
- Sosyal anksiyetemi nasıl yendim?
- Evital, online sağlık hizmetlerini erişilebilir hale getiren bir dijital sağlık platformdur. Kullanıcılar; psikolojik danışmanlık ve beslenme danışmanlığı hizmetlerini online olarak alabilir, ücretsiz ön görüşmeyle ihtiyaçlarına en uygun uzmanı seçebilirler.
- Daha fazlası için: https://s.evital.app/PORTAL25
- PORTAL25 koduyla tüm seans paketleriniz %20 indirimli.
Transkript
Evital'in katkılarıyla. Bir aralar sosyal anksiyete ile başım dertteydi.
Şu an baya bir aşama kat etsem bile halen az olsa var.
Sosyal bir canlı olan insanın anksiyetesi olması ne ironik bir durumdur.
Bir şeyleri kaçırıyormuş hissini iliklerine kadar hissedersin.
Aklına bir espri gelir, aman yapmayayım dersin.
Birine açılmak istersin ama bu fikir sadece düşüncede kılır.
Ardından başka birisi ona açılır ve sen de öyle baka kılırsın.
İnsanlarla yakınlaşmak, onlarla beraber gülüp eğlenmek istersin ama bir izleyici olmaktan öteye gidemezsin.
Fırsatları devamlı kaçırdığım bir döngüde hapsolmak gibidir sosyal anksiyeti.
İnsan ara sıra dönüp bir hayatına bakmayı sever.
Neler yaşamışım diye bir hayat özeti çıkarır.
Sosyal anksiyetli biri geri dönüp bir hayatına baktığında göreceği manzara.
İçinde kalmışlıklar yığınıdır.
İnsanların seni devamlı yargıladığını zannedersin.
Bu yargıların olumsuz olduğunu düşünürsün.
Ve en fenası onların bu yargılarında haklı olduğuna inanırsın.
Sosyal anksiyetimi ilk keşfettiğim zamanlar 10-15 yaşlarındayken eve misafir geldiği zamanlardı.
Annem misafirlere hoş geldiniz demem için beni çağırırdı.
Odamdan çıkıp o misafirlere kısacık bir selam vermek bile o kadar sancılı bir süreçti ki benim için.
Sesim inceliyor, ellerim titriyor ve sordukları sorulara saçma sapan cevaplar veriyordum.
Odama döndüğümde ve kıpkırmızı olduğumu fark ettiğimde kendimde bir şeylerin ters gittiğini anladım.
Okuldan eve gelip kapıda misafirlerin ayakkabısını görmek benim için bir kabuslu.
Misafirlerden kaçmak için elimden geleni yapardım.
Onlar gittikten sonra eve geldiğim bile olurdu.
Ya da ses çıkarmadan odama gider, kapımı sessizce kapatır, sanki eve hiç gelmemiş gibi davranırdım.
Öz saygımı mahvedecek türlü yöntemleri, midem bulanı bulana yapardım.
Yeter ki misafirlerle iletişime geçmek zorunda kalmayayım.
Nefret ediyordum bu durumdan.
Ne kadar da saçmaydı. Misafirlere gelip bir hoş geldiniz demekti.
Birkaç saniyeyi geçmeyen yüzeysel diyaloglar kurmakta neden bu kadar zorlanıyordum ki?
Neyimden utanıyordum bu kadar?
Sosyal anksiyetinin bir paradoksu da yuvarlanan kar topu misali işlerin daha da sarpa sarmasıdır.
Komik bir duruma düşmekten korkarsın.
Ama bu korkun seni daha komik bir duruma düşürür.
Ve bu durum bir kısır döngü haline girer.
Bu sürecin özgüveni nasıl da mahvettiğini söylememe gerek bile yok.
Kendimi diğer insanlarla kıyaslamadan edemiyordum.
Özellikle özgüveni yüksek kişilere karşı feci bir kıskançlığa sahiptim.
Nasıl da rahattılar konuşurken öyle.
Ne muazzam bir özgüvenleri vardı.
Konuşmalarındaki o sunum, o kendinden eminlik beni büyülüyordu.
Konuşmalarının içeriğinde öyle özel bir şey yoktu.
Ama kendilerini ifade ederken takındıkları o rahatlık ve özgüven beni benden alıyordu.
