
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Düzenli yazı yazmak hayatımı nasıl değiştirdi?
Transkript
Altyazı M.K.
Konuşmaya kıyasla yazarken daha rahat biriyim.
Konuşmak bana hep yazmaktan daha zor bir meziyet gibi gelmiştir.
Bir kere ne konuştuğundan ziyade nasıl konuştuğuna çok dikkat eder insanlar.
Güzel bir ses tonu, beden dili hatta etkileyici bir fizik bile konuşmacının hanesine yazılır.
Bundan olacak ki iyi konuşanlar, iyi yazanlardan genelde daha karizmatik kişilerdir.
Konuşmada bir adaletsizlik var gibi gelir bana.
Bir kişi istediği kadar iyi bir içerikle konuşma yapsın.
O konuşma etkileyici olacak diye bir şart yoktur.
Belki konuşmacının ses tonu sinir bozucudur.
...nasıl eden bir şey vardır. Veya ne kadar güzel konulardan bahsetse de o doğal karizması yoktur.
Sonuç olarak konuşmasıyla insanların ruhuna dokunamaz bu kişi.
Oysa yazarken böyle sıkıntılar yaşamazsın.
Çünkü elinde sadece içerik vardır.
Yazmak sana der ki ben senin ne dış görünüşüne ne de ses tonuna bakarım.
Aile çantanda sadece kelimeler var.
Al bunları ve derdi ne varsa anlat.
Konuşmada sunuş içeriğin önüne geçebilir ki çoğu zaman geçerdi.
Oysa yazı sadece içeriktir.
Bir konuşmaya kendimizi kaptırmamız, bir yazıya kendimizi kaptırmamız...
Altyazı M.K.
Altyazı M.K. Aynı
etkiyi göstermeyecektir bile.
İşte konuşmanın gücü buradadır.
Çünkü konuşan kişilerin sadece ne dediklerine dikkat etmeyiz.
Nasıl dediklerine de dikkat ederiz.
Konuşmak bu açıdan müziğe benzer.
Bir müziğin sözleri önemlidir tabii.
Ama asıl önemli olan melodidir.
Melodisi bizi içine çekmeyen bir müziğin sözlerini nasıl ki merak etmezsek, kötü konuşan birinin ne söylediği de ilgimizi çekmez.
İyi konuşmacılar bu melodiyi tutturanlardır.
Youtube'da bir video var. İzlenme sayısı ben bu kitabı yazarken yaklaşık 50 milyon civarındaydı.
Ve bu video bir müzik videosu değil.
Müzik videosu olmadığını özellikle belirtiyorum çünkü 50 milyon gibi yüksek izlenmeler genelde müzik videolarında olur.
Müzik videolarındaki izlenmenin yüksek olmasının sebebi ise zaten bellidir.
İnsanlar o müziği tekrar tekrar dinler ve videoya her geri dönüş artı bir izlenme kadar.
Oysa müzik dışı bir video 50 milyon izleniyorsa o içerikte bir şey vardır.
Videoya bakıyorsun. British Party isminde.
1900'lü yılların siyasi kamera kayı...
Evet bu kişi Adolf Hitler.
Hitler'in sadece bu konuşması değil birçok konuşması internette milyonlar tarafından izleniyor.
Nedendir bilinmez. Altyazı M.K.
Karanlık karizmaya sahip insanların en güçlü silahıdır konuşmak.
Filmlerdeki kötü karakterlere bakın mesela.
Hepsinin müthiş bir hatip olması tesadüf değildir.
Çünkü bir insanı sempatik yapmanın en kolay yolu o kişiyi karizmatik yapmaktan geçer.
Ve etkileyici konuşma bir kişiye felaket bir karizma yükler.
Sıkıntı ise tam da burada başlar.
Etkileyici konuşan bir kişinin fikirleri anlasak da anlamasak da.
Sadece o kişinin konuşmasından etkilendiğimiz için bize hoş gelebilir.
Fikirlere dair en ufak bir derinliğe sahip olmasak bile.
