
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Var olan tek şey benim zihnimdir, bu kadar. Harbiden bu kadar mı?
Bölümler:
Solipsizm Nedir?
Fiziksel vs. Zihinsel
Öteki Zihinler Problemi
Tutarsızlıklar
Kaynaklar:
Internet Encylopedia of Philosophy, Solipsism and the Problem of Other Minds
Descartes, Meditasyonlar
John Locke, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme
George Berkeley, İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine
George Berkeley, Hylas İle Philonous Arasında Üç Konuşma
Ludwig Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar
Transkript
Altyazı M.K.
Çocukken üzerine düşündüğüm bir fikir vardı hatta muhtemelen sizin de kafanızdan geçmiştir.
Ya annem babam arkadaşlarım yani çevremdeki tüm herkes bir hayal ürünü ise, tek gerçek olan şey ben isem ve diğer tüm insanlar zihnimdeki birer yanılsama ise, kısacası tek kişilik bir simülasyonda
isem. Daha sonra bu düşünce üzerine pek düşünmedim.
Sonuçta çocuktum ve bu düşüncenin gerçek olma ihtimali bile korku vericiydi.
Fakat bu görüş çocukça bir düşünce deneyinden ziyade zihin felsefesinde bir karşılığa sahip.
Solipsizm diye geçiyor ve bize şunu diyor.
Var olan tek şey benim zihnimdir.
Bu kadar. Benim zihnim dışındaki her şey bir yanılsamadır ve gerçeklik teşkil etmez.
Yapılan bazı araştırmalar solipsizmin bebeklerde daha yaygın olduğunu gösteriyor.
Bebeklerde bir empati duygusu tam gelişmediğinden ve çevresindekileri tam olarak algılayamadığından algısı bir solipsistin algısına benziyor.
Tabii yaş ilerledikçe solipsizmden eser kalmıyor ve diğer insanların da gerçekliğini tanımaya başlıyorlar.
Bu felsefenin derinlerine inmeden önce solipsizmin biraz tüyler ürpertici bir düşünce olduğunu da Bu felsefeyi I Am Legend filmindeki ana karakterin durumuna benzetiyorum.
Filmde diğer tüm insanlar zombiye dönüşmüş haldeyken tek normal insan ana karakter.
Solipsizm'de diğer insanlar da zombi ama daha doğrusu felsefi zombi.
Yani bize tıpkı bir insan gibi gözüküyorlar fakat aslında değiller.
Ki bu durum filmdeki senaryodan bile korkunç çünkü bir kandırmacası var.
Herhalde solipsist olmaktan daha kötüsü bir solipsistin hayal ürünü olma.
Yani hiçbirimizin bir gerçekliği yok ve sadece belli bir kişinin zihnindeki tasarılardan ibaretiz.
Felsefeciler tarafından öyle çok saygı duyulan bir görüş filan da değil aslında solipsizm.
Ama yine de felsefeciler bir görüşü sevmese de, saygı göstermese de üzerine fikir beyan etmeyi seviyorlar.
Ki bir dönem bu görüşü kendini kaptıran felsefeciler de olmuş zaten.
Şimdi bu fikirlere bir göz atalım.
Solipsizmi iki kısma ayıralım.
Birincisi benim zihnim var, ikincisi ise diğer zihinler yok.
Önce ilk kısmı inceleyelim.
Bir kişi zihninin varlığını nasıl ispat eder?
Descartes'in yöntemsel şüphesi bu durumda ilk akla gelen örneklerden.
Çevremizdeki her şeyden, herkesten şüphe duyabiliriz ve gerçek olup olmadıklarını sorgulayabiliriz.
Fakat sıra kendimize geldiğimizde ve kendimizin de gerçek olup olmadığını sorguladığımızda bir çelişkiye düşeriz.
Her şeyden, herkesten şüphe edebilirim fakat kendi zihnimin varlığından şüphe edemem.
Hiç değilse ben, düşünceler, şüpheler üreten bir şeyim.
Bu durum bile benim zihnimde belli aktivitelerin olduğunu, yani zihnimin var olduğunu gösteriyor.
Buraya kadar tamam, zihnim var olsun diyelim.