Çünkü konuşurken bende hiç esamesi okunmuyordu bunların.
Doğru dürüst konuşmayı beceremediğimden insanların beni dinlemekte zorlandıklarını da biliyordum.
Elleri, sesi titreyen birisi ister...
Altyazı M.K.
odaklanmamıştır. İyi konuşmacılar konuşma sırasında dışarıdan nasıl göründüklerine değil, direkt konuşmalarına odaklanırlar ve bu yüzden bu kadar iyi konuşurlar.
Perspektifleri dışarıya yöneliktir.
Aktarım sürecine odaklanırlar.
Sosyal anksiyete değilse perspektif içeriye yöneliktir.
Nasıl aktardığından ziyade nasıl yargılandığına odaklanırsın.
Kafasının içinde hep acaba benim hakkımda ne düşünüyorlar sorusunu döndüren birisinin odaklanabilmesi hiç mümkün mü?
Bu süreçte yazı yazmanın bana ne kadar iyi geldiğini anlatamam.
Yazı yazmak sosyal anksiyetesi olan bir Birinin dert arkadaşı gibidir.
İlk bölümde bahsettiğim yazının insana verdiği mahremiyetin, o tek başınalık hissinin konforu bambaşkadır.
O dönemler kendimdeki bu durumu anlayabilmek adına yazılar yazıyordum.
Hani kadar bu yazılarda kendimi ifade edebilmenin verdiği bir tatmin söz konusu olsa da sosyal anksiyetime hiç de yardım olmuyordu bu yazıların.
Bir taraftan senaryo yazımına da meraklıydım ve ara sıra kısa hikayeler kırılıyordum.
O an aklıma bir fikir belirdi.
70 yaşımdaki halimi hikayeleştirerek kaleme alsam ve bu senaryoda sosyal anksiyetimi yenemediğimi hesaba katsam nasıl bir sonuç çıkardı?
Bir nevi benim hayat filmimin kıyamet senaryosu olacaktı.
Bu fikir karşısında hem ürpermiş hem de büyülenmiştim ve hemen işe koyuldum.
Sosyal anksiyetimi asla yenemezsem 70 yaşında nasıl bir hayatım olacağını yazmaya başladım.
Öncelikle görünüşümle başlamam gerekiyordu.
Bembeyaz saçlar ve sinir bozucu bir kamburla kendimi hayal ettim.
Ama asıl nokta tabii ki görüntümden ziyade zihnimin içiydi.
Bir kere çevireme karşı yoğun bir haset içerisindeydim.
Kendini gerçekleştirmeyi başarmış insanları gördükçe öfke krizlerine kapılıyor.
Benim ise o treni çoktan kaçırdığımı hatırlıyordum.
Hayata geçirmeyi bekleyen iyi fikirlerim vardı.
Ama yargılanma korkusundan hepsi zihnimde hapsolmaya devam etti.
Herkes bu hayatta bir iz bırakmak isterdi.
Ve benim tek izim yüreğime açtığım yaralardı.
Bir şeyleri değiştirmek için artık zamanım ve enerjimin kalmadığını biliyor.
Elimdeki tek fırsat olan bu hayatı heba etmenin giderek artan ıstırabına katlanıyordum.
Hayatım film şeridi gibi önünden geçer ya.
İşte benim film şeridim önümden geçerken mide bulantısı ve dehşet hissettiriyordu.
Evet kabul ediyorum absürt derecede dramatikleştirerek ele almıştım bu yazıyı.
Bu kıyamet senaryomda kendime karşı gittikçe acımasız oluyor.
Ve bundan garip bir zevk de duyuyordum.
Ek olarak bu senaryonun bir de tam tersini, yani sosyal ansiyetimi yendiğim bir iyi senaryoyu da kaleme aldım.
İyi senaryoyu kaleme almak her ne kadar daha keyifli olsa da, şundan eminim ki iyi senaryo, kötü senaryo kadar etkili olmamıştı.
Kendime biçtim kıyamet senaryosu beni tam anlamıyla dehşete düşürmüştü.
Duygusal tabiatımın da etkisiyle bu kötü senaryoda kendimi Dostoyevski'nin yanı altı adamına dönüştürmüştüm.