Sadece o konuşmadan etkilendiğimiz için fikirlerini benimsemekte bir sakınca görmeyebiliriz.
Bu duruma karizmanın karanlık tarafı demek istiyorum.
Yazıyı konuşmaya kıyasla daha güvenilir bulmama nedeni de bu.
Çünkü konuşmaya kıyasla hipnotize edici özellikleri daha az.
Bazen bir konuşmanın melodisini o kadar kaptırıyoruz ki kendimizi.
Ya bu adam iyi hoş konuşuyor da tam olarak ne diyor sorusuna ıskalıyoruz.
Gora'daki o meşhur sahneyi hatırlayın.
Arif bir ihtiyarlı arabadadır.
Ve tam bir müzik açacakken ihtiyar adam soruyu yapıştırır.
Ne tür müzik koyacağım? Arif'in yabancı müzik demesi üzerine ihtiyar şunu söyler.
Ben gavur müziği sevmiyorum.
Belki anıma küfrediyor nereden bileceğim.
Bu ihtiyarın müzik ne anlatıyor diye gösterdiği temkinlilik.
Konuşma yapan insanlara karşı bize de lazım galiba.
Bu podcastta anlattıklarım aslında kitabımdaki bir bölümden uyarlama.
Eğer podcastlerimi seviyorsanız kitabımı da seveceğinizden eminim.
Kurcalamalar ismindeki kitabıma kitap satan her yerden ulaşabilirsin.
Sokrates yazıya düşman bir filozoftu.
Öğrencisi Platon'un aksine kendisi yazmayı hiç sevmezdi ve sıkı bir konuşma taraftarıydı.
Yazının zihni tembelliştirdiğini düşünür.
En etkili iletişimin ancak karşılıklı konuşarak gerçekleşeceğine inanırdı.
Sokratik metodun özü zaten konuşmaktı, diyaloğa geçmekti.
Sokrates'i anarken bu kitabı yazıyor olmamda tuhaf bir durum.
Ama daha tuhaf olanı, Sokrates hakkında ne biliyor olsak çoğunlukla Platon'un yazıları sayesinde biliyor olmamız.
Acaba Sokrates tüm dünyaya ulaşan etkisinin o sevmediği...
yazı sayesinde gerçekleştiğini bilse yine aynı tutumu sergiler miydi?
Muhtemelen sergilerdi. Çünkü Sokrates öyle kolay kolay tükürdüğünü yalayacak birine benzemiyor.
Ama Sokrates gibi bir fikir insanı yazmayı bu kadar hakir görürken yazının kişiye fikri açıdan verdiği gücü gözünden kaçırmış sanki.
İyi bir konuşmacı olmak kişiye bu dünyada birçok kapı açıyor kabul ediyorum.
İnsanları kendimize hayran bırakmamızı sağlıyor.
Hatta Hitler gibi biri bile ona karşı düşüncedeki insanları konuşarak anlık da olsa etkileyebiliyor.
Tamam iyi güzel. Peki bu durum konuşmanın yazmaktan daha değerli bir eylem olduğu anlamına mı geliyor?
Sokrates yazıya bu kadar düşman olmakta haklı mıydı?
Sanmıyorum. Konuşmanın aksine yazmanın kişiye verdiği çok özel bir fırsat vardır.
Düzenleme hakkı. Söz ağızdan bir kere çıkar derler.
Konuşurken bir hata yapınca telafi şansın yoktur.
Geri alamazsın. Oysa yazarken bunu yapabilirsin.
Dilin kemiği yoktur ama kalemin vardır.
Yazara sunulan düzenleme hakkı sayesinde kelimeleri dilediğin gibi kullanıp tam da anlamak istediğin derdi aktarabilirsin.
Zaten düzenleme hakkı. bir metine ortalamadan kaliteliğe getirmek için bir fırsattır.
Ki güzel yazıların kilit noktası da budur zaten.
Önce taslak misali kabaca yazarsın.
Maksat sayfa boş durmasın.
Daha sonra yazdığını okur ve kendine bak şu kelimeyi fazla kullanmışım.
