
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik
Transkript
Altyazı M.K.
Yaptığımız işi sevmek istiyoruz, o işten keyif almak istiyoruz ki haklı sebeplerimiz de var aslında.
Çünkü yapacağımız iş hayatımızın büyük bir kısmını kapsıyor.
Sabahları o iş için kalkıyoruz, o işe zamanımızı, enerjimizi veriyoruz.
Ve o işten sadece maddi bir karşılık değil, manevi bir karşılık da bekliyoruz.
O işten keyif almak istiyoruz, sevmek istiyoruz.
Ve eğer hiç sevmediğimiz bir işi yapıyorsak bir yerden sonra eziyet gibi gelmeye başlıyor.
Bunun dışında hiç sevmediğimiz bir işte başarılı olmamız, bir yerlere gelmemiz de çok zor.
Tüm bu düşüncelerin ışığında şöyle bir fikir ortaya...
Tutkunu takip et.
O tutkun yani senin bu hayatta çok sevdiğin bir şey var ya, işte onu takip et, onu hayatının merkezine al ve tutkunu işe dönüştür.
İşinde çok başarılı olmuş insanlarda bile bu tutkunu takip et tavsiyesine benzer söylemler duyabiliyoruz.
Mesela Steve Jobs'ın o meşhur mezuniyet konuşmasına bakalım.
Tabi Steve Jobs'dan çok önce bile bu tutkunu takip et tavsiyesi gündemimizdeydi.
Ve neden tutkumuzu takip etmeliyiz argümanını şöyle ifade edelim.
İnsan yaptığı işi sevmek ister.
Bir işi severek yapmanın çaresi o işe karşı hali hazırda tutkulu olmandır.
O zaman bu tutkunu takip et, tutkunu işe dönüştür.
İlk öncülde sıkıntı yok. Evet insan yaptığı işi sevmek ister ama sıkıntı ikinci öncülde.
Cal Newport'un bu konu hakkında muazzam bir kitabı var ve kitabın iddiası şu şekilde.
Kitap aslında kabaca iki kısımdan oluşuyor.
İlk kısımda tutkunu takip et argümanının neden kötü bir argüman, kötü bir tavsiye olduğundan bahsediliyor.
Daha sonra da o yaptığımız işi sevmek istiyoruz ya o zaman tutkumuzu takip etmeden bir işi nasıl sevebiliriz sorusunu cevaplandırmaya çalışıyor.
Ve bu videoda da o tutkunu takip et tavsiyesine dair itirazlardan.
Ve ilk itiraz şu şekilde.
Tutku herkeste yok.
Tutku ender bir şey.
Tutkunu takip et tavsiyesi bir kişinin halihazırda bir tutkusu olduğunu varsayıyor.
Senin bir tutkun var ya içinde beslediğin işte onu takip et diyor sana.
Oysa elimize bir mikrofon alıp sokağa çıksak ve insanlara tutkunu takip et desek muhtemelen kafalarında canlanacak ilk şey.
Ya benim tutkum ne olacaktır?
Çünkü tutku ender bir şey.
Benim yok mesela. Evet sevdiğim şeyler var, ilgimi çeken şeyler var ama tutku derecesinde de sevmiyorum yani.
Öyle onlar için ölüp bitmiyorum.
Çoğu insan da benim gibi aslında. Tutku güçlü bir kelime ve bu hayatta bir şeyi tutku derecesinde seven insanların sayısı da çok az.
Messi'nin futbol tutkusu mesela veya Picasso'nun resim tutkusu, Einstein'ın fizik tutkusu.
Tabi bu adamların özelliği de şu.
Bu adamlar hem bir tutkuları var hem de tutkuları olduğu işte yetenekliler aslında.
Ama kendimize dönüp baktığımızda bize deliler gibi heyecan vermeyen veya fısıldayan işte şu işi yapmalısın sen şu iş için dünyaya geldin şeklinde bir ses duyamayabiliriz ki bu gayet normaldir.
Hatta çoğumuz ben bu hayata ne yapmaya geldim sorusunun cevabını bile kolay kolay veremiyorum.
Çok az insanın bu hayatta tutku derecesinde sevdiği bir şey var ve çoğu insanın bu hayatta tutkusu yok.
Tutku ender bir şey. Diğer bir itiraz da şu.
Tutku işe dönüştüğünde o kadar da keyifli olmayabiliyor.
Kitapta Thomas isminde birinden örnek veriliyor.
Thomas bankacılık kariyeri olan birisi.
Ama bu hayatta bir tutkusu var.
Diğer insanların aksine tutku derecesinde sevdiği bir şey var.
O da Zen Budizmi. Ve Thomas da en sonunda bu tutkusunu takip etmeye karar veriyor.
Kariyerini bırakıyor ve işte manastıra keşiş olmaya gidiyor.
