık Serisi'nin yeni bölümü şimdi yayında! Gökhan Çınar, zor zamanlarda psikolojik olarak hayatta kalmak, duygularımızı yaşayabilmek ve ifade edebilmek, bu hayatı yaşarken ihtiyaçlarımızı fark etmek, kendimiz olabilmek ve kendimizi iyileştirebilmek üzere bizlerle dertleşiyor.
Kendin için şimdi bir adım at ! Dijital sağlık platformu Eczacıbaşı Evital’i hemen indir, psikolojik danışmanlık ve beslenme danışmanlığı görüşmelerini %20 indirimle planla. 👉 Kod: CINAR25
Evital'i indirmek için: https://s.evital.app/gokhancinar
*
*Bu bölüm "Eczacıbaşı Evital" hakkında reklam içerir*
Transkript
Dijital Sağlık Platformu Eczacıbaşı Evital sunar.
Hoş geldiniz yeniden merhabalar.
Psikolojik dayanıklılık dertleşmeleri diyorum artık.
Bu buluşmalarda ben karşımda hissediyorum sizi.
Yanımdaymışsınız gibi.
Öyle bir his bazen bilmiyorum sizde nasıl oluyor ama.
Bazen bazılarımız bazı konularla temas etmek istemeyiz.
Ya da bazen bize bizim gerçekliğimizi anlatan ya da bizimle ortak olan duygulardan bahseden birini duymak da istemeyebiliriz.
Buralar da serbest bu arada onu söyleyeyim.
Ama bir şekilde buradaysanız hala dinliyorsanız hala dertleşebiliyorsak demek ki biz bu hayatta kendini büyütme çabası olan çocuklarız hala.
Özellikle çocuklarız diyorum çünkü yaşam boyunca ...varlığını görmesek de...
...artık o çocukluk dönemini unuttuk zannetsek de...
...bazen çok büyük bir özlemle...
...bazense çok büyük bir dirençle...
...onun artık bizimle olmadığını zannetsek de...
...aslında çocukluk bizimle beraber...
...psikolojik dayanıklılık serisinin bu bölümünün ismi...
...çocuklukla buluşmak.
Buluşmak. Aslında zaten bir yere gitme de...
...bir parçamız olan bir dönemi...
Benliğimizin bir parçasını karşımıza alıp oturtmak, sohbet etmek, görülmediği yerlerden görmek, haksızlığa uğradığı yerlerden hakkını vermek, bazen temas
edilmediği yerlerden sarılmak, ne bileyim bazen iyi bir yoldan gitmiyorsa biraz abi, biraz abla, biraz babacan, biraz anaç, biraz arkadaş bir yerden onu doğru
yolla ilgili yönlendirmek gibi bir buluşma olsun.
Bugün sohbet edeceğimiz konu çocuklukla buluşmak konusu.
Çocukluk aslında dünyanın en esnek dönemi.
Esneklik altını çizelim bir kere daha.
Bana çok soruluyor bu.
İşte mesela psikolojik olarak sağlıklı olan insanın özellikleri nelerdir diye.
İnsanlar bir sürü şey duymak istiyorlar kendilerinde ya da olmayan.
İstiyorlar ki sağlıklı olan insan işte ne bileyim yardımseverdir diyelim, çalışkandır diyelim.
Sağlıklı olan insan ne bileyim işte akıllıdır diyelim.
Sağlıklı olan insan yaşamla mütevazıdır diyelim diye bekleniyor ama...
Hayır, insan hem mütevazıdır hem akıllıdır.
Yer yer aptallık etme şansımız, hakkımız vardır zeki olmak kadar.
Yardımsever olduğumuz kadar eğer ben sınırlarımız alt üst ediliyorsa bencil olmaya da hakkımız vardır.
Bunlarla psikolojik olarak sağlıklı olan insanı tanımlamam ben.
Psikolojik olarak sağlıklı olan insan esnektir.
Esnek. Ve bu hayattaki en sağlıklı zamanımızda, en esnek olduğumuz zamanda çocukluk dönemimizdir.
Bakmayın. omuzlarımıza yükler bindirilmeden önce, üstümüze yetişkin gölgeleri, Toplumsal belli başlı melimalılar, dayatmalar ya da belli başlı yaralar yüklenmeden önceki
halimiz o. Böyle ellerimizi kollarımızı açmışız.
Kendi mizacımızda her türlü şaşkınlığımızla, keşfimizle, merakımızla dünyayı karşılıyoruz.
Çocuklar esnektir.
Esnek olmak ne demek? Aslında hayatın zorluklarına da kolaylıklarına da karşı bir hazır bulunuş.
Hayatı merak ederek, keşfederek bize gelene göre duruş almak, mesafe almak.
Hayatta şenlikler de var, cenazeler de.
Bunlara karşı belki de gerçekten önceden böyle sıkıştırılmış kaygılar belirlemeden bize geleni karşılamak ve ona karşı ne hissedeceğimizi tartmadan geleni hissetme hali.
Esnek olmak, yaşama karşı ben böyleyim, böyle yaparım, hep böyle olurum.
...asla böyle yapmam, böyle olmalıyım demeden...
...duruma karşı büyük zihinsel engeller getirmeden...
...çünkü kendimizi engelliyoruz bu yolla...
...aslında her durumda ne hissedeceğimizi...
...nasıl hissettiğimize göre belirlemek.
Anda, anında belirlemek gibi bir yer.
Çocuklar esnektir.
Dünyanın en kendimiz gibi olduğumuz halimizdir çocukluk.
O yüzden de bizim çocukluktan öğreneceğimiz çok şey var.
Bazen insanlar...
O çocukluğu düşünmek istemese de zorlandılarımız var bazılarımızın ve yarasız çocukluk yok.
İstemeseler bile çocukluk hep böyledir, bizdedir.
Ne bileyim Edip Cansever dizesini hep hatırlarım.
Gökyüzü gibi bir şey şu çocukluk.
Hiçbir yere gitmiyor der mesela.
Tam olarak öyle. Bazen buluşmalarımızda sahnede de anlatıyorum.