Onun yerine şu alternatifi kullanayım.
Şu cümleyi daha açık ve anlaşılır hale getirsem iyi olacak tarzı güncellemeleri hatırlatırsın.
Peki bu durum sana ne sağlar?
Fikirlerini ustalıkla ifade etme şansını.
Metine öyle bir dizayn edersin.
Argümanlarını öyle incelikle araya serpiştirirsin ki entelektüel bir şöyle Altyazı M.K.
Derdini anlatmak olunca herkes muazzam bir anlatıcıya dönüşür.
Öyle güzel anlatırız ki derdimizi.
Uzun zamandır içimizde demlenmiştir o dert çünkü.
Anlatılmayı açığa çıkmayı bekliyordur.
Kimse dertlerini sevmez ama herkes derdini anlatmayı sever.
Dertleri konuşarak aktarmanın bir cazibesi vardır.
Derdini dinleyen birilerinin olması iyi hissettiriyor gerçekten.
Bir psikoloğa gittiğinde bile derdini yazarak değil konuşarak aktarman beklenir senden.
Pratik olan da budur. Derdini yazmaya kalkışsan derdimi çok iyi ifade etmem lazım kaygılarına düşersin.
Ve hem epey uzun ve hem de epey üstünden geçilmiş bir yazı olur.
Hepsini geçtim sana istediğin kadar yakın birisi olsun.
Birilerine derdini anlatırken illaki o derdi törpülersin.
En kritik kısımları anlatmaktan çekinirsin.
Derdin bir mahremiyeti vardır sonuçta.
O mahremiyet yalnızca sana özeldir.
Peki derdimizi yazıya döksek ve sadece kendimize okusak.
Hem yazının verdiği düzenleme hakkından faydalanmış oluruz ve öyle bir ifade ederiz ki derdimizi tam da istediğimiz şekilde.
Hem de insanlar tarafından yargılanma kaygısını bir kenara bıraktığımızdan filtrelemeyi de kapatmış oluruz.
Öyleyse içinde tuttuğun derdi tüm detaylarıyla, her şeyle, çırılçıplak haliyle yaz.
Sadece sen okuyacaksın nihayetinde.
O yüzden olabildiğin kadar Ve daha sonra Oko yazdığını.
Hayatımda aşamadığım bazı olaylar için denedim ben bu yöntemi.
Dertlerimi tüm detaylarıyla yazmaya karar verdim.
Çok iyi geldiğini söyleyemem.
Bazen unuttuğum tatsızlıkları hatırladım.
Daha da yoğun hissediyordum yazarken.
Acaba kötü bir tercih miydi bu derdimi her detayıyla deşmeye çalışmak?
Bir şeyleri unutmanın da iyi tarafları yok muydu hiç?
Tüm o alta kalmış tatsızlıkların yavaş yavaş gün yüzüne çıkması beni de giderek uçuruma sürüklüyordu.
Birçok sefer yazmayı bıraktım ve dertlerimi detaylıca analiz etmenin pek de iyi bir fikir olmadığını düşündüm.
Ama olan olmuştu sonuçta.
Tatsızlıklar tekrardan aklıma gelmişti.
Ve bu saatten sonra o yazıyı yarım bırakmanın da pek bir anlamı yoktu.
İnat ettim ve dedim ki bu yazıyı bir şekilde bitireceğim.
Madem deşmeye başladık o zaman inceldiği yerden kopsun.
Daha sonra bir şeyler oldu. Yazıyı bitirmeme yakınlaştıkça bazı detaylar gözüme çarptı.
Belli olayları kafamda büyüttüğümü gördüm mesela.
Bazılarını yanlış yorumlamıştım.
Bazılarında ise hata karşı tarafta değildi.
Bende idi. Sancalı başlayan bu derdini yazma süreci, yazının sonlarına doğru sancanın yerini fark edişlerin almasıyla yalnızca faydalı değil, aynı zamanda keyifli bir süreç haline geldi.
