
Uzman Psikolog Gökhan Çınar’la Psikolojik Dayanıklılık Serisi'nin yeni bölümü şimdi yayında! Gökhan Çınar, zor zamanlarda psikolojik olarak hayatta kalmak, duygularımızı yaşayabilmek ve ifade edebilmek, bu hayatı yaşarken ihtiyaçlarımızı fark etmek, kendimiz olabilmek ve kendimizi iyileştirebilmek üzere bizlerle dertleşiyor.
Kendin için şimdi bir adım at ! Dijital sağlık platformu Eczacıbaşı Evital’i hemen indir, psikolojik danışmanlık ve beslenme danışmanlığı görüşmelerini %20 indirimle planla. 👉 Kod: CINAR25 Evital'i indirmek için: https://s.evital.app/gokhancinar
Bu bölüm "Eczacıbaşı Evital" hakkında reklam içerir*
Transkript
Dijital Sağlık Platformu, Eczacıbaşı Evital sunar.
Hoş geldiniz.
Onuncu buluşma, ana başlık aidiyet.
Bu hayattaki en temel psikolojik ihtiyaçlardan bir tanesi aidiyet.
Elbette köklerimiz, bağlarımız, hayat boyunca yeniden kurduğumuz, oluşturduğumuz yeni parçalar, yeni bütünler, yeni ilişkiler, yeni insanlar, yeni çevreler.
İşimiz, mahallemiz, apartmanımız, sokağımız, ailemiz hepsi aidiyetin çok temel parçaları arasında tabii ki.
Ama insan en çok neye aittir diye sorarsanız insan en çok kendisine aittir hayatta.
Kendi iç aidiyetimiz ve kendimizi kendimiz olarak kabul edip Bu dünyanın bir parçası hissettiğimiz aidiyetimiz bütün aidiyetlerin ötesindedir yaşamda.
Çünkü düşündüğümüz zaman bütünün parçası insan, parçanın bütünü insan.
Ve insan tüm aidiyetlerinden kendine ait bir bütün yaratıyor hayatta.
Bütünün parçası insan, yani bu dünyanın bir parçasıyız.
Ve bu dünyaya bağlıyız.
Diğer taraftan kendi içimizdeki onlarca parçadan, duygudan, deneyimden, anıdan, bakış açısından bir bütünüzle baktığımız zaman.
O yüzden önce aidiyeti aslında kendimizden duymak, anlamak, kendi aidiyetimizi okuyabilmek temel meselelerden bir tanesi.
Bu hayatın içerisinde.
Hızlı girdik.
Bugün aidiyet konuşacağız beraber.
Aidiyeti birçok...
Yönüyle beraber konuşacağız.
Bazı insanlar vardır. Evlerine, hayatlarındaki insanlara, işlerine, sosyal çevrelerine ait hissedemezler.
Ya bakıyorum, düşünüyorum.
Sanki yabancıyım, sanki başkayım, sanki ayrıksıyım derler.
E aidiyet çok erken dönemde sarsılmıştır.
Aidiyetsizliği de konuşmak lazım.
Beni biliyorsunuz bir kavramı anlatırken onu bir tersinden de anlatırım.
Bir kitapla buluşmuştuk yıllar önce.
Hala her yerde konuşuyoruz bu kitabı.
Benim Evim Neresi.
Tanıtmak için söylemiyorum.
Artık tanıtılacak zamanı çoktan geçti elbette.
İsterseniz okursunuz ama.
Benim Evim Neresi aslında tam anlamıyla bir kökü anlatır, aidiyeti anlatır.
Umut isimli bir hayali danışanla terapistinin diyalogları üzerine yaşamı sorgulayan bir kitaptır Benim Evim Neresi.
Kitabı da ismini veren...
Benim evim neresi yazısında aslında çok temelde aidiyet anlatırız.
Ben böyle bu buluşmalarda uzun uzun kitap okumak istemiyordum ama bundan önceki dokuz bölümün yorumlarına baktım.
