
Uzman Psikolog Gökhan Çınar’la Psikolojik Dayanıklılık Serisi'nin yeni bölümü şimdi yayında! Gökhan Çınar, zor zamanlarda psikolojik olarak hayatta kalmak, duygularımızı yaşayabilmek ve ifade edebilmek, bu hayatı yaşarken ihtiyaçlarımızı fark etmek, kendimiz olabilmek ve kendimizi iyileştirebilmek üzere bizlerle dertleşiyor.
Kendin için şimdi bir adım at ! Dijital sağlık platformu Eczacıbaşı Evital’i hemen indir, psikolojik danışmanlık ve beslenme danışmanlığı görüşmelerini %20 indirimle planla. 👉 Kod: CINAR25 Evital'i indirmek için: https://s.evital.app/gokhancinar
*Bu bölüm "Eczacıbaşı Evital" hakkında reklam içerir*
Transkript
Dijital Sağlık Platformu, Eczacıbaşı Evital sunar.
Hoş geldiniz.
Bugün beraber ayrılık konuşacağız.
Psikolojik Dayanıklılık serisinin bu bölümünde ayrılık üzerine sohbet edeceğiz.
Bilmiyorum belki güncel bir halinizi, şu anda yaşadığınız bir duyguyu tanımlayan bir dertleşme olacak.
Belki geçmişten bir anı, belki...
sizden çoktan gitmiş, çoktan bitmiş ve artık tamamlanmış bir meseleyi belki üstünden uzun uzun yıllar geçse bile içinizde tamamlanamamış bir meseleyi, bir ilişkiyi anlatacak.
Daha çok bugün romantik ilişkilerde ayrılık üzerinden konuşup paylaşacağız.
Ayrılık bazen bir zorunluluk hali, bazen bir gönüllülük hali biliyorsunuz.
Bazen bir vazgeçme.
Bazense bir vazgeçilme, bir şekilde bunca mücadeleye rağmen direnememek birlikte, bazense iki taraftan birinin ya da ikisinin birden artık mücadele edecek gücünün
kalmaması, bazen affetmekle ve affettim zannetmekle, bazen affedememekle ilgili bir yere denk geliyor ayrılık.
Gitmek mi kalmak mı bilmiyorum hep tartışılır ya işte şiirlere de konu olur.
Gerçekten kalan çok önceden gitmiş oluyor mu?
Bazı insanlar ilişkiye devam etmek ister gibi dururken aslında yaptıkları duyguları, davranışları hiç devam etmiyormuş gibi mi hissettiriyor?
Ayrılık aslında bunca zaman duygusal yatırım yaptığımız, birlikte teması keşfettiğimiz, onunla beraber biz olmayı düşündüğümüz, planladığımız, yaşadığımız, hayal
ettiğimiz birinin de gidişi.
Bazen gidince geç de olsa biraz nefes aldığımız, bazense o gittikten sonra bir daha hiç öyle nefes alamadığımız birilerinden, bir duygudan, bir durumdan,
ayrılıktan bahsedeceğiz bugün birlikte.
Beraber her yönüyle konuşalım.
Daha önce geçecek mi kitabımda, benim evim neresi kitabımda?
Olan yazılardan yer yer böyle belki ayrılığın biraz daha kuramsal, belki birazcık daha psikolojik karşılığına geçmeden o yazılardan okuyorum size bazen.
Bir ayrılık halinin yazısıydı.
Herkesin ayrılığı yaşama biçimi yine kendisine ve o ilişkinin duygusuna göre elbette.
Kimden ayrıldığına, nasıl ayrıldığına, o ayrılıkla ne yaptığına göre.
Aslında sadece onunla ilgili değil.
Sevgi ya da ayrılık.
Bizim çocukluk hikayemizle.
İlk sevme sevilme deneyimimizle ya da ilk ayrılıklarımızla da ilgili.
Benimki de biraz buralardan beslenen bir tanımdı.
İsmi Parça. Beraber sorgulayarak okuyalım.
Belki size de tanıdık gelir. Bir ayrılık yazısım.
Hatırlıyorum. Hem yüzyıllar önce hem dün gibi.
Biz seninle karşılaştığımızda şefkate ne kadar ihtiyacımız olduğunu anlamıştık.
Bir anda ve aynı anda.
Bizimki ilk görüşte umuttu.
Yarayı gösterebilme ve beraber yaralanarak iyileşme umudu.
Kırık, çıkık, bozuk, çürük demeden hiç dokunulmamış duygularımızı birbirimize açmaya cesaret etmiştik.
Göğsümdeki üzüntü, karnındaki utanç, midemdeki korku, boğazındaki öfke çıkmaya yer bulmuştu.
Elim senden önce çok sıkı tutulmuştu ve acıyordu.
Elim benden önce çok tutulmamıştı ve acıyordu.
Ellerimiz birbirine uzanırken tedirgindi.
Birbirimize uzanıp varacak yolları bulmak kolay olmadı.
Ne yapıp edip bulduk.
Sessizliğin kaybolduğum meydanların ortasında bir güvenli oda oldu.
Cümlelerim saklandığın ormanın içinde beliren bir ayna oldu.
Ben sanki ilk kez o odada öyle ağladım.
Sen belki ilk kez o aynada kendini öyle gülerken gördün.
Dünyayı çiğnemeden yutmak zorunda kalmış ve kusamamış huzursuz çocuklardık biz.
Düzeni anlamaya başlamış ve kokladıkça midesi bulanmış acemi yetişkinlerdik.
Beni büyütmeyen ve çocuk bırakanı gözümde gördüm.
Seni kendini hep korumak zorunda bırakanı omzunda gördüm.
Bir kavgada kaybolduğumuz yeri hatırladık.
Bir sokakta yitirdiğimiz evi anımsadık.
Bir ortak şarkıda şimdiye kadar duyamadığımız sesleri karşıladık.
Karşılaştık, parça parçayken bütünleştik.
Bütünü defalarca paramparça ettik.
Parçalananlardan yeni bütünler inşa edip iyileştik.
Aşkın tanımını bilmiyorum ama bizim tanımımız böyleydi.
Hatırlıyorum. Hayatım seninle anlaşılır kılındı.
Anlatılır oldu ve anlamını buldu.
Beni ben, yaşamayı yaşamak, evime ev yaptın.
Sen olmasaydın kaldırım kenarındaki yaralı köpektim.
Üstüne çerçeve asılmış duvardaki çatlaktım.
İçine istenmeyen anıların bırakıldığı kilerdeki sandıktım.
Milyonlarca insanın ve milyarlarca yıllık dünyanın ortasında çok ölü ve yalnızdım.
Sen gelmeseydin büyümezdim.
Sana sarılmak iyi geldi.
Doğduğu ormana aşık bir çiçeğin huzurla açması gibi.
Seninle konuşmak içimi nasıl temizledi biliyorsun.
Kendi sesini hiç duymamış bir serçenin bağıra seslenmesi gibi.
Yıllarca seni izlemek gözlerimdeki perdeleri nasıl kaldırdı biliyorsun.
Ağlarken, gülerken, savaşırken, barışırken, yaralarken, iyileşirken güzeldik.
Hepsini hatırlıyorum.
Sonra, sonrasını hatırlamaya direniyorum işte.
Bir şeyler oluyor.
Her çizgisini ezbere bildiğin ellere dokunsan da temas edemiyorsun.
