
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik
Transkript
Altyazı M.K.
Biz insanlar duygusal canlılarız, duygularımızı belli ediyoruz.
Öfkeleniyoruz, üzülüyoruz, sinirleniyoruz.
Genelde insanın duyguları olduğunu kabul ederiz.
Ama şöyle bir soru soralım. Diğer canlıların, örneğin köpeğin, kedinin duyguları var mıdır?
Hatta bu soruyu biraz daha ileriye taşıyalım.
Farenin, sineğin bir duygusu var mıdır?
Kedi veya köpek gibi canlılara baktığımızda duyguları vardır demeye daha yatkınız aslında.
Bir köpeği ve sahibini düşünelim.
Eğer sahibi bu köpeğe iyi davranırsa, o köpeğe sevgiyle yaklaşırsa köpek de sahibine yakınlaşmaya başlıyor.
Sadık kalıyor, sevgisini gösteriyor, kendisini sevdiriyor.
Sanki köpekte bir sevgi duygusu oluşmaya başlıyor.
Tam tersi şekilde eğer sahibi köpeğe kötü davranırsa hatta fiziksel saldırı falan uygularsa köpek artık bu sahibinden korkmaya başlıyor.
Ondan uzaklaştırmaya başlıyor kendisini.
Kedi veya köpek gibi canlılara baktığımızda sanki bizde bulunan duygular onlarda da varmış gibi geliyor.
Ama daha farklı canlılarda, daha ilkel canlılarda, örneğin fare veya sinek gibi bu tarz duyguları pek gözlemleyemiyoruz.
Peki bu canlıların da duyguları var mıdır?
Varsa bu duyguları nasıl anlayabiliriz?
Önce şu soruyu cevaplamaya çalışalım.
Bir insanın duygulu olduğunu nasıl anlıyoruz?
Genelde ne yapıyoruz? Davranışlarına bakıyoruz.
Dışarıdan o kişiyi gözlemliyoruz ve davranıştan bir duygu çıkarı mı yapıyoruz?
Diyelim ki adam bağırarak konuşuyorsa, kaşlarını çatmışsa diyoruz ki bu adam öfkeli.
Bir kişi suratını asmışsa, gözleri doluysa diyoruz ki bu kişi üzgün.
Genelde davranışlardan duygu çıkarımı yapıyoruz ama burada şöyle bir problem var.
Davranıştan duygu çıkarımı yapmak her zaman işe yaramıyor.
Çünkü insanlar duygularını gizleyebiliyor.
İçinde üzgün olan birisi dışarıya sanki mutluymuş hissiyatını verebiliyor.
Ve dışarıdan birisi de üzgün olduğunu anlayamıyor mesela.
Yani bir kişinin dışarıdan nasıl davrandığını gözlemlemek ve bundan hareketle bir duygu çıkarımı yapmak o kadar da bilimsel ve net bir yöntem değil aslında.
Yine benzerini kedi köpekte de yapıyoruz.
Kedi veya köpekler duygu hissediyor derken açıp beyinlerine bakmıyoruz.
Onların davranışlarından hareketle böyle bir çıkarım yapıyoruz.
Ama bu çıkarım doğru mu? Ya da daha iyi bir yöntemle duygu tespiti yapamaz mıyız mesela?
Duygular söz konusu olduğunda genelde aklımıza psikoloji gelir.
Duygulara genelde psikolojik açıdan yaklaşılır.
Ama David Henderson duygulara...
sinir bilimden yaklaşmayı deniyor.
Kendisi bir sinir bilimci ve yazdığı Yaratın Doğası kitabında Duygulara sinir bilimden yaklaşıyor.
Ama şöyle bir problem var ki duyguların sinir bilimsel açıklaması da o kadar kolay bir iş değil.
Mesela bir örnek üzerinden gidelim.
Bu genelde bilinen bir örnektir.
Bir kişi korktuğunda beyindeki amigdala bölgesinde bir aktiflik gözlemleriz.
Ama bu durum bize nedensellik hakkında bir bilgi vermez.
Amigdalanın aktifliği mi korkuya yol açmıştır veya korku duygusu mu amigdalayı aktif hale getirmiştir bilemeyiz.
Olsa olsa bir korelasyon ilişkisi verir bu gözlem bize.
Ve Anderson burada bize nedensel çıkarım sağlayabilecek bir yöntemden bahsediyor.
O da optogenetik.
Optogenetik sayesinde nöronlara özel bir ışık yollayarak o nöronu açıp kapatabiliyoruz, aktifleştirebiliyoruz veya susturabiliyoruz.
Ve işte bu yöntem nedensel çıkarımlarda bize büyük bir fayda sağlıyor.
Yine bir örnek üzerinden gidelim.
Diyelim ki agresif bir fare var.