Acımasız olmuştum ama işe de yaramıştı.
Çünkü kaleme aldığım o halimden korkmaya başlamıştım.
Nihayetinde korkum artık ikiye katlanmıştı.
Bir taraftan sosyal anksiyetinin verdiği yargılanma korkusu.
Bir taraftan da sosyal anksiyetimi ömür boyu yenemezsem yaşayacağım rezil bir hayatın korkusu.
O an iki korkum arasında bir seçim yapmam gerektiğini anladım.
Ya hayatım boyunca kabuğumu kıramamanın verdiği ezikliği yaşayacaktım ya da korkumun üstüne gidecek ve istediğim kişiliği inşa edecektim.
Sosyal anksiyetinin temelinde olan yargılanma korkusundan daha güçlü bir korku bulmuştum.
Kendini gerçekleştirememe korkusu.
Çivi çiviyi söker hesabı bir yaklaşım sergiledim.
Ve kendimi gerçekleştirememe korkusunu, yargılanma korkusundan daha fazla benimsemeye başladım.
Günün sonunda beni harekete geçiren duygu, aynı zamanda beni engellemiş olan korku duygusu oldu.
Beni yaralayan bu duygu aynı zamanda yara bandım oldu.
Artık eve misafir geldiğinde köşe bucağa kaçmak yoktu.
Sınıfta söz alıp saçma da olsa bir şeyler sorarak kendimi insanların bakışına alıştırmaya çalıştım.
Eyleme geçmeye başlasam da sosyal ansiyetiyle mücadelenin hiç de hızlı ilerlemeyen bir süreç olduğunu belirtmem gerekiyor.
Başlarda gelişimim o kadar yavaştı ki halen yabancı insanlarla konuşurken elim ayağım birbirine dolaşıyor.
Ara sıra kafamda şöyle iğrenç düşünceler beliriyordu.
Acaba kendimi değiştirmeye çalışarak yanlış mı yapıyordum?
Kendimi olduğum gibi mi kabullenmeliydim?
Kendimi bu kadar değiştirmeye çalışmak doğal mıydı veya doğru muydu?
Tüm bu düşüncelerimin kaynağı, başlarda sosyal ansiyetime dair pek de kayda değer ilerlemeler görmememden geliyordu.
Bu aşırı yavaş ilerleme, zaman zaman boşa kürek çektiğim hissini veriyordu.
Ama şu an geri dönüp baktığımda ne kadar da kıymetli ve elzem adımlar attığımı görüyorum.
Çünkü bir yerden sonra derler ya, işte bir yerden sonra kendimdeki gelişmeyi fark etmeye başladım.
Ve bu bana muazzam bir motivasyon verdi.
Daha akıcı ve özgüvenli konuşmaya başlıyordum.
Ve hepsinden de öte, insanlar bendeki bu değişime fark ettiler.
O eski utangaç halinden eser kalmamış gibi dönütlerle.
Bendeki değişimi çevrem de teyit etmişti.
Yargılanma korkumun zirve yaptığı anlarda aklıma o kıyamet senaryosunu getiriyor.
Ve sosyal ortamlara kendimi ittire ittire sokmaya çalışıyordum.
Kendinize dair bir kıyamet senaryosunu kaleme almak.
ve bunu okumanın verdiği ürperti ve aceleye sonucu eyleme geçmek.
Herkeste işe yarar mı bilmiyorum ama bende işe yaradı.
İnsanın kendi hayatında nelerin eksik olduğunu ve ne yapmak istediğini detaylıca, öyküleştirerek yazması ilk başta bize hayatın gelip geçiciliğini fark ettirir.
Hepimiz hayatın özünde biricik bir deneyim olduğunu biliriz.
Yaşadığımız bu hayatın tekrarı olmayan bir süreç olduğunun farkındalığı ise bizi karmışık bir ruh haline sokar.
Ölümü ve hayatın kırılganlığı üstüne düşünmek bize aciliyet hissi verir.
Bu aciliyet hissi ise insana eyleme geçmek için bir cesaret kazandırır.
Bendeki duruma bakınca o korkunun iteliyici, eyleme geçirici gücünden istifade ettiğimi görüyorum.
