
- Ateizm cephesinden Tanrı’nın varlığına dair bir itirazda, sessizlik itirazıdır. Diyelim ki Tanrı var, peki o zaman neden bu kadar sessiz? Eğer Tanrı gerçekten varsa neden kendini gösterip herkese var olduğunu kanıtlamıyor ki? Böyle yapsa tüm bu mesele çok daha pratik olmaz mıydı?
- Kaynak makale: https://iep.utm.edu/divine-hiddenness-argument-against-gods-existence/
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Transkript
Ateizm cephesinden Tanrı'nın varlığına dair bir itiraz da sessizlik itirazıdır.
Diyelim ki Tanrı var. Peki o zaman neden bu kadar sessiz?
Eğer Tanrı gerçekten varsa neden kendini gösterip herkese var olduğunu kanıtlamıyor ki?
Böyle yapsa tüm bu mesele çok daha pratik olmaz mıydı?
Herkes Tanrı'nın varlığını kabul eder ve Tanrı'nın varlığını bilmelerine rağmen ona karşı çıkan ve kendi çıkarını düşünen kişiler, yani teknik olarak şeytanlık yapanlarla yapmayanlar olarak ikiye ayrılırdık.
İsa'nın zamanında yaşayan Habariler veya Muhammed Peygamber'in zamanındaki sahabeler, mucizeye tanık olduklarını iddia ederler mesela.
İsa'nın havarileri onun ölü bedeninin kaybolup dirildiğini görmüştür.
Ehl-i sünnet inancına göre de sahabeler Muhammed peygamberin ayı ikiye yağardığını görmüşlerdir.
Fakat günümüzdeki bir dindar bu tarz bir mucizeyi asla deneyimleyemiyor.
Onun da hakkı değil mi mucizeyi görüp gönül rahatlığıyla inanmak?
Bir tane mîm vardı. Kameranın icadından sonra dini mucizelerin yok olması diye.
Aslında kameranın icadına kadar geri gitmemize de gerek yok.
Peygamberlerin yaşam tarihleri haricinde böyle gözde görülür bir mucize iddiası göremiyoruz.
Havari veya sahabelerin aktardığı mucize iddiaları da adı üstünde iddiadan ibaret.
Veya hadi mucizeyi de geçtim.
Tanrı direkt her insanla kişisel bir bağ kurup iletişime geçse, Tanrı'ya inanmak isteyen ama gereken kanıtı göremeyen insanların işini kolaylaştırmış olmaz mıydı?
Sonuçta dini kitaplarda Tanrı'ya inanmadığın takdirde başına gelecekler pek hoş değil.
Tanrı neden insanları arada bırakıyor?
Din felsefesinde Tanrı'nın kendisini göstermemesinin, sessiz ve gizli kalmasının aslında kendi sıfatlarıyla çeliştiği görüşü ilahi gizlilik argümanı olarak geçer.
Yani sonsuz güçlü, sonsuz iyi ve her şeyi gören, bilen bir Tanrı'nın bu kadar gizli kalmayacağını, bundan hareketle de aslında Tanrı'nın var olmadığını savunur bu argüman.
Amiyane tabirle ifade edecek olursak, eğer Tanrı gerçekten var olsaydı bu kadar sessiz kalmazdı.
Evrenin en büyük hakikatini, yani kendisinin varlığını kullarından böylesine gizlemezdi.
Bu ilahi gizlilik argümanının yanında bir de ilahi gizlilik problemimiz var.
Ve ikisi aslında epey farklı pozisyondalar.
İlahi gizlilik argümanı temelde ateistlik bir argümandır.
Ve tanrının sessizliğinden hareketle aslında var olmadığını savunur.
İlahi gizlilik problemi ise dindarların yani teistlerin cebelleştiği bir problemdir.
Ve bu problemde bir dindar Tanrı'nın neden sessiz kaldığını inandığı dine göre temellendirmeye çalışır.
Bu sessizlik de Tanrı'nın niyetini anlamaya çalışır.
Biz bu podcast'ta hem argüman hem de problem olan ilahi gizliliği işleyeceğiz.