Ve eğer bu farenin belli spesifik nöronlarını optogenetik sayesinde susturursak, kapatırsak, bu farenin agresifliğinde bir düşüş gözlemlersek, o zaman bu nöron grubuyla faredeki öfke duygusu arasında nedensel
bir çıkarım yapabiliriz. Yine benzer bir şekilde farenin beyninde belli nöronları uyarırsak, aktif hale getirirsek ve bunun sonucunda da farenin öfkelendiğini, saldırgan olmaya başladığını gözlemlersek, yine bu nöron grubuyla
öfke duygusu arasında bir bir nedensellik yakalayabiliriz.
Optogenetik'in bize sunduğu nöronları açıp kapatma özelliği duygularımızın kaynağının hangi nöronlar olduğunu ve bir nedensellik çıkarımını yapmamızı sağlıyor.
Ama şöyle bir sıkıntı var ki optogenetik her ne kadar büyüleyici bir yöntem olarak görülse de şu an için insanlarda uygulanmıyor.
Ve bunun da belli başlı iki nedeni var aslında.
Birincisi pek etik değil.
İnsan beyninde rastgele nöronları açıp kapatırsak o kişiye ne olacağını pek bilmiyoruz.
O kişi bu durumdan zarar da görebilir.
Bir öfke bozukluğu veya bir korku bozukluğu da geliştirebilir mesela.
Bir sıkıntı da şu. İnsan beyni çok kompleks.
O yüzden sinir bilimciler için optogenetik çalışmalarını insan beyninde uygulamak bu oyunun en zor seviyesi.
Aşırı kompleks bir beynimiz var.
O yüzden bu optogenetik çalışmaları insan beyninden daha basit beyinlere sahip canlılarda, örneğin farede yapılıyor.
Burada aslında duygu tanımını da yapmak önemli.
Duygu derken neyi kastediyoruz?
Duygular eşittir hissiyatlar diyebilir miyiz?
Anderson bir sinir bilimci olarak duyguları şöyle tanımlıyor.
Beynin belli modları.
Belli durumları, belli halleri.
Örneğin beynin belli halleri var ya, uyku hali mesela.
Uykuda dışarıdan pek ses duymayız.
Veya beynin ölüm hali.
Beyinde artık hiçbir aktivite yoktur.
Anderson için duygular da tıpkı uyku veya ölüm gibi beynin spesifik modları, durumları.
Ve bu tanımı kabul ettiğimizde duygular gözlemlenebilir bir şey de oluyor aslında.
Anderson'ın böyle bir tanım yapma amaçlarından biri duyguyu hissiyattan ayırmak istemesi.
Eğer duygular eşittir hissiyatlar desek, başka insanların nasıl duygular hissettiğini gözlemlememiz veya anlamamız mümkün değil.
Çünkü hissiyatlar özünde çok kişiye özel bir şey.
Hatta bazıları der ya işte ne acılar çektiğimi, neler hissettiğimi bir tek ben bilirim diye.
E bir açıdan doğru aslında. Hissiyatlar özünde kişiye özel bir şey.
öznel bir şey ve başka birisinin tam olarak ne hissettiğini anlamamız mümkün de değil aslında.
Diyelim ki arkadaşınızla beraber duygusal bir film izliyorsunuz.
İkiniz de üzgün bir duygu haline büründünüz.
Duygularınız aynı duygu olmasına rağmen, üzgünlük duyguları olmasına rağmen hissedilenler aynı değildir.
İkinizde de özel bir durumdur tam olarak ne hissettiğiniz.
Yine belki bir kişi Kendini ifade ederek ne hissettiğini detaylı bir şekilde aktarabilir ama yine de tam bir aktarım yapmış olmaz.
O dil bariyeri bir yerde o hissiyatın tam olarak aktarılmasını engeller.
Hele hayvanlarda filan bu durum çok daha zordur.
İnsanla olduğunun aksine bir hayvanla iletişime geçemediğimiz için o hayvanın tam olarak ne hissettiğini de pek anlayamıyoruz.
Anderson'ın üzerinde durduğu ilk nokta bu.
Duygu ve hissiyat birbirlerinden farklı şeyler.
Aynı şeyler değiller. Tabi bu ikisi arasındaki bir ilişki var.
Nasıl hissettiğimiz duygularımızı etki ediyor.
Ve deneyim ettiğimiz duygular da nasıl...
Dissettiğimizi etki ediyor tabii ki ama tanım olarak birbirlerinden farklılar.
Başka bir problem de duyguların refleks olup olmadığı.
İnsanda veya kedi köpekte duyguların pek refleks tarafını gözlemlemesek de ama sinekte duygu mu refleks mi karmaşasını yaşayabiliyoruz mesela.
