
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik
Hepimiz rol yapıyoruz. Bazılarımız ise rolünü çok iyi oynuyor. Kitap: Robert Greene, İnsan Doğasının Yasaları youtube.com/portalvideo instagram.com/canaybalik
Transkript
Kendimiz olmayı başarabiliyor muyuz gerçekten?
İnsanlarla olan iletişimimize bir bakalım.
Kendimizi her zaman olduğumuzdan daha zeki, daha karizmatik, daha etkileyici göstermeye çalışıyoruz.
Kendimizi özgüvensiz hissettiğimiz taraflar illaki var ama bunları da insanlardan hep gizlemeye çalışıyoruz.
Hepimiz rol yapıyoruz. Hepimizin taktığı bir maske var ama ara sıra dikkat edersek bu maskenin ardındakini görmek de gayet mümkün.
İnsanlardaki küçük ayrıntılara dikkat ettiğimiz zaman onların gerçekte kim olduğunu anlayabiliyoruz.
Bunu özellikle Belli insanlara karşı yapmamız gerekiyor ki o insanların bizi kandırmasına veya bizi manipüle etmesine izin vermeyelim.
Ve kendimizden de biliyoruz ki bazen bizim de belli şeylere ulaşmamız için rol yapmamız gerekiyor.
Bu podcasttaki konumuz biz insanlardaki rol yapma alışkanlığı.
Önceki podcastta olan Robert Greene'in İnsan Doğasının Yasaları kitabından devam ediyoruz.
Önce bir hikayeyle başlayalım.
Sene 1919. Milton Erickson ismindeki 17 yaşındaki genç hayatında ciddi bir sıkıntı yaşıyor.
Sabah bir uyanıyor ve bakıyor ki vücut...
Günler geçtikçe felcin etkisi daha da artıyor ve en son bir bakıyor ki Milton yataktan kalkamıyor.
Kendisine çocuk felci teşhisi koyuyorlar.
Milton odasında yatarken annesinin yan odada doktorlarla konuşmasını duyuyor.
Ve doktorlar anneye senin oğlan sabaha zor çıkar diyor.
Annesi ardından Milton'un odasına giriyor.
Tabi Milton'un bu konuşmayı duymadığını zannediyor.
Hatta çaktırmamak için annesi hiçbir şey olmamış gibi davranıyor.
Gayet keyifli bir rol yapmaya çalışıyor.
Ama Milton o kadar iyi fark ediyor ki...
Annesinin gözlerinde bir üzüntü var.
Her ne kadar mimiklerini değiştirmeye çalışsa da annesi o üzüntüsünü gizleyemiyor.
Milton bir gün annesinden odasındaki şifon yeri yatığına yanaştırmasını istiyor.
Annesi şaşırıyor bu istek üzerine ama yine de oğlunu kırmıyor ve dediğini yapıyor.
Milton'un buradaki amaçlarından biri şu.
Hem annesiyle iletişime geçmek o...
Kadındaki kedileri biraz dağıtmak.
Hem de yatığına yaklaşan şifon yerde bir ayna var ve bu ayna sayesinde batmakta olan güneşi izlemek.
Sonuçta pek de bir ömrü kalmadığını doktorlardan duymuştu.
Kalan zamanında en azından güneşin batışını izleyeyim diyor.
Milton o gece komaya giriyor.
3 gün sonra komadan çıkıyor ve doktorlar ve annesi çok şaşkın.
Çünkü Milton'un komadan çıkacağını tahmin etmiyorlar.
Bir nevi bu çocuk ölümü alt ediyor.
bir şekilde yaşama tutunuyor.
Ama uyandığında felç çok feci bir şekilde vücuda yayılıyor.
Dudakları bile felç oluyor en sonunda.
Bir mimik bile gösteremiyor. İnsanlarla konuşamıyor.
Bitkisel hayat gibi bir şey.
Bu süreçte Milton Evde 7 kız kardeşi, bir erkek kardeşi ve anne babasıyla kalıyor.