Peki ya zihnim dışındaki şeyler?
Şu an konuştuğum mikrofon veya sizin bu podcast'e dinlediğiniz bilgisayar veya telefon.
Bu cisimlere vardır derken neye dayanıyoruz?
Bir kere bu cisimlerin bir zihni yok, yani kendi zihnimi kanıtladığım yöntemle bunların varlığı kanıtlanmıyor.
Bu kısımda belli bir cisim örneğinden hareket etmek daha etkili olacak.
Bir elmayı düşünelim. Bu elmanın özellikleri hakkında neler söyleyebiliriz?
Bir kere küresel bir şekli vardır.
Aynı zamanda kırmızı bir renge sahiptir.
Bir de elmayı yediğimizde bizde bıraktığı bir tat vardır.
Tüm bunlardan hareketli elmanın bir fiziksel karşılığı vardır diyebiliriz.
Sonuçta elma tüm hacmiyle, şekliyle önümüzde duruyordur.
Bir de zihinsel karşılığı var.
Elmayı ısırdığımız vakit bize hissettirdiği tat veya kokladığımız zaman hissettiğimiz koku.
Bu kısımda filozof John Locke bize iki sınıf sunuyor.
Birincil ve ikincil nitelikler.
Birincil nitelikler bir cismin şekli, hareketi, uzayda kapladığı yer gibi özelliklerdir.
Birincil niteliklere sahip olmayan bir cisim düşünmeye çalışalım, düşünemeyiz.
Kısacası birinci nitelikler bir cismi cisim yapan şeylerdir.
İkinci nitelikler ise cisimlerde kendi başına bulunmayan, bizim duyu organları sayesinde algıladığımız şeylerdir.
Bir cismin rengi, sesi, tadı veya kokusu gibi özellikler bu sınıfa girer.
Rock için ikinci nitelikleri var eden şey aslında insan zihnidir.
Burada şöyle sorular yöneltilebilir.
Bir elmanın rengi, tadı veya kokusu neden insan zihnine bağlı bir şey olsun ki?
Bu özellikler elmanın kendisinde olan insan zihninden bağımsız şeyler değiller midir?
Mesela elma ne renktir diye sorduğumuzda sağduyu direkonun kırmızı renkte olduğunu söyler.
Fakat elma gün ışığında kırmızı gözükmektedir.
Hava karardığında elmanın rengi de koyu gibi gelecek hatta tamamen karanlık bir ortamda neredeyse siyah bir elma gibi olacaktır.
Yani elmanın rengi bir sabitlik içermez ve zihin tarafından değişken bir şekilde algılanabilir.
İkinci nitelikler kendi başlarına bir gerçekliğe sahip değildirler.
Ancak bir kişinin duyumlarıyla algıladığı ve belli şartlara göre değişebilen zihinsel şeylerdir.
Sonuç olarak Locke'un görüşüne göre cisimlerin varlığı bir ikililik içerir.
Cismin önce zihinden bağımsız bir fiziksel karşılığı, daha sonra ise duyularımız ile algılanan bir zihinsel karşılığı vardır.
Fakat Locke'un bu ikililiğine şöyle bir itiraz getirebiliriz.
Bir masa düşünelim. Bu masanın şekli veya boyutu gibi özellikleri birinci niteliklere girer.
Yani Locke için bu özellikler zihinden bağımsız bir gerçekliğe sahiptir.
Lakin bir masaya iki farklı açıdan baktığımızda o masayı farklı şekillerde görürüz.
Veya bir binaya yakınlaştığımız vakit gördüğümüz boyutu daha büyükken uzaklaştığımızda boyutu küçülecektir.
Birinci niteliklerde zihnimize bağımlı bir yapıdadır.
Locke ayrıca bize birinci niteliklerin bir cismi cisim yapan şey olduğunu ve birinci nitelikler olmadan bir cismi düşünemeyeceğimizi söyler.
Fakat aynı durumu ikinci nitelikler için de söyleyebiliriz.
Mesela renksiz bir elma düşünmeye çalışalım, düşünemeyiz.
O elmayı siyah-beyaz renkte, gri renkte veya bir rengin saydığımı şeklinde düşünürüz fakat renksiz düşünemeyiz.