Diyelim ki işte odanızda yatıyorsunuz dışarıdan bir sinek geldi ve elinizle o sineği kovmaya çalışıyorsunuz.
Daha sonra bu sinekte o odadan kaçıyor.
Şimdi sinek odadan kaçarken bir korku duygusu hissetmiş midir?
Bir panik duygusu yaşamış mıdır?
Veya refleks olarak mı kaçmıştır?
Ne diyeceğiz bu sinek için? Peki bu tarz canlılarda duygu mu refleks mi ayrımını nasıl yapacağız?
Anderson burada duygu primitiflerinden bahsediyor.
Mesela bir jenga yapısını düşünelim.
Bu jenga yapısına spesifik bir duygu dersek tüm o jenga parçalarına duygu primitifi diyoruz bu sefer de.
Bir şeye duygu dememiz için onun içinde duygu primitiflerini de gözlemlememiz lazım.
Peki nedir bu duygu primitifleri?
Mesela bunlardan birisi devamlılık.
Duygularımız öyle aç kapa şeklinde çalışmıyor.
Genelde duyguların belli bir süre devamlılığı var.
Örneğin Bir ormana gittiniz ve bir yılan gördünüz, korkmaya başladınız.
Bu yılandan uzaklaşınca, ormandan çıkıp hatta eve gelince bu korku halen bir süre devam eder.
Hemen kapanmaz. Yavaş yavaş durulma evresine girer.
Birçok duyguda bu devamlılığı gözlemleyebilirsiniz.
Diyelim sokakta birisiyle kavga ettiniz, eve gelirsiniz, öfkeniz halen devam eder.
Oysa reflekslerde pek böyle bir durum yoktur.
Reflekslerde bu devamlılığı pek göremeyiz.
Doktor mesela bir çekiçle diz kapağınıza vurur, ayağınız kalkar.
Ama o çekiç tekrar vurulmadıkça ayak...
Kalkmaz. O uyarıcıyı ister.
Refleksle. Ve bir devamlılık da sergilemez.
Kendi kendine de kalkmaya devam etmez.
Mesela benzer bir örneği açlıktan da verebiliriz.
Açlık da bir duygu değildir ve açlığın devamlılığı da yoktur.
Acıkırız. Yemek yeriz ve yemek yedikten sonra o açlık geçer, kapanır.
Bir devamlılık göremeyiz.
Diğer bir duygu primitifi de ölçeklenebilirlik veya şiddet.
Duygularımızın bir şiddeti var ve duygu şiddetine göre takındığımız tavırlar da değişiyor.
Diyelim ki sokakta yürüyorsunuz ve bir tane köpek size doğru havluyavluya geliyor.
Biraz korkarsanız ama bir yerine 10 tane köpek gelse bu sefer çok korkarsınız.
Ya da öfke duygusunda şiddeti inceleyelim.
Biraz öfkelendiğimizde genelde sert sert bakarız ama çok...
Eyleme geçmeyiz. Bu öfke artmaya başladığında artık yavaştan sesimizle yükselmeye başlar.
Bağırmaya çağırmaya başlarız.
Bu öfke artık ciddi bir seviyeye ulaşınca neredeyse bir cinnet geçiririz hatta.
Etrafı filan yıkmaya başlarız.
Duygularımızın bir şiddeti vardır ve bu şiddete göre takındığımız tavır da giderek değişir.
Başka bir duygu primitifi de genellenebilirlik.
Aslında yine bir örnek üzerinden gitmek iyi olacak burada.
Diyelim ki bir kişi öfkenizi bozdu, sizi öfkelendirdi.
Öfkenizi sadece o kişiden çıkartmıyorsunuz bazen.
Bu öfke genellenebilirlik. genele yayılabiliyor ve duvara yumruk atabiliyorsunuz bu öfke sonucu veya başka birinden öfkenizi çıkartabiliyorsunuz.
Öfke duygusu sadece o uyarıcıyla olan yani o öfkenizi bozan kişiyle olan ilişkinizde kalmıyor.
Hayatınızın bir geneline yayılıyor aslında.
Yine üzülmeden de örnek verilebilir.
Diyelim ki biri bizi üzdü.
O üzgünlük duygusu sadece o kişiyle olan ilişkinizi etkilemiyor.
Hayatın geneline de yayılıyor.
Mesela bir işiniz varsa üzgün olduğunuzda o kadar da verimli yapamıyorsunuz mesela.
Aslında birkaç tane duygu primitifinden daha bahsediyor Anderson.
Ama temel olanlar bunlar diyebiliriz.
Ve şimdi Anderson'ın iddiası şu şekilde.
Bu duygu primitifleri sayesinde fare gibi veya sinek gibi duyguyu gözlemlemesi zor olan canlılarda duyguların var olup olmadığını anlayabileceğiz.
