
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Transkript
Kişisel gelişim çok tuhaf yerlere evrildi.
Bir tarafta motivasyon videoları yapan bir kısım var.
Genelde bu tarz videolardan alınan motivasyon videonun süresinden bile kısa sürüyor.
Hiç uzun ömürlü bir şey değil.
Bir de kuantum enerji tayfası var.
Genelde bu tarz kitaplar yazan yazarların zengin bir hayal gücü, aynı zamanda iyi de bir mizah anlayışları vardır.
Fantastik kurgu veya stand-up'a yönelmelerini tavsiye ediyorum.
Bir de iyi oluş felsefesi dediğimiz bir akım var ve bu videoda bunun üzerinde duracağız.
İyi oluş felsefesi adı üzerinde iyi bir hayata, iyi bir yaşama sahip olmak için neler gerektiğinin üzerinde duruyor.
Zorluklarla, acılarla nasıl mücadele edilmesi gerekir?
Ölüme dair bakış açımız nasıl olmalı?
Hayatı hangi değerlere göre yaşamalıyız?
Ve özünde insana iyi bir yaşam için, iyi bir insan olmak için neler gerektiği sorusunun cevabını vermeye çalışır.
Storacılık da iyi oluş felsefesine dahil bir akım ve bu gördüğünüz 3 filozof da aslında birbirinden değerli ve önemli isimler.
Ama aralarından biri hem benim için hem de birçok insan için en ilgi çekici olanı.
Marcus Aurelius bir Roma imparatoru aynı zamanda genç yaşından beri stoğacılık felsefesiyle ilgilenmiş ve bu felsefenin temellerini de hayatına geçirmeye çalışmış birisi.
Kendisine yazdığı notlar var ve daha sonra kendime düşünceler şeklinde de Türkçe'ye çevrildi ve bu videoda bu notların üzerinde duracağız.
Kendime düşünceler kitabının şöyle ilginç bir tarafı var bir kere Çok organize bir kitap değil.
Hatta yer yer kendisini tekrar ediyor.
Biraz dağınık bir kitap ve baktığımızda aslında çok normal.
Çünkü Aurelius bunu yayımlamak için yazmadı.
Dediğim gibi Aurelius bu kitabı sadece kendisine yazdı.
Kitap boyunca okuyucular veya siz diye bir ifade görmüyorum.
Sadece sen ifadesi geçiyor.
Orada da senden kastı yine kendisine söylediği sözler.
Bu kitabın çok ilginç özelliklerinden birisi de bu.
Normalde bu tarz kitaplar genellikle öğüt vermek, karşı tarafa bir...
tavsiye vermek şeklinde gerçekleşirken Aurelius bu kitabı sadece kendisine yazdı.
Öğüt verdiği, tavsiye verdiği kişi de sadece kendisiydi ama kendisine verdiği tavsiyeler o kadar etkileyici ve hayata dokunan tarzdaydı ki bu notlar birçok insan tarafından çok sevildi ve çok değer görmeye başladı.
Aynı zamanda bir kitaba daha odaklanacağım Roma İmparatoru Gibi Düşünmek isminde.
Bu kitapta da yazar Aurelius'un hayatından ve sualcılık felsefesinden bahsederek ikisi arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarıyor.
Bu kitaptan da bahsedeceğiz. Aurelius kitabında duyguları kontrol etmenin üzerinde çok duruyor.
Özellikle öfke veya üzüntü gibi negatif duyguların kontrol edilmesi gerektiğini söylüyor.
Ama önce bir hikayeden bahsedelim.
Stoacılıkla ilgili popüler bir hikaye var.
Bir gün stoacı bir alim gemide diğer insanlarla yolculuk yapıyormuş.
Ama birden gemi çok büyük dalgalarla yüzleşmiş ve bayağı bir sallanmaya başlamış.
Daha sonra bu stoacıya bir bakmışlar adam herkes gibi bembeyaz kesmiş.
Diğer insanlar nasıl ki korktuysa bu stoacı öğretmen de korkmuş.
Hatta içlerinden biri gidip bu stoğacıya karşı şöyle bir cümle kurmuş.
Bak o kadar stoğacı olmana rağmen, duygularını bu kadar kontrol etmeye çalışmana rağmen sen de diğer tüm insanlar gibi bembeyaz kesildin.
Ama bu hikayede şunu fark ediyoruz ki stoğacı bu öğretmen korku duygusunu hissetmesine rağmen Korkudan o kadar da etkilenmiyor.
Diğer insanlar korkuyu hissediyor ve eli ayağı birbirine dolaşmaya başlıyor.
Oradan oraya ağlaşmaya başlıyorlar.
Ve bu stoğacı öğretmen korku duygusunu her insan gibi hissetmesine rağmen sakin kalmayı başarıyor ve hikayenin aslında kritik kısmı da burası.
Stoğacılar duyguları asla hissetmeyen robotik insanlar değil.
Onlar da her insan gibi duyguların ilk anını gayette yaşıyorlar.
Ama gelin bu durumu biraz formülize edelim.