İçimdeki derdi tüm detaylarıyla yazmak.
Epey zorlu bir deneyimdi ama nihayetinde iyi gelmişti.
O kadar ince detaylarla yazmıştım ki bana bir şeyler öğretti.
Halen arada aşamadığım olayları detaylarıyla yazmayı denerim ve genelde kendimi iyi hissederim sonucunda.
Bir deneyin, kim bilir belki size de iyi gelir.
YouTube'a düzenli içerik üreten biriyim ve videolarımın özünü metinler oluşturmakta.
Önce metin yazıyorum, ardından seslendirip video haline getiriyorum.
Bu işin açık ara en zorlayıcı ve en keyifli kısmı da metin yazmak.
Bazı günler ilham gelmeyince masanın başına oturup yazmak o kadar külfet geliyor ki.
Arada kendime sorarım, böyle durumlar...
...ne yapmalı diye. Kendimi zorlayıp ıkına sıkın o masanın başına oturmalı mıyım?
Yoksa ilham perisi illaki gelecek deyip akışını mı bırakmalıyım?
Steven Pressfield, Yaratma Savaşı kitabında tam da bu konuya değiniyor.
Kitap, yaratıcı faaliyetlere dair iki yaklaşımdan bahsediyor ve özellikle de yazarlara odaklanıyor.
Bu iki yaklaşım kabaca şu şekilde.
Ya ilham gelmesini beklemek ve öyle yazmak ya da ilham gelmesini umursamadan masanın başına oturup kendini yazmaya zorlamak.
Kitabın isminden Pressfield'ı neyi savunduğunu anlamak çok kolay.
Yazar diyor ki bize, O masaya oturacaksın ve bir yaratma savaşı ortaya koyacaksın.
Evet ilham geldiğinde tabii ki daha keyiflidir yazmak.
Ama ilham öyle sık sık gelen bir şey değil.
Ayrıca ilham perisinin insafına kalmışsak üretkenlik dibe vurur.
Yazar burada resistance yani direnç diye bir ifade kullanıyor.
Hepimizi yapmamız gereken işten alıkoyan bir karşı güçtür bu direnç.
Masa başına oturmamız ve çalışmamız gerekiyordur.
Yapılacak yığınla iş vardır ama bir şekilde oturamayız o masaya.
İçimizdeki bir güç sanki tembellik yapmamız için mücadele etmektir.
veriyordur. İşte bu dirençtir.
Hepimiz aşinayız bu karşı kuvvete.
Pressfield için bu dirençle savaşmanın tek yolu vardır.
Direnç ne kadar güçlü olursa olsun.
Nihayetinde o masaya oturmak ve yazmak.
Kitabında şöyle ifade eder. Her gün oturup işimizi yaptığımızda etrafımızda bir güç toplanır.
Demir talaşları çeken mıknatıslanmış bir çubuk gibi oluruz.
Fikirler gelir, içgörüler somutlaşır.
Pressfield yazarları iki sınıfa ayırıyor.
Amatör ve profesyonel yazarlar.
Amatörler ilham gelmesini beklerler.
Profesyonel yazarlarsa sadece oturup yazarlar.
Ve son olarak ilham perisinin bir şekilde kendilerine geleceğini bilirler.
Robotik şekilde masaya oturup kendini çalışma yazı olamak.
Bayağılığına rağmen son derece gizemli bir süreçtir.
Çünkü direnç bir yerde... Bu sürecin pek
de düşünmeyle ilgisi olmadığını, hatta düşünmeyle daha da zorlaşacağını düşünüyorum.
Şöyle ki bazen ne kadar düşünürsek düşünelim, o masaya oturacak enerjiyi kendimizde bulamıyoruz.
İstediğimiz kadar bu işin neden önemli olduğunu ve bunu yapmak zorunda olduğumuzu kendimize hatırlatalım.
İnsanın düşünce gücüyle motive olması epey kısıtlı bir yakıttır.
Tıpkı inanç sıçramasında olduğu gibi düşünceyi devreden çıkararak derhal mekanik bir eyleme geçmektir.