Anderson bu iddiasından sonra fare ve sinekler üzerinde deneyler yapmaya başlıyor.
Ve bu deneylerde özellikle iki duygu üzerinde duruyor.
Bunlar öfke ve korku.
Bu iki duyguyu seçmesinin nedeni de bu duyguların oldukça ilkel ve kolay...
Örneğin bazı duyguları gerçekten diğer canlılarda gözlemlemek zor.
Şaşkınlık duygusu mesela, utanç duygusu.
Bu duyguları insanda gözlemleyebiliyoruz da diğer canlılarda gözlemlenebilmesi zor olan duygular.
Oysa öfke ve korku çok temel çok ilkel duygular.
Ve şimdi Anderson'ın deneylerine geçerek fare ve sinek gibi canlılarda duygu analizine başlayabiliriz.
Anderson ve ekibi bir deneyde sineklerin bulunduğu ortama bir yemek parçası koyuyor.
Tabi sinekler de hemen bu yemeğin etrafını sarmaya başlıyorlar.
Daha sonra kurdukları bir mekanizma sayesinde bu sinekler yemek yerken üzerlerine belli aralıklarla gölge düşürüyor.
Ve şunu fark ediyorlar ki bu sineklerin üzerine gölge düştüğü zaman sinekler yemek yemeyi bırakıp kaçışmaya başlıyor.
Ve işin ilginç tarafı şu o gölge düşürme bittikten sonra bile sinekler bir süre yemeğe tekrar geri gelmiyor.
O panik halleri bir süre devam ediyor.
Şimdi eğer sineklerin bu gölgeye maruz kaldıktan sonra kaçışma durumu refleks olsaydı gölge kalktıktan sonra yemeğe geri dönmelerini beklerdik.
Oysa sinekler halen bir süre kaçışmaya devam ediyor.
O yemeğe temkinli yaklaşıyor.
Ve işte sineklerdeki bu gözlem duygu primitiflerindeki o devamlılık kriterini sağlıyor aslında.
Hatta tek sağladığı kriter de bu değil.
Dene esnasında bu düşen gölgelerin sıklığı artmaya başladığında sineklerin hareketleri de değişmeye başlıyor.
Gölge arttığında sinekler bu sefer tıpkı patlamış mısır gibi hızlı hızlı hareket etmeye başlıyorlar.
Çok hızlı kaçışmaya başlıyorlar.
Ve bu durumda duygu primitiflerinden ölçeklenebilirlikle bir paralellik gösteriyor.
Şimdi şöyle bir... soru sorsak.
Meyve sineklerinin üzerlerine gölge düştüğü zaman kaçışması refleksle mi daha yakın yoksa duyguya mı daha yakın desek işte bu iki duygu primitifi, devamlılık ve ölçeklenebilirlik durumlarının gözlemlenmesi sineklerdeki bu kaçışmanın
refleksten ziyade duyguya daha yakın olduğunu gösteriyor bize aslında.
Hatta Anderson ve ekibi bu korku duygusuna benzer başka bir deneyi de bu sefer fareler üzerinde yapıyor.
Bazı canlılarda korkuya dair şöyle ilginç bir mekanizma vardır.
Diyelim ki bir canlı yırtıcı ile karşılaştı.
Hemen topuklayıp kaçmaz. Önce bir donma.
olayı sergiler. Çünkü donarak belki de avcının onu fark etmemesini sağlayacaktır ve kaçmasına gerek kalmadan o avcıdan kurtulabilecektir belki.
Ancak avcı bu canlıyı fark eder de üzerine doğru gelmeye başlarsa artık donma olayını bırakır direkt kaçmaya başlar.
Araştırmacılar fare beyninin hipotalamusundaki spesifik bir bölgede SF1 isminde bir nöron grubu keşfetti.
Ve iddia şu şekildeydi.
Farenin panik duygusunu tetikleyen bu SF1 nöron grubuydu.
Hatta bu nöron grubu optogenetik sayesinde susturulduğunda yani kapı fare bu sefer yırtıcılara karşı hiçbir eylem göstermedi.
Ne donuyordu ne de kaçıp gidiyordu.
Yırtıcının ona doğru gelmesine izin veriyordu.
Ve bir deneyde de bunun tam tersi yapıldı.
Fare bir yırtıcı olmaksızın kendi başına dolaşırken bu SF1 nöron grubu Bir nebze uyarıldı.
Daha sonra fare yırtıcı görmemesine rağmen donma olayını gerçekleştirdi.
Hatta bu nöron grubu daha fazla uyarıldığında, buradaki hücreler daha yoğun bir şekilde uyarıldığında fare bu sefer kendi kendine kaçışmaya başladı.
Sanki biri onu kovalıyormuş gibi.
Ama en büyük gözlem ise şuydu.