Stoğacılar şunu kabul ediyor ki duygular ilk başta engellenemez.
O duygunun zuhur ediş anını etkileyemezsin.
O kadar da insan kendi üzerinde bir kontrole sahip değildir.
Gidip birine tokat atsan öfkelenecektir.
Gidip bir Türkiye'deki bir vatandaşa kılıçlar 2023'de aday olacak desen yine öfkelenecektir.
Bir insana gidip yakınının öldüğünü haber verirsen bu sefer üzülecektir.
Belli olaylar karşısında yine belli duyguları hissetmek kadar normal bir şey yoktur ama stoğacılar burada bir kısma dikkat çekiyor.
Evet duygular ilk başta kontrol edilemez ama bu hep böyle olmak zorunda değildir.
Bir duygu insanı ele geçirince başta çok güçlüdür ve engellenemez ama bu hep böyle gidecek diye bir şey de yoktur.
Bir yerden sonra stoğacılar için duygular kontrol edilebilir bir seviyeye gelir.
Ve asıl kritik nokta da yine burada başlar çünkü stoğacılar için bir duygu kontrol edilebilir bir seviyeye gelmişse onu kontrol etmek gerekir.
Özellikle öfke ve üzüntü gibi negatif duyguları.
Stoğacıların buradaki düşüncesi şu şekilde.
Eğer sen bir duygunu kontrol etmezsen bir yerden sonra o duygu senin aklını örtücektir.
Giderek akılsızca hamleler yapacaksındır ve en sonunda yine zararı kendin göreceksindir.
Ve aklının örtülmesine izin veren bir insanın da yaşayacakları o kadar hoş şeyler olmayacaktır.
Şimdi Aurelius üzerinde bu durumu düşünmeye çalışalım.
Aurelius kitabında özellikle öfke gibi negatif duyguları kontrol etmenin ne kadar elzem olduğunu kendisine hatırlatıyor.
Şimdi Aurelius'un yerine kendimizi koyalım.
Bir imparatorsunuz ve ağzınızdan çıkan her söz kanun değerinde.
İstediğiniz her şeyi yapabilirsiniz neredeyse.
Peki bir imparator duygularla hareket ederse ne olur?
Mesela gider birisine öfkelenir hemen kellesini alabilir.
Bir sefere çıkıyordur ve kendisini çok üzgün hissediyordur.
Üzgün olması da aklını örttüğü için bu sefer sağlıklı kararlar veremez ve belki de savaşını kaybeder, askerlerini ölüme yollar.
Veya bir gün zeki bir danışmanla karşılaşır ama bu danışmanı pek sevmiyordur.
Duygusal da hareket edip bu danışmanı görevden alır.
Oysa bu danışman ona baya bir yardımcı olabilecektir.
Aurelius kendi durumundaki birinin, bir imparatorun duygusal davrandığı vakit zararı yalnızca kendisine değil aynı zamanda çevresine de vereceğini fark etmişti.
Bu yüzden belli duygulardan kendini sıyırıp, Aklın ön planda olduğu bir yönetim anlayışına sahipti.
Aslında Aurelius üzerinde düşünmemize gerek yok.
Biz insanlar da duygularımız yüzünden baya bir hataya düşebiliyoruz.
Mesela öfkeli olduğumuzu düşünelim.
Gideriz bu öfkeyi en hak etmeyen adamdan çıkarırız.
Nazımızın geçtiği insandan çıkarırız ve bu dünyadaki en saçma şeylerden biridir.
Her insan da yer yer yapar bunu.
Mesela ben dövüş sporlarını izlemeyi çok seviyorum ve oradaki adamlar dövüşürken her ne kadar öfkeli gözükseler de aslında öfkelerini baya bir kontrol ederler.
maç sonu yaptığı röportajlarda duygusuz davranmaya, öfkeye kendini kaptırmamaya ve sakin, dingin bir halde olmaya özen gösterdiklerinden bahsederler.
Vaktimizda öfkeyle hareket etmek bir sporcunun işine o kadar da yaramayacaktır çünkü sporda bir aklın da payı vardır ve öfke de en çok gider o aklı örter.
Hangi hareketi yapacağını, hangi vuruşu yapacağını bu sefer kestiremezsin.
Çok yoğun bir şekilde üzgün hissetmek de buna benziyor.
İnsan üzgün hissettiği vakit doğru dürüst iş yapamıyor, çalışamıyor.
Hatta geceleri uyku bile uyuyamıyor.
Üzgünlük de yoğun yaşandığı vakit insanı bayağı bir pasifize eden bir duygu.
Birebir insan ilişkilerinde de duygu çok önemli aslında.
Mesela sevdiğin insanın hatalarını biraz kayırıyorsun, törpülüyorsun.
Bazen geriyinden fazla değer verebiliyorsun.
Sevmediğimiz veya pek hoşlanmadığımız insanların fikirlerine de o kadar değer vermiyoruz ama bazen sevmediğimiz biri bize hayata dair birçok şey öğretebiliyor.
Bazen ihtiyacımız olan bilgiyi sevdiğimizden değil de pek hoşlanmadığımız insandan alabiliyoruz.