Yani ikinci niteliklerde aslında bir cismin olmazsa olmazlarına girebilir.
Bu itirazlardan hareketle birinci il ikinci nitelikler diye ayrım yapmaya ne gerek var ki sorusunu sorabiliriz.
Burada işin tuhaf kısmına geliyoruz.
Eğer birinci il ikinci nitelikler diye bir ayrım yapmaya gerek yoksa ve bir cismin tüm özellikleri zihnimizdeki imgelerden ibaretse o zaman her şey zihinseldir.
Fiziksel bir karşılık yoktur sadece zihinsel karşılık vardır.
Bu sözü sarf etmemiz ile idealizm felsefesine giriş yaptık aslında.
Var olan her şey zihnimizde gerçekleşiyordur.
Bir düşünceden ibarettir.
Daha fazlası değil. İdealizm, zihnimizin dışındaki madde, cisim, fiziksel dünya gibi kavramların hepsini reddeden ve tüm varoluşu zihnimize indirgeyen bir görüştür.
Filozof George Berkeley idealizm ile örtüşen şu sözü söyler.
Var olmak, algılanmış olmaktır.
Bu cümle ilginç bir düşünce deneyini de yanında getiriyor.
Dünyanın bir ucundaki bir ağacı düşünelim.
Fakat bu ağacı kimse fark etmemiş olsun.
Zihinlerde hiç yer etmemiş, hiçbir düşünce içinde geçmemiş bir ağaç.
O zaman idealizmi temel alırsak bu ağaç için hiç var olmadı mı diyeceğiz.
Barclay idealizmindeki bu boşluğu tanrı kavramıyla dolduruyor.
Çünkü tanrı her şeyi gören, bilen olmasının yanında her şeyi algılayandır.
Dünyanın öbür ucunda kimsenin daha önce farkına varmadığı bir ağaç için yine vardır diyebiliriz.
Çünkü kimse tarafından olmasa bile tanrı tarafından algılanmıştır.
İdealizm ve tanrı ilişkisine bu gözle bakmak, Tanrı'nın yoktan var eden özelliğiyle de bir uyum içinde.
Çünkü kendisi dışındaki her şeyi ilk algılayan yani varlığını tescil eden de Tanrı'dır sonucuna geliyoruz.
Son anlattıklarıma baktığımızda solipsizmden biraz uzaklaşıp idealizme geçiş yaptık gibi gelse de aslında solipsizme daha da yakınlaştık.
Çünkü solipsizm idealizmin...
Başka bir formu. Nihayetinde idealizm bize var olan her şey zihinler, düşüncelerdir derken solipsizm ise var olan tek şey benim zihnim, benim düşüncelerimdir der.
Peki neden? Niçin diğer zihinlerin varlığını da kabul etmek yerine sadece kendi zihnimizin varlığını kabul ederiz ki?
İnsan zihnini bir nevi kapalı kutu olarak düşünebiliriz.
Başkaları bizim zihnimizde neler döndüğünü tam olarak bilemez.
Aynı zamanda biz de başkalarının zihnindekileri tam olarak bilemeyiz.
Emin olarak bilebileceğimiz tek şey kendi zihnimizden geçenlerdir.
Şimdi burada iki seçene karşımıza çıkıyor.
Öteki insanlar da benim gibi bir zihne sahip olabilir veya olmayabilir.
Belki de öteki insanlar bana zihin sahibi gibi gözüken fakat özünde bir zihne sahip olmayan felsefi zombilerdir.
Bu durum zihin felsefesinde öteki zihinler problemi olarak geçer.
Bu probleme sağduyuyla baktığımızda pek kafamıza yatmayabilir.
Sonuçta diğer insanların da zihinleri olduğunu kabul etmemiz için nedenlerimiz vardır.
Örneğin elimizi kestiğimizde bir inleme sesi çıkarırız, mimiklerimiz değişir, bedenimizle bir tepki veririz kısacası.
Şimdi bizden başka bir kişi de elini kestiğinde verdiği tepki bizimkiyle aynı olacaktır.
Bundan hareketle tamam deriz.
Bu kişinin elinin kesilmesi karşısında gösterdiği tepki aynen benimki gibi.