Terapi seanslarında bazen kişi karşımda 40 yaşındadır.
Ama hele ki böyle kendini açıyorsa zaman içerisinde güvenle.
Buna hazırsa ben o 40 yaşındaki kişinin 2 yaşını, 7 yaşını, 14 yaşını, 25 yaşını, 36 yaşını da aynı bünyede, aynı bütünde görürüm bazen.
Bir şaşkınlıkta görürüm, bir öfkelenme biçiminde görürüm, bir olaya yaklaşım biçiminde görürüm.
Bazen kendi anneliğinde, babalığında, kendi çocukluğunu görürüm.
Sezerim daha doğrusu görürümden kastım.
Ve aslında meselemiz onun da sezmesini, anlamasını.
Hazır oldukça elbette. Bunu sağlamak, buna eşlik etmektir hayatın içerisinde.
Çocukluk gibi çocukluk.
Bizim buna ihtiyacımız var.
Hiçbir dönem çocukluk kadar yoğun, gerçek ve hassas değil bu hayatta.
O yaşamdaki ilk deneyimler yalnızca hayatımızın büyük bölümünde iz bırakmakla kalmaz.
Hayata bakışımızı da şekillendirir aslında.
Bugün aldığımız çoğu kararı, kurduğumuz ilişkileri, seçtiğimiz kişileri, çıktığımız çıkamadığımız yolları, işimizi, eşimizi, arkadaşlıklarımızı ve onlarda nasıl davranacağımızı, bütün
bunların hepsini aslında çok temelde çocukluğumuza göre şekillendirip belirliyoruz bizler baktığımızda.
Bir hayal edelim beraber eğer isterseniz.
Gel yeniden başlayalımları izleyenler bu imajini etmeleri, hayal etmeleri bilirler.
Mesela bir çocukluk fotoğrafı hatırlamanızı istesem sizden.
Bir fotoğraf, böyle bir kafanızda albümleri karıştırın.
Hayatınıza bir bakın.
Çocukluk fotoğrafı deyince aklınıza ilk hangi an geliyor?
Hep şunu rica ediyorum ama bu hatırlamada.
Zorlu, sıkıntılı, gölgeli bir çocukluk anının fotoğrafı olmasın bu.
Çocuk gibi çocuk bir an.
Karıştırın fotoğrafları.
Herkesin bu arada albümlerde fotoğrafları yok biliyorum.
Hafızamızdaki bir an olabilir bu.
Çocuk gibi çocukluk anı.
Şaşkın, bir boşlukta, ne bileyim bir şeye gülümsüyor.
Yanında güvendiği insanlar var.
Bir oturma odasında oturuyor.
Bir bahçede yürüyor.
Bir köyde bir kaldırımda.
Her neyse. Çocuk gibi çocuk anı ne sizin için?
Böyle bir fotoğrafı beraber bir hatırlayalım isteyeceğim.
Madem başladığımız çocuklukla buluşma.
Ve yine hayal etmeye devam edelim.
Siz de yetişkin halinizle o fotoğraftaki çocuğun yanındasınız şimdi.
Gözlerinizi kapatabilirsiniz yardımcı olacaksa.
Çocukluğunuz ve şimdiki haliniz aynı ortamda, aynı yerde, yan yana birbirlerine bakıyorlar.
Ve hissedin tam da bu yakınlıkta, o fotoğrafın içinde, bu halinizle.
Bu çocuğa karşı duygunuz ne?
Hangi duygu? Ona karşı hissettiğiniz duygu.
Tam da ona bakarken size hissettirdiği ne?
Şimdi bir çıkalım bu fotoğrafın ve bu hayalin içinden.
Ve bu duyguyu bir hissedin yine.
O çocuğa karşı hissediniz.
Herkesin başkadır. Mutluluk, özlem, şefkat.
Bazen zorlu duygular, korku, utanç, ne bileyim üzüntü, pişmanlık.
Belki büyüdüğünüz yıllara dair bir hayal kırıklığı.
Belki derin bir özlem, hasret.
Bütün duygular benim saydığım, saymadığım hepsi kabul.
Hepsi kabul.
Çünkü bu duygu bugün hayatınıza karşı hissettiğiniz duyguyla da çok benzer bir duygu.
Bu çocukluğa karşı hissimiz, belki de işlememiz, dönüştürmemiz, tam da neye zorlanıyorsak...
Bu hayatta onun üstüne gitmemiz gereken yerlerden birinde duruyor.
Bu çocuğa geri döneceğiz.
Bu buluşma, bu video bitmeden önce ama bu duyguyu bir tutalım.
Çocuklukta dünyayı içe alıyoruz.
Beraber bir sorgulayalım bu duyguyu hissederken de.
Aslında yaşamdan beslenmeye açtır.
Koşulsuz sevgi, değer ve bağlantılara ihtiyaç duyar.
Bir çocuk diğer insanların ona neden zorlu, kötü, olumsuz davrandığını anlayabilecek.
O potansiyelde bir yetişkin değildir.
Ve çoğu çocukluk döneminde kendimizi korumaya da gücümüz yetmez.
Bilgiyi olduğu gibi alırız ya da duyguyu.
Bu yıllarda yaşananlar ömrümüzün sonuna dek hayatımızda işler ve aslında yer yer değerlilik ölçütümüz ve tanımımız olur.
Bazen öyle bilgileri içe alırız ki ben başarısızım, değersizim, aptalım.
Ne bileyim ya da ağlayan insanlar sevilmez.
Bütün ilişkiler anne babamın ilişkisi gibidir.
Dünya kötü bir yerdir.
Hep kendimi korumak zorundayım.
Başarılı olmazsam yetersizimdir gibi bilgiler.
Ve aslında bütün bu bilgiler yaşamdaki yeni deneyimlerle ne yapacağımızı belirler.
Bu bir ömür boyunca annemizi babamızı ya da o çevrede bize yapılanları suçlamak için anlattığım bir şey değil.
Ne bileyim bazılarımız daha çok ihmal edildik.
Bazılarımız şiddete tanıklık ettik ya da yaşadık.
Bazılarımız annemizin babamızın ilişkisi başlarından aşkındı.