Ve Tanrı'nın sessizliğinin onun varlığına bir problem teşkil edip etmediğine dair bir beyin fırtınası yapacağız.
İlahi gizlilik din felsefesinin benim gözümde en ilgi çekici konularından birisi.
Sizlerin de ilgisini çekeceğinden eminim.
O yüzden bir yere ayrılmayın, başlıyoruz.
Şimdi argümanın en basit versiyonundan başlayalım.
Bir kişiyi düşünelim. İsmi Melissa olsun.
Melissa dine karşı ılımlı birisi.
Öyle dinlerden nefret etmiyor.
Dinlerle dalga geçen militarist bir ateist değil.
Hatta yüreğindeki boşluktan dolayı bir taraftan bir dine inanmak da istiyor.
Ama o dinin kutsal kitabındaki bazı ayetleri kafasına oturtamıyor.
Ve Tanrı kendisine hiçbir şekilde gözükmediği için veya Tanrı'nın kendisiyle hiçbir şekilde iletişime geçtiğini hissedemediği için bir türlü inanamıyor.
İşte Melissa ilahi gizlilik argümanı için iyi bir örnektir.
Çünkü dine karşı ılımlı birisi.
İlahi gizlilik bize der ki eğer Tanrı var olsaydı Melisa gibi arada kalmış ve inanmaya karşı ılımlı insanlara kendini gösterirdi.
Sessiz kalmazdı. Sonuçta biz Tanrı'yı tanımlarken ne diyoruz?
Sonsuz güçlü, sonsuz iyi ve her şeyin farkında.
Şimdi bu iyi ve doğru tanrı, Melissa gibi arada kalmış birisine neden gözükmez ki?
Onu neden tanrıya karşı inançsız bir pozisyona mahkum eder?
Sonuçta Melissa kendince çabalıyordur.
Tanrının varlığına ikna olsam da inansam diye bekliyordur.
Filozof Schellenberg'e göre tanrı gerçekten var olsaydı, Melissa gibi arada kalmışlar olmazdı bu dünyada.
Çünkü tanrının Melissa'ya gözükmemesi tanrısal sıfatlarla çelişirdi.
Üstelik tanrı sadece bir kere Melissa'ya gözükseydi, bu durum bile Melissa'nın huzurlu bir dindar olmasına yetecekti.
İlahi gizliliğe yönelik başka bir argüman çeşidine geçelim.
Bu argüman bize der ki eğer Tanrı var olsaydı günümüzdeki dindarlık oranı çok daha yüksek olurdu.
Çünkü Tanrı günün sonunda herkese hitap etmek ve kendisine inandırmak ister.
Oysa günümüzde bakıyorsun hele ki modern dönemde non-teizm dediğimiz inanç türleri.
Yani agnostisizm, deizm veya ateizmde ciddi bir yükseliş var.
Bir de bu inanç meselesine kültürel yaklaşalım.
Şu bir gerçek ki dünyaya geldiğimiz ülke bizim sadece konuştuğumuz dili değil, inandığımız dini de belirliyor.
Türkiye'de doğan insanların çoğu kendisine Müslüman der.
Fakat bu aynı kişi Portekiz'de doğsaydı Müslüman olma olasılığı sizce kaç olurdu?
veya Orta Asya'da doğan birisi de gayet yüksek ihtimalle Budist olacaktır.
Doğduğumuz coğrafyanın din üzerindeki bu denli etkisine ne demeli?
Şimdi eğer bir din doğruysa, mesela İslam doğruysa bu İslam dini Türkiye'de bir Müslüman'a gözüktüğü kadar Portekiz'deki bir Hristiyan'a gözükmez.
Bu argüman der ki eğer Tanrı olsaydı din dediğimiz olgu bu kadar kültürel ve çeşitli olmazdı.
Bir nebze homojen dağılmasını beklerdik.
Mesela Tayland'da doğup kültürel bir şekilde Budist olan adamın suçu ne ki?
O orada doğmuş ve İslam'a bir Orta Doğu ülkesi kadar maruz kalmamış.
Hadi günümüzü geçtim bir de geçmiş zamanını düşünelim.
Binlerce yıl öncesine İbrahim'i dinlerin bile ortaya çıkmadığı zamanlara gidelim.
