
Ya Bizim Oğlan İçine Kapanık Biraz, Konuşmayı Sevmez
25 Mart 2023 · 29 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik
Transkript
Altyazı M.K.
İçe dönük olmak biraz kötü şöhretli bir kavram özellikle bazıları için.
Bir kişiyi düşünelim, bu kişi genellikle evden çıkmayan, yalnız başına vakit geçirmeyi seven, bir yere gideceği vakitte yalnız başına giden, yalnız başına sinemaya giden, yemek yiyen birisi olsun.
Bu durum bazı insanların tuhafına gidiyor çünkü kafada şöyle bir algı oluşmuş.
Bir yere mi gideceksin, biriyle gidersin, sinemaya mı gideceksin, bir arkadaşınla sinemaya gidersin, dışarıda yemek yiyeceksen bir arkadaşınla yemek yersin veya boş zamanın mı oldu?
Biriyle buluşursun, insanlarla zaman geçirirsin.
Bir şekilde o yalnız kalmayı seçen insanlara karşı bir önyargı var.
Ve bu önyargı şöyle işliyor.
Bu kişi yalnız mı? E o zaman kimsesi yoktur.
Utangaçtır veya insanlardan korkuyordur veya insanları sevmiyordur.
Ama belki en basit tabiriyle bu kişi yalnız kalmayı seviyordur.
Kendi iç dünyasıyla zaman geçirmeyi seviyordur ve enerjisini de kendi iç dünyasından alıyordur.
Ki içe dönüklüğün tanımı da bu zaten.
Ama bu kavrama kötü şöhretli dedim çünkü bazen bu kavram...
İçe dönüklük kavramı utangaçlık veya kimsesizlikle karıştırılabiliyor.
Oysa dışa dönüklükte pek böyle bir durum yok.
Hatta dışa dönüklük iyi şöhretli bir kavram.
Dışa dönük bir insan mı var?
O zaman bu kişi genelde karizmatiktir, sempatiktir, cana yakındır.
Ortamların aranan insanıdır ve girdiği ortamın enerjisini yükseltir.
Dışa dönük birisi insanların ve olayların dış dünyasına odaklanır ve bundan enerjisini alır.
Oysa içe dönük birisi kendi iç dünyasına odaklanır ve motivasyonunu da bu...
iç dünyasından alır. Bu açıdan baktığımızda bir içe dönüğün hayatı çok renkli değildir.
Çok fazla yeni deneyim yaşamaz.
Genellikle daha önce yaşadığı rutin deneyimleri tekrar tekrar yaşamayı sever ama bundan da keyif alır.
Oysa dışa dönük birisi rutinden ziyade yeniliği sever.
Yeni insanlar tanımak ister, yeni olaylar yaşamak ister ve daha önce denemediği bir şey yapmak onun hoşuna gider.
Bir içe dönüğün ve bir dışa dönüğün kendini deşarj etme mekanizması da farklı.
Diyelim ki elimizde iki insan olsun, birisi içe dönük, birisi dışa dönük olsun ve bu ikisi de yoğun bir hafta geçirsinler ve kendilerine desinler ki işte benim deşarj olmam lazım.
Bir içe dönük muhtemelen...
Evine gidip kitap okuyarak, resim çizerek de şarj olabilecektir.
Oysa bir dışa dönük muhtemelen insanların arasına karışacaktır.
Şimdi içe dönükler kendi başlarına zaman geçirmeyi severler dedik de bu insanlar kimsesiz insanlar mıdır?
Veya insanları hiç mi sevmezler?
Biriyle konuşmaktan hiç mi keyif almazlar?
Yo gayet alabilirler aslında.
Ama bu keyfi genelde o çekirdek ekibinden alırlar.
Aile üyeleri olabilir, çok yakın dostlar olabilir.
Çevresini çok fazla geniş tutmaz ama o az ve öz arkadaşlarından genelde keyif alır.
Peki içe dönükler utangaç mıdır?
Tuhaftır ki dışarıdan baktığımız vakit karşımızda bir içe dönük bir de utangaç bir kişi olduğu zaman ikisi birbirine dışarıdan benziyor.
Ama fark daha çok içeride yatıyor.
Utangaç birisi insanların arasına karışmak ister, kendini ifade etmek ister.
Ama o korkusunu yenemez, o cesaretini kıramaz ve endişeli bir hali vardır.
Oysa içe dönük birisi genellikle o yalnızlığından razıdır.
Bir iç huzura sahiptir içe dönük birisi.
Oysa o utangaç kişi de...
O iç huzuru pek göremeyiz.
Şimdi elimizde iki kavram var.
İçe dönükler ve dışa dönükler.
Ve bunlar zıtlık içermekte.
Peki illaki bu iki kavramdan birim olmamız gerekiyor.
İlla ki ya içe dönük ya da dışa dönük mü olacağız?
Ortalarda olamaz mıyız?
Ya da mesela şöyle bir şey diyemez miyiz?
Ben yeri gelince içe dönük oluyorum.
Yeri gelince dışa dönük oluyorum.
Diyebiliriz ki buna çifte dönük deniyor.
Peki şöyle soralım. Tamamen içe dönük veya tamamen dışa dönük olabilir mi saf bir şekilde?
Jung için saf içe dönük veya saf dışa dönük birisi ancak tımarhanede bulunur.
