
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Albert Camus - Sisifos Söyleni, Veba, Yabancı, Nuptials
Transkript
Aristo der ki, insan doğası gereği bilmek ister.
Öyle gerçekten. Meraklı canlılarız ve kafamızdaki soruların cevaplandırılmasını istiyoruz.
Bir seri katil belgeseli mi izledik?
Hemen bu seri katilin neden bu cinayetleri işlediğini, arkasındaki karanlık psikolojiyi bilmek istiyoruz.
Veya bir sihirbazlık gösterisinde ilk aklımıza gelen şey, acaba bu sihirbaz bu gösterisini nasıl yaptı?
Hadi bunlar yine basit sorular.
Daha büyük soruların cevaplarını da bilmek istiyoruz.
Mesela Tanrı var mı?
Ölümden sonra ne olacak? Veya bu hayatın bir anlamı var mı?
gibi sorular. Tabi bu sorulara yönelik yeni argümanlar, farklı bakış açıları sunuluyor.
Ama asla nihai ve tartışmasız bir sonuca varılmıyor.
Bir döngü içinde bu soruların bilinmez derinliklerinde boğulup gidiyoruz.
Albert Camus'un verdiği Sisyphos örneği tam da içinde bulunduğumuz durum gibi.
Sisyphos hikayesini bir hatırlayalım.
Sisyfos bir kayayı dağın tepesine çıkarmaya çalışmaktadır.
Ama her seferinde başarısız olur ve kaya gerisin geri yere düşer.
Sisyfos yine dener ve yine başarısız olur.
Tam çıkaracakmış gibi olur ve kaya yine düşer.
Sisyfos bir döngüye hapsolmuş haldedir.
Şimdi Sisyfos'a denmez mi?
E anladın ki o kayayı tepeye çıkartamıyorsun.
Geri neden deniyorsun ki? Bırak uğraşmayı işte.
Fakat Sisyfos'taki saçmalık tam da burada yatıyor.
Sisyfos tüm o kayayı dağın tepesine çıkarma başarısızlıklarına rağmen bir keçi inadıyla her seferinde tekrar dener.
İşte kamu için hayatın anlamı var mı sorusuna yönelik saplantımız da tam da Sisyfos'un durumu gibidir.
Bu soruyu cevaplandıramayacağımızı, asla bizi tatmin edecek bir cevaba ulaşamayacağımızı bilmemize rağmen inatla bu soruyu kurcalarız.
Hayata dair inandığınız size anlam veren bir değeri düşünün.
Din mesela. Bir dine inanan kişi tüm içtenliğiyle, tüm samimiyetiyle inanıyor mudur?
Pek zannetmiyorum. Hayatının merkezine dini alan biri bile absürtlük ile yüzleşebiliyor.
O dinin kutsal kitabında kendi aklına yatmayan bir türlü kabul edemediği ayetlere rast gelebiliyor.
Nihayetinde kim olursa olsun saf bir anlama kavuşamıyoruz.
Fakat o anlama ulaşmaya çabalamaktan da kendimizi alıkoyamıyoruz.
İşte Camus tüm bu paradoksumuzu absürt olarak adlandırıyor.
O zaman... Tüm bu uğraşımız saçmalıktan ibaretse yaşamaya devam etmenin ne anlamı var ki?
Hayatta yaşanmaya değer hiçbir üst anlam bulamayacaksak intihar seçeneği mi devreye girsin?
Camus'un intihar hakkındaki görüşlerine geçmeden önce din hakkındaki görüşlerine değinmek gidişatımız açısından daha uygun.
Bir kere dindar bir kişinin intihar etmesi kendi topuğuna sıkmak olacak.
İntihar edince tüm bu varoluş bitmeyecek.
Tam tersi ilahi mahkemeye çıkacak ve intihar ettiği için bir de cezaya maruz kalacak.
intihara cüret etmesindense intihardan korkması dindar bir kişi için daha rasyoneldir.