O zaman bu kişi de kendi zihninde bir acı hissetmiştir ki benimkiyle örtüşen tepkiler versin.
Aslında bu güçlü bir argüman değil çünkü fiziksel bir örnekten zihinsel çıkarım yapıyoruz ve dayandığımız yöntem ise benzerlik.
Karşımdaki de benim gibi bir insan yani bende olan şeyler mesela zihin karşımdakinde de olacaktır.
Ama bu durum her zaman böyle olmak zorunda değil.
İnsana her açıdan muazzam derecede benzeyecek bir robot geliştirsek ve onu da bir darbeye maruz kaldığında insan gibi tepki verecek şekilde programlasak o zaman bu robotu da insan saymamız için bir nedenimiz
olacaktır. Fakat fizikselden hareketle zihinsele ulaşamayacağımızı kabul ettiğimiz takdirde bu sefer işler başka türlü sarpa sarıyor.
Bir masayı düşünelim. Bu masaya vurduğumuzda ona hasar verdiğimizde doğal olarak bu masanın bir acı çektiğini düşünmeyiz.
Lakin bu kısımda yine benzerlikten yararlanırız.
Masaya bakıyoruz. İnsan gibi canlı bir organizmaya sahip değil.
Bir beyni, sinir sistemi yok.
Kısacası cansız, bana hiç benzemiyor o zaman bir zihne de sahip değil şeklinde insanla bir benzerliğin olmamasından yola çıkarak bir masanın acı çektiğini düşünmüyoruz.
Eğer benzerlikten hareketle yaptığımız çıkarımları tamamen red edeceksek bir masanın da zihin sahibi olabileceğini düşünmemiz için sebepler doğacaktır.
Tabii ki de bir masayı zihin sahibi olarak kabul etmek sağduyuya son derece uzak.
Bu kısımda Ludwig Wittgenstein'ın ortaya attığı özel dil argümanı bize farklı bir pencere veriyor.
Önce bir konuşma dilini mesela Türkçe'yi düşünelim.
Türkçenin diğer her dilde olduğu gibi belli kuralları, usulleri vardır.
Ve bu dili konuşabilmek, kendimizi bu dilde ifade edebilmek için bu dilin usullerini bilmemiz gerekir.
Mesela birisini özlediğimiz ve bu özlemi ifade etmek istediğimizde seni özledim cümlesini kurarız.
Gidip de senden nefret ediyorum filan demeyiz.
İçimizdeki hissiyata karşılık gelen kelimeleri seçeriz.
Çünkü diğerleri tarafından anlaşılmamızın tek yolu budur.
Burada bir dilin dil olabilmesi için diğer insanların da bu dili bilmeleri ve bir uzlaşı içinde olmaları gerektiğinin altını çizelim.
Fakat öyle bir dil düşünelim ki bu dil yalnızca tek bir kişi tarafından anlaşılsın.
Diğer herkese yabancı gelen bir dil olsun.
Wittgenstein'a göre böyle bir dil mümkün değildir.
Şöyle bir örnek üzerinden gidelim.
Bir adada yalnız başına yaşayan bir kişiyi düşünelim.
Bu kişi bir yılan görüp korktuğu vakit hissiyatını ifade etmek için gidip günlüğüne S harfini yazsın.
Ve bu S harfi bu kişinin sadece kendisinin bildiği özel dilinde yılanı gördüğü vakit hissettiği duyma karşılık gelsin.
Wittgenstein için bu kişinin tecrübe ettiği duyumu kendi ürettiği özel dilindeki bir ifadeye karşılık olarak seçmesi imkansızdır.
Çünkü bu özel dil insanların uzlaşıya vardığı herhangi bir kurala bir ölçüte bağlı değildir.
Bu kişi kendine özel olan dilinde bu S harfini istediği şekilde kullanabilir.
Yılan gördüğü vakit hissettiği duyuma S derken, başka bir seferde uykusu geldiği vakit bu duyuma da yine S diyebilir.
Ve bu senaryoda onu engelleyecek, bak S harfini önceden şu duyumun içinde kullanmıştın, dilini kullanırken hata yapıyorsun diye uyaracak birisi de yoktur.