En içe dönük insanın içinde bile hafif de olsa bir dışa dönük taraf, en dışa dönük insanın içinde bile az da olsa o içe dönük bir taraf vardır.
Bu videoda odaklanacağım kitap Susan Cain'in Sessiz Kitabı.
Bu kitabın özelliği şu. Bu kitap bize işte içe dönük şudur, dışa dönük şudur, özellikleri bunlardır şeklinde kavramsal açıklamalar pek sunmuyor.
Onun yerine şöyle bir mesaj vermeye çalışıyor.
Şu anki dünyamızda dışa dönüklük sanki ideal bir şey, çok da güzel bir şey gibi görülmeye başlandı.
Ve insanlar içe dönük olmayı biraz yadırgamaya başladılar.
Nihayetinde içe dönük olmak biraz kötü bir şöhrete sahip ve pek de doğru anlaşılmayan bir kavram.
Bunun yanında dışa dönük olmak da gereğinden fazla şişirilen biraz da balonlaştırılmış bir kavram haline geldi.
Oysa içe dönükler de yeri ve zamanı gelince çok güzel işler yapabiliyor.
Özellikle konsantrasyon ve yaratıcılık açısından.
Bu içe dönük insanlar kendi o kişiliklerini benimseyip iç dünyalarına döndükleri vakit dünyamıza çok güzel şeyler katıyorlar.
O yüzden bu içe dönüklerin de biraz önünü açmalıyız fikrine sahip bu kitap.
Oysa Susan Cain şuraya dikkat çekiyor.
Biz bunun tam tersini yaptık.
İçe dönükleri aşağı çektikçe çektik, dışa dönükleri de gerinden fazla yükselterek bir nevi dışa dönük insan miti inşa ettik.
Her insanın olması gereken insan tipi dışa dönüklüğü içermeliydi.
Ve bu kitabın alt başlığı bile bize verilmek istenen mesajı özetliyor aslında.
Konuşmadan duramayan bir dünyada İçe dönüklerin gücü.
O zaman bu dışa dönük ideali inşa etme sürecimiz nasıl başladı?
Hep mi böyleydi? Hep mi dışa dönük olmak içe dönüklükten daha üstün görülen, daha arzulanan bir şey miydi?
Yoksa yeni zamanlarda mı ortaya çıkan bir kavramdı bu?
Biraz bunların üzerinde duralım.
Ağzı iyi laf yapan insanlar ilgimizi çekiyor.
Bir şekilde güzel konuşan, etkileyici konuşan insanlar kendini dinlettiriyor ve ilgi görmeye başlıyor.
Ve dışa dönük insanlar da bu etkileyici konuşma açısından içe dönükleri kıyasla daha başarılı genelde.
Dışa dönük birisi olmak insan ilişkilerinde ortaya çıktığı gibi iş hayatında bile öne çıkıyor.
Bir mülakata girdiğimiz vakit bizden ağzımızın iyi laf yapması, kendimizi iyi pazarlamamız bekleniyor.
Hatta dışa dönük biri olmamız, sosyal biri olmamız da avantaj olarak görülüyor.
Muhtemelen aynı pozisyona bir içe dönük bir de dışa dönük birisi birisi aynı seviyede olmalarına rağmen başvursalar muhtemelen bu şirket dışa dönük birisini seçecektir.
Kane burada kendi mesleği olan yazarlığın bile dışa dönük idealden nasibini aldığını belirtiyor.
Yazarlar genelde içe dönük insanlar olarak görülürdü.
Hatta tam bir içe dönük mesleğiydi yazarlık.
Bir yazar genelde İnzivaya çekilir, ortalıkta çok görünmez.
Görünce vakitte kitabıyla, yazdıklarıyla gündeme gelirdi.
Oysa Susan Cain şuna dikkat çekiyor.
Artık yazarlıkta bile durum değişti.
Artık yazarlar daha dışa dönük olmaya başladı.
Bir nevi influencer gibi oldular.
Artık bir yazar kitap yazdığı vakit radyoya, televizyon programlarına katılıyor ve kitabını anlatıyordu.
Kitabıyla ilgili sunumlar veriyordu ve tam bir dışa dönük gibi hareket ediyordu.
Ve bunu fark eden yayıncılık sektörü de daha dışa dönük yazarları tercih etmeye başladı.
Çünkü şöyle düşünüyorlardı. Ya bu dışa dönük yazar kendi kitabını...
Ağzıyı laf yapıyor çünkü.
Bu sayede bize de para kazandıracaktı.
Ve Susan Cain bunu fark edip kendisine şunu diyor.
Ben içe dönük bir insanım ama yayıncılık sektörü dışa dönük yazarlara daha fazla önem veriyor.
O zaman en iyisi olmadığım biri gibi görüneyim.
Dışa dönük biriymiş gibi davranayım ki yayıncıya kitabımı kabul ettirebileyim.
Özünde Susan Cain bu anlattıklarıyla şuraya varıyor.
Topluluk önünde konuşma veya etkileyici konuşma sanatı dediğimiz olay insanlar tarafından çok fazla değer görüyor.
Peki bu etkileyici konuşma sanatının en çok ekmeğini yiyen sektör hangisi?
Kişisel gelişim. Ama tuhaftır ki kişisel gelişim 19.
yüzyılda etkileyici konuşmaya bu kadar önem vermiyordu.