Ve çok da fazla korkularımızdan, oyunlarımızdan, heyecanlarımızdan, ne istediğimizden, ihtiyaçlarımızdan görülmedik bu hayatın içerisinde.
Bazılarımız çok güzel sevgi aldık ama birbirini sevmeyen ebeveynlerle beraber büyütüldük.
Bazılarımız sevildik ama...
Ancak çok başarılı olursak, her şeyi yeterli yaparsak, onların istediği gibi yaparsak sevgiyi hak ettiğimizi düşündük.
Birçok bilgi var çocukluktan kalma.
Bu, bu hayatta neyi seçeceğimizi belirliyor.
Bazılarımız erken dönem yaslar yaşadık.
Yasımızı tamamlayamadık.
Bir çocuk için fazlaydı.
Ve o bilgilerle beraber aslında yaşam boyunca yas tutmak zorunda hissettik kendimizi.
Erken dönem deneyimleri.
Literatürde prematür stres olayları olarak da geçiyor.
Bunlar eğer fark etmezsek, üstüne gitmezsek, bunları dönüştürmek için yaşamda bazen profesyonel bir destekle, bazen insan ilişkilerinde, bazen kendi içimizde demlenerek, sorgulayarak,
hissederek bunları dönüştürmezsek bütün hayatımızı etkileyebilen şeyler oluyor.
Bunlar çocukluk döneminde gelişim sürecimizi büyük ölçüde değiştirecek bazen fiziksel...
Bazen duygusal durumlar oluyorlar.
Yer yer özellikle bizim çocukluk travmaları diye adlandırdığımız belli başlı durumlar da yaşadıysak...
...yer yer değersizliğimize, yetersizliğimize, ne bileyim yaşamdaki sevgisizliğimize çok temel durumlar oluşturabiliyorlar.
Aslında en çok bizi...
Bu psikolojik dayanıklılık serisinde de bir bölüme isim verdiğimiz öz değerden vuruyorlar.
Her deneyim travmatik değil elbet ama travmatik deneyimler var bu hayatın içerisinde.
Tabi direkt travmatik durumlarla karşılaşmak gerekmez bir bilginin travmatik olması için.
Yani aile kökü olmadan ya da çocuklarıyla bağını nasıl güçlendireceklerini bilmeyen anne babalarla büyümüş olan çocuklar belki...
Zorlu bir travmatik deneyim yaşamasalar da yaşama yayılan travma tanımına uygun şeyler yaşayabiliyorlar.
Peki daha spesifik travma tanımlarında ne var?
İşte baktığımız zaman fiziksel kötüye kullanım, fiziksel şiddete maruz kalmak var.
Bazılarımızın hayatında duygusal kötüye kullanım.
Duygusal şiddete maruz kalmak var.
Sistemli değersizleştirmeler, aşağılanmalar, ne bileyim boyumuzdan büyük yaşam görevlerinin bizlere verilmesi.
Bunlar duygusal kötüye kullanımlar arasında geçebiliyorlar yaşamın içerisinde.
Bazılarımızın hayatında cinsel kötüye kullanımlar var.
Uzun uzun anlatmıyorum böyle videolarda.
Ne anlatarak kimin hangi...
Karın boşluğuna denk geleceğimizi bilemeyiz.
Ama yaşam boyu belli başlı utancın, suçluluğun, öfkenin temellenmesinde hele çalışılmadıysa, hele destek alınmadıysa, hele aile bununla ilgili ayağa kalkmadıysa,
çocuğun bütününe hizmet etmediyse çünkü bütünlük bozuluyor böyle yerlerde.
Buralar da geçebiliyor.
Yine bir dördüncüsü var büyük tehtramaları dediklerimiz arasında.
O da ihmal.
İhmal de bir şiddet biçimidir.
Görülmemiş çocuklar, başının çaresine bakması yönünde büyütülen çocuklar, sesi çıktığında sesi duyulmamış, sesi kısılmış, bir şekilde büyüsün diye bırakılmış çocuklar.
İhmal, bu da bir şiddet biçimi.
Travma sadece yaşanmış kötü olaylar değildir diyor Gabor Mate.
Gelmesi vaat edilen, beklenilen, geleceği beklenen ama hiçbir zaman gelmeyen güzel günlerin de travmatik boşluklara neden olduğu söyleniyor çocuklukta.
Yaşam böyle ama en özde çocuklukta.
Yani aslında bazılarımız yaralarımızı sarmak için büyüyoruz.
Bazılarımızsa hiçbir zaman doldurulmamış boşluklarımızı doldurabilmek için büyüyoruz bu hayatta.
Fark edelim diye anlatıyorum.
Boşluklarımız nerelerde?
Sevgide mi? Onayda mı?
Takdirde mi? Değer görmede mi?
Aidiyette mi? Kuvvetli bağlar oluşturmakta mı?
Diyorum ya yaşanan yaşandı.
Elbette öfkemiz varsa sahip çıkalım.
Ama bütün ömür ölene kadar öfkeyle geçmiyor.
Bize verilmeyeni biz kendimize nasıl veriliriz?
Bize yanlış verilmiş olanı, üstümüze yükleneni omuzlarımızdan nasıl atarız?
O erken dönemde içe aldıklarımızı içimizden nasıl kusarız?
Yaşamda bazen ne bileyim beslenmektir insanı büyüten duygusal olarak.
Bazense... Artık yine duygusal olarak içimizi bulandıranı, midemizi bozanı istifra etmektir, kusmaktır.
Ortaya çıkarmaktır, hiç konuşamadığımızı konuşmaktır.
Bazen insana iyi gelen.
Hazır oldukça ve güvendikçe elbette.
Travmatik deneyimler arasında hastalıklar var.
Hastalıklarla büyümüş olanlarımız var.
Yoğun acıyla, ağrıyla büyümüş olanlarımız var.
Kazalar. Afetler, yangınlarla büyümüş olanlarımız var.
Bunlar hayat boyunca destek alarak telafi edilir.
Diğer taraftan yaslar var.
Bir çocuk için fazla elbette yas ama hayatta var.