Kamu dinlerdeki bu korku faktörünün üzerinde özellikle duruyor.
Dinlerin insanın dünyevi korkularına çok güzel cevaplar verdiğini belirtiyor.
En basitinden ölüm korkusu.
Dinler insana ilk başta şunu söyler.
Ölümden sonra yok olacağım diye korkmana hiç gerek yok.
Çünkü asıl yaşamın öldükten sonra başlıyor ve sonsuza kadar sürecek.
Asla bitmeyecek. Fakat kamu için ölümden sonra yaşamın olmadığı apaçık ve herkesin de içten içe bildiği bir gerçektir.
Camus okuyucularına bilincimizin ölümlü olduğunu, ölümden sonra ise hiçbir şey olmadığını söylemektedir.
Okuyucularından istediği ise bu tatsız gerçeği soğukkanlı bir şekilde kabul etmeleridir.
Gerçek cevabın hoşuna giden, teselli eden bir cevaptansa tatsız bir cevap olduğudur.
Fakat Camus'un dinlere dair asıl üzerinde durduğu nokta korkudan ziyade umut faktörü.
Dinlerin insana verdiği umutları düşünelim.
Kötülüklerin cezasız kalmayacağı umudu mesela.
Her kötü insan bu dünyada hak ettiği cezayı almıyor.
Bazı kötü insanlar yakalanmıyor ve adaletin terazisine girmeden bu dünyadan göçüp gidiyorlar.
Sinir bozucu bir durum evet. Fakat ahiret senaryosu bize ne diyor?
Dünyada felaket derecede kötü insanlar var.
Bazı kötü insanlar hiçbir cezaya maruz kalmadan yaşayıp ölüyorlar.
Ama dinler için cehennem de bu yüzden var.
Halen o kötü kişinin ceza alacağı bir senaryoyu umut etmeye devam edebilirsin yani.
Bir nevi kötü insanlara karşı yüreğimizi şimdiden soğutuyor.
Başka bir dini umut örneği daha düşünelim.
Örneğin bir kişi dünyevi hedeflerinde başarısız olsun ve şöyle bir cümle kursun.
Bu dünyada yapmak istediklerimi yapamadım.
Kendime koyduğum hedeflerde başarısız oldum.
Ama en azından öbür dünya var.
Ve belki bu dünyayı kazanamayacağım ama ahireti kazanabilirim.
Bu da bir dini umut örneği.
Bir şeyleri elde edememenin verdiği üzüntünün panzehiri olarak asıl değerli olan ahirete odağını çevirmek.
Son olarak da biraz duygusal bir dini umut örneği vereyim.
Mesela çok sevdiği bir yakınını, örneğin annesini kaybeden bir insanı düşünelim.
Bu kişinin acaba annem hiçliğe mi gitti, bir daha onu asla göremeyecek miyim gibi sorgulamalara girmesine gerek yoktur.
Ahirette o kaybettiği kişiye kavuşacaktır illaki.
Bu örnek çok sevdiğin fakat hayatını kaybetmiş birine ahirette yeniden kavuşma umudu gerçekten insanın yüreğini dolduran, muazzam teselli veren, hayata bağlayan bir umut örneği.
Böyle bir umudun neresi kötü olabilir ki?
Kamu için dinlerin insana verdiği umut ne kadar iyi hissettirirse hissettirsin şöyle bir tehlikeye sahiptir.
Umut kişiyi bu dünyadan koparır.
Dikkatini gerçekte var olmayan ahirete vermesini sağlar.
Tek şansı olan bu dünyayı ise kaçırmasına sebep olur.
Kamu için kötü biri cezaya maruz kalmadan dünyadan götüp gitti mi?
Mesele bitmiştir o zaman.
Olan olmuştur. O kişi öldükten sonra ceza falan almayacaktır.
Veya bu dünyada belli şeyleri başaramamışsan artık şansını kaybetmesindir.