Her tonuna aşina olduğun o gülüşlerden eksik bir şey duyuyorsun.
Her damlasına eşlik ettiğin gözyaşlarına şefkatinle dokunamıyorsun.
Hatalar hayatla dönüşmüyor artık.
Hatalar havada asılı kalıyor ve her öfkede yüzüne çarpıyor.
Hem yalnız hem suçlu hissediyorsun.
Üzgünken canının içine değmek istiyorsun ama gölgesine dokunmaya bile yetemiyorsun.
Meseleler duyguların üstünü örtüyor.
Sorumlulukların altında anıların eziliyor.
Sessizliğinin her şifresini bilen tarafından artık anlaşılmıyorsun.
Dilini en iyi bildiğinle anlaşamıyorsun.
Çok üzgünüm öyle oluyor.
Artık gitmeye de kalmaya da yorgunum.
Sen de, biliyorum.
Yorgunluğuna öfkenden bir zırh giydirmişsin.
Hiç dokunmuyorsun ama çarpıyorsun bana.
Çarptıkça canım yanıyor.
Kalbim de öyle çarpıyor, kalbim gibisin.
Ben seni çok seviyorum ama ben ben miyim hala bilmiyorum.
Yıllar önceki hallerimiz gelse yanımıza, bizi sarsa, devirse keşke.
Sonra elimizden tutup ayağı kaldırsa.
O güzel çocuklar...
Keşke tıkanmış hayatlarımızı açsa da büyütse bizi.
Düşünüp duruyorum. Bitti desem tam bitmedik.
Eskidik diyemiyorum çünkü hep birbirimizi yeniledik.
Azaldık desem azla da yetinenlerdik.
Belki de fazla geldik.
Kendimize, hayatımıza, birbirimize.
Dünyanın en güzel çiçeğini koklaya koklaya soldurduk.
Dünyanın en güzel rengini gölgelere boğduk.
Dünyanın en güzel şarkısını bozuk bir plaktan dinliyoruz artık.
Aramızda dünyanın en güzel şeyi vardı ama dünyada dünyanın en güzel şeyi de yokmuş biliyor musun?
Dünya kirlenmeye, enler kaybetmeye, şeyler hiçleşmeye mahkum kalıyor.
Çok üzgünüm öyle oluyor.
Bütün ağlamalar ve bütün gülmelerden geçmiş gibi.
Yalnızlığına umut olmak istemiş ama becerememiş gibi.
Sonra kendimden umudumu kesmiş ve susmuş gibi.
Öyle oluyor. Saksıda orman çiçeklerini yetiştiremiyorsun.
Okyanus balıklarını akvaryumda yaşatamıyorsun.
Kalabalık bir evin yalnızlığına parçalanmış haline direnemiyorsun.
Olmuyor. Biz bize fazla geldik artık demek ki.
Ne kadar fazla yorulduk.
Fazla hissedince kör olduk.
Fazla düşününce aptallaştık.
Konuştukça yarım, sustukça zor.
Öyle kırdık, öyle dağıldık ki sen benim en eski kopuk parçalarımı yerine yerleştirendin.
Şimdi kırık kalbimin yerini bile bulamaz oldun.
Ben ki senin yüzünün boşluklarında saklı yara bulup şefkat verirdim.
Şimdi tüm ışıklar açıkken yüzünü bulamıyorum ve seni yalnız bırakıyorum.
O evde öylece duruyorum.
Onca anıdan bir çatlak kavanoz kalmış elimde.
İçinde topraklarından sökülmüş zeytin ağaçları.
Bu kadar acıyla ne yapacağımı bilmiyorum.
Çünkü ben acıyla ne yapacağımı da hep sana sorardım.
Korka korka yine soruyorum.
Biz şimdi yeniden doğmayı nasıl öğreneceğiz?
Cevapsız kalıyorum. Bu cevapsızlığı artık iyi tanıyorum.
Olsun, güzel doğurduk, sağlıkla büyüttük, iyi yaşattık bizi biz.
Her ömür ölümlü tabii.
Şimdi galiba ömrümüzün biten yarısını ellerimizle gömmeyi öğreneceğiz.
Varsa kalan yarısını büyük ihtimalle paramparça doğuracağız.
Olsun, sen benim canımsın.
Birlikte parçalanmış her şeyimize rağmen canımız sağ olsun.
Ben hatırlarken yaşadım.
Tekrar bir ayrılık yazısı.
Çünkü bazen de öyle oluyor.
Elimizden geleni yapsak da artık birbirimizi göremiyoruz, birbirimizi duyamıyoruz, birbirimize dokunamıyoruz.
Birbirimizi anlayamıyoruz hali var ya hani.
Bazı ayrılıklar böyle oluyor.
Beraber bugüne kadar yaptığın, yaşadığın, ayakta tutmaya çalıştığın her şeyi yine böyle sıkı sıkı tutmaya çalışıyorsun ellerin içinde ama gitmiş, bitmiş
oluyor bazen. İşte bazı ayrılıklar böyle oluyor.
Bu tabii benden ve o zamanki bizden kalma bir yazı.
Bir duygu belki.
Benim de durumum böyledir.
Yazınca dökerim.
Kim derdi yıllar sonra bu sohbet dertleşme anlarında psikolojik dayanıklılık serisinde psikolojik olarak en yıkık olduğum zamanın bir yazısı.
Böyle bir yere böyle bir anlama gelecek.
Ama ayrılıktan bahsedeceksek ve ben de Aslında sadece böyle karşınıza geçip psikolog psikolog anlatmayacaksam böyle seviyorum ya içeriden, candan, ciğerden paylaşımları.
Hadi kendi ayrılıklarımıza hem duygudan, hem zihinden, hem bugüne kadarki öğretilerden, kuramlardan da bakalım beraber.
Ayrılık tanım olarak sözlükte ayrı olma durumu.
Birinden uzak düşme.
Bunlara deniyor.
Diğer taraftan, şu yazının ağırlığından kurtulamadım ya.
Diğer taraftan düşünce, görüş veya duygu arasındaki uymazlık uyuşmazlık olarak yine tanımlanıyor.
Bir diğer tanımı evlilik birliğinin hakim kararı ile geçici bir süre ile kaldırılması oluyor.
Orhun kitabelerinden beri Türkçe ifadesine rastladığımız ayrılık kavramı çok daha köklere gidersek daha çok ölümle gelen bir ayrılığın uzak düşülen varlığa duyulan bir
özleyişin ifadesi olarak anlatılıyor.
Yıllar içerisinde kavram ölümden arkadaşlıklara, ilişkilere de evriliyor elbet.
Çünkü aslında çok temel bir yerden hepsi de birazdan konuşacağız ölümün provası gibi oluyor her ayrılık.
Her ayrılık aslında psikanalitik olarak da anneden ayrılığın duygusal mührünü taşır diyor Ayhan Eğrilmez.
Doğru. İlk ayrılıktan bugüne anneden nasıl ayrıştığımıza bağlı olarak ayrılıklarımızı da öyle karşılıyoruz.
Ayrılık hayatın her döneminde deneyimleniyor.
Çünkü insan geliştikçe ve ilişkiler kurmaya başladıkça her başlangıcın içerisinde ve her ilişkinin içerisinde ayrılık ihtimali de her daim oluyor.
Freud depresyonu tanımlarken değer verilen, yatırım yapılan nesnelerin kaybı sonrasında yaşanan yaz süreci olarak tanımlıyor.