Söylerken kolay, yaşarken ağır.
Ama bir yasın ömür boyunca zorlu ya da bastırılmış ya da travmatik bir deneyime dönüşmesi çocuğun yasını yaşamasına izin vermemekle bağlantılı bir şey.
Bazı çocuklara fazla anlamlar yüklenir.
Bazı çocuklar aileyi ayağa kaldırma görevi görürler.
Bazı çocuklar bir şekilde yası yaşamasınlar diye, yaşına göre her çocuğun yası değişir elbet, uğraşılır aile tarafından.
Bastırılan olan, bütün bunların hepsi de aslında travmatik deneyimin bir parçası oluyor.
Yargılanan çocuk. Utandırılan, yok sayılan, aşağılanan, kusurlu ilan edilen çocuk.
Aileler bazen mizahla yapıyorlar bunu, bazen direkt.
Ne bileyim işte kusurlusun, bu konularda bize uğurlu gelmedin.
İstenmeyensin, seni istememiştik.
Normal değilsin, özellikle zorlayan.
Aslında hiçbir çocuk zorlamaz, her çocuk kendisi olur.
Aile yanlış yönlendiriyordur.
Arada size bir sorum var. Psikolojik destek alıyor musunuz?
Tam da bütün bunları konuşurken önemli bir şey psikolojik destek almak.
Size Eczacıbaşı Evital'den bahsetmek istiyorum burada.
Erken çocukluk dönemlerinden getirdiğimiz, yetişkin hayatlarımızda taşınan, taşınamayan yüklerimiz var hepimizin.
Bazen bir yükü yalnız başına ve desteksiz taşımaya çalışmak psikolojik dayanıklılığımızı zorluyor ve bizi daha fazla çıkmazda hissettirebiliyor.
Tam da bu noktada psikolojik destek almak kendimizi, yaşadıklarımızı ve taşıdıklarımızı anlamlandırmamıza ve hafiflememize destek sağlıyor.
Eczacıbaşı Evital uzmanlara kolayca ve online ulaşabileceğiniz...
Bir dijital sağlık platformu, psikolojik danışmanlık, beslenme danışmanlığı gibi birçok farklı uzmanlık alanında sağlık profesyonelleri var ekipte.
Erişilebilir fiyatlarla online randevu almak da çok kolay.
İster bir uzmanı seçebilir, ister sistemin size önerdiği uzmanla görüşmeye başlayabilirsiniz.
Blog yazıları ve sesli rehberlerle sağlıklı yaşamla ilgili bilgilere de ulaşabilirsiniz.
Kendinizi desteksiz bırakmak zorunda olmadığınızı bir hatırlatmak istedim.
Eviter'le ilgili detaylı bilgiye bu videonun açıklama kısmından ulaşabilirsiniz.
Suçluluk ve utanç duygusuyla bırakılmış çocuklar...
...onlar da bazen travmatik temeller...
...taşıyabiliyorlar ömür boyu.
Yani bir boşanmada ya da bir kayıpta...
...benim yüzümden mesajını çocuk içselleştirebilir bazen.
Çünkü dünyayı kendi uzantısı gibi gördüğü yaşları vardır çocukluğun.
Bu bilgisi değiştirilmemiş çocuk ya da bizzat bununla ilgili...
...bir şekilde bir payı, bir parçası olduğu hissettirilen çocuk.
Buralardan da geçiyor zorlu deneyimlerde.
İlla travmatik olmak zorunda değil ama hayat boyunca çocukluktan taşıdığımız...
...ve bizi kıymetsiz hissettiren bazı durumlar da var.
Mesela bazı çocuklar süper kahraman ilan edilir.
Yani en iyisi sensin.
Bu sülalenin görmediğisin sen.
En başarılı, en prenses, en kral, en güçlü, en erkek, en her şeyi yapabilen bilgisi verilen çocuk.
Şüphesiz bu bir değerlilik desteği değil.
Çocuğun omuzlarına süper kahraman güçleri yükleniyor.
Hiçbir insanın da süper güçleri yok.
Hele çocukların. Bu yükle beraber ömür boyunca hep en olmaya çalışan ya da tam tersi...
Dünyanın kaç buçuk olduğunu görüp bu yanlış mesaj yüzünden hiçbir şey yapamayacağını zanneden çocukluklardan gelenler de var aramızda.
Aşırı koruyucu yetiştirme tarzıyla yetiştirilenler var daha doğrusu.
Dünya ile teması engellenen çocuk.
Bu evin sınırlarının dışına çıkarsan başına mutlaka bir iş gelir.
Hayatını kaybedersin, geleceğini kaybedersin, namusunu kaybedersin gibi büyütülmeler mesela.
Yaşam boyunca kaygı temelleri bunlar.
Ya da ailenin kaygısının intikamını almak için kendini sürekli riske atanlar vardır mesela.
Kaygıyla büyütülenler.
Erken büyümek zorunda olanlar var aramızda.
Bir şekilde roller, görevler.
Yani evde çocuk olmadan evin abisi, ablası.
Annesi, babası olmak zorunda olanlar.
Ya da başka bir evin annesi, babası olmak zorunda olanlar.
E çocukluk orada.
Biz yaşamadığımızda, engellediğimizde bastırılmıyor.
Orada bir yerde durmaya ve kalmaya devam ediyor.
Bunların hepsi çocukluğumuzun üzerindeki bazı engeller.
Onu büyütmek bizim işimiz.
Nereden yarım kaldık? Nereden bastırıldık?
Ah yine çocuk olsaydım.
Şu taraflarıma sahip çıkardım.
Bu oyunları severdim.
Şu fotoğraflarıma bayılıyorum.
Tabii ki 26, 36, 46 yaşında 6 yaşında olamıyoruz.
Ama en azından neyi sever diye hatırlamak.
İzin verilseydi neyi yapardım hatırlamak.
Susturulmasaydım neleri söylerdim hatırlamak.
İnanın bugün bazı kapalı kapıları açıyor.
Belki o zamanki insanları bulamıyoruz.