Ya da ölen yakının geri gelmeyecek, onunla tekrar kavuşmayacaksındır.
Tüm bu çıkarımlar epey tatsız.
Fakat olmayan bir ahireti düşünerek bazı durumlardan avuntu duyuyor olmamız, Kamu için işleri daha kötü bir hale getiriyor.
Çünkü bu dünyaya olan odağımızı hassasiyetimizi azaltıyor.
Diyelim ki kamu haklı ve ölümden sonra bir yaşam yok.
Bu durum iyi bir hayata sahip olan, ciddi bir trajediye maruz kalmayıp eceliyle ölen bir insan için o kadar da sorun teşkil etmiyor.
Sonuçta her güzel şeyin bir sonu var.
Ölümü de hayatın bir parçası gibi düşünüp ölünce hiçliğe karışacağını kabullenebilir ve kalan hayatını da yaşamaya devam eder.
Peki yaşamı sevmeyen biri bu durumda ne yapacak?
Bu kişi dindar olsa en azından ahireti düşünerek bir şekilde yine bu dünyaya kendini bağlayabiliyor.
Evet hayatım kötü ama az dişimi sıkayım ahiret çok daha güzel olacak.
Ama ahirete inanmayan biri kötü giden hayatında yaşama arzusunu neyle devam ettirecek?
Camus bu problemin yani hem yaşamayı sevmeyen hem de öbür dünya metafiziğine inanmayan birinin sıkıntılı bir problemle yüzleşeceğinin farkındaydı.
İşte şimdi Camus ve intihar konusuna geçebiliriz.
Camus hayata dair can sıkıcı şeyler için acı, ızdırap, trajedi gibi tabirler kullanmaktansa şu kelimeyi kullanıyor.
Absürt. Ve Camus için intihar eylemi de hayatın bu absürtlüğüne karşı bir tepki.
Tamam benden bu kadar, bu derece absürtlük bana fazla ve hayatımı devam ettirmek artık istemiyorum şeklindeki düşünceler intiharın öncüleri.
Camus intihar problemi üzerinde özellikle duruyor.
Hatta onun için intihar tek ciddi felsefi problem.
Ve intihar eyleminin temelinde olan hayat yaşamaya değer mi sorusunu ise felsefenin en temel problemi olarak görüyor.
Ona göre felsefe dediğimiz derya deniz, hayat yaşamaya değer mi sorusundan başlamıştır.
Camus'un intihar üzerinde bu kadar durmasının tarihsel tarafı da var tabi.
Nietzsche'nin tabiriyle tanrının öldüğü, nihilizmin kapıya dayandığı ve insanı hayata bağlayan değerlerin yavaş yavaş yıkılmaya başladığı bir dönemde yaşayan Camus, birkaç yüzyıl önce doğsaydı muhtemelen intihar üzerinde bu
kadar düşünmezdi. Peki Camus intihar fikrine karşılık bize neyi öneriyor?
Önce Camus'un neyi önermediğini inceleyelim.
Camus bazıları tarafından varoluşçu bir filozof zannedilse de aslında kendisini öyle görmüyor.
Hatta varoluşçula karşı şöyle bir itiraz getiriyor.
Varoluşçu filozoflar, yaşamın içkin bir anlama sahip olmadığını belirtmekle birlikte insanın anlamı kendi yaratması üzerine odaklanırlar.
Camus içinse varoluşçular böyle yaparak aslında kendileriyle çelişmektedirler.
Önce yaşamın anlamsız olduğunu kabul edip, Daha sonra bu anlamsızlığa insan eli yordamıyla bir anlam atfetmek, kamu için iyi niyetli fakat işlevsiz bir gayretten ibarettir.
Anlamsızlık ve absürtlük, asla kurtulamayacağımız, hayatın kendisinde olan ve hiçbir zaman gitmeyecek bir şeydir.