Bir iki tane de şey gördüm hoşuma gitti.
Acaba böyle kitap okuma buluşmaları mı yapsak hocam falan yazmışsınız.
O yüzden güzel geliyorsa yer yer okuyalım.
Benim evim neresi o yazılardan bir tanesi.
Bulamıyorum. Kendimi bildim bileli sorup duruyorum.
Hiçbir sorgulamamda cevaba ulaşamıyorum.
Benim evim neresi? Sanki yersiz ve yurtsuzum.
Hatırladığım ilk anılarımda bile aidiyetsizim.
Dünyanın neresine gitsem adressizim.
Hangi çatının altına sığınsam yine evsizim.
Koca dünyada kendime bir sığınak bulamıyorum.
Yerlere göklere sığamıyorum.
Benim evim neresi?
diye başlayan bir yazı.
Devamında aslında kendi aidiyetini kendi geçmişinde bulmaya çalışan Umut'un hikayesi vardır yazının devamında.
Şöyle devam eder. Bulmak için çocukluğuma yolculuklar yaptım.
Kabuslarıma giren anıların korka korku içine daldım.
Doğduğum ev belirdi hafızamda.
Orası çocukluğumun yaralandığı evdi.
Babamın sessiz kıyamet yeriydi o dağınık salon.
Gözlerinde gördüğüm öfkeli yabancı adamların beni ezip geçmesinden korkardım.
Annemin cehennemiydi o soğuk mutfak.
İçinden başlayıp evi saracak bir yangın çıkar mı diye her gece başını beklerdim.
Ablamın yaşadığından emin olamadım hiçbir zaman zaten.
Nefes alıyor mu diye odasının kapısını dinlerdim.
O evi düşündüğümde...
Dolapta günlerce bekleyen karnabahar gibi hatırlıyorum kendimi.
Koridoro serilen ve rengi solsa da kaldırılmayan gri halı oluyorum.
Annemin kırk yılda bir kendini iyi hissedip pencere önüne diktiği, sonra solmasını izlediği çiçeklere benziyorum.
Babamın koltuğun arkasına attığı kirli çorapları oluyorum.
Ablamı sevilmek için yüksek notlarla süslediği ama evde kimsenin umursamadığı karnesine dönüşüyorum.
O evi düşündüğümde babam gibi romatizmalarım azıyor.
Annem oluyorum ve migrenim tutuyor.
Ablamın ilk gençliği kadar kamburlaşıyorum.
Çocukluğum başıma yıkılıyor.
Ev bir çocuğun dünyasıdır.
Evinde yalnız bırakılmış çocuklar için bu dünya ev değil.
İçine doğduğumuz her ev evimiz değil.
Çocuğuna çocuğuymuş gibi davranmayan ailelerin çocuklarının ilk yılları çocukluk değil.
Benim evim değil, o aile mezarlığına ev dersem hala hayatta olduğuma ikna olamıyorum ve soruyorum.
Benim evim neresi?
Hani aidiyet konuşmak için önce aidiyetsizliği anlamak lazım dedim ya.
Bu tabii çok da benden bir yazıdır.
Benden cümlelerdir.
Benim hayatımdan süzülmüşlerdir.
Hepimizin farklı. ...aidiyetsizlikle çok uzun süre mücadele ettiği için...
...ansiyetesi çok artan...
...20'li yaşlarında bir çocukla konuşuyor şu anda.
Sadece bir uzman psikolog değil.
Öyle. Dostoyevski diyor ki...
...dünyanın en zor hissi...
...kendine ait hissetmediğin bir yerde...
...bulunma zorunluluğudur.
O kadar doğru ki.
Yani nokta gerçekten de.
Şimdi ortamları düşünün, mekanları düşünün.
Hiç anlaşılmadığınız ya da hiç kimseyi ne bileyim işte gerçekten duyamadığınız kendi içinizdeki kalabalıktan, gürültüden ya da kimsenin de aslında sizi anlamakla bir derdi olmadığı
bir masada oturduğunuzu düşünün.