Eğer siz de benim gibi sosyal anksiyete ile hatırı sayılır bir mücadele geçirmişseniz veya halen devam eden kaygı problemleriniz varsa neden bir sağlık profesyonelinden yardım almayı düşünmeyesiniz ki?
Şimdi sizlere bu podcast bölümümüzün sponsoru olan Evital'den bahsetmek istiyorum.
Sağlık problemleriniz için danışmanlık hizmetini Evital platformundan etkili ve pratik bir şekilde alabiliyorsunuz.
Evital platformu sayesinde...
İster psikolojik danışmanlık, ister beslenme danışmanlığı olsun.
İhtiyacınız olan sağlık profesyonelleri ile görüşmelerinizi dilediğiniz yer ve saati yapabiliyorsunuz.
Online bir platform olmasının artısı tam da burada.
Tek ihtiyacınız bir internet bağlantısı.
Evital sizleri kullanıcı dostu bir arayüzle karşılıyor.
Ve kendinizi uygulamaya kısa sürede alışmış bir halde buluyorsunuz.
Avantajlı seans paketleri sayesinde bütçenize en uygun olan seçenekten devam edebiliyorsunuz.
Bir de tabii ki taksit imkanınız da var.
Derseniz ki ben önce Evital'i denemek istiyorum.
Beğenirsem öyle para vereyim. İşte Evital sizlere beslenme danışmanları ve psikolojik danışmanlarla ön görüşme yapabileceğiniz bir imkan da sağlıyor.
Bilimsel kaynaklara dayanarak hazırlanmış testler de Evital platformunda mevcut.
Bu testlerle mental durumunuzu değerlendirip kendiniz hakkında bilgi edinebilir.
Evital'i tam olarak hangi amaçla kullanacağınızı seçebilirsiniz.
Sağlık Bakanlığı tarafından tescil edilen Evital uygulaması.
Diploma onaylı sağlık profesyonelleri ile size yardım etmek için hazır.
Portal 25 koduyla psikolojik danışmanlık veya beslenme danışmanlığı seansırınız ister tek.
İster 2'li 4'lü veya 8'li paket olsun.
Tüm bu seans paketlerinde %25 indirim uygulanıyor.
Evital uygulamasının linkini ve indirim kodumuzu.
Açıklama kısmını ekledim. Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.
YouTube kanalıma ilk başta anonim olarak başlamıştım.
Anonimliğin hoş bir yönü olduğunu kabul ediyorum.
Sadece sesimle insanların karşısına çıkmak.
Özellikle kanal büyüdükten sonra insanlardaki merak duygusunu tetikliyordu.
İzleyicilerin bu sesin arkasındaki kim diye merak etmeleri hoşuma gidiyordu.
Gerçi bazı yorumlar asla anonim kalmayı bırakma şeklindeyken bazıları ise artık kendimi tanıtma zamanının geldiğini söylüyordu.
2022'nin Eylül ayında yüklediğim bir videoyla beraber anonimliği kırma kararı aldım.
Benim için çok değerli bir kitabı.
Dostoyevski'nin Karamuzo Kardeşler eserini incelemiştim ve bunu kamera karşısına geçerek anlatmıştım.
Video gelen yorumların çoğu olumluydu.
Sonuçta en sevdiğim romanı.
İçime sinen bir şekilde anlatmıştım ve samimiyetim insanların hoşuna gitmişti.
İlerleyen süreçlerde videolarımı sadece ses ve görsellerle değil ara sıra kamera karşısına geçerek de hazırlamaya başladım.
Ekrandan da olsa biriyle dijital göz taması kurarak bir konuyu anlatmanın verdiği etki.
Bazı insanlarda olumlu bir karşılık bulmuştu.
Ancak gelen bazı yorumlar.
Anonimliği kırmamla kanaldaki gizemi öldürdüğümü söylüyordu.
Anonimliğin bir cazibesi olduğunu kim kabul etmez?
Ama insanların bir kişiye duyduğu merakın ironik yapısını da atlamamak gerekiyor.
Çünkü insanlar bir taraftan o kişiyle ilgili detayları öğrenmek isterken bir taraftan da belirsizlik ve gizemi verdiği cazibeyi kaybetmeye göze almak istemezler.