Susan Cain kitabında bize 19.
yüzyılda çıkan kişisel gelişim kitaplarında en çok tekrarlanan kelimeleri gösteriyor ve bu kelimeler şu şekilde.
Vatandaşlık, vazife, iş, dürüstlük, ahlak.
Oysa 20. yüzyıla geldiğimizde gözümüze çarpan kelimeler değişmeye başlıyor.
Artık yeni kelimeler şöyle çıkıyor.
Çekici, büyüleyici, baskın, güçlü, enerjik.
19'dan 20'ye geçtiğimizde kişisel gelişim sektörünün kaygısı ve odak noktası da değişiyor.
19. yüzyılda kişisel gelişimin odak sorusu neydi?
Nasıl iyi bir insan olurum?
Nasıl erdemli bir insan olurum?
Oysa 20. yüzyıla geldiğimiz vakit odak soru şu şekildeydi.
Nasıl etkileyici bir insan olurum?
Nasıl karşı tarafta güzel bir izlerini bırakırım?
Bir şekilde 20. yüzyılın başlarından itibaren kişisel gelişim odağını içsel erdemlerden ziyade dışsal cazibeye çevirdi.
Artık iyi bir insan olmaktan ziyade karizmatik bir insan olmak.
etkileyici bir insan olmak daha ön plana çıkmaya başladı.
Hatta film sektörü de buna yardım etti.
Filmlerde gördüğümüz başrol karakterleri tam bir dışa dönüktü.
Sosyal, etkileyici konuşan, espri yapan, insanlarla çok iyi geçinen bir karakterdi.
Bu film yıldızları bir takıntı haline geldi ve birçok insanda bu dışa dönük ve karizmatik karakterleri benimsemeye başladılar.
Hatta reklamlarda bile bu fark göze çarpmaya başladı.
Özellikle kişisel bakım ürünlerinde bize alttan verilmeye çalışan mesaj şu şekildeydi.
Bizim ürünümüzü kullan ki...
Karşı tarafı etkileyebil.
Bizim parfümümüzü sık karşı taraf güzel koktuğunu farketsin.
Bizim ürünümüzü kullan karşı tarafın hoşuna gitsin.
Bir şekilde reklamların odak noktası da sen iyi kok sen kendine güzel gözükten ziyade sen güzel gözüküp karşı tarafı etkileyebil mesajına çevrildi.
Özellikle Amerika'da Üniversitelerde, Harvard gibi hatta yüksek başarılı üniversitelerde aranan öğrenci tipi de değişmeye başladı.
Artık o çok yüksek ortalamalı, derin düşünceli, içe dönük insanlardan ziyade ortalaması biraz daha düşük olsun ama ders dışı aktiviteler yapsın, sosyal biri olsun.
Dışa dönük bir öğrenciyi üniversitemize alalım gayesi oluşmaya başladı.
Buradan Susan Cain'in nereye varacağını görüyorsunuz artık.
Yavaş yavaş bir kültürel mit inşa ettik.
Ve ideal insan artık dışa dönük bir insandı.
Olmamız gereken insan tipi dışa dönük bir insan tipiydi.
Etkileyici konuşmamız... sosyal olmamız, içimize kapanmamamız ve hep dış dünyayla bir ilişkide olmamız gerekiyordu.
Artık herkes bir satış elemanıydı ve günün sonunda kendisini satıyor, kendisini pazarlıyordu.
Dışa dönük ideal yükseldi de yükseldi.
Peki gözden kim düştü?
İçe dönükler. Artık ebeveynler ve öğretmenler içe dönük bir çocuğu problem olarak görmeye başladılar.
İçe dönük bir çocuğu nasıl tamir ederim, nasıl onu daha dışa dönük, daha sosyal yaparım şeklinde kaygılara düşmeye başladılar.
Ki bir açıdan da haklıydılar çünkü bahsettiğim gibi artık dünya dışa dönükleşmeye başlamıştı.
Bu içe dönük çocuk ileride büyüyünce üniversiteye girmek isteyeceği vakit rakipleri dışa dönük olacaktı.
İş hayatında dışa dönükler ondan daha önde olacaktı.
Ve nihayetinde bazı aileler için içe dönük bir çocuğa sahip olmak artık bir problemdi.
Peki o zaman bu dışa dönük ideal dediğimiz kavram modern dönemin 20.
yüzyılın bir icadı mı? Çünkü biraz öyle gözüküyor anlattıklarıma göre.
Aslında pek değil. Yazar burada Antik Yunan'dan örnek veriyor.
Antik Yunan'da sofistler dediğimiz bir grup vardı.
Ve bu grup gezerek gezerek belli yerlerde konuşmalar yapardı, felsefe anlatırdı.
Ve gidip ders anlattığı insanlardan para da isterlerdi.
İnsanlar bu sofistlere para verirdi.
Ve bunun en önemli etmenlerinden biri bu sofistlerin etkileyici bir şekilde konuşmalarıydı.
Hatta o dönem retorik dediğimiz kavram da ortaya çıktı.
İkna edici konuşma sanatı.
Yani dışa dönük biri olmak ve etkileyici konuşmak o dönemlerde bile rağbet görüyordu.
Yazar burada antik Yunan'ın yanında Romalılardan da örnek veriyor.
Roma'da suç işleyen kişiye verilen cezalardan biri de sürgün edilmekti.
Bu sürgün edilmek aynı zamanda şu anlama geliyordu.