Zor bir his bu.
Bir de bu dünya olunca yani dünyaya ait hissetmeyince bir de bunu niye ben böyle hissedemiyorum diye hiç fark etmedikçe yaşam gerçekten de dünyanın en zor hissi olmaya
başlıyor aslında. Şimdi Dostoyevski dünyanın en zorisi kendine ait hissetmediğin bir yerde bulunma zorunluluğudur diyor.
Onu biraz daha değiştirelim o yine bu en zorisi böyle bir evde bulunma zorunluluğu.
Bazen böyle bir bedende bulunma zorunluluğu bir yerde.
Bazen ait hissetmediğin bir ilişkide olmaya zorunlu hissetmek.
Bazen bir parçası hissedemediğin bir toplumda, bir dünyada bilmiyorum.
Ne demek aidiyet? Kelime karşılığı işte ilişkin yani.
olmak, mensubiyet, ait olma durumu olarak ifade ediliyor.
Aslında insanın duygusal ve mekansal boyutta nereye, neye, nasıl bağlı olduğunu ve onun ne kadar bir parçası olduğunu tanımlıyor.
Ayrıca insanın duyguları, inançları, dünya görüşü ve kimliğini de kapsayan bir kavram baktığımız zaman, aidiyet kavramı.
Aidiyet, canlıların bulundukları yaşam koşulları içinde yaşamlarını devam ettirmek ve daha iyi yaşayabilmek için birlik olma, birlikte yaşama dürtüsünün dışa yansıması.
Hep diyoruz ya onlarca kalabalığa her zaman ihtiyaç duymasak da insanın insana ihtiyacı var.
Birlikte yaşamak için, tartışmak için, barışmak için, kendisini aynalamak için, aynalanmak için.
Aidiyet hisseden insanlar da aslında bir toplumu oluşturuyorlar.
Hep okumaktan çok keyif aldığım, çok sevdiğim Eric Fromm, insanın ait olmaya karşı eğilimli olduğunu, aidiyetsizliğin insan için zor ve güç olduğunu söylüyor.
Ait olunan bir kurum ya da bir grup insan olsun kişiyi o gücün ve güvenin bir parçası haline getirdiğini bunun ve kendini güçlü hissetmesine de neden olduğunu söylüyor.
İnsan aidiyetiyle ortak değerlerle kurulan bütünün bir parçası olduğu hissine kapılıyor ve güven ekseninde birlik olma gücüne sahip oluyor.
Hepimizin biraz bildiği Maslow'un ihtiyaçları hiyerarşisine baktığımızda önce güven ve fizyolojik ihtiyaçlar, yani annenin bakımı, daha sonra da sevgi ve aidiyet ihtiyacı geliyor yaşamda.
Yine ihtiyaçları hiyerarşisinde bir gruba ait olma hissi güvenlikten sonraki en temel basamak olarak çıkıyor karşımıza.
Bu hiyerarşide üçüncü basamakta sevgiyle beraber bulunuyor aidiyet.
en insani ihtiyaçlarından biri.
Bir aileye, bir yere, bir kişiye, bir inanca, bir topluma ait hissetmek.
Bir dünyaya dahil olmak.
Aidiyet, insanın diğerleri tarafından kabul edilme.
Tanınma, değerli olma ve önem taşıma ihtiyacına da denk geliyor.
Bununla birlikte sosyal bilim araştırmacıları aidiyeti bireyin bir sistem ya da çevreye karışma deneyimi olarak da tanımlıyor.
Diğer bir ifadeyle aslında aidiyet bireyleri çevrenin bir parçası olarak eklenmeye yöneltilen duygularının da tamamına toplamına deniliyor.
Ve insansız insan olmuyor.
Ama hangi insanlarla ne kadar bağ kuracağımızı seçebilmektir zaten büyümek.
Bugün hissettiğimiz aidiyetsizliğin, bağsızlığın, köksüzlüğün temellerini anlayalım.
Bu soruların cevabı her zaman mutlu mesut cevaplar değil.