Daha sonra tüm bu çabalarının sonunda Zen Budizmi eğitimini tamamlıyor.
Bir keşiş oluyor. Ama daha sonra dönüp hayatına bakınca diyor ki kendisine ya bu muymuş?
Thomas tutkusunu takip ettiğinde hayatında o kadar da şeyin değişmediğini görüyor.
Hayali tutkusu baştan beri keşiş olmaktı ve keşiş olunca toz pembe bir senaryoyla karşılaşmadığını görüyor mesela.
Buna benzer bir durumu da Hakan Bilginer'in Zaytung'un kurucusunun TED konuşmasında izlemiştim.
Kendisi başta Ana işi olan mühendisliği yapıyor ama yanında bu Zaytung işini yürütüyor mesela.
Daha sonra bu Zaytung işi çok büyümeye başlayınca ana işini bırakıyor ve asıl işi Zaytung olmaya başlıyor.
Ve bu andan sonra bu Zaytung işinden ne kadar bıktığından hatta ne kadar sıkıcı geldiğinden bahsediyor konuşmasında.
Bunun sebebi olarak da şunu söylüyor.
Başlarda o asıl mühendislik işini yaparken ve kenarda Zaytung işini yürütürken o Zaytung bir alternatif özelliğinde.
Hayatının merkezinde değil de göz ucuyla baktığı bir şey ve bu yüzden keyif alıyor.
Ve bu işi cazibeli yapan kısım da bu.
Hayatının merkezinde değil daha çok hobi gibi alternatif gördüğüm bir şey.
Ama o iş hayatının merkezine geldiğinde eskisi kadar keyifli olmuyor.
Çünkü bir yerden sonra bu iş artık bir mecburiyet, bir zorunluluk haline gelmiş oluyor.
Artık işin oluyor bu senin.
Kendisi burada o göz ucuyla bakma metaforundan örnek veriyor mesela.
Bazı şeyler bu hayatta özellikle sevdiğimiz şeyler göz ucuyla baktığımız vakit, arada sırada kontrol ettiğimiz vakit güzeller.
Ama o göz ucuyla baktığımız şeyleri tak diye hayatımızın merkezine alınca o eski cazibesini kaybediyor biraz.
Bir tutkun veya sevdiğin bir aktivite mecburiyet haline geldiği vakit o kadar da keyifli olmuyor aslında.
Çünkü canın istemediği zaman bile yapmak zorundasın onu artık.
Bir kere... İşin içine para kaygısı girmiş.
Onu artık bir işe dönüştürmüşsün ve ondan düzenli para kazanman lazım.
Bir yerden sonra bu tutkunu bir şekilde düzenli yapmaya mecbursun çünkü artık o işten para kazanmalısın.
O yüzden o sevdiğin şeyler hobi olarak kalsın ifadesi bir açıdan doğru.
Çünkü bazen o işten keyif almanın nedeni keyfi bir şekilde yapman.
Keyfi bir şekilde canın istediği zaman yaptığın için bu kadar keyif alıyorsun.
Ama zoraki bir şekilde yaptığın vakit o cazibesini kaybediyor biraz.
Mesela bu influencer ve sosyal medyada bizi aslında biraz yanlış yöneltti.
Çünkü dışarıdan bu insanların hayatına bakınca toz pembe mis gibi iş gibi görüyoruz.
Tutkularını takip etmişler.
Keyif aldıkları işi yapıyorlar.
Ve bundan para kazanıyorlar. Oysa şöyle bir gerçek var ki bu influencer, içerik üreticiliği veya yayıncılık gibi işlerde deli gibi burn out dediğimiz durum var.
Tükeniş sendromu yani. Çünkü o kadar rekabetçi bir iş ki sistem senden düzenli içerik üretmeni bekliyor ve bir yandan sonra çok yorucu ve can sıkıcı bir iş olmaya başlayabiliyor dışarıdan ne kadar güzel gözükse de.
Hatta birçok ünlü isim, youtuber, yayıncı veya influencer çıkıp ne kadar zor zamanlar geçirdiğinden bahsetmeye başladılar artık.
Çünkü mental açıdan çok zorlanıyorlardı bu tempoyu ayak uydurabilmek için.
Aslında biz insanlar bu hatayı arada yapıyoruz çünkü...
Sevdiği bir işi yapan veya tutkusunu takip etmiş bir insana baktığımızda ne güzel mis gibi hayat diyoruz ama hatta tüm işler neredeyse dışarıdan gözüktüğünden hem daha zor.
Hem de daha sıkıcı. Oysa biz tam tersini düşünüyoruz.
Bu iş kolaydır. Hatta bu iş çok eğlencelidir şeklinde.
Kitabın da bu kısımda bize söylemeye çalıştığı şey şu.