Kamunun bize neyi önerdiğini anlamak için Sisyfos'un hikayesine geri dönelim.
Sesi poz kayayı o kadar çıkarır çıkarır ve kaya en sonunda tüm o yükseklikten aşağı düşer.
Sisyfos'un halini bir düşünsenize.
O kadar emek harcamış, ter dökmüş ta ki tüm uğraşlarının boşa gittiğini görene dek.
Absürtlüğün daniskasıdır bu durum.
Peki Sisyfos ne yapar?
Bir daha deneyeyim o zaman der.
Aşağı inip kayayı tekrar sırtlamaya karar verir.
İşte bu an Sisyfos'un kayayı dağın tepesine hiçbir zaman çıkaramayacağını bilmesine rağmen Kendi iradesiyle aşağı inip kayayı tekrardan sırtlaması Camus için Sisyphos'un bir zafer anıdır.
O kaderindeki saçma talihsizliği anlamış, kabullenmiş fakat bu talihsizliğin onu yenmesine izin vermemiştir.
Camus için Sisyphos böyle yaparak o hep aşağı düşen sinir bozucu kayısından veya yüzüne hiç gülmeyen kaderinden daha güçlü olduğunu göstermiştir.
Halen kaderinin onu yenmesine, o taşı çıkarmaktan vazgeçmesine izin vermemiştir.
Camus de intihar ve anlam arayışı gibi durumlarda bize Sisyphos'a benzer bir örnek verir.
Hayatın saçmalığı dinlerin metafiziyle veya varoluşçuluğun zorlama anlam arayışlarıyla değil ancak bu saçmalığı kabul etmekle ve Sisyphos gibi bu farkındalığı sırtlamakla yola gelecektir.
İntihar ve varoluş krizi gibi durumlar Sisyphos'un yaptığı gibi inatla mücadele edilmesi gereken şeylerdir.
Camus ayrıca Sisyphos'u tanımlarken ilginç bir tabir kullanıyor.
Sisyphos aslında mutlu biridir diyor.
Tabi Camus'un dediğini ilk düşününce epey tutarsız geliyor bize.
Sisyphos'u birçok şekilde hayal edebiliriz.
Üzgün, öfkeli veya şaşkın gibi.
Ama mutlu olmak pek de Sisyphos'a yakışan bir duygu gibi gelmiyor.
Camus'un Sisyphos'ta ifade ettiği durum Nietzsche'nin yaşamı evetlemek fikrine benziyor.
Nietzsche'nin yaşamı evetlemekten kastettiği hayatı her şeyiyle, iyisiyle kötüsüyle, tatlısıyla ve özellikle acısıyla kabul etmek ve benimsemek olarak geçer.
Sisyphos'ta benzer bir durum vardır.
O da kaderini evetlemiştir.
Hayatın özünde saçma olduğunu ve kaderinde o taşı başarıyla dağın tepesine çıkarmak olmadığını bilmesine rağmen kabullenmiş ve kucaklamıştır.
Sisyphos'taki saadet bir farkındalıktan, her şeyin istediği gibi olmayacağına yönelik alçak gönüllü bir kabullenmeden kaynaklanır.
Şimdi konumuzu biraz değiştirelim.
Kendini öldürmek fikrinden ziyade başkalarını öldürme fikrine geçelim.
Çünkü Camus cinayet fikri üzerinde de duruyor.
Hatta en meşhur eserlerinden biri olan Yabancı, ana karakterin absürt bir şekilde cinayet işlemesini anlatıyor.
Burada katilin işlediği cinayete karşı kayıtsız hatta umursamaz olması konumuz açısından önemli.
Çünkü Camus için hayatın ve insan yaşamının içkin bir değere sahip olmadığı fikri intihara cüretin yanında cinayete cüreti de artırıyor.
Bu açıdan 20. yüzyılda gerçekleşen ideolojik katliamlara da değiniyor Camus.