Bu panik duygusunu, korku duygusunu tetikleyen SF1 nöron grubu tıpkı duygu primitifleri gibi çalışıyordu.
Bu nöron grubu az uyarıldığında fare donma olayını gerçekleştiriyor.
Sanki daha az korkuyormuş gibi.
Ama daha fazla uyarıldığında fare sanki yırtıcı ona doğru geliyormuş gibi kaçmaya başlıyordu.
Bu durum o duygu primitiflerindeki ölçeklenebilirlik kriterine uyuyordu mesela.
Hatta bunun dışında bu nöron grubunda bir devamlılık da söz konusuydu.
Bu nöron grubu uyarıldıktan sonra bir süre daha açık kalmaya devam ediyordu.
Hemen birden kapanmıyordu.
Yani bir devamlılığı vardı.
Fare bu panik halini hemen bırakmıyordu.
O panik hali bir süre devam ediyordu.
Tıpkı o ormanda yılan görme örneği gibi.
Yılanı görürüz, korkarız ama yılandan kaçsak bile bu korku bir süre devam eder.
Ve bu durumu sadece davranışlarında değil, SF1 nöron grubundaki aktiflikle de gözlemlemiş oldular.
Sineklere gölge düşürme deneyine baktığımızda duygu primitifleri dışarıdan gözlemlenmişti.
Sineğin davranışlarında gözlemlenmişti.
Oysa bu fare deneyinde hem dışarıdan hem de içeriden duygu primitiflerini gözlemlediler.
Hem dışarıdan fare...
Duygu halinde gibiydi. Hem de içeride o nöron gruplarında duygu primitiflerine benzer bir şekilde aktivite gözlemlendi.
Sineklere dışarıdan baktığımızda duygusuz robotik gibi gözükürler.
Ama meyve sineklerinin dövüşüne bakarsak o kadar da robotik gözükmez.
Çok öfkeli, çok şiddetli bir dövüş gibidir hatta.
Arada kickboksa falan geçerler.
Arada güreş yaparlar. Karma dövüş sanatları gibidir.
Aslında sinekler birbirlerine o kadar da zarar veremiyor.
Çünkü böyle bir kapasiteleri yok.
Peki bir sinek dövüşü ne zaman bitiyor?
İki sinek kavga ediyorsa içlerinden biri bu dövüşü kaybedeceğini anlayıp kendi kendine ortamdan uzaklaşmaya başlıyor.
Ama sinek dövüşlerinde öyle hayatını kaybetme veya ciddi bir zarar alma gibi durumlar pek yok.
Ayrıca şöyle ilginç bir gözlem de var.
Erkek sineklerin ve dişi sineklerin kendi aralarında dövüşme tarzları da farklı.
Erkek sinekler genelde şöyle dövüşüyor.
Bir taraf üst bölgesini kaldırıp öyle vuruyor.
Dişi sinekler ise daha çok kafa kafaya tokuşarak dövüşüyor.
Erkek sineğin beyni ve dişi sineğin beyninde kavga anında uyarılan nöronlar da çok farklı.
Direkt beyin yapıları farklı.
O yüzden dövüş tarzları da çok farklılaşıyor.
Yani mesele dönüp dolaşıp direkt o beynin yapısına, o beyindeki nöronlara geliyor aslında.
Ama erkek ve dişi sineklerde şöyle ilginç bir gözlem daha var.
Genelde kavgaları hem cinsleriyle yapıyorlar.
Erkek sinek genelde erkek sinekle dövüşüyor.
Dişi sinek de genelde dişi sinekle dövüşüyor.
Sinekler karşı cinse karşı bir saldırganlık sergilemiyor.
Çünkü karşı cinsi bir çiftleşme potansiyeli olarak görüyorlar.
Oysa hem cinslerinde bir rekabet var.
İlk bahsettiğimiz deneyde Anderson sineklerdeki o korku halini, o panik duygusunu gözlemlemeyi başarmıştı.
Şimdi de sineklerdeki öfke duygusunu gözlemlemek istiyor.
Ve bunun için kullandığı bir yöntem var.
O da sosyal izolasyon.
Canlıların çoğu sosyal izolasyona maruz kaldığında, belli bir mekana hapsedilip uzun bir süre yalnız başına kaldığında dengeleri bozulmaya başlıyor.
Daha agresif, daha saldırgan olmaya başlıyorlar.
Anderson bunu sineklerde de gözlemliyor.
Bir tane sineği alıp uzun bir süre sosyal izolasyona maruz bıraktığında artık daha saldırgan bir sinek olmaya başlıyor.
Anderson bu yöntemle iki tane Saldırgan sinek elde ediyor ve bu sinekleri birbirleriyle kapıştırıyor.
Ve bu kapışma esnasında ortama bir tane mıknatıs koyuyor.