Hepimiz ne güzel ilk doğduğum andan itibaren bu dünyaya ne güzel hazırlanmışım.
Ne kadar da muhteşem ait hissettirilmişim gibi olmuyor.
Hatta galiba çoğunluğumuzun olmuyor bunca ansiyete, depresyon, obsesyon.
Bunca ruhsal sınırlarda dolaşma hallerimiz varken zaten öyle olmadığı açık.
Yani bunu böyle acı çekerek, diz döverek de söylemiyorum.
Yarasız çocukluk yok. Hepimizin irihli, ufaklı, kendine göre, farklı dönemlere denk gelen yaraları ve aidiyetsizlik kökleri var.
Ama şu soruları sormak önemli.
Şöyle bir... Yaşamıma, çocukluğuma baktığım zaman ben doğduğum eve ait miydim?
Oranın bir parçası hissediyor muydum?
Ait olduğum şeyden memnun muydum?
Çünkü her aidiyet de sağlıklı değil.
Bazen hastalıklı aidiyetler var kurduğumuz.
Bu soruların cevabı nasıl sizde?
Ait olmaya büyüdükçe gönüllü müydüm?
Yoksa o evin bir parçası olup ait olmak zorunda mıydım?
Çünkü büyüdükçe aslında yuttuğum ve bana iyi gelmeyen aidiyet parçalarını çıkartıp yeni aidiyetlerde kurabilirim.
Aidiyetim hangi koşullara bağlıydı büyüdüğüm evde ve çevrede?
Başarılı olursam mı kabul görüyordum mesela?
Sürekli onaylarsam mı kabul görüyordum?
Sessiz kalırsam mı kabul görüyordum mesela?
Babamın istediği gibi biri olursam mı ancak bu dünyaya ait hissettiriliyordum?
Aidiyetimi engelleyen koşullar neydi?
Bilmiyorum ki belki öyle koşullar vardı ki aslında bir türlü bağ kuramadım dünyayla.
Zaten o bitmeyen kaygının ortasında ya da o şiddetin ortasında ya da o gürültünün patırtının ya da o sessiz kavgaların ortasında 6 yaşında, 9 yaşında,
12 yaşında bir çocuk ne kadar ait hissedebilir ki dünyaya?
Bugün sizlere anlattığım ve psikolojik sağlamlığımızı...
iyi oluş halimizi bozan, köklerimizi hissetmemizi zorlaştıran, aidiyet kaybını ve kayboluşları yaşayanlar varsa size profesyonel destekten de mutlaka bahsetmek istiyorum.
Bu desteği online olarak alabileceğiniz bir dijital sağlık platformu var.
Ezacıbaşı Evital. Ezacıbaşı Evital uzmanlara kolayca ulaşabileceğiniz bir dijital sağlık platformu.
Psikolojik danışmanlık, beslenme danışmanlığı gibi birçok farklı uzmanlık alanında sağlık profesyonelleri var ekipte.
Erişilebilir fiyatlarla online randevu almak da çok kolay.
İster bir uzmanı seçebilir, ister sistemin önerdiği uzmanla görüşmeye başlayabilirsiniz.
Blog yazıları ve sesli rehberlerle sağlıklı yaşamla ilgili bilgilere de ulaşabilirsiniz.
İnsan aidiyetini aradığında veya kendini bağısız, köksüz hissettiğinde desteksiz, ve savunmasız da hissediyor.
Bu aidiyetsizliğin anlamını anlamak ve yeniden hayatla bağ kurabilmek için önce kendinizi fark etmeniz gerekir hayatta.
Bu noktada profesyonel desteğin önemini tekrar vurgulamak istedim.
Eczacıbaşı Evital ile ilgili detaylı bilgiye bu videonun açıklama kısmından ulaşabilir ve kendiniz için destek süreçlerini başlatabilirsiniz.
En başlara da dönülebilir mesela aidiyeti anlarken.
Ben bu aile tarafından, bu dünya tarafından nasıl karşılandım?