Özellikle komünizm ve marxizm gibi ideolojilerin yaşamın anlamı olmadığı bilgisinden hareketle yaşama istedikleri gibi bir yön verme, onu istedikleri şekle sokma ve bunun uğruna cinayetlere de cüret etmeleri
Camus'un eleştirdiği noktalardan.
ve onun bu ideolojilere yönelik eleştirisi varoluşçulara getirdiği eleştiriye benziyor.
Bu tarz dünyayı bir şekle kalıba sokmaya çalışan ideolojilerin başındaki kişiler önce dinlerin yalan olduğu ve dünyanın da içkin bir anlama sahip olmadığı fikrini kabul edip buradan yola çıkıyorlar.
Fakat daha sonra kendileri bir ütopya, bir sistem yani bir anlam yaratma gayesine giriyorlar.
Bir nevi absürtle yaşamayı reddedip bu saçmalığa karşı çözüm olarak da ideolojilerini öne sürüyorlar.
Camus'un bir ideolojide dikkat çektiği başka bir nokta ise şiddete olan yatkınlıkları.
Bir ideolojinin daha yüksek bir ideal uğruna bazı insanları öldürmemekten çekinmemesi fikri üzerinde duruyor Camus.
Özellikle sonuççu felsefeye sahip bir ideolojide bu durum tehlikeleşiyor.
Birilerini öldürmek tek başına düşündüğümüzde yanlış olabilir.
Ama bu ölümler sonucunda daha iyi bir dünya elde edeceksek bu cinayetlere cüret edilmelidir görüşü gibi.
Tabi burada Marksizmin ilham aldığı Hegel'in tarih felsefesinden de kısaca bahsedelim.
Hegel'e göre tüm insanlık tarihinin merkezinde tarihi hareket ettiren bir motor vardır.
Ve bu motor karşıtlıklardan beslenir.
Aslında tarihte yaşadığımız her olay karşıt görüşüyle beraber bizi daha iyi bir geleceğe götürüyordur.
Karşıtların mücadelesi sonucu tarihin motoru ilerliyor, aklın kendini gerçekleştirmesini sağlıyordur.
Hegel'in dialektiğini benimseyen bir ideolojinin tehlikesi ne peki?
Yaptıkları eylemlerde daha inatçı ve cüretkar olmak.
Bir ideoloji karşıt görüşte başka bir ideolojiyle mi savaşıyor?
Bırak savaşsın. Bu savaşın sonucunda tarihin motoru insanlığı daha iyi bir yere götürecektir.
Bir ideoloji toplumda denendi ama uymadı mı?
Olsun bir daha deneyelim.
Sonuçta başarısızlık o ideolojinin karşıtı olsa da sonucunda bir senteze gidilecek ve ilerleme kaydedilecektir.
Diyalektikten beslenen bir ideoloji katliamlara karşı bakış açısını da değiştirebilir.
Katliam gibi eylemler artık günah, kötü gibi geleneksel kavramlar değillerdir.
Akılcı, ideolojik stratejilerdir.
Bizi daha iyi bir dünyaya götürecek adımlardır.
Kamu için bu durum ise tehlike çanlarını yanında getiriyor.
Bir ideoloji insan öldürmeyi temellendirdiği an artık iş işten geçer.
Şiddetin ardı arkası kesilmez.
Yabancı kitabındaki ana karakterden bile daha kötü bir durum karşımıza çıkar.
Kitaptaki karakter işlediği cinayete karşı duygusuzdur.
Ama bu cinayetten de kıvanç duymaz.
Oysa ideolojik bir cinayette zafer hissiyatı da vardır.
Bir hedef, bir anlam uğruna bir adım atılmıştır.
Camus dinlere ne kadar karşıysa, dünyayı kendi istedikleri şekle sokmaya çalışan ideolojilere de o kadar karşıdır.