Ayrılığın içindeki depresyon, depresyonun içindeki ayrılık bu.
Yani ayrılık aslında bir vazgeçiş, bir kayıp.
Bu kayıplar hayatın başlangıcından itibaren aslında hayatımızın bir parçası olarak da bizimle beraber kaldığını ve olduğunu gösteriyor.
Şöyle bir bakalım en temellere.
İlk ayrılığımızı doğumda yaşıyoruz.
Doğumda bebek olarak güvenli ve kapsayıcı ana rahminden ayrılıyoruz.
Aslında Otto Renk'e göre doğumdaki bu ayrılık ilk travma hayatta.
Oradaki ayrılık gelecekteki kaygıların da temelini oluşturarak birincil kaygıyı yani ayrılık kaygısını da yaşam boyunca beraberinde getiriyor.
Elbette bütün bu öykü dönüşüyor ama içeriden bir yerden biliyoruz ki hayatta ayrılık var.
Ben bu güvenli yerden ayrıldıysam her yerden ve her şeyden ayrılma ihtimalim var.
Aslında ideal şartlarda anne ile ayrılık bebeklikte sarılabilir belli yaralarla atlatılırken bazı bebekler annenin tutumundan dolayı daha yaralı büyüyorlar.
Babanın varlığı, babanın oraları desteklemesi olmuyorsa, anne babanın da ilişkisi desteklemiyorsa aslında bir süre sonra ayrılık hayatın daha sancılı bir parçası olmaya başlıyor.
Çünkü aslında anne baba oluşta ve bebeklikten itibaren büyüme hikayemizde birçok ayrılık var.
Anne karnından ayrılıyoruz. Sonra belki anne ile o en sıkı temaslardan ayrılıyoruz.
Sonra onun yanından, yamacından, beşiğinden ayrılıyoruz.
Okula gidiyoruz.
Evden ayrılmaya başlıyoruz.
Büyüyoruz. Aslında başka evler keşfederek aidiyetimizin bazı köklerinden ayrılıyoruz.
Bütün bunların hepsi aslında çok temel geçişler istiyor hayatta.
Ama yaralı büyütüldüysek ve ayrılıklarımız sağlıklı bir şekilde desteklenmediyse ayrılık acımız oluyor.
Annenin karnından kucağına, kucağından dizinin dibine, oradan da evin dışına süren bu yolculuk ayrılıklarla dolu.
Aslında her ayrılıkta anneden ayrıldığın sancılarını içeriyor hayatın içerisinde.
En derinde şöyle söyleniyor.
Anneyle yaşanan kaynaşmaysa ayrılık ondan kopmak ve her ayrılıkta, her aşkın bitiminde, her ilişkinin bitiminde o ayrılık hep...
Kendini hatırlatır diyor.
Masterson'un bu terk depresyonu kavramı da aslında henüz onsuz yapamayan çocuğunun annenin yokluğuna verdiği acı korku dolu tepkiye anlatıyor.
Ve yaşam boyunca buralar aslında sağlıklı atlatılmadıysa ya da dönüştürülmediyse terk depresyonu terk etmeden ve terk edilmeden de sürekli bir kaygı olarak kendini gösteriyor.
Freud yasla karşılaştırdığı makalesinde mesela melankoliyi kaybedilen anne temsilinin imkansız yasa olarak tanımlıyor.
Bu nedenle aslında unutmak isteyenler değil gerçekten vazgeçebilenler ayrılıkla baş edebilirler diyor.
Zaten unutmak istemek bir tuzak hali baktığımız zaman.
Yaşamın her anında ayrılık var.
Böyle uzun uzun kuramlar anlatamıyorum size ama ayrılıkla imtihanımız çok erken yaşlarda başlıyor.
köklerinden kopartılan, beraberken de ayrı gibi yaşayan ya da gerçekten istediği umutlara, mutluluklara, kişilere, ne bileyim dostluklara, topraklara kavuşamayan
kuşakların çocuklarıysak aslında ayrılık çok temelde genlerimize ya da epigenetik kodlarımıza yazılarak aslında bize geliyor.
En erken dönemlerden itibaren.
Hele ki biraz Bu çocuğumuzu dizimizin dibinden ayırmayacağız.
Ya da o hep bizim yanımızda olacak, biz ona bağlı bağımlı, o bize bağımlı halde olacak gibi bir mesajla dünyaya geldiysek, düzenli ayrışamadıysak, ayrılamadıysak.
Ya da bazılarımızın erken dönem yasları kayıpları var.
Bir çocuk olarak yas kayıp zaten çok ağır.
Erken dönem anne kaybı, baba kaybı.
Yaşayanlara yeniden başsağlığı diliyorum.
Diğer taraftan eğer o yasın içerisinden bir çocuk olarak iyi eşlikçilerle çıkamadıysak, kaybettiğimiz kişiyi unutmaktan bahsetmiyorum.
Bir çocuk da yasın evrelerini yaşar.
Buraları yaşayamadıysak ve ayrılık yaşam boyunca düğümlü, zincirli bir bağ dönüştüyse, ne bileyim güvenli bağlanamadıysak, bebek güvenli bağlanmak ister biliyorsunuz.
Dünya öyle bir yer. Yani tabii hepimiz güvenli bağlanmamışız ama çok yoğun bir kaygıyla büyütüldüysek, Ağlama krizlerimize bebekken, öfke nöbetlerimize ya da varlığımıza temas edilmediyse, tahammül gösterilmediyse
ya da bir var bir yoksa ebeveynlerimiz ya da sonsuz tahammülsüzlüklerle yoğun şefkat arasında hızlı gelgitler yaşıyorlarsa, işleri başlarından aşkınsa, dertleri başlarından
aşkınsa, dünyaya bir çocuk getirmeye hazır olmadan çocuk sahibi oldularsa aslında zaten ilk büyük ayrılıkları oralarda yaşamaya başlıyoruz.
Çocukluk döneminde de öyle. Aslında bütün o ihmaller bazen duygusal ya da fiziksel şiddet ya da cinsel ya da gerçekten de varlığı görülmeyen, ihtiyaçları duyulmayan
çocuklar aslında çok temel ve derin ayrılıkları erken dönemlerde yaşıyorlar.
Ne yapıyoruz? Eğer bu hikayeye yakından bakmadıysak, eğer destek almadıysak, eğer o çocuğa bu yaşımızdan şefkat vermeyi bilmiyorsak...
Ve eğer hatta yargılamaya, suçlamaya devam ediyorsak, değersizliği giyindiysek, aksini istesek bile bizi o ihmalde, o değersizlikte, o yetersizlikte bırakacak insanları
seçmeye devam ediyoruz.
Diğer taraftan aslında hep o gitmeden bile ayrılığı ve terk edilmeyi yaşamaya devam ediyoruz.
Çünkü kaynağımız da var.
Ve o kaynağın aslında değerlilik bilgileriyle dönüşmesi gerekiyor bakınca.
Çok erken yaşlardan getiriyoruz yani.
Öyle söyleyeyim size. E tabii yaşam içerisinde ilk ilişki deneyimleri, ilk aşklar, ilk bağlandığımız kişiler koskocaman bir hayal kırıklığı ve buruklukla
ve çaresizlikle, üzüntüyle, acıyla, öfkeyle hatırlanıyorlarsa aslında orada tamamlayamadığımız hikayeleri hayatımıza yeni gelen insanlarla tamamlamaya çalışıyoruz.