Bir yerden sonra bu mekanik kendini sanatsallığa bırakır.
Konsantrasyonu artırır ve eylemin içinde süzülmeye başlarsın.
Direnç mantığını hayatın birçok yerinde görebilirsiniz.
Bir fiziksel antrenmana başlarsın ve ilk dakikalar her zaman çok zordur.
Vücudun ısınmamıştır, konsantrasyonun zayıftır ve zihin antrenmanı yarıda kesmen için elinden geleni yapar.
Ancak o ilk kritik dakikalarda vazgeçmezsen devamını rahatça getirirsin.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Ama yine de içime sinmeyen bir şeyler vardı bu fikirde.
Özellikle yazarlık açısından.
Sonuçta yazarlık yaratıcı tarafı olan bir eylemdi.
Ve aniden gelen ilham perisi dediğimiz olay gerçekten de vardı.
İlham perisi bazen zorla o masaya oturunca gelirdi kabul.
Ama bazen hiç umulmadık zamanlarda gelirdi.
Ve o gelişler çok daha güçlüydü.
Bu konuyu daha irdelemek adına Pressfield'ın yerine başka bir yazara odaklanmayı seçtim.
Cal Newport. Newport benim hayran olduğum bir kişilik.
Bilgisayar bilimi dalında akademisyen olmasının yanında üretkenlik hakkında yazdığı gibi.
kitaplarla çok satanlar listesinin kemik isimlerinden birisi.
Hem akademisyenlikte hem de yazarlıkta son derece üretken biri olmasıyla bir nevi şahsına münasır birisi.
O kadar zor bir mesleğin var, bunun üstüne bir de 7 tane kitap yazmışsın ve kitapların çok satanlar listesine girmiş, 40 tane dile çevrilmiş.
Böyle sağlam bir özgeçmiş üzerine sadece Pressfield'dan değil, Newport'tan da yazarlığa dair bir şeyler öğrenebilmek umuduyla bu yazarı araştırmaya koyuldum.
Ve Newport'un yazarlığa yaklaşımının Pressfield'a hiç benzemediğini gördüm.
Bir kere şunu belirtmekte fayda var.
tam zamanlı bir yazar. Newport ise yarı zamanlı.
Newport'un asıl mesleği akademisyenlik çünkü.
Ve hayatının ciddi bir kısmını üniversite kampüsünde dersler verip akademik makaleler yazarak geçiriyor.
Stephen King'in yazma sanatı kitabındaki bu kuraldan bahsediyor.
Her gün yaz. Pressfield muhtemelen bu kurala bayılıyordur.
Çünkü her gün kendini yazmaya zorlamak bir nevi dirençle mücadele etmek demek.
İnsanın bazı günler yazası gelirken bazı günler o yazma enerjisini elde etmek çok zordur.
Ve Newport'a göre kendisi gibi yarı zamanlı bir yazar için her gün yaz tavsiyesi hiç de işlevsel değildir.
Peki neden? Bu kişinin tam zamanlı başka bir işi vardır da ondan.
Diyelim ki bu kişi kendine bir kural koysun.
O gün asıl işi ne kadar ağır olursa olsun.
İlla ki bir şeyler yazacağım desin.
Fakat bu kuralı devam ettirmek hiç de kolay değildir.
Çünkü tam zamanlı işinde hep beklenmedik olaylar çıkar.
Eve hiç mecalin kalmamış şekilde gelebilirsin veya eve iş getirebilirsin.
Nihayetinde kendine söz verdiğin her gün yaz tavsiyesini sekteye uğratabilirsin.
Böyle olunca beyin sana ne diyecektir?
Kendine verdiğin sözü tutmadın.
Her gün yazacağım dedin ama yazmadın.
Oysa bir suçun da yok. Asıl işinden öngöremediğin kısımlar baş gösterdi.
İnsanın kendisine verdiği sözü tutmaması, plana sadık kalmaması motivasyonu mahveder.