Hadi diyelim ki tutkunu takip ettin ve hayatını merkezine alıp bir işe dönüştürdün.
O kadar da güzel bir senaryoyla karşılaşmayabilirsin.
Çünkü bazen o tutkunu sevmenin nedeni hayatını merkezine almamandır.
Kenarda bir yerlerde alternatif olmasıdır.
Mecburiyet olmaması ve keyfi olmasıdır.
Kitabın diğer bir itirazı.
Tutkunu takip etmek tehlikeli olabilir.
Bu hayatta dönüp dolaşıp çoğu şey aslında para konusuna geliyor.
Önceden de bahsetmiştim.
Diyelim ki tutkunu bir işe dönüştürdün.
Günün sonunda sana yetecek kadar parayı kazanmak zorundasın.
Tutkunu bir kariyere dönüştürebilecek misin veya düzenli para kazanabilecek misin mesela?
Veya tutkulu olduğun işte yetenekli misin?
Yetenek de çok önemli. Mesela bazılarının bir tutkusu vardır ama tutkulu olduğu işe karşı yetenekli değildir.
Ve bu da onu bir yere kadar ancak götürür.
Diyelim ki bir kişi...
Ses sanatçısı olmak istiyor, çok tutkulu şarkı söylemeye ama sesi güzel değil, yükselemez.
Ne kadar çabalarsa çabalasın ancak bir yere kadar gidebilir ve o kadar da iyi bir yer olmaz mesela bu.
Kitapta Lisa isminde bir kişiden bahsediliyor.
Lisa'nın reklamcılık kariyeri var ama tutkusu yoga öğretmek.
Daha sonra bu reklamcılık kariyerini yarıda bırakıyor ve yoga eğitimlerine girerek bir yoga stüdyosu açmaya karar veriyor.
Ama Lisa şöyle bir sıkıntıyla karşılaşıyor.
Bu yoga işinde o kadar yeni ki...
Çok fazla müşteri bulamıyor ve çok az para kazanmaya başlıyor.
Çünkü hali hazırda olan kariyerini feda edip sıfırdan bir hiyerarşiye girdi.
Ve hiyerarşiye en alttan girdi.
Oysa insanlar bir yoga eğitmenine gideceklerse Lisa gibi bu işe yeni başlamış insanları tercih etmezler.
Hatta tam tersi bu işe karşı tecrübeli ve popüler isimleri tercih ederler.
Aynısı Lisa'nın da başına geliyor.
O kadar fazla yeni ki bu işinde ve geç kalmış biraz da.
O yüzden çok az para kazanıyor ve maddi açıdan ciddi sıkıntıya düşüyor.
Baktığımızda dışarıdan tutkusunu takip etti.
Ama bunu yaparak hem hali hazırda iyi bir yerlere getirdiği kariyerini feda etti.
O reklamcılık kariyerini bıraktı.
Hem de hiç alışkın olmadığı daha yeni adım attığı bir sektöre o yoga eğitmenliği sektörüne sıfırdan hiyerarşinin en aşağısından giriş yaptı.
Ve yükselmesi için çok zaman harcaması lazım.
Cesaret her şeyi çözmüyor. Tamam baya bir şey çözüyor da o cesaretin de bir altını doldurmak gerekiyor.
Lisa cesur bir hamle yaptı ama ölçülü bir hamle yapmadı.
O yüzden bir yerde sıkıntıya düştü mesela.
Şimdi... Cal Newport'un yaptığı tüm bu itirazlar nereye gidiyor?
Tutkunu takip et kesinlikle berbat bir tavsiye.
Hatta hiçbir insan tutkusunu takip etmemeli mi diyor bize.
Hayır. Aslında bazı insanlar için ve az sayıda insan için tutkunu takip et çok güzel bir tavsiye.
Ama bunlar azınlık ve özel insanlar genelde.
Hem tutkusu olacak hem tutkulu olduğu işe karşı bir yeteneği de olacak.
Hem de bu işinden para kazanabilecek bir kariyer haline getirebilecek ki kitabın ana fikri de buradan ortaya çıkıyor aslında.
Tutkunu takip et fikri insanların büyük bir çoğunluğu için işlevsiz bir tavsiye.
Ve şimdi de aslında kitabın en kritik itirazına geliyoruz.
İşini sevmek için illaki hali hazırda tutkulu olman gerekmiyor.
Tutku argümanı nasıl ilerliyordu?
Yaptığın işi sevmek istiyorsan hali hazırda sevdiğin bir şeyi iş haline dönüştür.
Aslında bu argüman yine birkaç örnekle destekliyor kendisini.
Mesela o çok başarılı sanatçılara, sporculara bakalım.
Onlar röportajlarında ne derler?
İşte çocukluğumdan beri bu işe karşı deli gibi tutkuluydum, deli gibi seviyordum.
Ve geleneksel yoldan gitmek yerine tutkumu takip ettim.