Ama tamamlanmadığımız için bazen yine aynı yerden eksik bırakıyoruz kendimizi.
ayrılmadan da ayrılmış gibi hissedebiliyoruz.
Yani aslında bir kişiden ayrıldığınız an ayrılmanız sadece sizin ona yaptıklarınızla, onun size yaptıklarıyla, bu ilişkide olanlarla ilgili değil.
Erken dönemden itibaren büyüme hikayemizle ilgili.
Hani böyle klişe gibi kendini sev, kendini sev, kendini sev diyor ya herkes.
Kolay bir şey değil bu arada. Hele ki sevilmemiş olanlar için bir anda bir sloganla kimse kendini sevmiyor.
Ama insan kendini sevmeyi öğreniyor.
Kendini sevmek de kendini parlatmak, kendini muhteşem kılmak, kendinin her özelliğini sevmek, aynada of nasıl seviyorum seni demek değil.
Kusurlarla, eksiklerle, bugüne kadar ki yaralarla, boşluklarla, sıkıntılarla, tıkanıklıklarla kendini bir bütün olarak görüp sevmek.
E kendimizi ne kadar böyle sevdiğimiz, nasıl sevileceğimizi de belirler.
Çünkü aslında...
Biz bize davrandığımız gibi bize davranılmasını da sağlarız hayatın içerisinde.
Bazı ayrılıklar çok temelde belki de sevilmediğimiz yerde bu kadar ısrarla durmaktan olur.
Ayrılık çoktan olmuştur da resmileşmesi zamanla olur.
E baktığımız zaman aslında sevilmediği yerde durmak insanın da sevilmediği kendisinde durma mücadelesinden kaynaklanır.
Kendimize olan aidiyetimiz, kendimizle olan zamanımız, kendimizden ne kadar destek aldığımız da bir ayrılığı nasıl karşılayacağımızı belirler aslına bakarsanız.
Ayrılığın somut dünya kadar nedeni vardır.
Ama çok içeride aslında bizle, görmezden geldiklerimizle, duymazdan geldiklerimizle, taviz verdiklerimizle, kendimizde vazgeçtiklerimizle bazen
bir ilişki sömürülür gider.
En kötüsü de, Reddettiğimiz ayrılıklardır.
Ayrılık çoktan olmuştur ama biz reddediyoruzdur.
Peki sadece bu değil elbet.
Bir ilişki niye biter?
İnsanlar niye ayrılır?
Önce izolasyondan bahsedeyim.
Yani aslında her ilişkinin izole alanlara ihtiyaçları vardır.
Biz oluruz ya beraber ama iki tane ben alanına ihtiyacı vardır ilişkilerin.
Ama diğer taraftan eğer bu izolasyon uzuyorsa, kendimizle geçirmek istediğimiz zaman, kendimizle kalmak istediğimiz zaman, Artık bir süre sonra gerçekten o kadar
yayılıp genişler ki bazen onu yalnızlığımızın içine dahil edememeye başlarız.
Onu birlikte olmak istemekten daha baskın bir yerden yalnızlığımızın bir parçası gibi orada köşede bile durmasını isteriz.
E aldatmaya gerek yok kendimizi de onu da duygusal olarak.
Bu kadar izolasyonda artık demek ki ondan geri çekilmeye ihtiyacımız var bu hayatın içinde.
Dürüst bir ayrılık.
çekiştirilen bir ilişkiden daha iyidir elbette.
Bir ayrılığın yaşattıklarıyla sıkışanlara, biteni bitti olarak kabul etmeyenlere, artık hayatında olmayan birini hala hayatının başrolünde tutanlara, yoluna devam
edemeyenlere profesyonel destek almanın öneminden de bahsetmek istiyorum.
Burada bir dijital sağlık platformunu tavsiye etmek istiyorum size.
Evital. Evital'de erişilebilir fiyatlarla online randevu almak hepimiz için çok kolay.
İster bir uzmanı kendiniz seçebilir, ister sistemin önerdiği uzmanla görüşmeye başlayabilirsiniz.
Psikolojik danışmanlık, beslenme danışmanlığı ve destek alabileceğiniz daha birçok farklı uzmanlık alanında sağlık profesyonelleriyle online olarak görüşebilirsiniz.
Yaşamda başlangıç da var.
Giden ya da kalan herkes yolculuğumuzun bir parçası.
Asıl olan bu yolculuğu her duygusuyla sağlıklı yaşayabilmek.
İşte tam bunun için destek almaktan çekinmeyin lütfen.
Evital hakkında detaylı bilgi için açıklamalara göz atabilirsiniz.
Başka niye biter bir ilişki?
Temassızlıkla biter.
Temassızlıktan kastım sadece dokunmak, sarılmak, sevişmek, öpüşmek değil.
Onlar da elbette hayatı ve ilişkiyi ayakta tutan yerlerden bir tanesi.
Şefkat alışverişi. Birbirine dokunsallık.
Dayanışma, destek.
Omzuna dokunmak, düşünün.
Ne bileyim işte belki de alamadığın yerlerden şefkat, başını okşamak.
Değil mi? Dizine yatmak.
Bunlar tabii ki çok temel.
Ama temas sadece fiziksel temas değil.
Zaten bahsettiğim şeylerde de sadece bir fiziksel temas yok.
Temas aynı zamanda iki kişinin birlikte...
Ruhlarının da değdiği yer birbirine.
Onların da birbirine temas ettiği yer.
Ve bunun aslında bazen çok şefkatsiz, çok güvensiz olabilen ve çok yetersiz hissettiğimiz bu dünyanın ortasında onunla şefkat, güven ve yeterlilik alışverişini
yapabildiğimiz yer. Temas, ruhsal temas.
Bazen güzel cümleler, bazen beraber susmak.
Bazen bir kavgadan sonraki uzlaşma da temas.
Birbirimizle ilgili olmayan acıları göğüslemek.
Ya da bazen bir şeye kahkahalarla gülmek de temas.
Bütün bu bahsettiğim temaslar artık olmuyorsa, artık insanlar birbirine temas etmekte, hatta birbiriyle diyalog kurmakta, hatta birbirini duymakta zorlanmaya başladıysa,
gönülsüzleşmeye başladıysa, çaresizlik hissediyorsa, mesele bir iki kişilik yalnızlığa döndüyse aslında bir ilişki temassızlıktan da biter.
Duygudaşlığın kaybı.
Bir diğer neden, bir ilişki neden biter?
Bir ayrılık nasıl gerçekleşir?
Aslında elbette her an ortak duygularda olmayız.
Zaten sürekli o kadar iç içe geçmiş, aynı anda öfke hisseden, aynı anda üzüntü hisseden, aynı anda mutlu olan insanları olmak aslında ilişkinin doğasına da ters.
İlişki bazen zıtların dansıdır, ritmidir.
Ama mesela birbirimize karşı hissettiğimiz duyguların ya da beraber hissettiğimiz duyguların uzun süreli kayıplarından bahsediyorum.
Belki de en yalın örneği tek taraflı sevgi.
O sevgiyle tek başınıza ayakta tutmaya çalıştığınız bir sevgililik hali.
E sevgililik değil bu, ilişki de değil bu, evlilik de değil bu.
E çünkü insan kendi sevgisinden tükenir bazen.
Ve karşı tarafında sevgisizliğinden tükenir.