Bu devirdeki atalarımız öyle günümüzdeki gibi tek tanrı inancına sahip değillerdi.
Çünkü onların zamanında böyle tanrı dediğimiz şeyin bile ne olduğu muğlaktı.
Şimşek çakması veya güneş gayet tanrı veya çoklu tanrılar olabiliyordu.
Atalarımızın bizimle aynı dine inanmamak da suçu neydi ki?
Tanrı günümüzdeki insanlara kutsal kitap göndermiş olabilir.
Fakat atalarımıza tam olarak nasıl bir mesaj gönderdi?
Daha doğrusu ortada bir mesaj yoktu.
Ve onlar da bizim gibi kültürel bir takım inançları benimsediler ellerinden geldiğince.
Şimdi motoru biraz ısıttık ve ilahi gizlilik argümanına iyi bir giriş yaptık.
Bir de bu argümana dindarlar tarafından gelen itirazlara göz atalım.
Bir itiraz der ki ılımlı inatsız denilen kişilerin mesela bizim örneğimizdeki Melissa'nın dine karşı ılımlı olması ve tanrıdan bir mesaj alamadığını hissetmesi tanrının var olmadığını ispat etmez.
Çünkü Melissa ne kadar ılımlı olsa da yeteri kadar araştırmamış ve tanrının hikmetine dair başka ipuçlarını kaçırmıştır.
Yani bu itiraza göre Melissa gibi tanrının sessizliğinden yakınan kişiler o sesi duymak için Biraz daha çaba harcamalı.
Tanrı'yı gerçekten metodolojik bir şekilde araştırmalıdır.
Şimdi bu itiraz biraz garip gözüküyor.
Çünkü biz Melissa'nın elinden geldiği kadar Tanrı'yı araştırdığını varsayıyoruz.
Ilımlı birisi ve içten içe inanmak istiyor.
Kendi çapında araştırmalar yapıp sonuca ulaşamayan birisine ya biraz daha çabala demek garip duruyor.
Olmamış işte. Hatta tam bu kısımda Tanrı'nın devreye girip kendisini göstermesi daha mantıklı olurdu.
Melissa tanrıyı kendi çapında ispat etmeye çalışıyor ama belki de kapasitesi onu tam bir sonuca ulaştırmıyor.
Böyle bir durumda Melissa kapasitesini değiştiremez ki.
Bu kız gibi olanlar ne yapsın?
Asıl böyle senaryolarda tanrının birden Melissa'ya gözükmesi daha akla yatardı.
Veya dünyanın aşırı izole bir bölgesinde.
Mesela Afrika'nın teknolojiden telefondan uzak bir kabilesinde yaşayan bir adam düşünelim.
Bu adamın zihninde tanrı fikri bile yoktur ki.
Maruz kaldığı kültür de ona tek tanrılı bir inançtan söz etmez.
Bu Afrikalı adamın da tek başına kendi coğrafyasından tavrıyı bulması hiç de mümkün gözükmüyor.
İlahi gizliyle gelen sağlam itirazlardan birine geçelim.
Bu itiraz der ki bir kişinin Tanrı'nın varlığını direkt, bilinçli olarak kabul etmiyor olması o kişinin inansız olduğunu göstermez.
O kişinin kendisi bile farkında olması bile bu kişi Tanrı katında bir dindardan farksızdır.
Yani bu itiraza göre Melisa Tanrı'ya tam olarak inanmasa bile iyi bir insan olduğu için ve gerçekten samimi bir şekilde Tanrı'nın varlığını ön yargısız olarak aramaya çalıştığı için Tanrı katında inançlı sınıfına girer.
Bir kafir gibi cehennemde yanmaz.
Ve Tanrı Melisa'nın zannettiği gibi sessiz sakinde kalmıyordur.
Aslında Melisa'ya fark ettirmeden bilinç dışı bir şekilde yine bu kızla iletişime geçiyor olabilir.
Mesela bu kız bir iyilik yapar.
Yüreği huzurla dolar ve aslında içine dolan bu huzurun Tanrı'nın ona verdiği fakat Melisa'nın bunu fark etmediği bir lütuftur.