Ve sineklerden biri diğer sineğe saldırmayı bırakıp direkt mıknatısa saldırmaya başlıyor.
Anderson'ın bu gözlemi duygu primitiflerinden genellenebilirliğe çok uyuyor aslında.
Genellenebilirlikte ne demiştik?
Diyelim ki bir şeye öfkelendik.
Öfkemizi sadece o öfke kaynağından çıkarmayız.
O öfke genele yayılır.
Eve falan geliriz, duvara yumruk atarız veya başka birinden o öfkemizi çıkarabiliriz.
Hatta Anderson bar kavgasından da örnek veriyor.
Var kavgasında da öfkelenen bir kişi elinin altında kim varsa geçirmeye çalışır.
Sineklerde de buna benzer bir durum var.
Alakasız bir mıknatısa bile saldırabiliyorlar öfkelendikleri zaman.
Ve bu durumda duygu primitiflerinden genellenebilirliğe yakın gözüküyor aslında.
Bu arada bir erkek sineği daha agresif, daha saldırgan yapmanın tek yöntemi sosyal izolasyon değil.
Erkek sineklerin olduğu bir ortama dişi sinek koyduğumuzda da bu erkek sinekler daha saldırgan, daha öfkeli olmaya başlıyor.
Çünkü o dişi sinek için kendi aralarında rekabete girmeye başlıyorlar.
Fareler, sinekler bile hatta birçok canlı.
Evet kavga ediyorlar, birbirlerine öfkeleniyorlar, saldırganlar.
Ama göründükleri kadar basit de olmuyor bu süreç.
Hatta bir risk optimizasyonları da var.
Bir hayvan tehdit altında olduğu zaman başka bir hayvanla çatışma yaşadığında direkt ona gidip saldırmıyor.
Göz teması kuruyor mesela. Hatta kendini falan daha güçlü göstermeye çalışıyor.
Bunu yapmasının nedeni şu. Çünkü belki de olay fiziksele taşınmadan O kavgayı çözebilecekler.
Bir taraf belki geri adım atacak, uzaklaşmaya başlayacak ve kavga fiziksele dönmeden çözülebilecek.
Ama en son artık bu gözdağı vermeler veya tehditkar davranışlar bir sonuca varmazsa işte o zaman kavga başlıyor.
Aslında biz insanların kavgası da böyle.
Bizim kavgalarda bile öyle kavga direkt başlamıyor.
Önce bir bakışmalar oluyor, omuz atmalar oluyor, laf atmalar oluyor.
En son artık kavga başlıyor.
Hatta ilginçtir ki kedi kavgalarında bu tehditkar bakışlar, gözdağı vermeler kavganın kendisinden daha uzun sürüyor.
Kavga... Kısa sürüyor ama bu bakışmalar filan gereksiz bir uzun kedilerdi nedense.
Yine buna benzerini hayvanlarda saldırıda değil savunmada da görüyoruz.
O fare için ne demiştik?
Fare bir yırtıcıyla karşılaştığında direkt topuklamaz.
Önce bir donma eylemi sergiler.
Baktı ki yırtıcı bunu fark etti ve üzerine doğru geliyor.
İşte o zaman kaçmaya başlar.
Aslında bu da bir nevi risk optimizasyonudur.
Tıpkı saldırıda olduğu gibi.
Önce fare der ki kendisine ben belki bu donma eylemi sayesinde yırtıcı beni fark etmeden ondan kurtulabileceğim.
Hatta bu sayede enerji de harcamamış olacağım.
Çünkü kaçmak ciddi enerji istiyor ve riskli de biri.
Yırtıcı yakalayabilir. Ama baktı ki planları suya düştü, yırtıcı bunu fark etti, üzerine doğru geliyor.
O zaman da kaçmaktan başka şansı yok.
Bu hayvanların yaptığı ölü taklidi de benzer bir mevzu aslında.
Ölü taklidinin riski şu ama o yırtıcı hayvan sana çok yakınlaşabiliyor.
Ve ölü taklidin patlarsa artık canını kaybettiğin gibi bir şey.
Çünkü kaçma şansın da pek yok.
Şimdi Anderson fare ve sinekler üzerinde deneyler yaptı ve bu canlılarda duygulara benzer gözlemler de tespit etti.
Peki tüm bu gözlemler bize insanlara fayda sağlayabilecek mi bir şekilde?
Kendi beynimizi anlamamıza yardımcı olabilecek mi?
Burada biraz o korku duygusunun üzerinde duralım.
Korku duygusu hakkında genelde ne denir?
Korku başlı başına negatif bir duygu değildir aslında.
Çünkü korkunun faydalı tarafları da vardır.
Biraz korku insanı hayatta tutar.