Bereketli sosyal yaşamdan ve gittiğin yerde bir nevi içe dönüklüğe, yalnızlığa, kimsesizliğe hapsedilmek.
Şimdi 20. yüzyılda o etkileyici konuşma hareketine geri dönecek olursak, Susan Cain burada ilginç bir nokta yaparmak basıyor.
Amerika'da 20. yüzyılda kişisel gelişmenin odağını değiştirmesiyle ve artık her insanın içten içe dışa dönük ve karizmatik biri olmasını istemesiyle beraber utangaçlık ve sosyal anksiyete de artıyor.
Burada şu devreye giriyor. O kadar fazla karşı tarafı etkileyebilmek üzerine bir sistem kuruldu ki artık bu durum utangaçlığı beslemeye başladı.
Artık birçok insan içten içe karşı tarafı etkileyebildin mi, karşı tarafta güzel bir izlerini bırakabildin mi kaygısına düşmeye başladı.
Ve utangaçlık da zaten buna ilişkilendirilen bir kavram.
Ama tüm bu dışa dönük dönüşüme karşı Susan Cain'in şöyle bir iddiası var.
İyi konuşuyor olman iyi fikirlere sahip olduğunu anlamına gelmiyor.
Hatta bu cümleyi şuna da çevirebiliriz.
İyi konuşuyor olman doğru konuştuğunu anlamına gelmiyor.
Mesela bunu siyasetçiler de iyi görürüz.
Siyasetçilerin geneli gerçekten...
Etkileyici bir şekilde konuşurlar.
Peki doğruyu mu konuşurlar?
Hakikati mi konuşurlar? Evet güzel konuşurlar, karşı tarafı etkilerler, ikna ederler.
Ama muhtemelen o konuşmayı bir yazı haline getirsek ve okusak o kadar etkilenmeyiz.
Hatta bu adam ne diyor deriz.
Bazen kendimizi etkileyici konuşmanın büyüsüne o kadar kaptırıyoruz ki hitabet içeriğin önüne geçiyor.
Bir kişinin ne anlattığından ziyade etkileyici konuşmasından etkileniyoruz ve anlattıklarını da bazen doğru kabul ediyoruz ki...
Belki de yanlıştır. Ve burada sıkıntı şu.
Etkileyici konuşan, güzel konuşan, karizmatik insanlar bazen bizi yanlış yönlendirebiliyor.
Susan Cain burada... Abilene giden otobüs fenomeninden bahsediyor.
Bir grup canı sıkkın bir şekilde evde oturmaktadır.
Ve içlerinden biri der ki hadi Abilene gidelim.
Diğerleri de tamam der ve toplanıp Abilene giderler.
Oraya vardıklarında içlerinden biri der ki ya aslında ben hiç gelmek istemiyordum.
Daha sonra diğeri de ona katılır.
Ya aslında ben de istemiyordum. Daha sonra diğeri de katılır.
Aslında ben de hiç istemiyordum.
E o zaman adama sormazlar mı?
Peki o kişiyi neden dinledin?
Bu fenomen aslında şu mesajı vermeye çalışıyor.
Etkileyici konuşan, bir eylemi başlatan, bir konuşmayı başlatan kişilerin peşinden gitme eğilimimiz vardır.
Ona katılmasak bile, içten içe istemesek bile.
Mesela grup çalışmalarında da bu çok görülür.
Grup çalışmalarında her türden insan bir araya gelir.
Genelde fikrini kabul ettiren kişi...
O ortamdaki dışa dönük, ağzıyı laf yapan etkileyici insandır.
Ki bazıları onun fikrine katılmaz ama fikrini o kadar güzel savunur ki en son onun fikrini herkes kabul eder.
Oysa belki o gruptaki içe dönük bir insanın daha yaratıcı, daha güzel bir fikri vardır ama fikrini pek savunamaz diğeri kadar.
O yüzden fikri pek gündeme gelmez.
Yine aslında o hitabete önem vermekten ziyade içeriğe önem vermek kısmına geliyoruz aslında.
Ve Susan Cain bu fikrin lider algımıza da etki ettiğinden bahsediyor.
İşte lider dediğin muhteşem bir konuşmacıdır.
konuşmasıyla herkesi hayran bırakır.
Ama Susan Cain burada şöyle düşünüyor.
Bir liderin ilaki etkileyici konuşma yapmasına gerek yoktur.
Ve burada lider olarak da Musa peygamberi örnek gösterir.
Musa peygamber kutsal kitaplarda kendini ifade etmekte zorluk çeken etkileyici konuşma becerisinden yoksun biri olarak karşımıza çıkar.
Ama bu durumla nasıl başa çıkmıştır?
İfade becerisi daha yüksek olan Harun'u kardeşinin yanına alarak.
Susan Cain Musa peygamber örneğiyle şunu söylemeye çalışıyor.
Normalde Öyle bir algı oluşturduk ki şöyle düşünüyoruz.
Bir liderde her şey olmalı.
Etkileyici konuşma, zeka, karizma, aklınıza gelebilecek tüm üstün özellikler.
Oysa Susan Cain gayet eksikleri olan bir insanın bile lider olabileceğinden bahsediyor.
Ve Susan Cain'in dikkat çektiği başka bir noktada eksiğini başka biriyle kapatan...
bir lider. Musa peygamberde içerik vardır, Harun'da hitabet vardır ve birbirini tamamlayan bu iki kavram bir araya geldiğinde daha da güçlenirler.