Özünde belli duygulara özellikle negatif duygulara kendini kaptırıp öyle hareket etmek günün sonunda yine insanın kendisine zarar veriyor.
Aurelius nasıl ki duyguları kontrol etmeye çalışıyor aynı zamanda zevklerini de kontrol etmeye çalışıyor.
Bir gün Aurelius'u gladiyatör maçına götürüyorlar.
Gladyatör maçlarını biliyorsunuz bir taraf kazanır kaybeden taraf da ölür.
Çünkü gladiyatör maçlarında keskin ölümcül silahlar kullanılır ve kaybeden taraf acılar içinde kanlar içinde acı çekerek hayatını kaybeder.
Aurelius bu gladiyatör maçına gittiği vakit şunu fark etti.
Bu insanlar nasıl bu kadar barbarca bir eylemden zevk alabiliyorlar?
Bir insanın acı çekerek öldüğü bir şey...
diğerlerine nasıl bu kadar zevk verebiliyor?
Hatta daha sonra Aurelius bu gladiyatörlere kısıtlama getirmeye başladı.
Eski dönemlerde yapılan maçlarda körelmiş silahların kullanıldığından ve bu yüzden bu gladiyatör maçlarının ölümcül bir savaş olmasından ziyade bir spor gibi görüldüğünden bahsetti ve biraz da gladiyatörleri bu güvenli yola
teşvik etti. Aynı zamanda Roma'da yapılan at arabası yarışlarına da yine benzer bir kısıtlama getirdi.
Bu at arabası yarışlarında gerek sürücüler, gerek de atlar büyük acılar çekiyor ve nihayetinde ölüyorlardı.
Aurelius buna da bir kısıtlama getirerek zevk anlayışının bu olmaması gerektiğini söyledi.
Aurelius temelinde şunu fark etti.
Bize zevk veren her şey iyi değildir.
İyi olmak zorunda da değildir.
Bu insanlar bir şekilde barbarlıktan zevk alıyordu ama bu demek değildir ki bu barbarlık iyi bir şey.
Ve aynı zamanda bazı zevklerin de feda edilmesi gerektiğini söylüyordu.
Gladiatörlerin acılar içinde öldüğü bir kan gölü manzarası onun için bir zevk olamazdı ve bu yüzden belli kısıtlamalar getirmekten çekinmedi.
Ayrıca şunu da belirteyim.
Aurelius bu kısıtlamaları getirdikten sonra gerek halktan gerek de çevresindeki insanlardan yoğun bir tepki çekti.
Hatta daha sonra Aurelius çevresindeki insanlar tarafından zevksiz, eğlenmesini bilmeyen, ketum, soğuk biri olarak tanımlandı.
Oysa Aurelius böyle bir adam da değildi.
Yeri gelince o da eğlenmesini, zevk almasını, muhabbet etmesini seven bir insandı.
Burada şimdi Aurelius'un durumunu bir düşünelim.
Bir imparatorsunuz. Elinizin altında ulaşabileceğiniz her türlü zevk var.
Gidersin, istediğin kadından harem kurarsın, alemlere akarsın, ziyafet çekersin.
Aklına gelebilecek tüm zevki elde edebilirsin bir imparatorsan.
Aurelius'u çok ilginç yapan taraflardan biri de bu.
Çünkü elinin altında bu kadar zevk olmasına rağmen asla kendisini bu tür zevklere kaptırmamış.
Şimdi bazı insanların belli zevklere kendisini kaptırmamasının nedeni o zevkin biraz ulaşılmaz olmasından geliyor.
Ama bir imparatorsan ve her zevksan ulaşılabilirse işte o zaman zevki feda etmek asıl anlam kazanan şey.
Ve Aurelius bunu yaptı ki bu bence çok zor bir şey.
Tarihe bakın abi kendisini dünyevi veya bedensel zevklere kaptıran ne kadar da imparator ve lider geçti.
Çünkü adamların elinin altında her türlü zevk açık Aurelius'un tüm bu zevk olanaklarına rağmen sakin ve düzenli dingin bir yaşamı tercih etmesi de Bunu çok özel yapan bir özellik.
Ama dediğim gibi Aurelius zevksiz zevk almasını eğlenmesini bilmeyen biri değildi.
O da keyif almayı, sohbet etmeyi, eğlenmeyi seviyordu gayet.
Ama şunu biliyordu ki belli zevkler vardır.
Bazıları sağlıklıdır, bazıları da sağlıksız zevklerdir.
Aurelius kendisini daha çok sağlıklı zevklere maruz bırakmaya çalıştı.
Şimdi sağlıklı zevkler nelerdir biraz onun üzerinde düşünelim.
Mesela gidersin.
Bir sınav vardır. Zor da bir sınavdır.
Deliler gibi çalışırsın.
En sonunda çok yüksek bir not alırsın.
Bunun sonucunda çok yoğun, çok da güzel bir zevk hissedersin.
Bu gayet sağlıklı ve hatta hak edilmiş bir zevktir.