Ama başka insanlarla ilgili bir tarafımızı hatırlıyoruz yeniden iletişim kurarken.
Belki çocukluk hayalimiz olan mesleği yapamıyoruz.
O hayali kurarken ne hissettiğimiz belki bugün bizim bir hobi alanımız olabiliyor.
Belki hala öyle korkuyoruz.
Ama nasıl destek almak istediğimizi hatırlamak, kendimize nasıl destek vermemiz gerektiğini hatırlatıyor bazen.
Belki profesyonel destek almak için bizi yüreklendiriyor hayatın içerisinde.
O yüzden çocuklukla buluşmak önemli.
Ergenlik de çocukluğa dahil biliyorsunuz.
Yani en çok yasal olarak baktığımız zaman 18'i yaşana kadar ki bütün bireyler ergen.
O yüzden de ergenlikte belki bugün bütün hayatımızı etkileyen, ailede yaşadığımız dışarıda kalma, belki senden adam olmazlar, belki mahcubiyetle, utançla yüzümüze bakanlar,
belki o çatışmaları sağlıklı göğüsleyemeyen ebeveyn ilişkileri, akran zorbalıkları.
Ne bileyim işte dijital şiddet, flört şiddeti, utandırılmalar, bir şey ilan edilmeler, onların izlerini anlamak da çocukluğu anlamak gibi önemli hayatımızın içerisinde.
İlk aşklar, ilk platonik aşklar, oralardan öğrendiklerimiz, arkadaş ilişkileri, dışlanmalar, kendi yaptığımız hatalar, çocukluk, suçlanmalar,
bunların etkilerini de görmemiz lazım.
Bunlar bazen...
...hatırladığımız, bazense sadece anıyı değil duygusunu hatırladığımız...
...bazen yaşam içerisinde...
...her yeni dönemde mücadele edilmesi gereken...
...bazen bir anksiyete, bazen bir aşırı duyarlılık, bazen bir saplantı...
...bazen fazlaca duygusal kırılganlık, bazen depresif eğilim...
...bazen kişilik örüntüsü olarak kendini ortaya çıkartan...
...yaşam olaylarına dönüşüyor.
Onlar bir tamamlanmamış iş oluyorlar hayatın içerisinde bazen.
Mesela örnek vereyim. Annesi babası sürekli birbirini zorlayan, evin içerisinde bir şiddete maruz kalan, daha doğrusu şiddete şahitlik eden, böylece duygusal şiddete uğrayan, ailelerde
büyümüş olan bir çocuk. Ya da bazen şiddet, şiddetli geçimsizlik gibi olmuyor.
Sessiz şiddet oluyor bazı evlerde.
Günlere, aylara, yıllara yayılabilen, intikam almaya yönelik susmalar, birbirini görmeyen, duymayan, sessiz bir şekilde canını acıtan, sürekli küsen.
...yan yana olmayan anne babaların çocukları bazen.
Çocuk o evdeki huzursuzluk adına...
...huzursuzlukla baş etmek adına...
...bir koltuğun arkasına saklanıyor.
Metafor olarak söylüyorum.
Orada susuyor. Ve bazen bu öyle bir işe dönüşüyor ki...
...hayat boyunca kişi büyüdükçe...
...ne zaman çatışmalı, savaşlı ya da huzursuz bir ortam olsa...
...o koltuğun arkasını taklit eder gibi bir yere saklanmaya başlayabiliyor.
Bir tamamlanmamış işten geliyor.
Kişi belki de çocukluğunda kendini koruyacak bir yöntem buldu.
Bir uyum buldu koltuğun arkasına saklanarak.
Çünkü belki salona meydana çıksa...
...o kavgaya, çatışmaya ya da mutsuzluğa birebir şahit olacak.
O koltuğun arkasında bir dünya kurdu, başka bir şey düşündü.
Bir oyun oynadı, bir şarkı söyledi.
Ama büyüdükçe artık bu yöntem işlevini kaybetti.
O dönem belki bu bir yaratıcı uyumdu.
Biz buna yaratıcı uyum deriz.
Geçti altı yaklaşımında.
O koltuğun arkasında baş etmek.
Ama hayat boyunca çatışmalardan...
...bir koltuğun arkasına ya da bir kuytuya...
...saklanarak kaçamıyoruz.
İşte insanın o yüzden erken dönemde geliştirdiği uyumları da...
...ya da hayatla ilgili tamamlanmamış işleri de...
...yaşamla ilgili sabitleştirdiği...
...davranışları, eylemleri de sorgulaması lazım.
O zaman işlevsel olabilir ama şimdi işlevsel değil.
Yaşamla temas biçimlerini dönüştürmek için de önemli bir yerde duruyor.
O yüzden buralara da bakmak gerektiğini düşünüyorum hayat içinde.
Böyle yöntemlerimiz var.
Geçmişten bugüne kadar getirdiğimiz çocukluk zorlu anılarıyla da, doyumlu mutlu anılarıyla da hiçbir yere gitmiyor.
Bazılarımız deriz ki hatırlamıyorum.
Şu dönem aralığını hatırlamıyorum deriz mesela.
Bazen bu gerçekten de yaşam içerisinde bazı insanların hafıza farklılıkları ile ilgilidir.
Ama hiçbir şey hatırlamadığımız dönemler anlamlıdır bakmayın.
O dönemler bazen hatırlanmadığı için değil, bilinçli olmak zorunda değil bu bazen bilinç dışı faktörlerle.
Hatırlanmak istenmediği için de hatırlanmıyor olabilirler.
Bazı anılar zorludur ama yine söylüyorum bazen anıyı hatırlamayız.
Zaten çok erken dönemleri hatırlayamıyoruz çoğunlukla.
Bazen anıyı hatırlayamayız, duygusunu hatırlarız.
Kaynağı henüz anlamlandıramadığımız kaynağına bir utancımız vardır bazılarımızın.
Bazen nedenini bilmediğimiz bir kaçınmamız vardır.
Duyarsızlaşmamız vardır bazılarımızın.
Bazılarımızın otomatik bir duygu, bilgi gibi bir kaygısı ortaya çıkar.