Susan Cain'in verdiği başka bir örnekte Steve Wozniak, Steve Jobs mesela.
İçe dönük, dışa dönük ilişkisi.
Steve Wozniak tam teknik bir adam.
Yalnız başına çalışmayı seviyor ve yaratıcılığını da o yalnız başına çalışmaktan besliyor.
Oysa Steve Jobs da çok öyle teknik bir taraf olmasa da iyi bir pazarlamacı, iyi bir konuşmacı.
Bir şekilde içe dönük ve dışa dönük bir araya geldiği vakit çok daha güzel işler yapabiliyorlar.
Buna dikkat çekiyor aslında. Beraber hareket ettikleri vakit birbirlerinin açığını kapatıyor ve böylece daha da güçleniyorlar.
Dışa dönük insanların üstün özelliği olarak genelde iyi bir konuşmacı olmaları ve insanları bir araya getirebilmelerinden bahsettik.
Ve Susan Cain için içe dönüklerin de özel bir gücü var aslında.
Ve bu güç... konsantrasyon ve yaratıcılık açısından ortaya çıkıyor.
Kendisi dünyamıza değer katan birçok yaratıcı insanın, bilim adamı olsun, sanatçı olsun aslında içe dönük tarafı baskın tipler olduğuna dikkat çekiyor.
Çünkü bir şekilde yalnız çalışabilmek, yalnız konsantre olmak ve kendi hayal gücünün sınırlarını zorlamak yaratıcılığı ortaya çıkarabilen bir şey.
Dışa dönükler genelde grup çalışmalarında başarılı oluyorlar çünkü insanları iyi idare ediyorlar, insanları bir araya getirebiliyorlar.
Ama Susan Cain şuna dikkat çekiyor.
Grup çalışmalarında o kadar da yaratıcı fikir ortaya çıkmıyor.
Dediğim gibi... Genelde dışa dönük ve girişken kişi kendi fikrini kabul ettiriyor.
Diğerleri de ona uyum sağlıyor.
İçe dönük ve belki de yaratıcı bir fikri bulunan bir kişi ya fikrini savunmaktan çekiniyor ya da dışa dönük kişinin fikrini kabul ediyor.
Oysa yalnız başın olduğu vakit seni engelleyecek, senin fikrine karşı çıkacak veya alternatif fikir sunacak biri yok.
Tamamen kendi hayal gücüne emanetsin ve bu durumda çok yaratıcı fikirler de çıkabiliyor.
Ve Susan Cain iş hayatında dışa dönük ideali yükselmesiyle beraber yalnızlığın getirdiği yaratıcılığın pek önemsenmediği ve grup çalışması gereksiz bir şekilde abartıldığından bahsediyor.
90'ların başında Amerika'daki şirketlerin politikalarında bir değişikliğe gidiliyor.
Artık bir iş takım halinde yapılacak.
Grup çalışmaları olabildiğince arttırılacak.
Hatta bu durum artık şirketlerin mimarisini de etkilemeye başlıyor.
Artık kimsenin özel bir odası yok.
Herkes büyük masalarda beraber birlikte çalışıyor.
Ama Susan Cain şirketlerin bu kolektif politikasını, bir işi illa beraber yapalım, takım halinde yapalım fikrini eleştiriyor.
Çünkü şuna dikkat çekiyor.
Bazen yaratıcılık, Yalnızlık ister.
Hatta çoğu zaman yalnızlık ister.
İçe dönükler işte bu kısımda, bu yaratıcılık kısmında devreye giriyor.
Dışa dönükler için ne dedik?
Grup çalışmalarında etkili ve İyi bir konuşmacı, iyi bir iletişimci.
İçe dönüklerde yaratıcılık kısmı da ortaya çıkıyor.
Bir beste yapmak, bir resim çizmek, bir senaryo yazmak ya da bir fikir bulmak genelde insan yalnız olduğu vakit ortaya çıkıyor.
Ama dışa dönükler yalnız çalışmayı pek sevmiyorlar.
Yalnız kalmayı da sevmiyorlar.
Grup çalışmalarını genelde tercih ediyorlar.
Oysa içe dönükler yalnızlığa ve yalnız çalışmaya bayılıyor.
Ve bu yalnızlık onlara yaratıcılık açısından bir güç de veriyor.
O biraz önce bahsettiğim yaratıcı insanların genelde içe dönük olması da bununla ilgili.
Çünkü yalnız başına... çalışabiliyorlar.
Bu bir külfet gibi gelmiyor.
Ve Susan Cain bu maksatlı pratiğin yalnız başına gerçekleşen bir şey olması gerektiğinin altını çiziyor.
Çünkü bizim üretkenliğimizi ve yaratıcılığımızı en çok...
Etkileyen şeylerden biri başka birisi tarafından bölünmek.
Ve grup çalışmalarında genelde böyle oluyor.
Başka biri tam konsantreye geçeceğin vakit seni bölüyor.
Şöyle yapalım böyle yapalım diyorsun.
Karar değiştiriyorsun. Tam o konsantrasyon evresine giremiyorsun.
Oysa yalnız kaldığı vakit insan çok güzel konsantre olabiliyor.
Çok güzel yaratıcılık da gösterebiliyor.
Özünde Susan Cain bu kısımda şunun altını çiziyor.