Gidersin sevdiğin bir arkadaş ekibiyle muhabbet edersin, mizah yaparsın ve bundan da çok zevk alırsın.
Bu da gayet sağlıklı bir zevktir ve bu tarz zevklerin yaşanmasında tabii ki de hiçbir sakınca yoktur.
Aurelius burada hak edilmiş ve insana iyi gelen zevkler karşısında hak edilmemiş ve kolay elde edilen bedensel zevklerin ayrımına giriyor.
Aurelius da hayvani, vahşi veya bedensel zevklerden ziyade bu tarz hak edilmiş, anlamlı ve güzel zevklerin peşinde koşuyordu.
Aurelius şunu fark etti ki bu hayattan en büyük zevki erdemli ve iyi bir insan olduğu vakit alıyordu.
İyi bir insan olduğunda çevresine güzel şeyler katan, iyi davranışlar sergileyen bir insan olduğunda aldığı zevk aslında hiçbir zevkle boy ölçüşemezdi.
İnsanlara yardım eden iyi biri olmayı hayatının ilahi bir görevi olarak belledi ve bu yolda yürürken de çok zevk aldı.
Şu sözü de aslında bu durumu açıklıyor.
Tüm rasyonel varlıkları tek bir beraberlik için oluşmuş olarak tasavvur edersen o zaman diğer insanlara yardım etmek sadece doğru bir şey değil, bir zevk haline gelir.
Şimdi biraz da zevk almak ve mutlu olmak arasındaki farklara değinelim.
Storacıların ulaşmaya çalıştığı bir seviye vardı.
Buna iyi olma hali diyebiliriz.
Mutlu hissetmek, huzurlu hissetmek ve iyi işler yapan biri olduğunun farkında olmak.
Ve storacılar şunu fark etti ki bu yolda yürürken zevk dediğimiz eylem bir araçtı ama amaç değildi.
Zevk eşlik ederse karşılanacak güzel bir şeydi.
Ama zevk illaki amaç olmamalıydı.
Baktığımızda mutlu olduğumuz bir zamanı düşünelim.
Biraz... Zorlanabilirsiniz.
O kadar da zevk yoğunluğu içerisinde değilizdir.
O kadar da coşkulu değilizdir.
Mutlu olmak bir açıdan sakin ve dingin de bir şeydir.
Ve tabii ki de mutlu olmak zevkten tamamen bağımsız bir şey de değildir.
İlla ki kesiştiği noktaları vardır.
Ama Aurelius zevke gereğinden fazla değer vermenin, onu gereğinden fazla da yüceltmenin aslında asıl davasında pek de yardımcı olmadığını biliyordu.
Stovacıların hiç sevmediği bir eylem var.
O da yakınmak. Yakınan insanları sevmiyor stoğacılar.
Mızmızlanan halinden şikayet eden hep bir isyan halinde bulunan insanlar stoğacılarla aslında taban tabana zıt.
Baktığımızda aslında biz de çok fazla yakınan halinden şikayet eden insanları sevmiyoruz.
Tamam hani arada dostunun derdini dinlersin, içine dökmesine izin verirsin de bir kişi artık her şeyden sızlanmaya, her şeyden şikayet etmeye başladığında dersin ki artık abi bir süre görüşmeyelim.
O zaman yakınmaya dair bir iki olaydan bahsedelim.
Resimde gördüğünüz kişi Epiktetos ve Kendisi bir köle.
Aynı zamanda stoğacı da bir filozof.
Stoğacılığın ilginç özelliklerinden birisi de bu.
Bakıyorsun önemli bir stoğacı filozof, koskoca imparator, diğeri de köle.
Stoğacılık o kadar fazla rütbeye, şahına, şöhrete de değer veren bir felsefe olmadığından temsilcileri de çok farklı yerlerden gelmiş olabiliyor.
Konumuza dönersek Epiktetos sakat kalmış birisi ve bir rivayete göre sakat kalma süreci şöyle gerçekleşiyor.
Epiktetos dediğim gibi bir köle ve bir efendisi var.
Bir gün bir efendisi bir şeye öfkeleniyor.
Kızgın bir şekilde geliyor ve öfkesini Epiktetos'tan çıkarmaya başlıyor.
Gidiyor Epiktetos'un ayağını bükmeye başlıyor.
Acı çektirmeye başlıyor Epiktetos'a.
Epiktetos da diyor ki bak daha fazla ayağımı bükme yoksa kırılacak.
Bu manyak adam da bükmeye devam ediyor ve en son Epiktetos'un ayağı kırılıyor.
Bu olay bir rivayet ve %100 gerçekçiliği de yok tabi.
İlginçtir ki Epiktetos yazılarında nasıl sakat kaldığından asla bahsetmiyor.
Ama bahsetmediği bir şey daha var.
Asla bu halinden yakınmıyor.
Asla neden sakat kaldım diye tanrıya isyan etmiyor.
Bu acıyı olabilecek en kayıtsız şekilde karşılıyor.
Benzer bir durum Marcus Aurelius'ta da var.