Canı sıkılıyor tabii Milton'un çünkü kafası çalışan birisi bir şeyler yapmak istiyor.
Ama yapacak bir şey yok kendisini hareket ettiremiyor.
En son odada kardeşlerinin konuşmasına kulak kesilmeye başlıyor.
Her ne kadar kendisinin mimikleri artık çalışmasa da kardeşlerindeki mimik tasvirlerini gözlemlemeye çalışıyor.
Bir ara iki kız kardeşini konuşurlarken dikkatle inceliyor.
Kardeşlerden biri diğerine evet çok iyi fikir.
Ama bu ifadeyi kullanırken ki mimikleri sanki hiç de kardeşini onaylar gibi değil.
Yani anlayacağınız samimiyetsiz bir ifade kullanıyor.
İçten içe kardeşine katılmıyor.
Milton fark ediyor ki kardeşleri iletişim kurarken her zaman bir maske takıyorlar, rol yapıyorlar.
Bu çocukların dedikleri ve hissettikleri bir değil.
Mesela bir kardeşi diğerine evet derken başını hayır anlamında sallıyormuş.
Kardeşlerden başka bir tanesi diğerine...
Elma ikram etmiş ama ikram ederken vücut dili sanki hiç ikram etmek istemiyor gibiymiş.
Milton yetenekli bir gözlemci olduğu için kardeşlerindeki bu maskeyi hemen fark ediyor.
Ve bu bir oyun haline dönüşüyor en son.
Milton kardeşlerindeki asıl niyeti bir oyun gibi çözmeye çalışıyor.
Onlardaki her şeyi gözlemliyor.
Beden dili, mimik, ses tonu hatta soluk alışverişleri.
Milton bir gün pencere önünde ona hazırlanmış koltuğunda oturuyor ve bu pencereden bakıp kardeşlerinin oyun oynamasını seyrediyor.
İçinden tabii katılmak geliyor ama katılamıyor sonuçta vücudunu hareket ettiremiyor ama o ara hayallere dalıyor.
Milton sanki oynadığının yatağından kalkıp koşuşturduğunu düşünmeye başlıyor.
Bu hayaller devam ederken o an bacanında bir kasılma hissediyor.
Felçlik sürecinde ilk defa böyle bir şey yaşıyor.
Bildiğin düşünce gücü sayesinde bacanında bir kasın...
hareketini gözlemliyor. Kendisini kaptırmaya başlıyor bu hayal gücüne.
Durmadan hayaller kuruyor.
Koşuşturduğunun, yürüdüğünün ve en sonunda bu kasılmalar Bildiğin harekete dönüşüyor.
Milton zihni ve bedeni arasındaki bu bağlantıyı yakalıyor ve hayal gücünü bir antrenman misali çalıştırıp en son felcindeki o kilidi çözmeye başlıyor.
Yavaş yavaş yürüyor hatta artık koşmaya başlıyor.
Kendisindeki bu felçlik azaldıktan sonra artık normal bir hayata karışabilir.
Hatta bir meslek sahibi olabilir.
Tabi yine vücudunda bazı aksamalar var ama genel olarak gayet iyi bir durumda.
Milton'un tutkusu tıp ve psikiyatri alanlarına yönelik ve kariyerini de bu alanlarda inşa ediyor.
Peki psikiyatri kariyerinde Milton'un odağı ne dersiniz?
Perç döneminde kardeşlerine uyguladığı gibi bir insanın beden dili ve zihni arasındaki o bağlantıyı ortaya koymak.
Milton yeni hayatında insanları gözlemleme becerisini geliştirmeye çalıştı.
Sokakta yürürken insanlara bakıyor, günlük konuşmalarına odaklanıyor, onlardaki küçük detayları yakalayıp maskenin ardında yatanları görmeye çalışıyordu.
Milton özellikle insanların yürüyüşüne odaklanmıştı ve insanlardaki yürüyüşe dair bazı çıkarımlar keşfetti.