Bu süreç o kişinin nihayetinde yazarlıktan soğumasına, yazarlığın ona külfet gibi gelmesine bile sebep olabilir.
Ve yazmayı külfet olarak gören birinin de başarılı olması mümkün değildir.
Biraz daha akışına bıraksa, spontanele izin verse daha iyi bir performans sergilediğini fark edecektir.
Örneğin o an bir işin iptal oldu.
Gidip yazabilirsin. Planın da yok ama o gece uyku tutmadı.
E yine gidip yazabilirsin. Ama zaten Zaten yoğun olan hayatında bir de yazarlık için zaman yaratmaya çalışmak aşırı zordur.
Newport'un yaklaşımı Pressfield'a epey uzak.
Çünkü direnç argümanı da tıpkı King'in yaklaşımı gibi bize her gün istesek de istemesek de yazmamızı söyler.
Ben Pressfield ve Newport arasındaki tatlı dengeyi bulmaya çalışıyorum yazarken.
Evet bazen masanın başına zorla oturup yazmaya ve günlük yazı hedefimi tutturmaya çalışıyorum.
O yakıtımı bitiriyorum. Hani bir portakalı sıkarsın sıkarsın sadece posası kalır ya.
Yazarken bu durumu sıkça yaşıyorum.
O an müzik dinlemek, arkadaşlarımla buluşmak veya bir yürüyüşe çıkmak.
Ki bu harika gelir insana.
Bana ısrarla yazmaktan daha iyi gelir.
Devamlı Pressfield'ın o savaş mantalitesini sürdürmek de yanlış geliyor bana.
Duşlu aklımıza gelen fikirler hiç savaşmaya benzemiyor.
Hatta barışa daha yakın.
Bir sakinlik, dinginlik var bu süreçte.
Özellikle yaratıcı işlerde arada o savaş mantalitesinden çıkmanın iyi tarafları da vardır.
İster istemez zıtlıkların birbirini beslemesi.
Ve nihayetinde birbirleriyle uyuşmasına varıyorum.
Ve bu durumu örnek olarak gösterebileceğim iki efsane yazar var.
Stephen King ve George R.
R. Martin. Biri korku üstadı, Bu ikili 2016 yılında Kiva Auditorium'da yan yana geldiler.
İlginçtir ki bu konuşma ikili bir sohbetten ziyade Martin'in King'e yaptığı bir röportaj gibi ilerlemiştir.
Yorumlarda ise sağlam bir komedi dönmekteydi.
Dünyanın en hızlı yazarı ve de en yavaşı.
Yaptıkları işe yaklaşım tarzları bu iki kişinin mizahçılarından bile anlaşılabilir.
Bu ikilinin röportajı birbirine zıt iki kişinin yan yana gelmesindeki komediyi hissettirir.
King emekli albaylara benzer.
Disiplinli, ciddi ve espri yaparken bile mimik oynatmayanlardan.
Martin ise rakı sever tonton dediği imajı verir.
Hani şu yaptıkları espri en çok kendisi gülenlerden.
Tabiri caizse kafasına göre yazar.
King tam zamanlı bir iş gibi yaklaşır yazmaya.
Martin ise hobi gibi. Özellikle yaratıcı işlerde kafamda hep bir sorudur bu.
Yaratıcı işlere King gibi mi yaklaşır?
Altyazı M.K.
İnat edince, yaratıcı olacağım işte diye kendini zorlayınca o kadar da yaratıcı olamıyorsun.
King'in yazdığı her kitabın muazzam başarıya ulaştığını söyleyemeyiz.
Ama Martin'in yazdığı kitaplar hep iyi ses getirmiştir.
Martin yazarla 9-5 bir iş gibi yaklaşsaydı bu kadar yaratıcı işler çıkartabileceğini zannetmiyorum.
O kaygısız ve rahat yaklaşımı bu yazara yaratıcılık da katıyor çünkü.
Tabii şöyle bir ayrıcalığı da var. Kitapları iyi satan bir yazar olduğu için maddi kaygıları yok.