Dert ettiğiniz, üzüldüğünüz şeylerin onda hiçbir üzüntü karşılığı yoksa.
Öfkelendiğiniz her şeye karşı o duyarsızsa.
Hayal kırıklığı yaşadığınız hiçbir şey onun görme duyma alanında değilse.
İşte buralar sadece sevgi değil.
Buralar da duygudaşlığın kaybı.
Ve buralarda da bir ilişki biter.
Niye biter bir ilişki? Başka ayrılık niye gelir?
Duygusal yorgunluklar vardır.
Bazen olur. Beraber bir yaşam savaşıdır ilişki.
Beraber hayata bir direnme halidir.
Bazen de beraber kendini bir hayata bırakma halidir.
Ama o kadar çok mücadeleden geçmiştir ki bazen taraflar.
Ki bu tek taraflı olursa daha yorucu.
O kadar fazla duygular tükenmeye başlamıştır ki.
O kadar fazla artık hissettiğimiz bir güne bir saate bir haftaya fazla gelmeye başlamıştır ki.
Ve o yorgunlukla beraber o yükler artık ilişkiye dair umutlu ışıklı tarafları yok etmeye başlar.
Mesela. Bazen de ayrılık tarafların dönüşmesiyle.
Olur. Bir ilişki bundan da biter.
Birlikte olduğumuz kişi, ilişkiye beraber başladığımız kişi, hayata birlikte devam ettiğimiz kişi zaman içerisinde belki de bizim onda şimdiye kadar görmediğimiz taraflarını keşfeder.
Bu onun için umutludur ama biz ne yaparsak yapalım bize tanıdık gelmiyordur.
Ya da belki bizim bugüne kadar onda görmediğimiz kör noktalarını keşfeder.
Bugüne kadar görmezden geldiğimiz ya da göremediğimiz taraflar ortaya çıkmaya başlar.
Belki artık onun heyecanlandığı şeyler bizim heyecanlandığımız şeylere hiç denk gelmiyordur.
Belki artık onun hayatla ilgili bizim adımıza da, ikimiz adına da hayal ettiği şeylerle bizim gelecekte hayal kırıklığına uğramaktan korktuğumuz şeyler aynı şeyler olmaya başlamıştır.
Aslında bazı ilişkilerde ilişki beraber dönüşür.
Taraflar değişir, insan hayat boyu büyür zaten kimse kimseye büyümeyeceğim dönüşmeyeceğim sözü vermedi bu hayatta.
Ama iki tarafta birbirinin ilişki bir danssa diğerinin attığı adıma göre ritme göre bir taraf alır.
Ve birlikte büyümek dönüşmek iki tarafında ihtiyaçlarını kollayarak gerçekleşir.
Ama taraflar dönüşürken birbirlerine yabancılaşıyorlarsa ve bu yabancılık artık gerçekten de çok sessiz ıssız ya da çatışmalı bir hale aldıysa.
O zaman bir ilişki dönüşen taraflar ve de tarafların dönüşen özellikleri nedeniyle de biter.
Aslında bir ilişki niye biter? En yaygın bildiğimiz şeylerden bir tanesi.
Şiddetli geçimsizlik hali.
Yani artık güzel bir cümleyle, ne bileyim sağlıklı olabilecek bir tartışmayla artık duygularımızı, konularımızı, meselelerimizi, hayatlarımızı, kendilerimizi,
ilişkimizi tartışamayacak hale geldiysek.
Artık gerçekten de sözler, ağır sözler, eşyalar.
havada uçuşuyorsa ve bu geçimsizlik artık gerçekten de iki tarafında geçinmeye hiç gönlünün birbiriyle olmadığı bir hale geliyorsa buralardan bahsediyorum.
Bu arada şiddetli geçimsizlik kadar şiddetli sessiz geçimsizlik diye bir şey de var biliyor musunuz?
Bazı çiftlerde çok görüyorum.
Havada hiçbir şey uçuşmuyor.
Bağışlar, çağrışlar, küfürler, hakaretler, ağır sözler yok.
Ne bileyim taraflar birbirlerini tahammül olarak artık böyle O ateşle alevli o zıvanadan çıkmış halde değiller.
Susuyorlar. Ölümüne susmak gibi.
Ortada kocaman bir geçimsizlik yokmuş gibi.
Devam etmek. Razı gelmek.
Bir sebepten.
Ya inadına. Ya ben ayrılan olmayayım diye.
Ya yalnızlıktan ve bilirsizlikten.
Ya da onsuz nasıl yaşayacağını bilmemekten.
Çok korkmaktan.
Onunla beraber hayat tüketmek.
Şiddetli sessiz geçimsizlik bazen bir ilişkinin bittiğinin göstergesidir.
Niye biter bir ilişki?
Ortak gelecek hedeflerinin tükenmesiyle biter.
İkimizin de her gelecek planının hedeflerinin aynı olmasına gerek yok bu arada.
Bambaşka alanların, bambaşka duyguların insanlarıyız.
Belki de birbirimizi başkalıklarımızdan sevdik zaten hayatın içerisinde.
Ama hiçbir şey bulamıyorsak beraber gidilecek bir yol olarak.
Ne bileyim işte beş yıl sonra hayal ettiğimiz ev birbirine taban tabana zıtsa bazen.
Ve o evi ortaklaştıramıyorsak örnek veriyorum.
Bunun gibi bir sürü örnekten de aslında bazen ilişkiler tükeniyor bitiyor.
E tabii ki ihanet bir ilişkinin bitme sebebi.
Bazen bazı ilişkiler ihanetten sonra bitmiyor.
Eğer gerçekten de birbirinin duygusunu anlayan...
Bu anlamda gönlü böyle bir yere gidebilen, teraziye koyduğunda ne bileyim yaşadığı öfke, hayal kırıklığı, duygusuna, sevgisine, bağına, onun değişme umuduna, bir
daha yapmayacağı umuduna ağır basmayan insanlar bir şekilde devam da ediyorlar hayatın içerisinde.
Ama tabii herkes için geçerli değil bu.
İhanet bazı insanları çok derinden bir yerden parçalıyor.
Hem karşı taraf nasıl bunu yapar bilgisi, Hem aslında bu bana nasıl oldu, nasıl benim başıma geldi bilgisi birçok şeyi de tetikliyor hayatın içerisinde.
Bir ilişki buradan da bitiyor. Fazla iç içe geçme.
Biliyor musunuz ilişki buradan da bitiyor.
Yani hiç ben alanı yok.
Bağımlı bir halde. Her şey beraber yaşanıyor.
Her şey ortak hissediliyor.
Birbirinden bağımsız bir varlık yok.
Ondan ayrı ben bir ben tanımlayamıyorum.
Ancak onunla tanımlayabiliyorum kendimi.
Aslında böyle ilişkilerde tabii o bağımlılık uğruna devam da ediyor ilişki ama çoktan bitmiş oluyor.
Çünkü insan onun ortak alanını istediği kadar kendi alanını da ister.
Başka niye biter? Niye gelir ayrılık?
İlişkide tamamlanmamış işler yoğunlaştığı zaman.
Yani halının altına süpürülenler.
Yani ağzımızın tadı bozulmasın diye susulanlar.
Şimdi konuşsam da beni anlamayacak, beni duymayacak.
Ya da ne anlamı olacak ki diye düşündüklerimiz.
Beraber utandığımız bir konunun bir daha asla konuşulmama yemininin olması.