Hakkında pek bir şey bilmedikleri bir insanı kendi kafalarında istedikleri gibi tasarlanlar.
Ve bu tasarı onlara o kişinin gerçekte nasıl biri olduğunu bilmekten daha iyi gelir.
En son o kişinin gerçekte nasıl biri olduğu ortaya...
çıktığı zamansa şöyle bir cümle kurarlar.
Seni hiç de böyle hayal etmemiştim.
Oysa bu hayali ilk başta kendileri kurmuşlardır.
Ben de kendimi tanıtınca böyle tepkiler aldım arada.
Yine de anonimliği kırmaktan ufacık bir pişmanlığım bile yok.
Devamlı ekran arkasından içerikler üretmek.
Emin olun bir haddeden sonra epey can sıkıcı bir hale geliyor.
Peki tüm bu anlattıklarımın sosyal anksiyetiyle ne ilgisi var?
Şöyle ki kanalda kimliğimi açıklamanın benim insan ilişkilerime ve dolaylı olarak sosyal anksiyetime de olumlu etkileri oldu.
Çok değerli insanlarla tanıştım bir kere.
Yeni insanlarla Altyazı M.K.
Fırsatları kaçırmış biriyseniz böyle anların ayrı bir kıymeti vardır.
3-5 sene önceki ben bunları hayal bile edemezdi çünkü.
2023 senesinin Eylül ayında İstanbul Teknik Üniversitesi'nde düzenlenen TEDx İTÜ etkinliği için konuşmacı daveti bana geldi.
Bünyemi önce tatlı ve heyecanın bastığını hatırlıyorum.
Fakat bu tatlı heyecan kısa süre içinde tadını kaybetmeye başladı.
Bir etkinlikte moderatörlük yapmak veya belli bir grubun içinde insanlarla muhabbet etmek gözümde o kadar da büyümemişti.
Sonuçta moderatörlüğün kilit noktası karşındaki konuşmacıya sorular sorup oturumun akışını sağlamaktı.
Çok zor bir iş değildi.
Öğrenci topluluklarında yaptığım konuşmalarda sohbet havasında geçtiğinden insanı gelmeyen bir atmosfere sahipti.
Ama tanımadığım insanların olacağı bir sahneye çıkıp yaklaşık 15 dakika süren bir sunum yapma fikri beni tedirgin etmişti.
Ya sunum sırasında dilim tutulsaydı, söyleyeceklerimi unutsaydım.
YouTube videosu değildi bu sonuçta.
Videolarımı hazırlarken birçok yerde hata yapar ama nihayetinde en baştan kayıt alırdım.
TEDx konuşması sırasında yapacağım bir hatanın geri dönüşü olmayacaktı.
Üstelik bu kayıt internete koyulacağından insanlar da bu hatalarımı görecekti.
Zihnimde yavaştan acaba kabul etmesem mi fikirleri oluşmaya başladı.
Bir mazeret bulurdum orası kolaydı.
Mazeretler bulmak uzmanlık alanında sonuçta.
O an tekrar korkunun itici gücü aklıma geldi.
Evet TEDx'e gidip kötü bir sunum yapmaktan korkmak gayet normaldi.
Fakat daha korkuncu. Rezil olma korkusunu aşamayıp.
başı gelen bu teklifi aciz bir şekilde reddetmek olacaktı.
İkincisi çok ama çok daha feci bir senaryoydu.
Ve ben önceleri yaptığım gibi bu sefer de korkunun beni itmesine izin verdim.
Konuşmacı teklifini kabul ettim ve sunum için hazırlıklara başladım.
Yazı yazmak üzerine bir sunum yapacaktım.
Son derece ilgimi çeken bir konuydu ve güzel bir konuşma yapacağıma kendimi çoktan inandırmaya başlamıştım bile.
Aileme, arkadaşlarıma provalar yapıyor ve onların dönüklerine göre sunumumu güncelliyordum.
Her provamda sunum kalitesinin yükseldiğini görmek bana özgüven vermişti.
Yaklaşık 30-40 kez prova yaptığımı tahmin ediyorum en az.
Sonunda TEDx etkinlik günü olan 11 Ekim geldi.
Artık tek yapmam gereken o kadar antrenman yaptığım bir sunumu salondaki insanlara aktarmaktı.