İyi ki geldin hissi verildi mi bana mesela?
Ya da iyi ki bize geldin hissi.
Ya da iyi ki sen olarak geldin hissi verildi mi?
Yoksa geldin hadi tamam hoş geldin ama bize benzemezsen seni sen yapmayız mı denildi?
Buralara bakmak lazım o aidiyetin köklerine bakarken.
Bir kahraman olarak mı dünyaya getirildik?
Her şeyi başarması gereken.
Bir kurtarıcı olarak mı geldik o aileye?
Evliliği kurtarması gereken.
Bir telafi edici olarak mı geldik?
Bizim yapamadıklarımızı sen yap çocuğum diye.
Bir aktarıcı olarak mı geldik?
Dedeme, babaanneme, halama benzemek için.
Bir çatışma çözücü olarak mı geldim?
Annemi babamın kavgalarını çözeyim.
Bir yas bitirici olarak mı geldim?
Onların mutsuzluklarını telafi edeyim.
Şimdi niye söylüyorum bunları?
Çünkü bunlar da ben olarak dünyaya gelmedim demek.
Bana yüklenen rolleri karşılayabilir, hakkını verebilirsem ait hissedebilirim bilgisini vermek demek aslına bakarsak.
Çocuklar doğdukları andan başlayarak içinde bulundukları ortamın tutarlı, düzenli ve sürekliliği karşısında güvenli bir ortama doğduğunu,
buraya ait olduğunu hissederek büyüyebilir ancak.
Bu duygu ona... Ben de güvenilir ve değerliyim ki benim yaşamım adına ihtiyaçlarım olan şeyler bana sevgiyle veriliyor ya da verilmediği olduğunda da
bu görülüyor ve telafi edilmek için uğraşılıyor diyebilmeli çocuklar.
Ancak bu halde sağlıklı büyüyebileceğimi umut edebilirim der bir çocuk böyle demese de.
Umut ve büyüme arzusunu ve...
Bu dünyaya varlığıyla zenginlik katabileceği duygusunun gelişimine ancak böyle bir erken dönem ilişkisi zemin hazırlar.
İmalin olduğu evde mümkün değildir bu çok.
Onaysızlığın, kabulsüzlüğün, tutarsızlığın olduğu evde mümkün değildir.
Şiddetin, istismarın, suistimalin olduğu evde mümkün değildir.
Utandırılan ve yargılanan bir çocuklukta zordur.
Görülmeyen bir çocuk için ait hissetmek.
Zordur. Aşırı koruyucu olarak büyütülen, dünyaya salıverilmeyen çocuk nasıl o dünyanın sokaklarına ait hissetsin ki kendini?
Desteklenmemiş ve çocukla konuşulmamış kayıplar olduğunda suçluluk hissiyle zordur.
Yine desteklenmemiş ve görülmemiş bir ergenlikte zordur o hediye.
Çok yalnız bırakılmış bir genci düşünün.
Akran zorbalığı gibi durumlarda...
Başa çıkması için hiçbir destek alamamış bir ergeni düşünün.
Sürekli kendisi olmaktan utandırılmış bir genci düşünün.
Ötekileştirilmiş, büyümekte olan bir insanı düşünün.
Sürekli baskı altında kalan birini düşünün.
Her keşfinin yargılandığı ve bizim sana sunduğumuz gelecekten başka bir seçeneğin yok.
Bilgisi verilmiş bir genç için zordur mesela.
Sosyal kabul yoksa, aile onayı yoksa zordur.
İmkansızdır diyemem. Aidiyetini çok erken zamanda kaybetmiş ya da aidiyeti çok erken zamanda sarsılmış, sallanmış yetişkinler tanıdım.
Tekrar aidiyeti keşfedebilmek için o çocukluğa dokunmaya gönüllü insanlar tanıdım.
Kendisinden köşe bucak kaçmayan, o zaman yeni aidiyetler, hayatta bana verilmeyenleri kendim için yeniden toprağa ektiğim ve köklendirdiğim,
bunu yapabildim diyen.