Bastırmak. Tamamlanmamış işler bir anda patlarlar.
Ya bedeninizde hastalık olarak.
Ya psikolojinizde, psikolojik durumunuzda bir hasar olarak.
Ya ilişkinin ortasına kocaman bir taş düşer gibi.
Ya yıllarca bastırdığınız öfkenin birbirinize çıkması gibi.
Bazen buradan biter.
Karşılanmayan ihtiyaçlarla gelir ayrılık bazen.
Hepimiz ihtiyaçlarımızı karşılamak için hayattayız.
İlişkide de öyle. İsteklerden bahsetmiyorum.
Bazen isteklerimizi o karşılamaz.
Biz karşılamanın bir yolunu buluruz hayatla ilgili.
Ama ihtiyaçlar var. Değerli hissetmek isteriz.
Yeterli hissetmek isteriz.
Sevilmek isteriz. Ait olmak isteriz.
Onaylanmak isteriz. Kabul görmek isteriz.
Her konuda sürekli değil.
Ama bunları derin bir yerden hissediyor ve biliyor olmak isteriz.
Partnerimiz tarafından. Olmuyorsa böyle biter.
E tabi bazı ilişkiler yaşayanlar bilirler kayıpla o kişinin hayatını kaybetmesiyle bitiyor.
Orada tabi bunca duygusal yatırımdan sonra çok fazla yarım kalmış duyguyla baş başa kalıyoruz.
Böyle bir yerden de geçiyor bazılarımız.
Bir kere daha kaybettiklerimiz için başsağlığı ve kaybedenlere sabır dileyerek gidelim buradan.
Bir ayrılığın... Aslında nasıl yaşandığını belirleyen belli başlı şeyler var.
Bazı insanlar canım yanmaz sanmıştım, canım çok yandı der.
Bazı insanlar asla baş edemem sanmıştım ama bir süre sonra nefes aldım der.
Biliyorsunuz bazen partnerlerden biri ilişkinin ilk zamanlarında yerin dibinde hisseder kendini.
Sonradan ayağa kalkar.
Bir diğeri ise aylarca iyi ki der, kendime geldim der.
Aylar geçer ve sonra çöküşü başlar.
Söylüyorum ayrılığı nasıl yaşadığımız ilk ayrılık deneyimlerimizle ilgili.
Ama onun yanında ayrılığın yaşanma biçimiyle ilgili birkaç tane daha maddeden geçebiliriz.
Mesela ayrılığın duygusal şiddetiyle de ilgili.
Acı olsa da artık yolun sonuna gelinmiştir ve biter.
İnsan bitişi kabul etmek ister.
Yolun sonuna gelmediğini düşünüyoruzdur.
Ya da çok birikmiş öfkemiz vardır.
Çok böyle içimizde tuttuğumuz hayal kırıklığımız vardır.
Çok konuşulmamış üzüntümüz vardır.
Bütün bu duygular ve bunların şiddeti ayrılığın daha şiddetli yaşanmasını sağlayabilir.
Ayrıldığımız kişinin hayatımızdaki yeri.
Bu da aslında ayrılığı nasıl yaşayacağımızı etkiler.
Çünkü bazen giden kişi eşimizdir, sevgilimizdir her neyse.
Ama zaten yoktur ki.
Zaten oralarda aradığımızda yoktur, ihtiyaç duyduğumuzda yanımızda değildir.
Hayatımıza eşlikçi değildir, dert ortağı değildir, oyun arkadaşı değildir, hayal arkadaşı değildir, hayat arkadaşı değildir.
Öyle zamanlarda tabii ki yine bir boşluk hissi var.
Çünkü onun kadar ondan beklediklerimiz de bizi ilişkide tutar.
Beklediklerimiz de gerçekleştirmedi, gerçekleşmedi.
O zaman zaten varlığı boşluk olan birinin gidişi belki biraz daha kolay atlatılır.
Kolay atlatmak zorunda değiliz de.
Ayrılık yaşamadan bitmez.
Ama belki daha hafif atlatılır.
daha yakından bir yerden boşluğumuzu dolduruyorsa ve belki de affedemeyeceğimiz bir şey olduğu için bir anda gittiyse, başka nedenler, yargılar, inanışlar, çevresel faktörler yüzünden gittiyse
o zaman daha ağır oluyor hayatımızdaki yerine göre.
İlişkiye yapılan yatırım ne kadar fazlaysa ayrılık o kadar ağır yaşanır.
Yatırım dediğime bakmayın.
Yani hani evler, arabalar almaktan beraber işte yüzükler almak, çeyizler yapmaktan bahsetmiyorum.
Oralar da başka bir tarafıdır elbet ama duygusal yatırım.
Yani onunla beraber onca yoğun ve yüklü anı.
Onunla beraber yaşanmış hayatın tadı çıkartılmış bir sürü şimdi ve burada hal.
İnsan hali, ilişki hali.
Onunla beraber kurulmuş hayaller.
Bazen gerçekten kendimizden verdiklerimiz.
Bazen normalde ben yapmam dediğimiz şeyleri beraber yapıyor oluşumuz.
Bazen ondan aldıklarımız ve daha önce onları hiç kimseden alamamış olmamız duygusal olarak.
Bunların hepsi ilişkiye yapılan yatırımla ilgilidir.
Ayrılık nerede daha ağır yaşanır mesela?
Bağımlılık eğilimimize göre de değişir ya bu.
Yani demin söyledim ya.
Ta bebeklik dönemlerinden hatta doğum öncesinden getirdiklerimiz, bebeklikteki bağlanma modellerimiz nasıl?
Eğer gerçekten mesela kaygılı bağlanma temelinden gelen biriysek, zaten ilişki devam ederken sürekli ayrılığı yaşamışızdır ve ayrılık bir felaket gibi bir haldir hayatımızda.
Ya da kendi başımıza var olmayı öğrenmediysek, ne bileyim, kendimiz kendimize kaldığımızda, kendimizle bağımız assa, kopuksa...
Bütün hayatla ilgili ipleri bağları ondan alıyorsak ve onunla var olabiliyorsak, onsuz ben bir hiçim, onsuz ben yetersizim, onsuz ben çok ayakta duramam diye düşünüyorsak, şüphesiz
ki bunların hepsi onunla ilgili değil.
Biz zaten kendimizi sıkı sıkı bağlayacağımız birini aramışız hayatımız boyunca.
Bağımlılık eğilimimize göre ayrılık yaşama biçimimiz değişir.
E ayrılığın şekli önemli.
Demin de söyledim ama bu başka bir madde.
Yani, Kayıp yaşandıysa tabi yasla beraber başka bir süreç.
Bunun yanı sıra aldatmada, ihanette, geri dönüşsüz hatalarda bir de baş etmemiz gereken hayal kırıklığı, öfkelerimiz var.
Uzun süre boyunca tek taraflı mücadele ettiğimiz bir yerde hem yorgunluğumuz hem de artık sesi duyulmayan bir kendimiz var.
Ayrılığın şekli de ayrılığı nasıl yaşayacağımızla ilgili önemli yerlerden birine denk geliyor aslına bakarsanız.
Kişilik özelliklerimiz önemli.