Yani Melisa kendisi fark etmese bile Tanrı...
Tanrı zannettiği kadar sessiz sakin değildir.
Bu itirazı açıklamak için kullanılan bir metafor vardır.
Uzaktan ilişki metaforu.
Diyelim ki Ahmet internetten Sibel'le tanıştı ve farklı şehirde çıktılar.
Bir süre sonra Ahmet ve Sibel'in uzaktan sanal bir ilişkisinin de başladığını düşünelim.
Şimdi Ahmet teknik olarak Sibel'in gerçekte var olduğundan emin değildir.
Onunla sadece yazışarak yakınlaşmıştır.
Sibel'in böyle kıllı 40 yaşlarda bir dayı veya bir yapay zeka olması da gayet mümkün bir senaryodur.
Ama Ahmet ne yapar? Tüm bu şüphelerine rağmen Sibel'in gerçekte var Bu umut onu bu ilişkiye bağlar ve sonunda Sibel gerçek çıktığında ve ikisi evlendiğinde Ahmet'i bu ilişkide tutan Sibel'in gerçekte var olduğuna
dair beslediği umudu olmuştur.
Şimdi bu metaforda Ahmet bilsek Tanrı'da uzaktan ilişki yaşadığımız Sibel mi oluyor?
Biraz garip bir benzetme olacak da aslında hiç fena değil.
Çünkü bu itirazı göre bizler Tanrı'nın varlığından %100 emin olmasak bile sadece böyle umarak o ilişki için gerekeni yapmış oluruz.
Ve öldükten sonra Tanrı bize kendisini gösterdiği vakit bizi bir kafirdir.
ayıran şey Tanrı ile olan ilişkimizdeki o umarım Tanrı gerçektir umudu olacaktır.
Bu itirazın başka bir versiyonu böyle Melissa tarzı ılımlı kişileri de aşarak radikal ateistleri bile dindar kabul eder.
Yani din düşmanı ve Tanrı'nın var olmadığından tüm hücreleriyle emin birisi bile aslında Tanrı ile bir bağ kurmuştur.
Mesela iyilik yaparak, insanlara yardım ederek Tanrı'nın rızasını kazanır.
Ve o Tanrı'ya hiçbir surette inanmasa bile hatta Tanrı fikrinden nefret etse bile aslında Tanrı ile bilinç dışı bir iletişim halindedir.
Melissa örneği falan tamam. da bu örneğin biraz fazla uçuk olduğunu itiraf etmek gerek.
İlahi gizliye yönelik diğer bir itiraza geçiyoruz.
Bu itiraz bize der ki Tanrı'nın sessiz kalmasında belki daha büyük bir hikmet olabilir.
Tanrı'nın gözükmemesi ve bazı insanların onun varlığından şüphe duyması belki Tanrı katında daha iyi bir sonuca teşkil ediyordur.
Fakat ilahi gizlilik argümanını savuranlar ne diyordu?
Tanrı'nın sana gözüktüğü ve senin de Tanrı'nın varlığından emin olduğun bilinçli bir ilişki olabilecek en iyi senaryodur.
Tanrı neden kuluyla iletişimsizliğe geçmek istesin ki?
İletişimden daha iyi bir şey var mıdır?
İşte tesirin itirazı daha çok vardır tanrının bir bildiğiyle sınırlı kalıyor.
Ama vardır bir bildiğinden daha iyi argümanlarımız da bulunmakta.
Mesela özgür irade parametresi.
Tanrı'nın bizlere uyguladığı imtihanın ana ölçeği bizlerin özgür iradeye sahip canlılar olduğumuzu kabul etmemizdir.
Cennete veya cehenneme gitmeye hak kazanırız çünkü özgür irademizle verdiğimiz kararlar bizi buraya götürür.
Eğer bir dinden özgür iradeyi alırsak hepimiz Tanrı'nın kuklası haline gelmiş oluruz.
Oysa Tanrı bize der ki alın size istediğiniz gibi kullanabileceğiniz özgür iradeyi veriyorum.
Fakat dikkat edin size verdiğim bu irade aynı zamanda sizin geleceğinizi ve benim gözümdeki değerinizi tayin edecek.