Aurelius'un belli yaşlardan sonra bağışıklık sistemi epey zayıflıyor.
Ve vücudu baya bir kırılgan hale geliyor.
Ve bunun sonucunda Aurelius baya bir süre yatalak yatıyor.
Baya bir hastalık geçiriyor. Ama Aurelius bu süreci çelik gibi atlıyor.
Yakınmak işleri daha iyi bir hale getirmiyor.
Yakınarak sadece işleri daha kötü bir hale sokuyorsun.
Yakınma sonucunda daha kötü hissediyorsun ve bunun sonucunda tekrar yakınıp daha da kötü bir hale dönüşüyorsun.
Gerçekten bir düşünelim. Sahip olduğumuz dertlerden özellikle kontrol edemediğimiz dertlerden yakınmak işleri nasıl bir hale getirdi?
Çözdü mü? Azalttı mı?
Hayır daha kötü bir hale getirdi.
Gerek Epictetus gerek de Marcus Aurelius kendi kontrolünde olmayan acılarla karşılaştılar.
Ve bunun sonucunda tek yaptıkları şey Yakınmamak ve kabullenmekti.
Yakınarak, sızlanarak, mızmızlanarak bu acıyı daha büyük hale getirmek istemediler.
Çünkü acı zaten bu haliyle yeterince kötüydü ve öyle de kalmasını istediler.
Acıdan bahsetmişken Aurelius da Epikür'den alıntı yaparak acıya dair şöyle bir fikir sunuyor bize.
Çok şiddetli, çok yoğun bir acı mı hissediyorsun?
O zaman bu acı kısa süren bir acıdır ve bir süre sonra geçecektir.
Ama acın uzun süredir geçmiyor mu?
Uzun süredir belli bir acıyı mı hissediyorsun?
O zaman bu acı katlanabileceğin bir acıdır.
Ve bunun sonucunda şuna varıyoruz.
Katlanılmaz bir acı yoktur.
Bir acı yoğunsa kısa sürüyordur.
Yoğun değilse katlanabileceksindir.
Ama hem yoğun hem uzun süren hem de katlanılmaz bir acı yoktur.
Aurelius da acıya bu mantıkla bakıyor.
Uzun süren hastalıklar geçiriyor.
Uzun süre yatakta kalıyor ama fark ediyor ki acımın üzerinden baya bir zaman geçti.
Acım halen devam ediyor ama şunu anladım ki ben bu acıya katlanabiliyorum.
Bu benim dayanabileceğim bir acı.
Şimdi kendimize bakalım. Bazen acıyı dramatize etmeyi hatta romantize etmeyi seviyoruz.
Gidiyoruz acı yaşarken kendimizi alkole ya da arabesk şarkılara veriyoruz ve böyle yaparak aslında acıyı daha fazla deşiyoruz.
Su acılar bize şunu diyor.
Bırak acı olduğu gibi kalsın.
Dramatize etmeye çalışma.
Şu anki haliyle zaten yeterince bir zor.
Ve bu senin dayanabileceğin bir zorluk.
Dramatize ederek bu acıyı katlanamayacağın seviyelere çıkarma demeye getiriyorlar aslında mevzuyu.
Aslında stoğacıların acıya karşı ve hatta birçok şeye karşı şöyle bir bakış açıları var.
Başta demiştim ya stoğacıların asıl hedefi iyi bir insan olmak, erdemli bir insan olmak.
Kaçtıkları tek şey de kötülük.
Ama bazı şeyleri iyi kötü diye sınıflandıramıyoruz.
Mesela zevk. Zevk iyi midir kötü müdür?
Tartışılır. Sağlıklı zevkler de vardır.
Sağlıksız zevkler de vardır.
Veya acı çekmek. Acı çekmek her zaman kötü müdür?
Eğer ki stoğacıların amacı hayattan sadece zevk almak olsaydı acıyı kötü sınıfına koyabilirdik.
Ama acı bu denklemde yine pek iyi kötü sınıfından birine koyamıyoruz.
Ve stoğacılar şunu diyor bize.
İyi kötü sınıfına koyamadığın bir şey kayıtsızdır.
Ve sen de bunlara karşı kayıtsız olmalısın.
Mesela zevk mi yaşamak istiyorsun?
Kendini bu zevke odaklama.
Geliyorsa gelsin. Tabii ki karşıla ama hayatını zevk üzerine kurma.
Acıya karşı da böyle olmamız gerektiğini söylüyor.
Acı senin iyi kötü davanda o kadar da yetkili bir merci değildir.
O yüzden acıya da fazla ciddiye alma ve acıya mümkün olduğunca kayıtsız kalmaya çalış.
Şimdi acıyla mücadele etmek kolay bir mevzu değil böyle.
Acıya karşı kayıtsız robot gibi kalmak kolay bir iş değil.
İnsan ister istemez acıdan sonra bir dumura uğruyor tabii ki.
Aurelius da kitabında bundan bahsediyor ve uyguladıkları taktik negatif görselleştirme.
Aurelius kitabında şuna benzer bir cümle kuruyor.