Gidip o saçma sapan, tehlikeli şeyler yapmasını engeller.
Gidip mesela bir yılanla öpüşmesini engeller.
Pencereden atlamasını engeller.
Ama bunun yanında korku bozukluğu da.
Aşırı korku hali de insana hayatı zehir eder.
Ki psikiyatrik hastalıklara baktığımızda korku temelli...
birçok bozukluk görürüz. Örneğin travma sonrası stres bozukluğu veya sosyal ansiyete, spesifik fobiler tüm bu saydığım ruhsal hastalıkların temelinde aslında korku duygusu yatmaktadır.
Ve sinir bilimsel açıdan bakarsak beyindeki korku duygusuna dair mekanizmanın bozulması, biraz farklı çalışması bu tarz psikiyatrik hastalıklara da yol açıyor aslında bir yerde.
Çünkü bu ruhsal hastalıklar korkuya dair hassasiyetimizi bozuyor bir yerde.
Örneğin sosyal ansiyeti düşünelim.
Bir sunum yapmak hepimize biraz korkutucu gelir.
Hepimiz bir sunum yapacağımız zaman ister istemez biraz geriliriz.
Ama sosyal anksiyetli biri için topluluk önünde sunum yapmak kabus gibidir mesela.
O sunum korkusunun hassasiyeti ve derecesi sosyal anksiyetli birinde normal birine kıyasla çok daha fazla.
Ve buna benzer bir örneği travma durumunda da görebiliriz.
Diyelim ki savaşa gidip travmatize olmuş bir askeri düşünelim ve bu kişi sokakta bir çığlık sesi duysun mesela.
Normal bir insan sokaktan çığlık sesi duyarsa yine tabii biraz korkar.
Ama travmalı bir kişi de bu korkunun hassasiyeti çok fazla olduğundan o sokakta duyduğu çığlık sesine normal bir insandan çok daha fazla tepki verebilir mesela.
Travmalı olan bir kişinin beyni eski beyni gibi değildir artık.
O travmatik olay beynin yapısını da değiştirmiştir bir yerde.
Sinir bilimin travmaya bakış açısı genelde böyledir.
Peki kafada şöyle bir soru ortaya çıkıyor.
Bu travmalı beyni eski haline...
döndürebilir miyiz? O kişiyi travmadan kurtarabilir miyiz yani?
Bir fareyi düşünelim. Bu fareye korku koşullandırması yapabiliyoruz.
Nasıl yapıyoruz bunu? Diyelim ki fareye masum bir ses dinletiyoruz.
Fare hiçbir tepki vermiyor.
Ama bir yerden sonra bu masum sesi dinletirken aynı anda fareye bir elektrik şok uygularsak o fare belli bir zaman sonra artık koşullandırmaya gidiyor.
Ve o sesi duyar duymaz şok uygulanmamasına rağmen korkmaya başlıyor.
Bir koşullandırma içine girmiş oluyor.
Ama fare de şunu gözlemliyorlar ki bu fareye o sesi dinletirsek ve uzun bir süre şok uygulamazsak bir yerden sonra farenin bu sese duyduğu korku sönmeye başlıyor giderek.
Yavaş yavaş eski haline dönmeye başlıyor fare.
Ama aynı zamanda şunu da fark ediyor araştırmacılar.
Bu fareye çok yoğun şiddette şok uyguladığımızda ve aynı zamanda sese maruz bıraktığımızda bu sefer sanki travmalı bir insanın beynine Dönüşüyor farenin beyni.
Artık o sesten duyduğu korku sönümlenme aşamasına pek giremiyor.
Faredeki o korku sönümleme mekanizması bozulmaya başlıyor.
Kafalarda da şu soru devreye giriyor.
Bir zamanlar farede olan bu korku sönümleme mekanizması artık neden bozuldu?
veya bu korku sönümlemeyi tekrar eski hale getiremez miyiz?
Farenin bu ses korkusunu aşmasını sağlayamaz mıyız?
Eğer araştırmacılar bunu başarabilirse belki travmalı birinin beyninde de bu tarz çalışmalar yapılabilir.
Ama bu durum göründüğü kadar da kolay değil.
Çünkü fare ve insan beyni özünde farklılar.
Farede işe yarayan bir şey bizde işe yaramayabilir.
Yani faredeki o korku sönümleme mekanizmasını çözersek aynısının insanda işe yarayacağının bir garantisi yok.
Fakat şöyle bir durum da var tabii.
Beyinlerimiz de o kadar farklı değil.
Eğer biz faredeki o korku sünümleme mekanizmasını çözebilirsek, tekrardan bu travmatize olmuş farede aktif hale getirebilirsek, benzer gözlemler bu sefer insanda işe yarayabilir.
Bize insan beyni ve travma hakkında belki bir küçük de olsa ipucu verebilir ve çalışmalara öncülük edebilir.