İşte Tanrı'nın gizliliğini de bu özgür...
Eğer Tanrı herkese gözükseydi ve herkesin görebileceği bir mucize gerçekleştirseydi, Tanrı'nın varlığı fazlasıyla açık ve net olurdu ve herkes inanırdı.
Özgür irade pek kalmazdı çünkü Tanrı'yı reddedemezdin.
Oysa Tanrı sessiz sakin takılarak özgür irademize verdiği payı artırmıştır.
Sana inanıp inanmama seçimini vermiştir.
Özgür iradenin yanında yine benzer bir itirazsa ruh yapımı argümanıdır.
Ruh yapıma göre bu hayatta başımıza gelen her şey, tüm kötülükler, kazalar, ıstıraplar nihayetinde bizim ruhumuzdur.
ruhumuzun terbiye olmasını sağlar.
Bu ruh yapım argümanı aynı zamanda kötülük problemine de gelen bir yanıttır.
Başımıza gelen saçma kötülüklerde Tanrı aslında bizi daha iyi bir insana dönüştürmek istediği için ruhumuzu sınar.
Ruhumuzu geliştirir. Benzer şekilde Tanrı'nın sessizliğini de bu ruh yapım argümanıyla açıklayabiliriz.
Tanrı'nın sessiz kalması da onun kullarına karşı yaptığı kötü bir eylem olarak görülür.
Lakin Tanrı belki de Melissa gibi arada kalmış insanlara bilerek gözükmemeyi tercih edip Melissa'nın ruh gelişimini terbiye etmek istiyordur.
Onun farkında olmadığı daha iyi bir sonucu hazırlıyordur.
Başka bir argüman da sorumluluk üzerinden yaklaşır.
İnançlı bir kişi dinini inanmayanlara anlatmak ister.
Bundan muhteşem bir keyif ve anlam dağılır.
İşte Tanrı'nın bu dünyada inançsızları yaratması belki de inananlar için bir fırsattır.
Dinlerini savunmak için Tanrı'nın onlara yüklediği bir sorumluluktur veya özlem açısından da düşünebiliriz.
Tanrı eğer sürekli bize gözükseydi onu o kadar da özlemezdik.
Oysa özlem bize kıymet bildirir.
Tanrı'ya ulaşacağımızı umarak, onu bir nevi özleyerek onunla olan bağımızı daha da güçlendirmiş oluruz.
Bir kısma geri dönmek istiyorum.
Hani olaya coğrafi olarak yaklaşıp Portekiz'de Hristiyan kültürüyle büyümüş bir adamın İslam'ı bulması, Türkiye'de doğup büyümesine kıyasla aşırı zor olur demiştik ya.
İşte bu argümanın bir itirazı da şöyledir.
Tanrı biz insanların birbirleriyle iletişimde olmasını ister.
Kıtalar ötesindeki bir insanla iletişime geçip bilgi aktarımı yapmamızı bekler.
Yani Afrika'da kabilede hiçbir dine maruz kalmayan birisinde suç yoktur.
Suç o kişiyle iletişime geçmeyen dindardadır.
Yani Tanrı o Afrika'daki kişiyi kafir diye cezalandırmaz.
Sadece dindarların bu kabile adamına ulaşmamasından rahatsız olur.
Tanrı coğrafi olarak bizi bambaşka koşullara bırakarak iletişimin ve bilgi alışverişinin önemini vurgular ve paylaşım için bize fırsat sunar.
Ayrıca bu özgür irade açıklamasına geri dönelim.
Tanrı'nın özgür irademize saygı duyduğu için bize gözükmemesine bir de şu açıdan bakabiliriz.
Tanrı bize direkt gözükseydi belki de ona bu kadar saygı duymayacaktık.
Hatta her gün gördüğümüz biri gibi davranacaktık, değerini bilmeyecektik.
Ama Tanrı bu yolla belki de bizim çabalamamızı istiyordur.
Biraz da bu ilişki için sen çaba göster.
Ben sana gözükmeyeyim, sen beni bul.