Etkinlik yetkileri beni kulise aldılar.
Sahneye çıkmama çok az bir süre kalmıştı.
Durmadan kendimi rahatlatmaya çalışıyordum.
Ama işin tuhaf tarafı gayet de rahattım.
Okulda bir sunum yapacağım zaman öncesinde heyecanlanırdım.
Ama bu sefer sunum öncesi heyecanlımın olmayışı moralimi arttırmıştı.
Nihayetinde zaman geldi. Sahneye çıktım ve o an pena halde heyecanlanmaya başladım.
Ağzımdan çıkan ilk sesle fark ettim ki bu ses benim sesim değildi.
Heyecandan sesim hem titriyor hem de çok tiz çıkıyordu.
Şu an bile düşünürken garip oluyorum.
İnsanlar büyük bir ciddiyet...
bana bakıyor ve sahne ışıkları gözüme alıyordu.
Üstelik sunumumda bir PowerPoint slide'ı kullanacaktım ve bana slide kontrolü için verdikleri kumandayı başlarda kullanamayı beceremediğimden yaklaşık 10 saniye sahnede bir afallama süreci yaşadım.
Kötü bir başlangıçta çok gerilmiştim ama yine de devam etmek gerekiyordu.
Sunumun özellikle ilk kısımlarında çok hızlı konuştum ve ortalarına geldikçe başta belirtmem gereken bazı önemli kısımları atladığımı fark ettim.
Sunuma odaklanmıyordum bile.
Bir robot misali, ezberlediğim kelimeler ağzımdan çıkıyordu sadece.
Sunumum yaptığı Yaptığım provalarda 17 dakika sürmüştü.
Ama sahnede heyecanın etkisiyle sunumu 10 dakikada bitirdim.
Sahneden indiğimde beklentimin çok altında bir performans gösterdiğimi bilmenin verdiği o tatsız his halen aklımdadır.
İnsanlara belli etmemeye çalışsam da moralim yerle bir olmuştu.
Sunum salonundan çıktığımda İstanbul Teknik Üniversitesi'nin koridorlarında orada beni izlemeye gelen ve aynı zamanda kanalın takipçisi olan insanlar bekliyordu.
Kanalın takipçileriyle muhabbet etmek hep hoşuma gider.
İnsanlar kibar yaklaşır ve gözlerindeki o merakı görmek içimi minnet duygusuyla doldurur.
Benim için oraya gelen insanlarla yaptığım sohbet sonrası kendimi iyi hissetmeye başladı.
Tabi gelen izleyiciler de benim sunumda heyecanlandığımı fark etmişlerdi.
İnat etmiştim bir daha böyle bir davet denk gelirse çok daha iyi bir konuşma yapacaktım.
Sunumumun üzerine düşündükçe azalan cesaretimin yavaş yavaş arttığını hissettim.
Bazen işlerin beklendiği gibi gitmemesinin tuhaf bir cazibesi vardır.
Sanki ilerideki başarılarının öncülü olacak bir bedeli ödemiş gibi hissedersin.
İçini yakan ama bir nebze de olsa seni geliştiren bir histir.
Bu sunuma da böyle yaklaşıyorum ben.
Üzümde bu sunum kendime bir meydan okumaydı.
Her ne kadar istediğim gibi sunamasam da ilk başta gelen konuşmacı davetini kabul ederek bu meydan okumayı geçmiştim.
Eskiden böyle bir teklif gelse bir bahane bulur ve reddederdim.
Fırsatlardan kaçmakta üzerime yoktu.
Ancak bu sefer kaçmamıştım.
Kendimi sunum korkuma maruz bıraktım.
Üstelik tüm bu sunuma hazırlık sürecime geri dönüp baktığımda şunu fark ettim.
Kendimi biraz fazla abartmıştım.
İyi bir sunum yapacağımdan nasıl bu kadar emindim ki?
Daha önceleri hiç de öyle kayda değer bir sunum tecrübem yoktu.
Üniversite hayatım boyunca yaptığım tek tük sunumlarda bile iyi değildim.
YouTube kanalım her ne kadar beni hikaye anlatma konusunda geliştirse de, mikrofondan kayıt almakla insanlara direkt konuşmak arasında dağlar kadar fark vardı.