Ya da yapabilmek için hala mücadele veren hayatlar tanıyorum.
O yüzden imkansız demem zordur.
Sadece ve emek ister.
Sahiplenmek ya da sahiplenilmek, aidiyet duygusunu yaşayabilmenin ön koşulu aslında.
Sahiplenmek yaşama sıkı sıkıya tutunabilmenin de ön koşulu.
Ben bu ülkeye, bu şehre, bu aileye aidim diyebilmek, aidiyet duygusunu yaşayabilmek, Bu aile bana sahip çıkacak ve
ben yapmak istediğim her şeyin arkasında durabilecek güce ve yetiye sahibim.
Yapamasam da yeniden onarabilecek güce sahibim duygusu böyle yaratılıyor.
Böylece güvenle yaşamda yürüyebilir, üretken ve yaratıcı olabilir ve aslında kendi dünyamızda özgürleşebilir hale geliyoruz böyle olduğunda.
Biliyor musunuz?
Felaketlerde bile. Yani felaketlerde güçlü durmak ya da çok köklü bir güç almak falan zorunda değilsin.
Sen yanlış anlamayın ama zorluklar var, acılar var, yaşamsal felaketler var.
Ama temelde yaşama daha ait hissederek büyüyenler ya da kendinde bunu tekrar onarabilme gücünü bulanlar bir yasın, bir zorluğun, bir
felaketin, yaşamsal bir travmanın karşısında İlk travmatik deneyimleri tarafından tetiklenmedikleri için daha esnek kalabiliyorlar hayatın içerisinde.
Acı çekmiyorlar değil. Ama acılarını dönüştürebilme kapasiteleri daha fazla oluyor böyle insanların.
O yüzden de bazılarımıza doğuştan bir paket olarak sunulur aidiyet.
Bazılarımıza ise kendi paketlerimizi kendimiz oluşturabilme, kendi yaralarımızı...
Kendimiz onarabilme, iyileştirebilme gücü gelir hayatın içerisinde.
Bu da insanın sorumluluğudur.
Bir ömür boyunca bize verilmeyenleri, bize vermeyenleri suçlayarak yaşayamayız, taşıyamayız.
E büyüdüm be artık, büyüyorum.
Böylelerdi işte tam da ne yapayım?
Evet öfkem çıksın, acı da çektim.
Ama şimdi ben bana verilmeyenleri kendime nasıl verebilirim bilgisidir hayat bence.
Böyle yani tabii aidiyet konuşacaksak belki şu iki yeri de konuşmamız lazım.
Tabii ki bu siyah beyaz gibi bir yer değil ama mesela ilkel toplumlar ve aidiyet kavramında aidiyet ne demekti mesela daha fazla?
İşte yerleşik düzeni sağlama, barınma, ne bileyim o dönemlerde yırtıcı hayvanlara karşı savunma, hayatta kalma, doğal afetlere karşı dayanışma.
Gerçi bu konuda hala ilkel toplumu yaşıyoruz yer yer.
Diğer toplulukların saldırılarına karşı kendini savunma.
Bunlarla kişi yalnızlığın acısından kaçınma ve aridiyete daha sıkı sıkı tutunabilme hale geliyordu.
Modern dünyada daha çok aridiyet ne demek böyle bakınca?
Daha çok aslında orada ortak yaşama ilişkisinden, köklenmeden, güvenlikten, sevilme, saygı duyulma, değer ve ilgi görme gibi bireysel ihtiyaçların toplum içerisinde de aslında
bağlarını kurmaktan bahsedebiliriz.
Yine kendini tanımlama ve gerçekleştirebilme, bireysel kimlik kadar toplumsal bir kimlik de oluşturabilme ve aslında böylece...
Gönüllü yalnızlığın değil elbet ama zorunlu yalnızlıkların, yaşamdaki varoluşsal yalnızlıkların acısına karşı baş edebilme gibi bir yere geliyoruz baktığımız zaman.