Nerede başladı, nasıl gelişti bilmeyiz.
Bilenlerimiz de vardır, o farkındalığı olanlar da vardır.
Bazılarımız bilmeyiz ama o bir yerlerden tetiklenmiştir.
Gökyüzü gibi bir şey şu çocukluk.
Her rengiyle.
Hiçbir yere gitmiyor.
Çocukluğumda takdiri çok hatırlamıyorum mesela.
Böyle çok her an işte sevgiyi koşulsuz anlardan aldığımı da hatırlamıyorum.
Sevginin koşulu olması gerektiğiyle ilgili büyüdüğüm zamanları hatırlıyorum.
Mesela anne babamın teşvikiyle bir dönem her yıl böyle her yaz 3 ay yüzüp ve her yazın sonunda da o İşte şehir çapında böyle bir yüzme yarışlarına katılırdım.
Ona katılmamı çok önemserlerdi.
Ve yarış öncesi haftalarda her akşam evde böyle uzun bir ilişki kurma biçimi olarak aslında böyle sevgiyi de oradan almaya çalışırdım.
Yüzme yarışlarına dair uzun uzun motivasyon konuşmaları yapılıyordu.
Ve özlü konuşmaların şeydi.
Birinci olup altın madalyayı kazandım.
Nasıl başarılı olduğumu herkese göstermem gerektiğinin söylendiğini ya da mesajım verildiğini hatırlatıyorum.
Ancak birinci olunca onaylandığımı, diğer durumlarda yarışlar sonrası evde bir burukluk, açık açık söylenmese de bir hayal kırıklığına uğranmış halin olduğunu hatırlıyorum.
Zaman içerisinde artık yarışlara katılmak bir göreve dönüşmüştü bizim evde.
Her yazın fiksi idi.
Düşünsenize yaz biraz kabustu yani.
Ona hazırlanılmalı ve sonunda da o altın madali alınmalıydı.
Bir süre sonra...
Yüzme yarışlarının birinci bitirdiğimde bile doyum olmadı.
Çünkü görev tamamlandı sadece.
Biliyorsunuz onu mükemmel yapmaya çalışmak aslında kusurluluk bilgisidir.
Anın tadını çıkartmazsınız.
Sonun tadını da çıkartmazsınız.
Bu görev tamamlandı. Şimdi yenisi nasıl diye bakmaya başlarsınız.
Hele kazanamadığımda ki onlarca kişi katılıyor yani.
Kazanmak zorunda da değilim zaten.
O zaman o evdeki hayal kırıklığı, sessiz hal.
...gerleşti hayatıma.
En büyük derdimdi. Ama duygusal olarak bir duyumu yok, bakmayın.
Yarışı kazanarak başarımı kanıtlamak...
...ve evde bir takdir sebebi olmak.
Hatta bunu sevilmek zannetmek.
Sonra yarışların keyfi, heyecanı...
...bunlar kalmadı.
Kaygı ve sadece salt bir rekabet.
Yüzmek de öyle, hunharca.
O yüzleri hatırlıyorum, sözleri hatırlıyorum, hayal kırıklığını, bakış açısını hatırlıyorum.
Bunu artık hayati algılamaya başlamıştım.
Ve uzun bir süre birçok sınava, ilişkiye...
...iş hayatına... ...aslında rekabete ve kazanmaya...
...sahip olmaya yönelik...
...davrandığımı biliyorum.
Bunu öğrendim çocukluktan.
Keyif almak, tadını çıkartmak değil de...
...birinci mesele...
...performans sergilemek, kazanmak ve onay almak üzerineydi.
Benim uyumum böyleydi.
Ama zaman içerisinde...
...yaratıcı uyumum...
...o dönem ancak böyle başa çıkabildiğim uyumum...
...uyumunu kaybetti.
Hayatta tatsız bir yer olmaya başladı.
Düşünsenize ilişkilerinizde de, işinizde de, arkadaşlarınızda da...
...böyle kör rekabet altta bir yerde.
Alkış almalısınız.
Ne bileyim işte sahip olmalısınız.
Sürecin tadı yok. İşte sıkıntı buralarda.
Bir şeyler öğreniyoruz çocukluktan.
Ben benim öğrendiğimi söyledim.
Öğreniyoruz. Onu yaşam biçimi haline geliştiriyoruz, getiriyoruz.
...ve sonra zorlanmaya başlıyoruz.
Oysa aynı deneyimlere sahip çıkarak değil...
...büyüme ve gelişme...
...öğrendiğimiz ve sabitleştiğimiz meseleleri...
...anlamını fark edip...
...bize nasıl davranıldığını fark edip...
...yeni durumlarda...
...farklısını da deneme cesaretiyle ve güveniyle...
...değişiyor baktığımız zaman.
Sizin böyle...
...o zaman için belki kendinizi korumak için uyum geliştirdiğiniz...
...ama zaman içerisinde...
Özelliğini kaybetmiş ama hala inatla yaptığınız neler var.
Mesela bazı insanlar sevilmek için koşulsuz ve orantısız bir sevgi vermek zorunda olduklarını zannederler.
Doğal sevgi alışverişi ne güzeldir.
Ama sevgiye boğmalar ya da ne bileyim bazen gerçekten de o anda kaybetme korkusuyla, ayakta tutma mücadelesiyle oysa tek kişi ayakta tutamaz bir
ilişkiyi. Sevgiye boğmak belli ki çocukluğumuzdan öğrendiğimiz bir şey.
O zaman bir uyum geliştirdik belki.
Sevgiyi görebilmek için.
Ancak verdiğimizde alabiliyorduk belki.
Söylediğimizde. Doğal bir alışveriş gibi değil ama.
Bu uyumu değiştirmenin vakti gelmiştir belki.
Hadi bitirmeden hani bu çocukluğa bir bakalım demiştik ya.
Bir çocukluk fotoğrafının içinde ne hissediyorduk diye.
Yine o fotoğrafın içinde olsanız.
Yine hayal edin gözlerinizi kapatabilirsiniz.
Bu çocuğa bu hayatla ilgili o dönemde ona söylenmeyen, duymaya ihtiyacı olan hangi cümleyi söylersiniz?