İşte bu sabah kalktığımda kötü insanlarla, kaba insanlarla, huysuz insanlarla karşılaşabilirim.
Ama bunların keyfimi kaçırmalarına izin vermemeliyim.
Davam olan iyiliğe bir şekilde devam etmeliyim.
Burada aslında Aurelius'un yaptığı tam bir negatif görselleştirme örneği.
Başta negatif bir senaryodan yola çıkıyorsun.
Başına gelebilecek kötü bir senaryoyu düşünüyorsun.
Daha sonra fark ediyorsun ki başıma bu tarz bir kötülük gelirse bile ben halen bu kötülüğün üstesinden gelebilirim.
Bu kötülük beni yıkmaz ve bir şekilde yoluma ve davama devam edebilirim.
Negatif görselleştirme biraz bu şekilde çalışıyor.
Başına gelecek kötü bir senaryo düşünüyorsun.
Daha sonra kendini ikna ediyorsun ki bu kötü senaryo gerçekleşse bile beni etkilemez.
Ben halen bu kötü senaryoyu yenebilirim.
Şimdi bence bu negatif görselleştirme biraz hassas bir ayara sahip.
Yani ölçüsünü kaçırınca da bu sefer karamsarlığa çok olumsuz bakmaya yöneltebilir.
Bir şekilde... İyimser düşünceyle dengelemek gerekiyor çünkü iyimser düşüncenin de insana kaptıkları oluyordur tabii ki.
Yine de toksik iyimserle karşı arada negatif görselleştirme uygulamak bence çok etkili bir yöntem.
Çünkü hayatta kötü şeyler de oluyor.
Toksik iyimser bir şekilde düşününce hayatında başına kötü şeyler geleceğini hiç hesaba katmıyorsun.
Negatif görselleştirme en azından bunu hesaba katıyor.
Kötü şeylerin de başa gelebileceğini ama her şeye rağmen senin bu kötülüğün üstesinden gelebileceğini aktarmaya çalışıyor.
Ama panik atak gibi...
rahatsızlıklardan musteripseniz bu negatif görselleştirmeyi kullanırken dikkatli olmakta fayda var tabii ki.
Stoğacılık psikoterapiyi bayağı etkilemiş bir felsefe ve negatif görselleştirmeye çok benzeyen bir terapi metodu var.
Maruz bırakma terapisi.
Bu terapi adı üzerinde senin bir problemini bir derdini çözmek için seni o derde maruz bırakıyor.
Mesela kedi korkun mu var?
Kedi fobin mi var? Seni kedilerle dolu bir odaya koyuyor ve bir şekilde o probleminle yüzleşmeni sağlıyor.
Gerçi kediden kim korkar orası da ayrı bir mesele.
Ya da sunum korkun vardır hemen sana bir sunum ayarlıyorlar.
Hemen birkaç insana sunum yapıyorsun.
Bir şekilde seni problemine, derdine maruz bırakarak o derdini çözmeyi sağlıyorlar.
Bu terapi metodu da yine hassas ayarlara, parametrelere sahip.
Mesela maruz bırakma süresi çok önemli.
Eğer kısa kısa maruz bırakırsan tam o aşma eşiğine gelemeyecek ve belki de derdini, problemini daha kötü bir hale sokacaktır.
Aynı zamanda fazla da maruz bırakırsan bu sefer çok yıpranacaktır ve Bir uzman eşliğinde profesyonel bir şekilde gerçekleşmesi gereken bir terapi metodu.
Şimdi yakınmadan bahsettik.
Yakınmanın zıttı nedir?
Şükretmek. Ve stoğacılar yakınmayı ne kadar sevmezken şükretmeyi de bir o kadar çok seviyorlar.
Şimdi Aurelius'un kitabına bakarsak adam birçok kısımda sahip olduklarına dair şükrediyor.
Ve bu şükrettiği şeyler o kadar imparatorun sahip olduğu şeyler de değil.
Bu cümleyi şöyle de kurabilirdim.
Sabah kalktığında imparator olmanın nasıl bir ayrıcalık olduğunu düşün.
Sefer kazanmanın.
Dünyanın en değerli insanı olmanın.
Tarzı çok fazla empati kuramayacağımız bir cümle de kurabilirdi.
Ama bu şükrettiği şeyler direkt yaşama ait.
Herkesin deneyim ettiği şeyler.
Şimdi yaşama baksak tamam acısıyla tatlısıyla tuhaf bir deneyim.
Ama yaşama deneyimi bile o kadar güzel ve cazibeli taraflara sahip ki sadece yaşadığın için bile şükredebiliyorsun.
Orel Usta ne sahip olduğu şandan, şöhretten, ne kazandığı zaferlerden, ne de elde ettiği başarılardan şükrediyor.
Yaşamaktan sadece şükrediyor.
Ve baktığımızda aslında insanı hayata bağlayan şeyler sahip olmak istediklerimiz veya arzu ettiklerimizden ziyade hali hazırda sahip olduklarımız.
Şükretmekten bahsettiğimizde değer vermekten de bahsetmemiz gerekiyor.