Oysa bir dilin en önemli kriterlerinden biri insanlar tarafından uzlaşıya varılmış kuralları olmasıdır.
Ve birisi belli bir dilde kendini ifade edecekse bunu kafasına göre değil o dil için uzlaşıya varılmış bir usulle yapmak zorundadır.
Acı içindeyim cümlesini sarf eden biri spesifik olarak kendi acısından bahsetmiyordur aslında.
Toplum tarafından kabul görmüş genel geçer bir acı kavramından bahsediyordur.
Bir dili konuşuyorsa, kelimeleriyle kendini ifade ediyorsa, toplumun yani diğer zihinlerin algısındaki acı kavramını kullanmaya mahkumdur.
Sonuç olarak bir dil kullanıyor olmamız bile diğer zihinlerin varlığını ister istemez tanıdığımızı onlarla beraber dil kurallarını kabul ettiğimizi gösterir.
Bir dil yapısı gereği var olabilmesi için diğer zihinlere muhtaçtır.
Ama halen birisiyle ortak bir dil konuşuyor olmamız bile o kişinin zihnindekileri tam olarak anlayabileceğimizi göstermez.
çektiğim acıları bir ben bilirim şeklindeki lafları illaki duymuşuzdur çevremizden.
Aslında bu söz sık kullanılan basit bir aforizma gibi gözükse de, felsefi açıdan da doğruluk payına sahip.
Şöyle acı çekiyorum, böyle acı çekiyorum derken bile hissettiğimiz acıyı tam olarak karşı tarafa aktaramayız.
Karşı taraf bizim söylediğimizi deşifre ederken, tam olarak bizim hissettiğimiz acıyı deneyimlemek yerine, kullandığımız dildeki kelimeleri, gramerleri çözümleyerek o dilin sınırları kapsamındaki anlamı.
Kavrayabilir ancak. Kullandığımız dilin belli sınırları, kuralları ve ölçütleri olması bir dilin dil olabilmesi için elzemken aynı zamanda karşı tarafın zihninden tam olarak geçenleri anlamada da bir engel
teşkil ediyor. Şimdi özel dil argümanından hareketle solipsizme geri dönelim.
Bir solipsist bu felsefesini karşı tarafa, diğer insanlara nasıl aktarabilir?
Diyelim bir kişi gelsin size desin ki, var olan tek şey benim zihnim ve sen benim zihnimin bir ürünüsün sadece.
Böyle diyen biriyle felsefi bir tartışma yapmayı ciddiye almak bile zor.
Bizi soktuğu durum felsefiden ziyade psikolojik gerçe.
Bizim bir gerçekliğimiz olduğunu hesaba katmayan, sadece kendi zihninin var olduğunu kabul eden biriyle konuşmak cazibe edici görünmüyor pek.
Hatta bir solipsistin kendisini ifade etmeye çalışması bile bir çelişkiye sahip.
Solipsistin dil kullanma ihtiyacı gütmesi, diğer insanlara veya diğer zihinlere bir şey anlatmaya çalıştığını, ister istemez o zihinlerin de varlığını tanıdığını gösteriyor.
Bunun dışında solipsist bir kişiye şöyle bir soru da yönlendirilebilir.
Eğer var olan her şey senin zihninden ibaretse o zaman izafiyet teorisini, Picasso'nun tablosunu veya Messi'nin futbol yeteneğini de mi senin zihninin bir ürünü?
Eğer öyleyse bu kişinin tanrı gibi bir şey olması lazım.
Berkeley'de bu durum daha tutarlı çünkü en azından idealizmin merkezine tanrıyı koyuyor.
Oysa solipsist biri idealizmin merkezine kendisini koyuyor.
Berkeley'de tanrı sıfatları gereği bu kadar yükün altından kalkabiliyorken bizim gibi bir insanın kalkıp da böyle bir şey demesi pek inandırıcı gelmiyor.
Sonuç olarak solipsizm felsefesi içinde bilincin varlığı veya öteki zihinler gibi zor problemleri de içerdiğinden bu felsefeyi tamamen çürütecek bir itiraz getiremesek de Bu felsefenin başlı başına sağduyuya
epey aykırı bir fikir olduğu ortada.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