Oysa ben ne yaptım? Provalarıma güvenip iyi bir sunum yapacağım diye kendimi şartlandırdım.
İşin aslı biraz daha esnek olmam gerekiyordu.
Bense gaza gelmiştim.
Provalarla bu işi çözerim diye düşünmüştüm.
Oysa insanlar karşısında bir sunum yapmak hiç de kolay bir iş değil.
Sunum korkusu hepimizde bir nebze mevcut.
Eğitim hayatımda en rahat, en özgüvenli dediğim insanların bile sunum yapacağı vakit heyecandan ila yağının birbirine dolaştığına şahit oldum.
Benim düştüğüm hataysa sadece provayla iyi bir sunum çıkarabileceğimi inanmaktı.
30-40 kere prova yapmamla mevzuyu çözdüğümü hissettim.
Oysa bir sahne konuşmacısını asıl geliştiren onlarca prova yapması değil, onlarca kez sahneye çıkmasıdır.
Altyazı M.K. Yazmak çok güzel bir şey.
Canay Balık Tedixitü isimli videodan ulaşabilirsiniz.
Sunumum kötü sayılmazdı.
En azından akıcıydı. Ama içime hiç de sinmemişti.
Böyle anların insana bir nebze tevazu kattığını söylemem gerek.
İster sosyal anksiyete olsun ister sahne korkusu olsun.
Bu hayatta insanın kendini geliştirmesi zor ve yavaş ilerleyen bir süreç.
Maymun iştahlılıkla bir şeylerin hemen gerçekleşmesini beklemekten ziyade sabır göstermenin o sinir bozucu ama işe de yarayan tabiatını benimsemek gerekiyor.
İnsanın gelişim süreci yavaş ve emin adımlarla ilerliyor.
Kendini kusurlarına sev veya kendini kabullen gibi tavsiyelerinde.
Böyle durumlarda ne kadar tehlikeli olduğunu söylememe gerek yok herhalde.
İnsanın değişimi ilk önce değişebileceğine inanmakla başlıyor.
Şu an sahip olduğunuz karakteristiklerin kaderiniz olduğuna inandığınız an değişim imkansız hale geliyor.
Ben insandaki kişilik özelliklerini bir kabuk olarak görmeyi seviyorum.
Hayat herkese farklı bir kabuk verir.
Bazı insanlar doğuştan özgüvenlidirler.
Küçüklüklerinden beri sosyal anksiyetinin esamesi okunmaz.
Girdiği ortamlarda adeta parıldarlar.
Bazıları ise daha içine kapanık ve utangaçtır.
Ben kabuk olarak kendimi ikinci gruba ayet görüyorum.
Küçük yaştan itibaren insanlarla iletişime geçmekte sıkıntı yaşıyorum.
Ancak bu duruma karşı benim tabiatım böyle, yapılacak bir şey yok gibi kaderci bir yaklaşım sergilemedim.
Hepimiz bu hayata kabuğumuzla beraber geliyoruz.
Herkesin de kabuğuyla, kişiliğinin değiştirmek istediği taraflarıyla bir mücadelesi var.
İşte o kabuk her ne kadar sert de olsa kırılabilen bir şey.
Fakat ne kadar güçlü vurursanız vurun tek bir darbeyle kırılmıyor.
Küçük ama düzenli darbelerle önce çatlıyor ve daha sonra kırılıyor.
Birkaç sene önceki halime baktığımda sosyal ansiyete kabuğumu kırdığımı büyük bir özgüvenle söylerim.
Ve bende kabuğumu kırmamı sağlayan yöntem, korku ve ölüm gibi kavramların verdiği aciliyet hissinden yararlanıp bir inanç sıçraması yapmaktı.
ne olursa olsun eyleme geçmek ve kendimi insanlara maruz bırakmaktı.
Sancılı bir süreçti ama geçmişe dönüp baktığımda ne kadar ilerleme katettiğimi görmek hepsine değiyor.
Evet, böyle biraz kişisel diyebileceğimiz bir podcast bölümü oldu benim için ve bu kısımda bitirmek iyi olacaktır.
Kendinize iyi bakın arkadaşlar ve bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