Şimdi Camus'un asıl mesajına, yani hayatın absürtlüğünü kabul ederek, ona bir anlam kılıfı giydirmeye çalışmadan yaşama fikrine odaklanalım.
Böyle bir şey gerçekten mümkün mü?
Hele ki intihara meyilli birisi için bu durum intihardan vazgeçmesinde ne kadar yardımcı oluyor?
Dinlere bir açıdan hayran kalmamın nedeni de bu benim.
Çünkü kamunun felsefesi hayatı hiç de fena olmayan birinde işe yarayabilse de yoğun trajedilere maruz kalmış talihsiz bir insanda işe yarayacağını düşünmüyor.
Ciddi acılar çekmiş biri hele ki bu acıların saçma bir temelden geldiğini düşündüğü vakit siniri bozulmadan, düsturunu kaybetmeden devam edebilmesi çok zorlaşıyor.
Yani Camus'un beğenmediği dini umutlar bir yerde çok da yararlı olabiliyor.
Bazı insanları hayata hiç olmadığı kadar sert iplerle bağlayabiliyor.
Üstelik Camus'un intihar problemine ne kadar hassas yaklaştığını ve hayat yaşanmaya değer mi sorusunu en büyük soru olarak gördüğünü hesaba katarsak, dinlerin intihara karşı iyi bir mücadele verdiği gerçeğini
de hesaba katmamız gerekiyor.
Camus bu hayatın saçma olduğunu söyler.
Dinler ise bu hayatın önemsiz olduğunu, en azından ahiretin bu hayattan çok daha önemli ve değerli olduğunu söyler.
Şimdi intihara meyili bir kişiyi düşündüğümüzde bu iki seçenekten hangisinin ona daha iyi geleceği açıktır.
Tabii ki de dini senaryo o kişinin intiharını engellemekte daha etkili olacaktır.
Yine de Camus'un öne sürdüğü hayatın inatçı absürtlüğünü bazen dinler bile cevaplayamıyor.
Buna örnek olarak çok uzağa gitmenize gerek yok.
Hemen 1-2 sene öncesine gidelim.
Dünyayı yerle bir eden korona olayı bile absürtlüğe güzel bir örnek.
Hem de pandemi kamuiden alışkın olduğumuz bir durum.
Veba eserinde o da benzer bir durumu işliyor.
Pandemiler gerçekten insan aklının sınırlarını aşan absürtlüğün zirvesi bir olay.
Gözümüzle bile göremediğimiz bir virüs, taliselik bir ihmalimiz ile hemen bize bulaşıyor ve öldürücü olabiliyor.
Üstelik tüm insanlık mücadele veriyor.
Böyle bir durumu nasıl akli bir zemine oturtabiliriz ki?
Teizm cephesinden pandemiye karşı bazı yorumlar yapıldı gerçi.
Bir yorum şu şekildeydi.
İnsanlık fazla cozuttu, Tanrı da bizi cezalandırmak adına korona denilen illeti yolladı.
Bu yorum o kadar saçma ki bir kere bu cezalandırmanın adil olmadığı konusunda bir itiraz yapılabilir.
Sonuçta korona sonucu iyi insanlar veya masum çocuklar da öldü.
Teizmden de bu durumun absürtlüğünü fark edenler oldu ki en son Tanrı buna izin veriyorsa vardır bir bildiği şeklinde bizim aklımızı aşan şüpheci teist bir yaklaşım sergilendi.
İster inançlı olun ister inançsız hepimizin ortak paydada buluştuğu yer insan aklının sınırları olduğu.
Doğamız gereği bilmek istiyoruz doğru ama yine doğamız gereği her şeyi tam olarak bilemiyoruz.
Bir yerde tıkanıyoruz.
İnsanın paradoksu da buradan geliyor.
İnsan aklının sınırları var.
Her şeye anlam yükleyemiyoruz.
İster istemez hayat bizim aklımızın naçizane olduğunu, yaşamın bizden daha büyük olduğunu gösteriyor.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