Yalnız başına konsantre bir şekilde çalışabilmek her insanın yapabileceği bir şey değildir.
Oysa yaratıcılığa çok fazla kapı açan bir şeydir.
Ve içe dönüklerde çok başarılı olabiliyorlar.
Bunun altını çizmeye çalışıyor. Hatta artık şirketler de bunu yavaştan anlamaya başladı.
O açık ofis tasarımından ziyade artık inzivaya çekilecek bireysel odalar hazırladılar ki bir kişi kendi başına bölünmeden çalışmak isterse gidip orada çalışabilsin.
İçe dönük veya dışa dönük olmak genetik mi veya kaderimiz mi?
Çünkü bir açıdan biraz öyle gözüküyor.
Yetişkin bir içe dönüğün çocukluğuna baktığımız vakit bu kişi çocukluğunda da içe dönük oluyor genelde.
Veya dışa dönükte de aynı şekilde.
O zaman... İçe dönük veya dışa dönük şeklinde belli mizaçlarla mı dünyaya geliyoruz?
Jerome Kagan bu konuyla ilgili bir çalışma yapıyor.
500 tane bebeği topluyor ve bu bebekler daha 4 aylık.
Atıyorum bebeklere bir ses dinletiyor, daha önce duymadığı bir ses veya bebeğin karşısında bir balon patlatıyor ve bebeklerin verdiği tepkileri ölçüyor.
Bir grup bebek bu Kagan'ın yaptığı deneylere çok yüksek tepki veriyor.
Ağlamaya başlıyor, elini ayağını sallıyor ve Kagan bu bebeklere yüksek tepkili.
Ama başka bir bebek grubu da tam tersini yapıyor.
Olaylar karşısında ne ağlıyorlar ne ellerini ayağını hareket ettiriyorlar.
Gayet rahat bir şekildeler. Ve Kagan bu bebeklere düşük tepkili ismini veriyor.
Ve Kagan bu deneyler sonucunda şöyle bir tahminde bulunuyor.
Bu yüksek tepkili bebekler ileride büyüdükleri vakit daha içine kapanık, daha kendi halinde yani daha içe dönük olacaklar.
Ama düşük tepkili bebekler de büyüdükleri vakit rahat, özgüvenli, sosyal ve dışa dönük insanlar olacaklar.
Daha sonra bu düşük ve yüksek tepkili bebekler takibe alınıyor ve üzerinden baya bir zaman geçiyor.
Ve bir bakıyorlar ki Kagan'ın tahmini gerçekten doğru çıktı.
Yüksek tepkili bebekler gerçekten daha içine kapanık, daha içe dönükken düşük...
tepkili bebekler ise daha sosyal, daha aktif ve daha dışa dönük insanlar olmuşlardı.
Ama bu deneyde ilginç bir mevzu var çünkü içe dönüklük ve dışa dönüklü ayırırken genelde insan parametresini kullanıyoruz.
İnsanlarla kaynaşmayı seviyor mu yoksa kendi halinde mi takılmayı seviyor?
Oysa bu deneyde Bebeklere insan göstermiyorlar.
Sadece yeni bir şey gösteriyorlar.
Daha önce alışkın olmadıkları, daha önce maruz kalmadıkları bir şey gösteriyorlar.
Burada aslında yenilik dediğimiz kavram devreye giriyor.
İçe dönük olacak bebekler yeniliğe karşı hassas ve tepkili.
Oysa dışa dönük bebekler yeniliğe karşı rahat ve kabullenici.
Bu aslında başta bahsettiğim içe dönük insanlar yeniliği, çok fazla yeniliği sevmezler.
Aynı olayları tekrarlamak isterler.
Ama dışa dönük insan yenilik ister.
Farklı insanlar farklı olaylar ister.
Fikriyle örtüşüyor bu deney.
Ama Susan Cain bu deneye de tamamen bel bağlamıyor.
Çünkü şöyle bir şey ortaya çıkıyor.
O zaman tüm içe dönük dışa dönük dediğimiz mevzu genetiğe mi indirgendi?
Sinir sistemine mi indirgendi?
Herkes ya içe dönük ya da dışa dönük halinde mi doğuyor?
O yüksek tepkili bebeğin kaderi miydi?
İçe dönük birisi olmak. Susan Cain burada kendinden örnek veriyor.
Dediğim gibi Susan Cain kendisini içe dönük biri olarak tanımlıyor.
Ama bebekliğinde o kadar yüksek tepkili bebekler sınıfına girdiğinden bahsetmiyor.
Hatta annesi onun için gayet rahat bir bebeksin sen dermiş.
İlk başlarda utangaç biri olduğundan bahsediyor ama şu an utangaçlığını yendiğinden bahsediyor mesela.
Kendisi ilk büyük sunumunun tabağında stresten ağlamış mesela.
Ama şu an bakıyorsun YouTube'a Susan Cain yazarsanız kendisinin çok fazla sunumu var ve genelde iyi bir şekilde sunuyor.
Hatta kendisi bu sunum korkusu dediğimiz şeyin içe dönüklük ve dışa dönüklük aşan bir kavram olduğunu hatta dışa dönüklerde bile sunum korkusunun gözlemlenebileceğinden bahsediyor.
Evrimsel psikolojiden ilginç bir örnek veriyor.
Normalde sunumda ne olur?