Hatta bazıları da şey der, ailem bile karşıydı mesela bu duruma.
Ama ben tutkumu takip ettim ve bu yüzden şu an çok başarılıyım derler.
Ama yine şunun altını çizmek gerekiyor ki bu insanlar...
Özel ve azınlık insanlar.
Kitapta Amy Wierzechniewski isminde bir akademisyenin anketinden bahsediliyor.
Amy önce bir iş kavramını üç kısma ayırıyor.
Meslek, kariyer ve görev aşkı.
Meslek para kazanmak için, hayatını idame ettirmek için yaptığın bir iş.
Kariyer ise bir işi geliştirmeye, terfi almaya giden yol.
Görev aşkı ise severek yaptığın bir iş.
Hayatının önemli ve değerli bir parçası bu iş.
İyi ki de bu işi yapıyorum diyorsun kendine.
Ve Amy idari asistanları bir anket yapıyor ve onlara soruyor ki şu an yapmakta olduğunuz işi bu 3 kategoriden hangisine ait görüyorsunuz?
Yaptığı işi göre başka olarak gören kişiler yani o işi çok seven, o işe değer veren ve değer gören kişiler daha deneyimli çalışanlar.
O iş üzerinde daha tecrübeliler ve o işi iyi yapan insanlar.
Ve Amy bu çalışmasında şuna varıyor aslında.
Bir işi iyi yapmakla bir işi sevmek arasında ciddi bir ilişki var.
Ve işini seven idari asistanlar da en başından beri işlerini sevmiyorlardı.
Ama deneyim kazandıkça, o işi iyi yapmaya başladıkça işlerini sevmeye başladılar.
Ve kitabın vermeye çalıştığı mesaj da bu aslında.
Bir işi sevmek mi istiyorsun? O zaman o işi iyi yapmaya çalış.
O işi güzel yapmaya, yetkin yapmaya çalış.
Ortalamanın üstünde yapmaya çalış o işi.
Böyle yaparsan o işe karşı bir sevgi de beslersin demeye getiriyor aslında.
Calny Port iki kavramdan bahsediyor.
Tutku zihniyeti ve usta zihniyeti.
Tutku zihniyetinde bir işin sana ne sunduğuna bakarsın.
Odağın işin sana ne verdiğidir.
Oysa usta zihniyetinde senin bir işe ne kattığına, senin bir işe ne sunduğuna odaklanırsın daha çok.
Ve kendisi burada bir işi sevmemiz için tutku zihniyetinden ziyade usta zihniyetine odaklanmamız gerektiğini söylüyor.
Peki neden? Tutku zihniyeti neden kötü?
Şöyle ki tutku zihniyetinde hep bir tatminsizlik var.
Bu işten keyif alıyor muyum? Bu iş bana zevk veriyor mu?
Bu iş bana bir şey katıyor mu?
şeklinde hep bir arayış içerisindesin ve özellikle o...
Özel bir azınlık içerisinde değilsen bu seni kronik mutsuzluğa itebiliyor mesela.
Hep farklı işleri düşünebiliyorsun.
Acaba şu işi yapsam daha mı iyi olur?
Acaba şu iş bana daha mı uygundu şeklinde?
Bir şekilde bir arayışta buluyorsun hep kendini ve tatminsizlik bastırmaya başlıyor.
Oysa usta zihniyetinde nasıl yaklaşıyorsun?
Ya tamam şu an bir işin ucundan tutuyorum.
Bari bunu iyi yapmaya çalışayım.
O işe bir şeyler katmaya çalışayım.
Hatta bunun sonucu olarak da o işini sevme dediğimiz özellikle yanında bonus olarak geliyor.
Tutku zihniyetinde sanki şöyle bir durum var.
Hayat bize borç... Hayat bana o çok sevdiğim, çok zevk alacağım işi vermeli diyorsun.
Ve genelde de vermiyor zaten.
Ama usta zihniyetinde bunu hak etmeye çalışıyorsun.
Tamam bana çok uygun bir iş olmayabilir ama bir işin ucundan tutup o işi güzel bir şekilde, yetkin bir şekilde yapmaya çalıştığın vakit o zevki de alacağım diyorsun kendine.
Ve genelde alıyorsun da.
Ve özellikle yeni bir işe baş koyduğumuzda Usta zihniyeti tutku zihniyetinden çok daha güzel bir performans sergilediyor.
Çünkü tutku zihniyeti daha çok zevk odaklı.
Beni işten ne alıyorum sorusunu soruyorsun.
Ve yeni işe başladığın vakit o işi kötü yapıyorsun ya başlarda çünkü herhangi bir tecrüben yok.
Bu zihniyeti hemen afallattırıyor kişiyi, hatta hevesini kırıyor.