Nihayetinde tanrının insana gözükmemesi, tanrının insana sürekli gözükmesinden kıyasla daha anlamlı bir insan-tanrı ilişkisi yaratıyordur.
Tanrı'nın bize gözükmemesi belki de imtihanın bir parçasıdır.
Eğer Tanrı'yı görmek istiyorsak, Tanrı'yı görmeyi hak etmeliyiz de denebilir.
Bu sessizliği Tanrı'nın karakteriyle açıklayanlar da vardır.
Bu görüşe göre Tanrı kendince as bir karakter yapısı, davranış örüntüsüne sahiptir.
Ve bu örüntü kendi içinde tutarlıdır.
Ve Tanrı'nın bize gözükmemesi, onun gözükmesine kıyasla kendi kişiliğine daha uygundur.
Tanrı var olduğundan beri sessizliğiyle meşhurdur ve eğer birden gözükmeye karar verseydi, bu eylem karakter dışı olarak yorumlanabilirdi.
Dindarlar tarafından ilahi gizliyle gelen bu itirazların bazıları gerçekten iyi.
Mesela özgür irade açıklaması hiç de fena gözükmüyor.
Fakat tüm bu itirazlarda bir bilinmezlik, daha doğrusu tanrının bir bildiği vardır tırnısı kulaklarımızdan kaçmıyor.
Eğer her şeyi tanrının bir bildiği vardır diye yorumlarsak ortada pek bir felsefe kalmaz.
Biz insanların iletişim şemasına bakalım.
Mesela ailemizle, anne ve babamızla güçlü bağlarımızı nasıl kurarız?
Onlara maruz kalarak, onlarla sürekli iletişime geçerek.
Anne ve babamız da biz daha bebekken sürekli bizle ilgilendikleri için onlara bir minnet borcumuz vardır.
Tanrı ile olan ilişkimizden de bir nebze ailemizle olan ilişkimizdeki performansı beklemez miyiz?
Yani bize belli anlarda gözükse, yardım etse bu ilişki çok daha sağlıklı olmaz mıydı?
İşte burada dindarlar Tanrı'nın sevgisi ile ailenin sevgisi arasında bir ayrıma giriyor.
Biz ailemizin sevgisine muhtaç olduğumuz gibi ailemiz de bizim sevgimize muhtaçtır.
Oysa Tanrı hiçbir şeye muhtaç değildir.
Sadece bir şeyler bekler fakat aynı şeyi sana vermek zorunda değildir.
Çünkü seviyelerimiz eşit değildir.
Yani insanlarla kurduğumuz ilişkiyle Tanrı'yla kurduğumuz ilişkiyi birbiriyle kıyaslamak tutarlı olmayacaktır.
Ayrıca Tanrı'yı fiziki olarak görmek dediğimiz olay bile Tanrı konseptine bir nebze aykırı değil midir?
Tanrı her şeyden aşkın, özel ve tek bir varlıktır.
Dünya gözüyle Tanrı'yı görebilmek demek, Tanrı'nın o Tanrı sağlığına aykırı gibi gözüküyor.
Sanki görünmezlik kendisine yakışıyormuş gibi.
Tanrı'nın sessiz ve bu kadar gizli kapaklı davranmasından sadece ateistler değil, gayet bir dindar da şikayetçi olabilir.
Hatta ikisi arasındaki ayrıma podcast'in başında değinmiştik.
Bir ilahi gizlilik argümanı var, ateizm argümanı.
Bir de ilahi gizlilik problemi var, yani dindarların çözmeye çalıştığı bir problem.
Hatta gariptir ki 20. yüzyılda felsefedeki gelişmelere kadar ilahi gizlilik dediğimiz problem ateistlerin değil de dindarların problemiydi.
Dindarlar inandıkları Tanrı'nın neden bu kadar sessiz olduklarını anlamaya çalışıyorlardı.
Aziz Ansar ne demişti?
Eğer sen her yerdeysen neden seni hiçbir yerde göremiyorum?
İlahi gizlilik argümanını sizlere giriş seviyesinde anlatmaya çalıştım.
Umarım keyif almışsınızdır.
Burada bitirebiliriz. Kendinize iyi bakın ve bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