Herkes konsantre bir şekilde o sunacak kişiyi izler.
Çok önceye atalarımızın yaşadığı o ilk çağ zamanlarına gidersek biri tarafından konsantre bir şekilde izlenmek ne anlama geliyordu?
Diyelim ki ormanda dolaşıyorsunuz ve birisinin konsantre bir şekilde sizi izlediğini fark ediyorsunuz.
O zamandaki insan için bu çok tehdit içeren bir durumdu.
Çünkü o canlı muhtemelen vahşi bir hayvandı ve konsantre olup hızla koşup o kişiyi öldürecekti.
Ve o zamanlarda bize doğru dik dik bakan birine karşı ne yapardık?
USB'm var sunum yapayım demezdik.
Ya kaçardık?
Ya da savaşırdık. Bir tehdit içeren bir durumdu biri tarafından izlenilmek.
Yani Susan Cain burada şunu söylüyor.
O sunum korkusu da o kadar...
Absürt bir korku değil gayet normal bir korku.
Çünkü o izlenilme korkusu evrimsel bir altyapıya sahip.
Ve şu an modern zamanda tam tersi performans göstermemiz bekleniyor.
Normalde eski zamanlarda biri seni izliyorsa ya savaşırdın ya kaçardın.
Şu an biri seni konsantre bir şekilde izliyor ve ona sunum yapman gerek.
Hatta bu sunum korkusunu yenmek için metodlar da ortaya çıktı.
İşte sunum yaptığın kişileri çıplak hayal et diye.
Ki ortamın o kasıntı gerginliği gitsin.
Ki bu bence daha korkunç bir şey.
Eğer gerçekten... Güçlü bir hayal gücünüz varsa sizi bir grup çıplak insan konsantre bir şekilde izliyor.
Bu daha korkunç.
Yine de şu an bu modern dönemde etkileyici bir konuşma yapmak veya etkileyici bir sunum yapmayı hepimiz istiyoruz ve istesek de istemesek de karşımıza çıkıyor.
Okul hayatında sunum yapıyoruz, iş hayatında sunum yapıyoruz.
Sunum illa ki karşımıza çıkıyor ve güzel de yapmak istiyoruz.
Hatta iyi sunum yapan, iyi konuşan biri olmasak bile öyle olmak istiyoruz yine de.
O kabuğumuzu kırmak, mizacımızı aşmak istiyoruz.
Peki böyle bir şey mümkün mü?
Susan Cain burada yine kendisinden örnek veriyor.
Başlarda özellikle çocukluğunda çok utangaç bir insan olduğunu ama yavaş yavaş bunu kırdığını fark ediyor.
Ama şunu itiraf ediyor kendisine.
Çocukluğundan beri yaşadığı utangaçlık ve tutukluk halen tam olarak gitmedi.
Halen yeni bir sosyal ortama girdiği vakit biraz tuhaf hissediyor.
Bunu itiraf ediyor kendisine.
Ve buradan şuraya varıyor aslında.
Evet kişiliğimizi ve karakterimizi belli bir ölçüye kadar esnetebiliriz ama bu...
Belli bir ölçüye kadardır.
Tamamen esnetemeyiz. Yine karakterimizin çoğunu o zemin, o genetik belirler, o mizaç belirler ve bunu da çok fazla değiştiremeyiz.
Belli bir genetikle dünyaya geliyoruz.
Karakterimizi çok şekillendiriyor.
Ama yine de belli bir yere kadar esnetebiliyoruz onu.
Belli bir yere kadar aşabiliyoruz.
Ama onun da sınırı var.
Şimdi dışa dönük ideal fikrine geri dönelim.
Nelerden örnek vermiştik?
Amerika'daki kişisel gelişimden, antik Yunan'dan ve Roma'dan bile örnekler verdik.
Ve genelde batıdan örnek verdik.
Peki doğuda da böyle mi?
Doğuda da bir dışa dönük ideal var mı?
Doğuda da dışa dönüklük bir ideal olarak mı görülüyor?
Batıdan çıkan atasözlerine bakarsak hep bir konuşkan olmak, girişken olmak, etkileyici olmak ön plana çıkar.
Oysa doğudaki atasözlerinde durum daha farklıdır.
Doğunun odağı daha çok sessiz kalmak, inzibayel çekilmek, kendi iç sesini dinlemeye dayalıdır.
Hatta bu içe dönük ideal doğunun ritüellerine bile yansımıştır.
Budist keşişler ne yapardı?
iç huzura ulaşmak için inzivaya çekilir, yalnız kalır ve içe dönerek o iç huzuru sağlarlardı.
Hatta kitapta Mike isimli bir öğrenciden bahsediliyor bu kısımda.
Mike başta Doğu'da Asya'da doğmuş birisi daha sonra Amerika'ya gelmiş ve Amerikalılar hakkında şöyle bir gözlem yapıyor.
Sizin burada çok konuşan Bilgin gibi gözüküyor.
Çok konuşan zeki gibi gözüküyor.
Oysa biz doğuda sessiz insanlara bilgi deriz.
Bir adam bir şey konuşuyorsa değil, konuşmuyorsa, daha çok içine dönmüşse bu adam bir şeyler biliyor deriz.
Oysa sizin burada tam tersi.
Siz çok konuşanı çok zeki zannediyorsunuz.
Şimdi içe dönük dışa dönük diye insanları ayırıyoruz da bu kadar kalın bir çizgi çizmek doğru mu acaba?