Hepimizin esnemek koşuluyla yaşam içerisinde, kaskatı kesilmemek koşuluyla kendimizi tanımlamaya ihtiyacımız da var.
Yani öyle tanımlama cümlelerimiz vardır ya hayatta.
Nasıl? Ben Gökhan.
İnsanım. Dünyalıyım.
Ali ve Fatoş'un oğluyum.
Berran eşiyim. Deniz'in babasıyım.
Türk'üm. İstanbulluyum.
Bilmem ne gelir başka aklımıza.
Başka aidiyet kavramlarından düşünelim bunu beraber.
Psikoloğum. Meslekte bir aidiyettir.
Beşiktaşlıyım. Türk Psikologlar Derneği üyesiyim.
Rock müzik dinleyicisiyim.
Üniversite mezunuyum.
Diplomam gerçek. Bunlar böyle yaşam içerisinde aidiyete dair kendimizi tanımlayabileceğimiz yerlere de gidiyor aslına bakarsanız.
İnsanın 25 yaşındaki aidiyet kimlik kavramları ile belki 40'ındaki de değişebilir.
Esnek olmak yaşamın çok temel bir yeridir ama insanın kendini aidiyet kavramı özelinde tanımlamaya da ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
Bazı kavramlar var aidiyetle ilgili.
Mesela bunlardan bir tanesi yaratıcı uyum.
Gestalt terapinin çok temel bir kavramıdır.
Yani aslında insan uyum sağlamalı topluma ama sürü uyumu değil her zaman.
Yaratıcı uyum kişinin var olduğu kalabalıklar içinde, insanlar içinde, toplum içerisinde kendisi olarak var olabilmesinin bir yolunu bulmaktır.
Benim böyleyim.
Hem de bu özelliğimi bu toplumun içinde ne kadar göstererek, göstermeyerek, konuşarak, konuşmayarak, ne kadar uyum sağlayarak ya da sağlamayarak, Yaşayabilirim ve yaşatabilirim bilgisidir yaratıcıyım.
Yani benim kalabalıklar içerisinde bir nokta olmam gerçekliği var ama ben bir nokta olarak da biriciyim ve kendimim diğer noktalar gibi durmak zorunda
değilim gibi bir şey yaratıcıyım.
Mesela aidiyet körlüğü diye bir kavram var.
Başımıza çok geliyor. Bulunduğu topluluğun bir parçası hissetmek adına bulunduğu topluluktaki yozlaşmayı, yanlış giden şeyleri, sıkıntıları
ya da o toplumun bireylerine karşı verdiği zararı görmemek, bunu normalleştirmek.
Yani aidiyetten o kadar kör olmuş ki içinde bulunduğu, ait hissettiği, mensubu olduğu topluluğun, şehrin, ülkenin, dünyanın yanlışını, körlüğünü göremeyecek kadar kör
olmak gibi bir şey var mesela burada.
Tabii aidiyetin boyutlarında insanın ne kadar aidiyetine ne kadar da özgürlüğüne sahip çıkacağını da bulması gerekiyor.
Tabii aidiyetin sarsıldığı anlar var.
Göç, ayrılık, kayıp, doğal afetler gibi kavramlarda insanların aidiyetlerini yeniden inşa etmeleri gerekiyor.
O aidiyetlerine ve köklerine sahip çıkarak aidiyeti yeniden inşa etmekte de aslında toplumdaki...
Birçok yetkilinin, ülkenin, devletin insanlara gerçek destekler vermesi gerekiyor.
Çünkü hayatta en zor şey elbette zorluğu, travmayı, felaketi yaşamak zor.
Ama buna dair ve yeniden köklerine ulaşamayacağına dair umutsuzlukta yalnız bırakılmak galiba en zor şeylerden bir tanesi.
Son yıllarda aidiyetsizliğe övgüler duyuyorum.
Siz de duyuyor musunuz bilmiyorum kim nasıl yaşamak isterse yaşasın elbette ama edebiyatta sinemada da çok var.