Ne kadar yalnızlığıyla barışık, kendiyle kalabilen, öz değeri yüksek, öz yeterliliği olan, kendine saygısı olan biriysek orada hissetmiyoruz, takmıyoruz, umursamıyoruz
gibi bir yerde değilim ama tabii daha fazla kendimizden alacağımız psikolojik dayanıklılığa dair güçler daha kuvvetli olduğu için belli bir süre sonra ayrılığı kabullenmemiz
belki daha kolay bir şekilde hayata geçebiliyor.
Hayrılık bağlılığın bedelidir.
Doğru. Her biriyle bir araya geldiğimizde, bir yola çıktığımızda, bir şey paylaştığımızda, temas ettiğimizde içten bir yerden biliriz
ve bilmeliyiz ki başlangıçların ayrılıkları da hep bir ihtimaldir.
Hayatın bir yerinde belki sonunda ölümle bu bedel ödenecek.
O yüzden de aslında gerçekten sevmek, Bilerek ya da bilmeyerek, bilinçli ya da bilinç dışında ayrılığı da göze alabilmektir.
En başından itibaren.
Ayrılık bağlılığın bedelidir.
Belki aklımıza tutmamız gereken sözlerden biri ama insanın kendine bu anlamda söz geçirmesi çok kolay olmuyor tabii ki.
Tabii ayrılığı yaşama biçimlerimiz de yine hayatla kurduğumuz temas biçimlerine göre değişiyor.
Bazı insanlar mesela ayrılıkta erken dönemden itibaren...
içe alma temas biçimini kullandıkları meselelerle yaşıyorlar ayrılığı.
Ben zaten değersizim diyor.
Buna inanıyor insan. Bu bilgiyi çok erken dönemden içe almış.
O zaman ayrılıkla beraber kendisinin inandığı ya da inandırıldığı değersizlik hissinin de ikinci travmasını yaşıyor içe alınan bilgiyle.
Bazı insanlar ayrılığı sadece yansıtma temas biçimiyle kullanıyorlar mesela.
Bir ilişki çoğunlukla iki tarafında Boşluklarıyla, ihmalleriyle, görmedikleriyle, göremedikleriyle, izin verdikleriyle biter.
Hatalarıyla biter.
Yansıtma temas biçiminde kişi diyor ki her şey onun yüzünden.
Şüphesiz ki sağlıklı bir ayrılıkla baş etme biçimi değil.
Çünkü her şey onun yüzünden ama her şeyi o yaparken sen de oradaydın ya.
Yapmasına da izin verdiysen senin yüzünden demeyelim ama senin koşullarına bağlı olan yerler de var ya içinde.
O yüzden de sadece yansıtmayı kullanan biri ayrılığı ne kadar aşıp devam edebilir bilmiyorum.
Bazı insanlarsa sürekli kendine döndürme temas biçimini kullanır.
Hepsi benim yüzümdendi.
Benim suçum. Ben yaptım.
Zaten benim gibi biriyle kalamazdı.
Ayrılık iki tarafın sonucu.
İki tarafın bedeli.
İlişki de iki tarafın sorumluluğu.
İlişki de iki tarafın seçimi.
Mutlaka burada bir suç değil mesele ama bütün kusurların, sıkıntıların paylaşıldığı bir dünya.
Bazı insanlar ayrılıkla duyarsızlaşma biçimini kullanarak, temas biçimini kullanarak baş etmeye çalışır.
Gerçekten bakarsın, mesela uzun süreli bir ilişkiden çıkmıştır aslında, o da kendine bakar.
Ama ayrılık da biliyorsunuz aslında ölümdeki gibi belli yas evrelerinden geçer.
Ama bakarsın, hissetmediğini görürsün.
Bakarsın o duyguların ortasında taş gibi duvar gibi böyle durmaya devam ediyordur.
Burada sadece ağlamaktan bahsetmiyorum.
Öfkesi de çıkmıyordur.
Kendi kendini de dinlemiyordur.
Herkes dışından ağlayamıyor belki ama ne bileyim işte gerçekten bu ayrılığın bitimini sanki onun dünyasında ve onun hayatında göremezsin.
Hiçbir şey hissetmiyorum hali.
Hissetmez olur mu? Hissediyor.
Sadece Belki de çok erken dönemlerden itibaren ağır, sıkıntılı, işte terke, ayrılığa dair meseleleri hissetmemeye çalışarak ayakta
kalmayı öğrenmiş. E ne oluyor?
Hissetmediğimiz hiçbir duygu kaybolmuyor.
Bir gün bir fırtına halinde geliyorlar hayatın içerisine.
Bazı insanlar saptırarak hayatta kalır.
Hayata devam eder ayrılıktan sonra.
Ne demek saptırma?
İşte yine Geçtalt'ın kavramlarından biri.
Geçtalt psikolojisinin, hayata bakışının.
Aslında örneklerden birini şöyle verebilirim saptırmayla ilgili.
Çivi çiviyi sökerciler var ya.
Sanki bu kadar zamandır bunca duygusal yatırımı bir başkasına yanaşarak, onunla temas ederek ya da onunla bir ilişkiye başlamayı deneyerek giderebilecekmiş
gibi. Kendi duygusunun üstünü başka bir örtüyle örtme isteği gibi aslında.
Ama alttaki duruyor. Onun duygusu da duruyor.
Saptırma bazen ne bileyim işte.
Fazlaca alkol almak.
Fazlaca başka türlü bağımlılıklara gitmek.
Saptırma bazen sürekli aynı şeyleri yaparak ayrılığı hiç düşünmemeye çalışmak.
Ya da mizah. Mizah bu arada hayatın her yerinde iyidir.
Yanımızda dursun, aklımızda, zihnimizde ama sürekli mizah yapmak.
Sürekli aslında bu duruma kendi haline olana bitene gülmek ya da bunun üzerinden güldürmek.
Belli günleri kurtarır ama sürekli mizahla saptırıyorsak yine aslında bastırmaya çalıştığımız bir mesele vardır orada.
Bazı insanlarsa sürekli ayrılıktan sonraki hallerini seyrederler.
Hemen önlem almaya çalışırlar bir temas biçimi olarak.
İlk akla gelen ne yaparsam hemen iyi olurum.
Bana ne iyi gelir. Dur şimdi şunu yaşamayayım da şöyle bir şey yapayım halidir.
O da aslında yine yaşanmayan ve sonraki ayrılıklara da miras kalacak olan ayrılığın...
Simgelerinden bir tanesidir.
Aslında sorgularız biraz.
Kişi kendine bazı sorular yöneltir.
Yer yerde sağlıklıdır bu sorular ayrılıktan sonra bunları yöneltmek.
Neden böyle oldu?
Bir inkara gitmiyorsa ilk başlarda gerçekten bitti mi?
Benim hatam neydi?
Bu bitiş benim için ne ifade ediyor?
O şimdi kimi sevecek ve kiminle birlikte olacak?
Mesela ben ne yapacağım?
Hayatıma biri girecek mi bir süre sonra?
Peki nasıl ayağa kalkacağım?
Yeniden sevebilir miyim?
Öyle sevilir miyim?
Öyle sevilmek bu arada tuzak bir soru.
Her buluşmada başka türlü sevilir ve severiz.
Bu sorular ve konular üzerine sorgulamaların aslında...
Nedeni ayrılıktan dolayı maruz kalınan psikolojik hasarla başa çıkmaya gitmese.
Bu soruları çok fazla ve hiç aslında hayata bakmadan sormaya devam edersek de hasarın şiddetlenmesine sebep oluyoruz.