Sonuçta her bir insan bu iki kavramdan belli bir parça içermiyor mu içinde?
Bir adama içe dönük diyoruz da her zaman mı içe dönük?
Veya dışa dönük insanlar her zaman mı dışa dönük?
Burada Susan Cain durumculuk fikrinden bahsediyor.
Ne der bize bu görüş? Belli sıfatları kişilere yakıştırırız ya.
Mesela bu adam sakin birisi, bu adam öfkeli birisi, bu adam...
içine kapanık birisi. Aslında bu yöntem yani bir kişiye çekirdek bir benlik etiketi yapıştırmak o kadar da doğru bir şey değildir.
Çünkü insan kişiliği durumlara göre değişir.
Bir insana dersin ki bu sakin bir insan ta ki damarına basana kadar ya da birine dersin ki bu iyi bir insan belli şartları sağla bakalım halen iyilik yapabiliyor mu?
Yani bu fikrin demeye çalıştığı şey şu bazen kendi o çekirdek karakterimize çok zıt bir şekilde de davranabiliyoruz.
Her zaman o çekirdek karaktere Mahkum değiliz.
Peki içe dönük biri de yerime zamanı geldiği vakit dışa dönük biri gibi davranabilir mi?
Susan Cain için davranabilir ve hatta davranmalıdır da.
Kendisi buna örnek olarak Brian Little isminde bir hocasından bahseder.
Susan Cain'in bu hocası muhteşem bir konuşmacıdır.
İzleyicileri çok etkiler ama içe dönük birisidir.
Hatta öğrencilerine içe dönük biri olduğunu söyler.
Öğrenciler inanmakta zorlanır.
Hayır hocam siz tam bir dışa dönüksünüz der.
Dersten anladığı kadarıyla.
Susan Cain de bu durumu merak edip hocasına soruyor.
Hocam nasıl bu kadar hem içe dönük hem de dışa dönük gibi davranabiliyorsunuz diyor.
Hocanın verdiği cevap da hedefine yönelik.
Bu hocanın hayattaki hedefi insanlara, öğrencilerine değer katabilmek ve şunu fark ediyor.
Benim bu hedefimi geliştirebilmem için bir açıdan dışa dönük olmam da gerekiyor.
Her ne kadar özünde içe dönük birisi olsam da.
Gidip dersler vermem gerekiyor, sohbetlere, konferanslara katılmam gerekiyor.
Dışa dönük biriymiş gibi davranmam gerekiyor ki o hayatımdaki hedefi gerçekleştirebileyim.
Susan Cain de kendisinde aslında bu durumu gözlemliyor.
Kendisi de içe dönük bir insan ama sunumlara katılıyor, konferanslara katılıyor, bir şekilde kabuğunu kırıyor.
Ve bunun altında yatan sebep de yazdığı eserlerle bir şekilde insanlara dokunmak.
Ama sadece odasından çıkmayıp kitap yazsaydı bu kadar dokunamazdı.
Şunu fark ediyor ki kabuğumu kırmam gerek.
Bir şekilde hedefime ulaşmak için az da olsa dışa dönük biriymiş gibi davranmam gerek.
Çünkü hedefime hizmet edecek.
Konuşmalar yapacağım ve bir şekilde o değer katma hedefine yardımcı olacak bunlar.
İlginçtir ki Susan Cain...
Kendisini zorlamasaydı, içe dönük birisi olmasına rağmen sunumlara katılıp kendisini aşmayı denemeseydi muhtemelen bu videoyu da çekmeyecektim çünkü kendisini ben bir YouTube videosundan gördüm.
Hatta birçok insan da öyle gördü.
Susan Cain'in bu kitapta anlatmak istediği derdi içe dönük üstündür, dışa dönük üstündür meselesi değil.
İki taraf da kendi içinde farklı üstünlüklere sahip.
İçe dönük olmak biraz yanlış anlaşılmış ve yadırganan bir kavram haline geldi.
Oysa içe dönüklerde yeri ve zamanı gelince çok güzel işler yapabiliyorlar.
Onların da kendilerine has bazı becerileri var.
Bunu fark etmemizi istiyor.
İçe dönük bir insan olmayı da normalleştirelim diyor aslında.
Ama içe dönüklere de şunu diyor.
Yeri ve zamanı gelince hayat sizden dışa dönük biriymiş gibi davranmanızı isteyecek.
Özellikle bir hedefe yürüyorsanız.
O vakit kabuğunuzu da kırmak gerekiyor.
Tıpkı kendisinin yaptığı gibi.
Bir dışa dönük kadar etkili bir iletişim beceriniz olmasa da kendinizi biraz zorlamanız gerektiğini söylüyor.
Çünkü hayatındaki hedefler seni bir şekilde sunum yapmaya, insanlar arasına katılmaya teşvik edecek.
Yorumlarda belirtin siz kendinizi hangi tarafta görüyorsunuz?
İçe dönük tarafınız mı yoksa dışa dönük tarafınız mı daha baskın yoksa ortalarda bir yerde misiniz?
Ben kendimi daha çok ortalarda görüyorum.
İçe dönük olmanın dışa dönük olmanın hangi sıkıntılarını yaşadınız veya hangi faydalarını gördünüz?
Bunları da belirtin. Öyle yorumlarda buluşalım.
Kendinize de iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