Örneğin kararlı kişiler daha hafif adımlarla yürüyordu.
Dik duranların genelde özgüveni yüksekti.
Dikkat çekecek derecede kasıntı yürüyenler ise özgüvensizliklerini gizlemeye çalışıyordu.
Milton bürosunu açtığında da ona gelen hastaların özellikle yürüyüşlerine dikkat ediyordu.
Hastalar odaya giriş yapar yapmaz, Milton önce hastanın kendisine doğru yürümesini istiyordu.
Koltukta oturuş biçimi olsun, ellerinin konumu olsun, bir hastadaki beden diline Milton hassasiyetle yaklaşıyordu.
Bir gün bürosuna İşi benzeri görülmemiş bir adam geldi.
Bu adam zamanında çok zengindi.
Ama daha sonra iflas etti ve servetini kaybetti.
Bu süreçte sadece servetini değil, aklını da kaybetti.
Bu adam sadece ağlıyor ve ellerini göğüs bölgesinden ileri geri götürüyordu.
Nedense bu hareketi bedeni bir alışkanlık haline getirmişti ve adam durmadan bu hareketi tekrarlıyordu.
Daha önce gittiği hiçbir doktor bu hastaya iyi gelmemişti.
Milton bu hastayla karşılaşır karşılaşmaz önce onun ellerinden tuttu ve yukarı aşağı doğru salladı.
Önce böyle bir hareket yapmamıştı.
Genelde ileri geriye doğru sallıyordu.
Ama nedense hasta bu hareketi sevdi ve bir alışkanlık haline getirdi.
Milton ardından hastanın önüne bir zımpara kağıdı ve tahta yerleştirdi.
Kollarını yukarı aşağı sallamaya alışan bu adamdan Milton artık zımpara yapmasını istemişti.
Adam kısa süre sonra bu zımparacılık işinden keyif almaya başladı.
Ağlamaları giderek azalmıştı ve zımpara ilgisini aşağı koymacılığa yönlendirdi.
Satranç takımları yapıp satmaya başladı.
Milton bu adamı tekrar hayata döndürdü.
Milton bu adamdaki beden dilini ilk başta fark etti.
Bu adam durmadan aynı hareketi kilitlenmişçesine yapması bir sıkıntıya işaret ediyordu.
Milton biliyordu ki bu adamın beden dilindeki tutukluk çözülürse zihni de çözülecekti.
Ona bu yüzden yeni bir hareket öğretmişti ve bu hareketi yapa yapa o eski zihin yapısı da değişmeye başladı.
Yeniliğe açık bir hale geldi.
Ahşap oymacılığı sonucu zekasındaki o dirilik arttı, adamın zihin ve beden arasındaki ilişkisi en son yaratıcı bir işe kanalize edildiğinde adam eski sıkıntılı halinden kurtuldu.
Milton bu beden diline sadece akıl hastalarında değil, kadın erkek ilişkilerinde de çok odaklıydı.
Bir gün bürosuna bir kadın geldi.
Hiçbir psikiyatristin kendisine yardımcı olamadığından dert yandı.
Milton da hemen şunu söyledi.
Doğru yere geldin, ben senin aradığın psikiyatristim.
En sonunda da şunu ekledi.
Neden kadın kıyafetleri giyiyorsun?
Karşısındaki hasta şok olmuştu.
Cinsiyetini bir süredir gizliyordu ama kimse fark edememişti.
Peki Milton karşısındakinin cinsiyetini gizlediğini nasıl fark etti?
Beden diline odaklandı.
Bu kişinin sesi ve görüntüsü gerçekten kadın gibiydi.
Cinsiyetinin erkek olduğunu fark etmek çok zordu.
Ama Milton bu kişinin beden dilinde erkeklere özgü bazı noktaları fark etmişti.
Milton'a gelen başka bir kadın ama bu sefer gerçekten kadın uçak korkusu olduğunu belirtiyordu.
Kocası onu ülke dışında bir geziye götürecekti ve uçağa binmek bu kadına kabus gibi geliyordu.