Yaz tutmak ve kaybetmek bölümünde de anlattığım bir takım aşamalardan geçiyoruz.
Ayrılıkta da geçiyoruz. Tabii her kaybın bir yazı var.
Daha önce de söyledim bunu ama büyük yoğun duygusal yatırımlarımız olan, geçmişimiz olan insanlarla Gerçekten de aslında ölümdeki kayıptaki yas sürecine benzer yas
aşamalarından da geçiyoruz.
Şokta, inkarda, öfkede, depresyonda, pazarlıkta, kabullenmede tam da aslında ölümden sonraki sürecin belirtilerini yaşayan ayrılıklar var.
Özellikle bağımlılık düzeyimiz, ayrılığın yaşanma biçimi, ilk ayrılıklarımız bu yasın ne kadar yüksek, ağır boyutta yaşatacağını da gösteriyor.
Ben onun eksikliğiydim.
diyebildiğimiz birinin yasığını tutarız diyor Le Camp mesela.
Sözü düşünelim mi?
Ben onun eksikliğiydim.
Kocaman bir dünya bu.
Hepimiz de aslında hem kendi içimizde bir bütünüz hem de dünyanın parçalarıyız.
Bir araya geldiğimiz kişiyle de bir bütünüz.
Yaşadığımız şeyler ya da onun bizimle beraber tamamladıkları aslında onlar da bizim için anlamlı.
Aynı şekilde onun da bizde.
Aslında bütün dünya o gidince bu eksik kaldı, o gidince ben yarım kaldım derken biz ben onun eksikliğidimin de yasını tutuyoruz.
Çünkü birini tamamlayacak bir parçayı, bir parçaya sahip olmak ve onunla beraber var olmak, başkasında bütün olmak da insana gerçekten iyi geliyor.
Bir ilişki bittiğinde düşünüyor musunuz hiç aslında?
Neyi kaybediyoruz?
Onu kaybediyoruz, onunla olan dönemleri de ama bir ilişkinin sonunda karşılaştığımız duygusal olarak sarsıcı bir kayıp duygusu var.
Çoğu zaman partnerimizle bir bağ yaratmamızın sonucu bu.
Aslında bir başkasıyla böyle gerçekleştirdiğimiz bu hayali ip, bu bağ güvenlik duygusunu da beraberinde getiriyor.
Bu bağ bir çiftin yalnız olmadıklarını hissetmelerine yardımcı oluyor.
Duygusal yakınlığı arttırıyor.
Ve bundan sonra ayrılık yaşandığında gerçekten kaybettiğimiz şey sadece o değil, bir zamanlar onunla hissettiğimiz bu aradaki bizi bağlayan ip, sağduyulu güven duygusu.
Tabii bununla da baş ediyoruz.
Yaşam sürekli doğumdan itibaren yeniden ve yeniden bağlar kurmak.
Ve aslında koparılan, kopmak zorunda kalan, bırakılmak zorunda kalan iplerin de başka merkezlerini bulmak.
Yaşamda yeniden ayağa kalkmak ve başka türlü ne bileyim işte güven binaları inşa etmek gibi bir yer.
Kolay değil, zaman alıyor.
Bir de duygusal acısı var.
Bazen de o duygusal acı çok yoğunlaştığı zaman beyindeki aynı yolları fiziksel acı olarak tetikliyor bu durum.
Ve bazen gerçekten de insanlar ayrılıkta da fiziksel acıya benzer acılar tanımlıyorlar.
Ayrılık sadece çünkü ilişkinin bitmesi kaybı değil.
Aynı zamanda sevilen birinin de kaybı demek.
Yaşanan ve etki bırakan tüm kayıpları tetikliyor ve bu yüzden de yoğun bir aslında duygulanımın bizde oluşmasına neden oluyor.
Bazen biri gittiğinde hayatımızda bugüne kadar elimizde tutamadıklarımıza göremediklerimize de üzülmeye başlıyoruz.
Zaten onu o kadar çok sevmemiz de her zaman onunla ilgili değil biliyorsunuz.
Sevilmediğimiz yerlerden sevilme umudunu seviyoruz.
E o gidince o umut da bitiyor öyle zamanlarda.
Ne yapacağız ayrılık zamanlarında?
İlişki için elimizden geleni yaptığımıza emin olmak.
Eğer gerçekten karşı taraf bizi duyabiliyorsa ve bizim de daha yapabileceğimiz bir şey varsa ve iki tarafta birbirini seviyorsa, birbirini ruhsal olarak parçalamadıysa o zaman elimizden
geleni yapmak ilk yol. Netleşmiş, sonuçlanmış bir meselede bir ayrılıkta üzülmek, ağlamak, bırakmak, o evreyi yaşamak önemli.
Ayrılığı kabullenebilmek için.
Yalnızlıkta kalabilmek.
Yalnızlığın içinde kalabilmek.
Tabii ki sosyal destek de alacağız.
Tabii ki etrafta sevdiklerimiz de olacak.
Sosyal destek almak da bir diğer madde zaten bize iyi gelebilecek.
Ama ara ara yalnız ve dip zamanlardan da kaçınmamak kabul için.
Sürekli ayrılık fikriyle bu zaman istiyor yine.
Onun bize yaptıklarıyla bizim ona yaptıklarımızla savaşı bırakıp.
Artık bitmiş bir mesele varsa kabule geçmeyi beklemek.
Ve kendine zaman vermek.
Öyle hızlıca atlatmak diye bir şey yok her zaman.
Bedene bakım vermek.
Genelde bu tarz dönemlerde insan bir kendini bırakma eğiliminde oluyor ama şefkat de kabul de yeniden başlamak da bedende oluyor.
O yüzden öz bakım ya da bedeni hareket ettirmek bana önemli gelen yerlerden bir tanesi oluyor.
Şimdi ayrılık. Tabii yaşam içerisinde şey gibi bir yere de denk geliyor.
Herkesin yaşadığı acı ayrılıkla ilgili değil.
Kimi insan gerçekten yalnız kalmaya tahammül edemiyor.
Yalnızlıkla büyük bir imtihanı var.
O kadar derin mutsuzlukları hatırlatıyor ki yalnızlık.
Aslında belki de bazı insanlar ondan ayrıldığına üzülüp ağlamıyor.
Ya da o ayrılığı yaşamıyor.
Geçmişteki yalnızlıkların tekrar etmesini oluyor.
Bazı insanlar belirsizlikten korktuğu için ayrıldığında çok yoğun bir kaygı yaşıyor ya da ayrılmadan önce ayrılmayı bir türlü gerçekleştiremiyor.
Oradaki mesele de aslında bundan sonra ne yapacağım?
Hayatımı nasıl kuracağım? Karşıma kimler çıkacak gibi.
Bazı insanlar o kişinin gidişine değil aslında kendi özgüvensizliğine dair bir acı yaşıyor.
Bazen öz değersizliğine.
Çünkü yeni şeylere başlamaya, yeniden yola çıkmaya, İlk zamanlarda zaten hissetmeyiz ama uzun vadede o cesareti hissetmediği için bu hale geliyor.
Onu mu özlüyoruz yoksa tek başımıza ne yapacağımızı mı bilmiyoruz?
Buralara da bakmak ve ayrıştırmanın önemli olduğunu düşünüyorum.
Böyle. Psikolojik dayanıklılık serisine devam edeceğiz.
Dertleşmeye de devam edeceğiz.
Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