Çünkü şükrettiğimiz şeyler değer verdiğimiz şeylerdir aslında.
Ama bu değer yargıları mevzusu da Stoacılar ve Aurelius için kritik bir değere sahip.
Diyelim ki bir kişi çok hoşlandığı bir sevgilisinden ayrılsın ve gidip o kişiye sorsak abi ne oldu ne yaptın desek üstteki gibi bir cümle kurmayacaktır.
Sevgilimden ayrıldım. gel kupon yapmaya gidelim demeyecektir.
Bu üstte gördüğünüz bir cümle kurmak yerine alttaki cümleyi kurmasının nedeni de o sevdiği kişiye tabii ki değer vermesinden kaynaklanıyor.
Şimdi bu demek değil ki bir acıdan kurtulmak istiyorsak değer yargılarımızı sıfırlamalıyız.
Böyle bir şey mümkün değil.
Karşına hoş biri çıkarsa tabii ki de ona değer verirsin, hoşuna gider.
Daha sonra ayrılırsan da verdiğin bu değerden ötürü kötü hissedersin.
Bu gayet normaldir. Burada şöyle bir şeyin üzerinde duralım.
Gerçekten verdiğimiz değer hak edilen bir değer mi?
Gerçekten o kişi bu verdiğimiz değeri hak ediyor mu?
Aslında bir kişinin geçmişi ve kişisel deneyimleri bile değer yargısını çok değiştirebiliyor.
Diyelim ki bu sevgilisinden ayrılan kişi bu sevgilisinden önce uzun bir süre yalnız takılsın.
Hiçbir insandan ilgi görmesin ve bu ilginin eksikliğini hissetsin.
Böyle bir kişinin karşısına zaten biri çıktığında olması gerektiğinden fazla değer verecektir ve bu değer vermesinin nedeni karşı tarafın mükemmel biri olduğundan ziyade o içte hissettiği yalnızlıktan kaynaklanmaktadır.
Böyle bir olayda değer yargısını kapatmak yerine en azından optimize etmek ve ideal seviyede tutmak muhtemelen çekilen acıyı daha katlanabilir bir seviyeye getirecektir.
Bu benzer örneği sunum konusunda da kullanabiliriz.
Diyelim ki kötü bir sunum gerçekleştiniz hatta sınıfta dalga konusu oldunuz.
İlla ki herkes diğer insanların görüşüne değer verdiği için bir nebze kötü hissedeceksindir.
Ama felaket derecede kötü hissetmeni gerektirecek bir neden de yoktur.
İnsanların ne düşündüğüne tabii ki herkes değer verir ama gerektiğinden fazla değer veriyorsan bunun sonucunda çekilen acı da gerektiğinden daha yoğun yaşanıyor.
Aslında Aurelius'un bu konuyla ilgili çok güzel bir sözü var.
Elinde olmayanı yokmuş gibi gör.
Sahip olduklarına... En çok değer verdiğin şeylere bak ve onlara sahip olmasaydın onları ne kadar çok arzulayacağını düşün.
Ama dikkat et, onlara gerinden fazla değer vermeye başlayıp onları kaybettiğinde seni üzmelerine izin verme.
Aslında olay tam da bu.
Gerinden fazla değer vermek.
Olayı biraz tıpkı acıda olduğu gibi dramatize etmek ve bir kişiye veya bir olaya hak etmediğinden fazla değer yüklemek.
Bir önceki kısımda Epiktetos ve Aurelius'un başına gelen talihsizliklerden bahsetmiştik ve bu talihsizliklere rağmen hiç yakınmadıklarından bahsetmiştik.
Aynı zamanda bu kişiler şükretmeyi de çok seven bir kişiler.
Peki bunun altında nasıl bir psikoloji yatıyor?
Şimdi bu probleme geçmeden önce Aurelius'un evren hakkında ne düşündüğünün üzerinde duralım.
Aurelius için evren kaos veya bir rastgelelikten ziyade bir düzene sahiptir.
İlahi bir merci tarafından kontrol edilmektedir ve başına gelen her şeyde aslında doğanın istediği şekilde gerçekleşmiştir.
Bu durum aslında dinlerdeki takdiri ilahi dediğimiz kavrama çok benziyor.
Birinin başına bir felaket gelir ve der ki Allah'ın takdiridir, boyun eğmem gerekir benim bu felakete.
Veya bir doktor ölüm riski olan bir hastayı tedavi eder ve daha sonra bu hastanın yakınlarına gider der ki ben yapacağımı yaptım, gerisi artık Allah'ın işi.
Stoğacılardaki bu yaklaşım da dinlerdeki bu takdiri ilahi anlayışına çok benziyor.
Ovielus için başına gelen, dünyada meydana gelen her şey Doğal bir şekilde gerçekleşmiştir.
Bir düzenin ilahi mercinin farkındalığında gerçekleşmiştir.
Bu yüzden başa gelen bir olayı kaos veya anlamsızlıktan ziyade kaderci bir anlayışa kırarlar rotayı.