Oysa usta zihniyetinde biliyorsun ki tamam şu an işi kötü yapıyorum, pek de keyif almıyorum ama bir şekilde bu iş üzerine devamlı pratik yaptıkça o işi giderek iyi yapmaya başlayacağım ve sonunda o zevki de alacağım diyorsun kendine.
Bu açıdan... Aşırı da mantıklı.
Tabi burada o usta zihniyetini gerçekleştirmek için yaptığımız işin tabiatı da çok önemli.
Mesela Cal Newport burada bir işte olmaması gereken 3 kriterden bahsediyor.
Bunlar şöyle. Eğer ki bir işin yararsız olduğunu düşünüyorsak hatta dünya için kötü bir şey olduğunu düşünüyorsak veya iş bizi gerçekten sevmediğimiz insanlarla çalışmaya zorluyorsa ya da iş nadir ve değerli olan becerilerimizi
geliştirmemize izin vermiyorsa Ve iyi bir işte olması gereken üç kriterden de bahsediyor.
Bunlar kontrol, etki ve yaratıcılık.
Aslında çoğu iş özellikle başlarda bu üçünü bize birden vermiyor.
Ama baktığımızda hayallerimizdeki veya yapmak istediğimiz işlere baktığımızda genelde bu üç parametreyi de sağlıyor bunlar.
Yaptığımız işin... bir şekilde kontrolümüzde olmasını istiyoruz.
O işin bir kısmını kontrol etmek istiyoruz.
Tamamen emir komuta zincirinden ziyade.
Bunun yanında yaptığımız işteki o etkiyi görmek istiyoruz.
İnsanlara yansımasını görmek istiyoruz.
Yaratıcılığını da barındırmasını istiyoruz o işin.
Burada özellikle o kontrol parametresinin üzerinde duruyor ve bir iş üzerine sahip olduğumuz kontrol arttıkça o işin daha zevkli bir hale geleceğini söylüyor.
Aslında bu daha önce bahsettiğim Amy Wierzechniewski'nin araştırmasına benziyor.
Çünkü orada da Deneyimli ve tecrübeli kişiler neden işlerini daha çok seviyorlardı?
Çünkü bir yerden sonra terfi aldılar ve işleri üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmaya başladılar.
Ve bu kontrol sahibi olmakta bir keyif vermeye başladı onlara.
Çünkü bir açıdan o işi yönetebiliyorlardı ve bu sorumluluk onlara keyif de veriyordu.
Tabii şimdi kontrol iyidir, hoştur, güzeldir dedik de kontrolün de tehlikeli bir kısmı var.
Özellikle o sermaye altyapısını kurmadan bir işte kontrole didinmişsen...
Hayal kırıklığıyla karşılaşabiliyorsun.
Mesela bu idari asistanlarda bu durum güzel işliyor.
Çünkü bir işte deneyim kazandıkça terfi almaya başlıyorsun.
Hem kontrolün artıyor hem de kazandığın para da artmaya başlıyor.
Ama bu para dengesini veya para altyapısını korumadan bir işten kontrol beklemek veya kontrole odaklanmak sıkıntılı durumlara da yol açabiliyor.
Mesela yoga örneğini hatırlayalım Lisa'yı.
O ne yaptı? Hali hazırda gitmekte olan bir kariyerini bıraktı.
Bunun yerine kendi yoga stüdyosunu açtı.
Motivasyonlarından biri neydi? Yaptığım işte kontrol sahibi olmak.
Bir şekilde belli bir şirkette çalışan olmaktan ziyade kendi işimi kurayım, kendi işimin patronu olayım dedi.
Ama o sermaye altyapısını kurmadığı için hayal kırıklığıyla karşılaştı.
Burada o kontrolü elde edeceğim diye o para faktörünü de unutmamak gerekiyor.
Hatta günün sonunda çoğu şey de paraya çıkıyor arkadaşlar.
Burada yine o hobi kavramına odaklanmak istiyorum.
Çünkü hobilerin bu kadar keyifli olmasının nedenlerinden biri de ya para kaygısı yok.
Oysa bir işin içine para kaygısı girdiği vakit bir yerde tatsızlaşmaya başlıyor.
Eğer ki çok yüksek paraları çok rahat bir şekilde kazanmıyorsan ki çok az bir insan bunu yapabiliyor.
Bir şekilde o sevdiğin aktivite ve para yan yana gelince o cazibesini biraz kaybediyor maalesef.
İşimizi sevmek istiyoruz dedik ve bunun da gayet normal bir şey olduğundan bahsettik.
Bunun öncülü olarak da işini iyi yapmak olduğundan bahsettik.
İnsan iyi yaptığı işi sever de.
Dedik peki şunu soralım yeni sorumuz şu olsun.
Bir işi nasıl iyi yapabiliriz?
Ve Canly Import'un burada bize verdiği cevap da derin çalışma.