Bu sizin aynı zamanda öz şefkat cümlenizde olacak.
Öz şefkat önemlidir. Şefkat de çok temelde çocukluktan öğrenilir.
Verilse de verilmese de.
Çocuklukta verilmeyen şefkat bizim hangi cümleye ihtiyaç duyduğumuzu bize hatırlatır boşluktan.
Çocuklukta bize iyi gelen şefkat ise...
Kendimize o cümleyi söylememiz gerektiğini hatırlatır.
O yüzden de bir o çocukluğa bakın.
Hani o duyguyu hissettiğiniz çocuk var ya fotoğraftaki çocukluk.
Yaşı, dönemi. Hangi cümle?
Bir kendinize söyleyin.
Belki bugün içselleştiremiyorsunuz hemen bu cümleyi.
Belki de çok iyi geliyor. Ama zamanla duyulması, hissedilmesi gereken cümlelerden biri bu belli ki.
Vardır belli başlı klişeler.
Hep söylüyorum biraz da acı acı gülümseyerek.
İşte insanın kendine ya da çocukluğuna sen değerlisin, seni çok seviyorum, sen yeterlisin demese diyebiliyorsanız alın onu böyle dolu dolu.
Ne güzeldir. Ya da sizin cümleniz neyse o.
Ben diyemiyorum o cümleleri.
Duymaya çok alışık olmadığım için bir tuhaf duruyor, bir komik geliyor.
Benim kendime kullandığım o cümle çocukluğuma da öyle olurdu.
Aferin lan. Fena gelmedim bugünlere.
Her şeye rağmen. Belki bir cümleyle başlayacak.
Belki o hiç dokunulmamış omzunuza bir dokunarak başlayacak.
Ama çocukluk orada bir yerde.
Sizinle beraber.
O yüzden de buraları atlamamakta fayda görüyorum.
Yaşam içerisinde sürekli çocuklukla mı buluşacağız?
Sürekli çocukluğu mu düşüneceğiz?
Hayır. Zaten o sizin yanınızda merak etmeyin.
Ama kendimize ara ara zamanlar ayırmak, eski fotoğraf albümlerine bakmak...
Çocukluktan beri dinlediğimiz şarkıları dinlemek.
Hala hayatta olanlarla hayatımızda olanlarla o dönem üzerine dertleşmek.
Sohbet etmek. Buruk gelse bile bazı anlara sahip çıkmak.
Ben buraları anlamlı buluyorum hayatta.
Eğer çok ağır geliyorsa da çocukluk.
Bununla ilgili gerçekten bir profesyonel destek almak belki de.
Eskiden yazdığım yazılarla bitiriyorum genelde biliyorsunuz bu dertleşme serilerini.
Yine böyle çocukluğuma yazdıklarımdan bir tanesi.
Yer yer buruk ama umutsuz değil benim için.
Belki ben kendi çocukluğuma dair bazı cümleler ediyorum.
Belki sizin de kendi çocukluğunuza söyleyeceğiniz cümleler vardır.
Bu hiçbir kitabımda yer almadı şimdiye kadar bu yazı.
İsmi belki bir gün, belki bir gün yayınlarız.
Şöyle bir yazı. Benim güzel çocukluğum, sana bu gece kırılmış heveslerinden sarılıyorum.
Beni tamamen affetmediğini biliyorum.
İstediğin gibi tutamadım ellerinden.
Kaçtım. Hayattan beklediğin haberleri sana getiremedim Cahit'im.
Seni gelecekten beklediğin yollara çıkartamadım.
Çoğunlukla korktum.
Senden çocukluğunu aldım ama seni çok büyütemedim de.
Bunların farkındayım. Bazen yüzüne bakmaya yüzüm yok.
Ama beni yaşatan da yüzüne bakmak.
Kocaman gözlerini hatırladığımda, gözlerime indirilmiş tüm perdeleri aralayabiliyorum.
Kirpiklerine dokunduğumu hayal edersem bir süre daha...
Duygusal olarak hayatta kalabiliyorum.
Yanakların ilk heyecanlarımı, kulakların çocukluk şarkılarımı ve burnun annemi anımsatıyor.
Ve gülümsemen tamamlayamadığım tüm yasları hafifletiyor.
Hafızam en büyük çıkmazım.
Seni hatırladıkça soluğum kesiliyor ve ancak seni hatırlayabilirsem nefes alabiliyorum.
Sen çocuksun.
Omzuma konan sarı muhabbet kuşu.
Başucu kitabım çocuk kalbi.
Okuma bayramının meyve suyu.
Doğum günlerimin çikolatalı pastası.
Odamdan hayatımı ışıklı bir koridorsun.
Evden okula kokusu üstünde beslenme çantamla yürüdüğüm yolsun.
Ben yetişkinim.
Yolumu kaybettim.
Renklerimi soldurdum bazen.
Heyecanlarımın sesi kısıldı.
Hayal kurmaktan ve oyun oynamaktan vazgeçtiğim oldu.
Israrcı gece kabuslarında, inatçı sabah alarmlarında ve sanki yüzyıllardır süren bir karantinada kayboldum.
Seni bugünüme taşıyamadığıma üzülüyorum.
Bizimkilerin sipariş verdiği altın bilezikleri taktım.
Toplumun kelepçeleriyle beklentilerine bağlandım.
El alem ne derlere bir gençlik harcadım.
Kaygılarım meraklarımı yedi.
Korkularım keşiflerimi yuttu.
Sana verdiğim sözleri tutamadım.
Sana bu gece kırılmış heveslerinden sarılıyorum.
Ve beni tamamen affetmediğini biliyorum.
Bugün anneme uğradım. Beni yine bir türlü büyütemediği çocuğu gibi sevdi.
Hala büyürsem ölürüm zannediyor.
Yarım kalmış gençliğinin ayıbı gibi, hiç dokunmamış bir babanın aniden kaybı gibi uzun uzun yüzüme baktı bugün.
Onu çok sevdiğimi ve affetmediğimi biliyor gibi baktı.
Annemle ben ben ve sen gibiyiz.