Şimdi korkudan öfkeye geçelim mesela.
Anderson hakkında bir şey söylemişti.
Kendisinin bir canlıyı öfkelendirmede kullandığı yöntemlerden biri neydi?
Sosyal izolasyon. Çoğu canlı sosyal izolasyona maruz kaldığında dengesi bozulmaya başlıyor.
Daha öfkeli, daha saldırgan, şiddete meyilli bir canlı olmaya başlıyorlar.
Gerçi buna benzer bu durum sadece farede ya da belli canlılarda yok.
İnsanlarda da bir benzeri var.
Hatta bu duruma verilebilecek güzel bir örnek de hücre hapsi.
Hücre hapsine uzun bir süre maruz kalan mahkumlarda intihar girişimi, kendine zarar verme, akıl sağlığında çökme, hatta daha saldırgan biri olma gibi durumlar gözlemlenmiş.
Şimdi fareye geri dönelim.
Diyelim ki bir fare uzun bir süre sosyal izolasyona maruz kaldı ve daha öfkeli bir fareye dönüştü.
Bu fare bir öfke bozukluğuna sahip.
Normalden çok daha fazla saldırgan.
Öfke bozukluğu var bu farede.
Peki bu fareyi eski hale getirebilir miyiz?
Hatta eğer bu öfke bozukluğu olan fareyi eski haline getirmeyi başarırsak benzer bir durumu öfke bozukluğu yaşayan insanlarda da uygulayamaz mıyız?
Tıpkı o biraz önce bahsettiğim korku travma örneğinde olduğu gibi.
Anderson burada şu kısmın da üzerinde duruyor.
Öfke temelli hastalıklara karşı o kadar da hassas değiliz aslında.
Diyelim ki bir kişi kendi canına kastettiğinde, intihar ettiğinde hemen ne diyoruz?
İşte bu kişinin muhtemelen psikiyatrik bir hastalığı vardı, depresyonu veya bipoları vardı gibi.
Ama bu kişi eğer kendi canını kastetmek yerine başka canlara kastetse, toplu katliamlar yapsa mesela, öfke bozukluğu var, psikiyatrik bir hastalığı var demeye o kadar da yatkın değiliz aslında.
Şimdi bu tutumun birkaç makul sebebi var.
Diyelim ki bir suçlu. Cinayetler işlemiş bir kişi bu sefer akıl hastalığına sığınıp kendisini suçsuz ilan edebilir.
Ben deliyim der belki cezadan yırtmaya çalışır.
Oysa toplum böyle bir caninin akıl hastanesinde tedavi edilip tekrardan topluma kazandırılmasını istemez.
Bunun yerine hapislerde çürümesini ister.
Hatta bu öfke, şiddet, bozukluğu örneği özgür irade problemini de yanında getiriyor.
Bir seri katili düşünelim mesela.
Bu seri katil cinayetleri özgür iradesiyle işleyen birisi midir?
Yoksa beynindeki bazı bozukluklar sebebiyle şiddete meyili birisi midir?
Veya böyle bir caniye nasıl yaklaşmak gerekir?
Bu hasta bu kişinin tedavi edilmesi lazım mı demeliyiz yoksa olmaz ya öldürün ya da hapse atın mı demeliyiz?
Hatta otomatik portakal hikayesi bu durumu güzel bir şekilde işliyordu mesela.
Kısacası Anderson'ın bu kısımda demeye çalıştığı şey şu.
Bu tarz şiddete meyilde olan ve cinayetler işleyen bir kişiye Toplum nasıl yaklaşmalı?
Onları bir hasta olarak mı görmeli?
Öfke bozukluğu veya şiddet bozukluğu olarak mı değerlendirmeli?
Yoksa bunlar özgür iradeyle kötülük yapan bu yüzden de suçlu insanlar mıdır denmeli?
Bu tabii çok zor bir problem.
Sosyolojik, psikolojik, hukuki açıdan birçok tartışmayı da yanında getiriyor aslında.
Anderson nihayetinde bir sinir bilimci ve kitabında da duygulara Doğal olarak bir sinir bilimci bakış açısından bakıyor.
Eğer bu kitabı bir psikolog, bir sosyolog, bir felsefeci veya bir ilahiyatçı yazsaydı eminim çok farklı bakış açıları görürdük.
Kitapta en ilgimi çeken kısımlardan biri bu optogenetik yöntemi.
Bu optogenetik yönteminin insanlarda uygulanmaya başlanmasına daha var gibi gözüküyor.
Ama uygulanmaya başlandığında psikiyatrik hastalıklar açısından çok ilginç gelişmeler göreceğiz muhtemelen.
Ve bu videoluk da benden bu kadar.
Bir dahaki videolarda görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