Hiçbir kitap yazması bile kitaplardan gelen paralarla gayet rahat bir hayat geçirir.
Bu konfor da ona acele etmiyor.
Tabii bu iki yazarın odaklandığı türler arasında da ciddi farklar var.
King korku türünde yazar, Martin ise fantezi.
King'in hikayeleri Martin'e kıyasla çok daha küçük bir bölgede gerçekleşir.
Karakter sayısı daha azdır, kurgusu daha kolaydır.
Oysa Martin'in işi epey zor.
Fantezi edebiyatı yapıyorsun, koca bir evren.
fantastik olaylar ve binbir türlü karakterlerle başa çıkmak zorundasın.
Martin hikayesine küçük de olsa bir detay eklediğinde kafasından geçen senaryoları düşünsenize.
Öylesine kompleks bir ağ kuruldur ki fantezi edebiyatında.
Küçük bir ekleme veya çıkarma bu ağın örgüsüne zarar verebilir.
Hikayenin dinamiğini bozabilir.
Martin'in hikayelerini yazarken acele etmemesi ve kendisine üretkenlik açısından esneklik tanıması sadece tembel biri olduğu için değil, aynı zamanda odaklandığı türünde aşırı zorlamaya gelmeyen, naifliğin son derece elzem olduğu bir tür
olmasından kaynaklanıyor. Evet bazen çok uzun sürüyor bir kitap çıkarmak.
Kitap çıktığında da beklentiyi karşılıyor.
Martin'in King'e kıyasla tabii ki daha az kitabı vardır.
Ama neredeyse hepsi sansasyoneldir.
Ancak King'in bazı eserleri büyük bir başarı yakalarken bazıları da pek bir başarı göstermemiştir.
Hayattaki birçok şeyde olduğu gibi ben de yazma yöntemimi tek bir kalıba sıkıştırmamaya çalışıyorum.
Direnç yaklaşımının işe yaradığı bir gerçek.
Ama robot gibi kendimi her seferinde oturup yazmaya zorladığımda o yaratıcılığın azaldığını hissediyorum.
Esneklik tanıyorum kendimi.
Arada zorluyorum kendimi. Dirençle mücadele hesabı.
Bazen baktım olmuyor ben de yazmıyorum.
Eğer siz de yazmaya meraklı biriyseniz tek bir formüle sıkışıp kalmanızı tavsiye etmem.
Ama tam zamanlı işinizin yanında yazarlık da yapıyorsanız illaki her gün şu kadar sayfa yazacağım diye kendinizi şartlandırmak bir yerden sonra sizi yazma eyleminden soğutabilir.
Bazı günler mesleğiniz zihin yakıtınızı o kadar tüketir ki böyle bir durumda kendinizi yazmaya zorlamanın pek değil sonuç vereceğini düşünmüyorum.
Bu ayarı sizin bulmanız gerekiyor.
Bu yazın amacı yazmak konuşmaktan üstündür veya yazmak daha yüce bir...
eylemdir tartışmalarına girmek değil.
İki eyleminde kendine has cazibeleri var.
Ama yazmanın benim gözümde öyle değerli, öyle samimi bir tarafı var ki.
Konuşurken ister istemez karşı tarafı etkiledin mi?
Beni dinliyor mu gibi soruları kendime sorduğum için ne anlatacağımdan ziyade karşımdakine odaklanıyorum.
Oysa yazarken etkilemeye çalıştığım tek kişi benim.
İnsanları etkilenmek, coşturmak mı istiyorsun?
O halde konuşmak yazmaktan daha üstün.
Ama mevzu bir fikri ifade etmek olunca yazı muazzam bir alettir.
Konuşma ve yazma eylemlerini bir kişiye benzesem şöyle olur.
Konuşmak ortamların sevilen dışa dönük adamı.
Yazmak ise gizemli, içe dönük birisi.
Evet arkadaşlar bu podcastlik benden bu kadar.
Kurcalamalar kitabım ilginizi çektiyse internetten ulaşabilirsiniz.
Kendinize iyi bakın ve bir dahaki bölümlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