Derin çalışmayı şöyle tanımlıyor.
Bilişsel olarak zorlu ve değerli bir göreve dikkati dağılmadan ısrarla odaklanmak.
Mesela müzisyenlerde, sporcularda bu durumu çok iyi gözlemliyoruz.
Çünkü deli gibi pratik yapıyorlar ve çok yoğun, çok konsantre bir şekilde gerçekleşiyor bu.
Bir müzisyen mesela bir notayı veya bir parçayı uzun bir süre tekrar tekrar saatler boyunca çalıyor.
Çok iyi bir şekilde çalabilmek için.
Ve en sonunda muhteşem bir performans sergiliyor.
Bir futbolcu, basketbolcu mesela atıyorum aynı yerden 100 tane atış yapıyor.
Tam bir derin çalışma. Konsantre bir halde kendini zorlayarak bir...
sürece giriyor ve maça çıktığında da muhteşem bir performans sergiliyor mesela.
İşini bu kadar iyi yapmasının ve bizi büyülemesinin sebebi tabii yeteneğin de payı var ama bunun yanında deliler gibi o derin çalışma sürecine girmiş olması.
Ve kitap bize tıpkı bu müzisyenlerin veya sporcuların yaptığı derin çalışma seanslarını kendi işimize de uygulamamız gerektiğini söylüyor.
Mesela kendisi Bir akademisyen Canly Port ve bilgisayar bilimi alanında ve derin çalışmayı şöyle uygulamış mesela.
Bazen matematiksel teorileri çözmeye çalışıyormuş ve bunlar çok zor teoriler.
O an atıyorum bir saat boyunca muazzam bir konsantrasyonla o teoriye odaklamış kendisini.
Sıfır dikkat dağılımı, hiç öyle telefon melefon hiçbir şey yok.
Tıpkı bir müzisyenin piyanoda saatlerce antrenman yapması gibi muazzam bir konsantrasyonla o teoriyi çözmeye çalışmış mesela.
Ve en sonunda artık bu derin çalışma seanslarını yapa yapa Çok başarılı alanında kaliteli de bir akademisyen olmuş.
Burada özellikle o derin çalışmada bir hedefinin olması üzerinde duruyor.
Öyle masanın başına oturayım da bir şekilde çalışırız şeklinde dağınık bir durumdan ziyade ne yapacağını bir yere not etmek veya hedefler halinde gitmek.
Mesela sporcu ne yapıyordu?
İşte 100 tane üçlük atacağım mesela.
Müzisyen ne yapıyor? Piyanoda şu şarkıyı çok güzel çalacağım hiç takılmadan.
Bu kısmı çalabileceğim. Bu şekilde işimize dair kesin ve net hedefler koyarak hedefler doğrultusunda çalışmamız gerektiğinden bahsediyor.
Ve derin çalışma şöyle tuhaf bir olay.
Bir açıdan çok zor, bir açıdan çok can sıkıcı ve bir açıdan da çok zevkli.
Ne zaman zor? Özellikle başlarda zor.
Hele ki yeni bir işe başladığın vakit o masa başına oturmak, kendini o konsantrasyon moduna sokmak da zor bir iş.
Mesela kendisi de bunu yaşadığından bahsediyor ama 5-10 dakika sonra filan bu direncin kırıldığını ve çok güzel odaklandığından bahsediyor mesela.
Yani bu süreç hep devam etmiyor.
Bir yerden sonra o sabrı gösterdiğimiz vakit o konsantrasyon kendini ortaya çıkarıyor zaten.
Ve derin çalışmada yapılan bir iş de genelde zor bir iş.
Bilişsel açıdan zorluyor seni ve...
Bildiğin o kas çalışmak gibi, vücut yapmak gibi beynini zorluyorsun.
Yapamadığın bir şeyleri yapmaya çalışıyorsun bu sefer.
Ama ödülü çok güzel.
Çünkü bir işi iyi yapmaya başladığını fark ettiğin vakit çok güzel keyif alıyorsun.
Kitabın sonlarına doğru Cal Newport bir işi sevmemiz için o derin çalışmanın, bir işi iyi yapmaya çalışmanın yanında aynı zamanda o işe karşı bir hedefimizin, bir amacımızın hatta bir idealimizin, davamızın olması
gerektiğinden de bahsediyor.
Ve kendisi röportaj yaptığı bir akademisyenden bahsediyor.
Pardis Sebati isminde bir biyoloji profesörü.
Akademisyenlik zor bir iş ve...
Bilimle uğraşmak da zor bir iş ve tüm bunlara rağmen Pardes işini çok seven ve işini çok da iyi yapan birisi.
Ama Cal Newport bu motivasyonu veya hevesi nereden bulduğunu sorunca ona, verdiği cevap o işe karşı bir dava beslemesiyle ilgili.