Şimdi kaderci bir anlayışa tabi bazı gelen itirazlar var ve burada şimdi ona değinmeyeceğim.
Kaderci anlayış veya takdiri ilahi dediğimiz anlayış özellikle yoğun felaketler karşısında insana çok yardım ediyor.
Çünkü dünyada o kadar saçma şey oluyor ki bir adam rastgele hayatına devam ediyor.
Çat kanser oldu 5 ay 6 ay ömrü kaldı.
Böyle birine nasıl bir açıklama yaparsın?
Hangi sebepleri sunabilirsin?
Böyle aklın açtığı acılarla mücadele ederken takdir-i ilahi anlayışı veya kadercilik anlayışı insana çok yardım ediyor.
Ve geldik son kısma ölüm ve sonrası.
Ölüm tatsız bir mevzu.
Her zaman acısıyla beraber geliyor.
İstediğin kadar güzel bir hayat yaşa.
Ölüm karşısında her insanın gardını indirmek zorunda kalıyor.
Meşhur bir söz var ya, herkes cennete gitmek ister ama kimse ölmek istemez.
Ölümün başka bir tatsız tarafı ise insan bir şekilde kendi öleceği gerçeğini sindirebilirken sevdiğin bir insanın öleceğini bilmek insana baya bir koyuyor.
Sokrates'in ölümünü biliyoruz.
Sokrates her ne kadar cesur bir şekilde zehri içse de yandakiler gözyaşı krizine girmişlerdir.
Aurelius'un ölümü de aslında Sokrates'in ölümüne bir açıdan benzerlik gösteriyor.
Aurelius her ne kadar ölüme soğukkanlı bir şekilde gitse de çevresindeki insanlar ağlamaya başlıyor.
Herkes yas tutmaya başlıyor.
Baktığımızda Sokrates ve Aurelius'un yaptığı da çok zor bir olay.
Kendi ölümüne karşı da soğukkanlı bir şekilde gitmek çok zor.
Çünkü insanın ister istemez yaşam boyunca yaptığı pişmanlıklar veya yapamadıkları aklına gelebilir ve ölümü kabullenmekte zorlanabilir.
Ama bu iki adam Aurelius ve Sokrates hayatları boyunca prensiplerine o kadar sıkı sıkıya bağlı yaşadılar ki artık ölüm onlar için o kadar da trajik bir olay değildi.
Çünkü hayatları boyunca yapacaklarını yapmıştı.
İyi biri olmuşlardı ve artık geriye bıraktıkları bir mesaj vardı.
İlginçtir ki Aurelius ölüm karşısında özellikle ölümden sonrasına dair bazı karamsar cümlelere sahip.
Mesela kitabında şöyle bir cümlesi var.
Bir gün her şeyi unutacaksın ve her şey de seni unutacak.
Aurelius'un bu tarz bir cümle kurmasındaki amacı hayatın anlamsızlığı veya karamsarlığını dile getirmek değil.
Aurelius bu cümlede biraz o şan şöhret arayışından den varıyor.
İstediğin kadar adını tarihe yazdırmaya çalış.
İstediğin kadar isim yapmaya çalış.
İsimler kalıcı değildir.
Ama Aurelius'un aynı zamanda şöyle bir sözü de var.
Bu hayatta yaptıklarımız sonsuzlukta yankılanır.
Bu sözü çok seviyorum çünkü doğru bir söz.
Aurelius daha kitabına başlamadan birçok isme minnetini şükranlarını sunuyor.
Annesine, babasına, akıl hocasına.
Çünkü şunu fark ediyor ki iyi biri olmaya, iyilik yapmaya olan davasını kendi başına sıfırdan inşa etmedi.
O da başka insanların, kendinden önceki insanların davranışlarından etkilendi.
Ve onların davranışları Aurelius'a yankılandı ve şu anda bir nevi onun da zamanında yazdıkları ve yaptığı davranışları bizde yankılandı.
Biz 2000 sene sonradan bir adamın yazdığı notlardan kendimize pay çıkarabiliyoruz.
Bu aşırı ilginç bir olay.
Ve daha ilginci ise Aurelius bu kitabı bizlere veya başka insanlara yazmadı.
Başta dediğim gibi bu kitabı sadece kendisine yazdı ve bunu da yazan bir imparatordu.
Kitap boyunca kendisini yer yere eleştirdi ve bir imparatorun bunu yapması ne kadar ilginç.
Şu an herhangi bir lidere bakın.
Gerçekten kendini eleştirebiliyor mu?
Aurelius'un herkesten önce ilk başta kendisini eleştirmesi, kendisine kızması, kendisini değiştirmeye çalışması ve elinde tuttuğu yargı kırbacını birilerinden önce kendisine vurması da belki de bu kitaptan kendimize
dair almamız gereken bir ders.
Evet benden bu kadar.
Suacıları okuyun arkadaşlar. Bana zor zamanlarımda baya iyi geldi.
Yalnızca Aurelius değil Epictetus ve Seneca da öyle.
Muhtemelen size de iyi gelir çünkü insan insana benzer.
O zaman bir dahaki videolarda görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