Yakın ama yarım. Bağlı ve mesafeli.
Birleşemese de ayrılamayan.
Annem bana senin bir fotoğrafını verdi.
Ara ara eski albümleri karıştırdığını biliyorum.
Baktıkça umutlanıyor.
O da geçmişimizden bugünümüze bir telafi ümidi arıyor.
Fotoğrafı eve getirdim.
Duvarlar, koltuklar, aynalar falan hepsi şaşırdı.
Bu sen misin soruları üstüme döküldü.
Evet o bendim.
Senken ne kadar güzeldim.
Bir öğretmenler gününde, bir kürsüde, boğazını yırtarcasına sana ezberletilmiş o şiiri okuyorsun fotoğrafta.
Dün gibi hatırlıyorum.
Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya diye o şiirde aykırıyorsun.
Sesin ağlıyor, gözlerin doluyor, kaşların yine yerinden oynuyor.
Şiirdeki ölümü anlatmaya dilin dönmüyor.
Dizlerin titriyor, yasla acemiysin.
Okudukça korkuyorsun.
Alkışlar kopuyor ve sen ağlıyorsun.
Ben de öyle ağlamak istiyorum şimdi.
Yıllardır bir damla gözyaşım dökülmüyor.
Keşke çektiğim acıyı hissetmeyi reddedecek kadar çok acıdan geçmeseydim.
Sonra kalabalık dağılıyor ve öğretmenin sana sıkıca sarılıyor.
Sen bu sefer kocaman gülümsüyorsun.
Ben de öyle gülümsemek istiyorum şimdi.
Senelerdir o küçük mutlulukları ezber bir tebessümle geçiştiriyorum.
Keşke ağız dolusu gülmelerimi güçlü ve ciddi yaşanması gereken yetişkin rolleriyle takas etmeseydim.
Ben senin oyunlarını bozdum, çiçeklerini kopardım, heveslerimizi kırdım.
Sana bu gece kırılmış heveslerinden sarılıyorum.
Beni affetmediğini biliyorum.
Yine gülümse diye söylüyorum.
Ben fotoğrafa bakarken bir şarkını çaldım demin çocukluğum.
Şarkıdaki gibi sazların vardı, ırmakların vardı, çakıl taşların vardı senin.
Döne döne dinlerdin bu şarkıyı.
Kalıbına geniş ruhuna denk bir umutla söylerdin.
Yoksa ben nasıl yenilenirim?
Hadi gülümse. Ben böyle eskimesem, seni yenilemeyi becerebilsem büyürdüm belki.
Ellerim çok ağrıyor. Elinden tutamıyorum.
Sırtımdaki yüklerden kurtulamadığım için seni kucağımda taşıyamıyorum.
Ve başka bir çaremin olmadığını düşünüyorum.
Vicdanımın kapağını öğretilmiş mecburiyetlerle kapatmaya çalışıyorum.
Ben hep kazanmakla meşgulüm.
Para, itibar, iktidar bu yolda kendimi kaybediyorum.
Mesailere sıkıştım be çocuk.
Kurulmuş saatlerin dediğini yapıyorum.
Kaçsa nerede, kimle, hangi müsamereyi oynayacağımı planlayıp duruyorum.
Yetişkinliğime oynuyorum. Bu bizim seninle oynadığımız bedelsiz, zamansız, kuralsız oyunlara benzemiyor.
Ben sana benzemiyorum.
Yetişkinliğim çocukluğumun yabancısı.
Dünya da o dünya değil zaten.
Bazı aksilikler oldu.
Adalet terazileri devrildi.
Gençliklerimiz çalındı.
Ben sana söyleyeyim.
Büyüdükçe yalanlar normalleşiyor.
Sokaklar tekinsizleşiyor.
İnsanlar yalnızlaşıyor.
Bir de süper babalar ölüyor.
Anneler içlerine kapanıyor.
Ve ben seni hayata rağmen unutmuyorum.
Belki bir gün diyorum.
Belki bir gün hayatımı senin bana öğrettiklerine dönüştürebilirim.
Bir umut dedim.
Bir dubla rakı koydum şimdi.
Yanında çayla içiyorum.
Bil bakalım yaşlandıkça kime benziyorum.
Şimdi... Güllerim soldu çalmaya başladı.
Fotoğrafın önümde.
Seni izliyorum. Sana bu gece kırılmış heveslerinden sarılıyorum ve beni affetmediğini biliyorum.
Seni yanımda hissettikçe belki diyorum.
Belki bir gün seni boşluğundan boşluğuma alırım.
Düşerken birbirimize tutunuruz.
Bana bütün kırgınlıklarına rağmen evet dersin.
Birlikte onlara hayır deriz.
Bir çocukluk aşkına...
Reddedilmekten korkmadan tutunuruz.
Bir gençlik hayalini kilitli çekmeceden çıkartırız.
O sahneye çıkarız.
O şarkıyı söyleriz.
O fotoğrafı çekeriz.
O maça oynarız.
O filmi çekeriz. O kitabı yazarız.
Bu sefer kaybetmekten korkmayız.
Gülmekten çekinmeyiz.
Ağlamaktan kaçmayız.
O güce tapmayız.
Güçsüzlükten utanmayız.
Ve kırılmış heveslerimizden belki...
...bir yeni başlangıç yaparız.
Ben affederim o zaman kendime.
Sen de beni belki.
Belki bir gün. Karanlık gözükse de...
...bana yazarken...
...ve dökerken ve ağlarken...
...iyi gelmiş bir yazıdır onu söyleyeyim.
Eksikler... ...belki zorlanılmış yerlerin...
...affedilmemişliklerin belki kabulü...
...ama o kayıplardan belki...
...belki bir gün umudu.
İnsanın başka işi ne ki?
Kendini büyütmek. Kendi çocukluğunu büyütmek.
Büyütmeden ölmemek için direnmek aslında.
Bugün dertleşme serisi böyle bitti.
Çocuklukla buluşmak.
Belki sorgularız beraber yine.
Belki bir gün. Görüşeceğiz yeniden.
İyi bakın kendinize.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