Milton hemen kadına teşhisi koydu ve yasak aşkınızı kocanız biliyor mu sorusunu şak diye sordu.
Kadın önce bir afalladı dedi ne oluyoruz ama ardından Milton'a hayran olmaya başladı ve itiraf etti.
Gerçekten bir yasak aşkı vardı ama yasak aşkını Milton nereden anlamıştı?
Milton bu kadındaki sözsüz iletişimi çözmüştü.
Yürümesi olsun, oturması olsun vücudunda bir kilit hali vardı.
Ve bu kilit halinden kadının bir yalan sakladığını düşündü.
Kadın kocası hakkında ne zaman konuşsa ses sonu değişiyordu, çekiniyordu sanki.
Buradan da kadının kocasına karşı bir şey sakladığını anladı.
Ve tahmini de yasak aşkı yönelikti ve doğru da çıktı.
Milton'ın bu tarz teşhisleri çok önemliydi.
Çünkü ona gelen hastalar her şeyi dürüstlükle söylemiyordu.
Rol yapıyorlardı bazen. Oysa tedavinin ilerleyebilmesi için o hastanın gerçek tarafı...
Milton'da en son karşı taraf kendisini ifade etmeyince tek başına bu gerçekleri fark etmeye çalışıyordu.
İnsanlar Milton'daki bu gözlem becerisinden büyülenmeye başladılar.
Hatta Milton bir kahin, bir büyücü gibi görülmeye başlandı.
İnsanları okuma ustasıydı adeta.
Oysa Milton'un özel bir gücü yoktu.
Büyücü falan değildi. Sadece 17 yaşından beri, o felçlik zamanlarından beri muazzam bir gözlemciydi.
O yaşından kardeşlerini gözlemlemişti ve onlarda bir çıkarımlar yapmıştı.
Hayatını insanları gözlemlemeye ve onların beden dilinden bir şeyler çıkarmaya adadı.
En sonunda kendini öyle geliştirdi ki insanlar Milton'dan korkmaya başlıyordu.
Milton'un hikayesinden ne öğrenmeliyiz?
Bir kere felç geçirmesi ona bir farkındalık kattı.
Çevresine karşı çok keskin bir duyarlılık geliştirdi.
Sözsüz iletişimin... İnceliklerine merak duydu.
Milton kendisini bu kadar geliştirirken bir taraftan insanların gözlem konusunda ne kadar cahil olduklarını da fark etti.
İnsanların çoğu adeta çevresine karşı kör bir haldeydi.
Milton bazen halka açık konuşmalar yapıyordu.
Ve yanında hep taşıdığı bir tane sopa vardı.
Bazı izleyiciler Milton'un bu sopasını sunum sırasında kullanmak için yanında taşıdığını zannediyordu.
Ama Milton sunumunda bu sopayı hiç kullanmıyordu.
Elinde tutuyordu sadece. En son bazı insanlar Milton'a sunum sonrası gidip sunum sırasında neden sopayı hiç kullanmıyordu.
Oysa bu insanlar Milton'a az dikkat etseler kendisinin yürürken toparladığını fark ederlerdi.
Ve sopada sunumda bir şeyler göstermek için değil bir baston görevi görmek için vardı.
Ama insanlar bu basit gözleme bile yapabilmekten yoksunlardı.
Bu hayatta karşılaştığımız insanların sadece sözlerine, bize ne dediklerine inanırsak işimiz zor.
Yazarın da üzerinde durduğu gibi sözsüz iletişim dediğimiz bir derya deniz var.
Ve iletişimin asıl kritik noktaları da sözsüz tarafta yatıyor.
Buzdağının görünmeyen kısmı adeta.
Ve Milton Erickson gibi bizim de sözsüz iletişimde dirinleşmemiz, uzmanlaşmamız gerekiyor.
İlk yapmamız gereken kendimizdeki eksikliği fark etmek.
Günlük hayatta insanları yeterince gözlemlemiyoruz.