Ve Pardes'in davası da insanlığı elinden geldiğince ölümcül hastalıklardan ve virüslerden kurtarmak.
Bir şekilde böyle anlamlı bir davayı işinin merkezine almış.
Ve bu yüzden işine karşı bir heves, bir duygusal bağlılık da...
Yani kitabın bu kısımda demeye çalıştığı şey bu.
İşine yalnızca bir iş olarak bakmamak, bunun yerine anlamlı bir hedefle, davayla o işi özdeşleştirmek, işe karşı duyduğumuz saygıyı ve sevgiyi de arttırabiliyor.
Tabi yine burada önemli bir kısım var.
Bu davanın bir şekilde pazarlanması lazım.
Hatta seni değil diğer insanları da etkilemesi lazım.
Çünkü iş bir yerden sonra maddiyata.
geliyor. Mesela Pardis yine bu konuda çok güzel bir örnek ve gitti bununla ilgili konferanslar verdi.
Kendi davasını da başkalarına aktardı ve bu şekilde başkalarını da etkiledi.
Bunun karşılığı ne oldu? Hem maddi hem de manevi bir karşılık gördü.
Maddi olarak üniversitelerden fon almaya başladı araştırmaları için.
Aynı zamanda diğer insanlardan da destek görmeye başladı.
Yani davanın çok kişisel, çok sana has bir şey olmasından ziyade diğer insanları da etkileyebilen hatta bir şekilde para kazandırabilen bir şey olması da çok önemli.
Çünkü para ve iş bir şekilde Şimdi dava var dava var.
Pardes'in işine karşı güttüğü dava çok başarılı oldu.
Ama başarılı olmayan ve çok...
İyi pazarlanamayan davalar da olabilir mesela.
O yogacı lisanın davası neydi?
İşte sevdiğim işi yapmak istiyorum, insanlara yoga öğretmek istiyorum.
Bu yüzden asıl işimi bırakacağım.
Ama bunun pazarlama sürecini çok iyi yapamadı mesela.
Bu yüzden hem maddi açıdan da manevi açıdan da gerekli dönükleri alamadı.
Hem çok fazla insana ulaşamadı hem de o para anlamında çok bir şey kazanamadı ve zorluğa girdi.
Bu açıdan... Pardesin tam tersi şeklinde bir başarısızlığa gitti mesela.
İkisinin de bir davaya sahip olmasına rağmen.
Yani bir işe karşı amaç gütmemiz, ideal gütmemiz tabii ki güzel şeyler.
Motivasyon veren şeyler. Ama bir yerde bunun pazarlanabilir ve hatta para kazandırabilir bir şey olması da lazım.
Mesela burada Kirk French isminde başka bir akademisyenden de bahsediliyor.
Kendisi arkeoloji alanında bir akademisyen.
Ve onun da işine karşı güttüğü dava şu.
Arkeolojiyi popüler bir hale getirmek, insanlara sevdirmek.
Şimdi bunu yapma, bu davasını hayata geçirme metodu da çok güzel.
Çünkü gidiyor mesela Kirk French bir televizyon programı yapmaya başlıyor.
Ve bu programda insanların evlerine gidip o evdeki hazineleri, eski eşyaları, değerli eşyaları incelemeye başlıyor.
Tam da insanların ilgisini çeken bir konsept.
Ama şunu ekliyor, bu işi yaparken arkeoloji bilgisini de yanında taşıyor.
Arkeolojiden bahsederek bu işi yapmaya çalışıyor.
Ve izleyicileri aynı zamanda arkeolojik bilgiler de vermiş.
oluyor. Bu açıdan davasının çok güzel bir şekilde gerçekleşiyor.
Sıradan bir insan bile o hazine programını keyifle izliyor ama aynı zamanda arkeolojiye dair bir şeyler de öğrenmeye başlıyor.
Mesela Körk'ün davası yine aynı olsa arkeolojiyi insanlara sevdirmek şeklinde yine aynı kalsa ama kötü bir şekilde bu davasını gerçekleştirse ya da yaratıcı olmayan bir şekilde atıyorum YouTube'a dümdüz videolar yüklese
işte arkeoloji anlattı kuru kuru muhtemelen başarılı olmazdı bu davası.
Her ne kadar davası iyi bir dava olsa da ama Yaratıcı bir yol seçti.
Bir şekilde hazine programı yaptı ve davasını da insanları hem pazarlamış hem de insanları büyülemiş oldu bu şekilde.
Özünde kitabın bize demeye çalıştığı şey şu.
Tutkunu takip et sadece çok az insanlar için işe yarayan bir tavsiye.
Sen ben gibi ve geri kalan çoğu insanlar gibi kişiler için tutkunu takip et işlevsiz, eksik veyahut da tehlikeli bir tavsiye.