Köksüz olmak övülüyor artık.
Kuş olmak övülüyor.
Hiçbir yerde kalıcı olmamak övülüyor.
Bir aidiyet kuşulu bulabiliyorlarsa bunu böyle yaşayanlar ne mutlu.
Ama tekrar söylüyorum insan bazen bir köşesi çamur, bir köşesi yıkım, bir köşesi ne bileyim işte acıyla dolu olsa da var olduğu yerlere ait hissetmeye
devam etmek istiyor yaşamda.
Çünkü kendini onarmak, büyüdüğün, doğduğun, çocukluğunu geçirdiğin yerleri de hatırlayabilmekle mümkün oluyor.
Umarım dünya bu kadar yıkımın ortasında bize bu şansı vermeye devam eder.
Yanlış söyledim, şans değil bu.
Bu aslında temel insan hakkı.
Umarım temel insan haklarımız elimizden alınmaz böyle konularda.
Romantik ilişkilerde de aidiyet önemli bir kavram.
Belki ayrıca konuşuruz sonra.
Biz bu seride aşk konuşmadık değil mi ya?
Aşk konuşalım bir ara.
Orada aidiyeti de anlatırım size ama aidiyetimizin sarsıldığı yerleri bize geri verebilecek.
Aidiyetimizin sarsıldığı yerleri bazen bize hatırlatabilecek canımızı yaksa da.
Ve yeniden birlikte bir aidiyet inşa edebilme umudu taşıdığımız insanlara gitme eğilimindeyiz.
Oraları da konuşuruz.
Edebiyattan birkaç örnekle bitirelim isterim.
Hangisi size daha yakın geliyor bir düşünün bence.
Şöyle bir cümle var mesela.
Ama birden fark ettim ki ne ben ne de bir başkası hiçbir yere ait değildi.
Aidiyet bir kandırmacaydı.
Küçük çocuklara anlatılan.
Hiçbir yerde hiç kimse beklemiyordu hiç kimseyi diyor Hakan Günday.
Tanıdık gelenleri el kaldırsın yorumlarda.
Buket Uzuner diyor ki çok sevdiğim bir yazardır.
İnsanların çocukluk yıllarının geçtiği coğrafya duydukları duygusal bağ ve aidiyet hissi yer çekimi gibidir.
Yaşam boyu oraya çekilirsiniz.
Tanıdıksa bir bakın. Nazan Bekiroğlu.
Anladım ki aidiyet kan bağından önce gelen bir şeydir.
O da aynı toprak üzerinde ortak bir geçmişle kurulabilir diyor mesele.
Yine bir diğer alıntı. Başkalarını çoğu zaman...
En dar aidiyetleri içine sıkıştıran bizim bakışımız ve onları özgür kılacak da gene bizim bakışımızdır diyor Amin Maluf.
Kitapları bence mutlaka okunmalı diye düşünüyorum.
Bir toplumun toplumdaki insanına ve onu ne kadar özgürleştireceğine ya da onu ne kadar tutsak edeceğine bakış açısının aidiyet kavramını yeniden ve yeniden doğurduğunu da söylüyor.
Biraz sorgulayarak bitirelim.
İçinde bulunduğunuz eve, mahalleye, şehre, ülkeye, dünyaya, kendi hayatınıza ne kadar ait hissediyorsunuz kendinizi?
Bu aidiyet nerelerde sarsıldı?
Evet biliyorum her şey sizin elinizde değil.
Eğer biz buralara ait hissetmiyorsak bize zarar veren, yaralarımızı açan şeyler olmuştur.
Ama kendimize tüm buralardan geçerken ve sorgularken daha kalabalık ya da Daha az kalabalık, daha geniş ya da daha dar.
Anlama umudu taşıyacaklarımızdan nasıl yeni aidiyetler, dünyalar, ilişkiler kurarız?
İşte o kısım bizim işimiz gerçekten de.
Psikolojik Dayanıklılık serisinin başka bir dertleşme buluşmasında yine görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