Bunun yerine bir işin ucundan tutalım, o işi iyi yapmaya çalışalım, o işi güzel yapmaya çalışalım.
E zaten keyif alacağız.
Ve kitabın ismi de buradan geliyor.
O kadar iyi ol ki seni yok sayamasınlar.
Bir şeyi yaptığın vakit fark edilmeme şansın yok.
İnsanlar tarafından her türlü dikkat çekiyorsun ve değer de görüyorsun.
Ve bu değer görme hissi veya karşılığını alma hissi bize çok güzel bir zevk de veriyor.
Ve bir yerden sonra o iyi yaptığın iş de tutkuya dönüşmeye başlayabiliyor.
Ama ilk başta tutkuyla hareket etmedik.
İlk başta bu işi iyi yapalım diye yola çıktıktan sonra...
O tutku bir şekilde filizlenmeye başladı.
Burada Cal Newport Steve Jobs konusuna tekrar değiniyor.
Mesela Steve Jobs konuşmasında ne diyordu?
O sevdiğin işi bulmalısın.
Arayıp bulmalısın ve onu takip etmelisin.
Şeklinde bir konuşması vardı.
Ama Steve Jobs'ın kendi hayatına baktığımızda aslında o kadar da tutkusunu takip etmemiş kendisi.
Onun tutkusu neydi biyografisine bakarsak?
Spiritualizm, doğum istisizmi, dans bu tarz şeyleri seviyordu.
Hatta teknik alanlara karşı...
Pek de bir ilgisi ve hatta yeteneği de yoktu.
Ama belli fırsatları yakaladı ve şirketini kurarken de aslında tam anlamıyla tutkusunu takip etmedi.
Burada güzel bir cümle kuruyor Connie Port.
Hani derler ya hocanın dediğini yap yaptığını yapma.
Steve Jobs için tam tersi geçerli.
Steve Jobs'ın yaptığını yap dediğini yapma.
Çünkü kendisi de aslında tam anlamıyla tutkusunu takip etmiyor.
Ama o kariyerini kurma süreci muhteşem ve işi iyi yapmaya olan odağı aslında.
Stricaps'ın örnek almamız gereken özelliği.
İçimizden gelen o şu işi yapmalısın, sen şu iş için dünyaya geldin veya şöyle bir tutkun var tarzı sorulara cevap bulamayabiliyoruz bazen.
Çoğu insan bulamıyor, ben de bulamıyorum.
Bunun yerine seçeneklerden bir şey seçelim ve bunu iyi yapmaya çalışalım.
E zaten keyif alacağız. Zaten bunun sonunda o tutkumuz da biraz frizlenmeye başlayacak, işimizi sevmeye başlayacağız.
Ve videoyu bitirmeden şunun üzerinde de durmak istiyorum.
İşimizi iyi yapmak neden önemli?
Önce bu sorunun tersini düşünelim.
Bir işini kötü yapan insan bize ne katabilir?
Mesela işini kötü yapan bir mühendisi düşünelim.
Adam öyle bir köprü yapar ki atıyorum köprü yıkılır.
En son insanlar falan ölür.
İşini kötü yapan bir öğretmen öğrenciyi dersten bile soğutabilir.
Yani bir işi kötü yaptığın vakit sadece kendine zarar vermiyorsun.
Çevrene de zarar veriyorsun.
Ve bundan dolayı işi iyi yapmaya dair bir sorumluluğun da var aslında.
Çünkü diğer insanlar da bundan iyi kötü anlamda etkileniyor bir şekilde.
Ve bir işi iyi yapmak aslında ilk başta kendine bir şeyler ispat ettiriyor.
Ya tamam bu işi iyi yapıyorum her şeye rağmen diyorsun kendine.
Ve bu kendine karşı duyduğun o saygıyı sevgiyi de arttırabiliyor.
Bunun yanında diğer insanlardan da güzel dönükler alıyorsun.
Değerli dönükler alıyorsun ve değerli biri olduğunu hissediyorsun.
Bu çok güzel bir his ve gerekli de bir his.
Öbür tarafta değersiz veya işe yaramaz hissetmek berbat bir his.
Ve işini kötü yaptığın vakit bu hisler de harlanabiliyor.
Ama tam tersi işini iyi yaptığın vakit hem çevrenden hem de kendinden gördüğün değer seni hayata bağlıyor bir yerde.
Bu tutku meselesini çoğu insan gibi ben de kafama takıyordum ve bu kitap sayesinde baya bir soruma cevap bulabildim aslında.
Yine okumanızı tavsiye ederim bu kitabı.
Bahsetmediğim çok kısım var.
Cal Newport'un Derin Çalışma isimli bir kitabı da var.
Ona ilgili bir videoda yapmayı düşünüyorum ileride.
Ama bu videoluk bu kadar diyelim.
Kendinize iyi bakın. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