Genelde kolayı kaçıp insanların sadece ağzından çıkanları...
Oysa ses tonu, mimik, beden...
Gözler,
kısacası karşımızdaki kişinin tüm varlığına dikkat etmemiz gerekiyor.
Çünkü asıl mesaj o taraflarda gizli.
Podcast'a nasıl başladık?
Hepimizin özünde bir aktör olduğunu söyledik, rol yaptığımızı kabul ettik.
Hatta çocukluktan beri bir rol yapma becerimiz var.
Ailemizden istediğimizi alabilmek için o çocuk halimizle bile roller yaptık.
Biraz daha büyüyünce sosyal çevrelere girebilmek istedik, sosyalleşmek istedik ve insanlarla kaynaşmak için roller yaptık.
İş hayatı desen o da roller üstüne kurulu.
Örneğin bir askerden sert bir rol yapmasını bekleriz.
Asker günlük hayatta o kadar sert olmasa da mesleğini icra ederken daha sert bir tavır takınır.
Asker olsa etkisinin azalacağını bilir çünkü.
Ama tam tersi bir şekilde bir anaokul öğretmeninden de naif, merhametli bir rol yapmasını isteriz.
Günlük hayatta sert mizahlı biri olsa da mesleğinde daha yumuşak olmalıdır.
Her meslek bizden belli bir rol kalıbına girmemizi ister.
Shakespeare bizdeki bu rol yapmaya yatkınlığı çok önceden fark etmişti ki şöyle bir cümle kurdu.
Yaşam tümüyle bir sahnedir.
Erkekler ve kadınlarsa bir oyuncu.
Biri çıkar, öteki girer.
Kendine düşen sürede herkes rol yapar.
Tabi bu hayattaki her şeyde olduğu gibi rol yapmada da iyi rol yapan var, kötü rol yapan var.
Örneğin dolandırıcılar çok iyi rol yapar.
O sinsi tuzaklarını öyle güzel kurar ki fark edemezsin.
Bazı insanların rol yaptığını ifşa etmek onları utandırabiliyor.
Mesela gidip de bir dolandırıcının rol yaptığını kanıtlarsanız o dolandırıcı dumura uğrar.
Ama bir kişinin taktığı maskenin ardını görmek her zaman o kişiyi utandırmıyor.
Şöyle bir senaryo düşünelim.
Yakın bir arkadaşınızla buluştunuz.
Arkadaşınız sanki keyifliymiş gibi rol yapıyor.
Ama siz küçük detaylardan fark ediyorsunuz ki bu arkadaşınız aslında üzgün.
Bir şeye canı sıkılmış ve keyifli rolü yaparak kendisini gizlemeye çalışıyor.
O an arkadaşınıza ya bir şeye canın mı sıkıldı, sen bir şey mi saklıyorsun derseniz işte bu kişi sizin bu tutumunuzu takdir eder.
Hatta size daha yakınlaşmaya başlar.
O sıkıntısını açar. Bize karşı iyi insan rolü yapanlara da dikkatli olmamız gerekiyor.
Çünkü bu kişiler alttan alta ayağımızı kaydırmaya çalışıyor olabilirler.
Veya bizden bir çıkar bekliyorlardır.
Bu kişinin iyi maskesi altında yatan samimiyetsizliği fark ettiğimiz an yol vermek en iyisi.
Çünkü günün sonunda bizi bir şekilde kullanmak istiyor.
Sözsüz iletişim sanatında kendimizi geliştirmek için yapılacak en iyi taktik Milton'u da yaptığı gibi bolca gözlem yapmak.
En basitinden biriyle sohbet ederken karşımızdakine daha bir dikkatle odaklanmaya çalışalım.
Ses sonu nasıl mesela? Mimiklerini nasıl kullanıyor?
Beden dili sıkı mı gevşek mi?
Hep biz konuşmaktansa biraz da söz hakkını karşıya verelim.
Konuşma yapan bir kişi hele ki dinlenildiğini fark eder.
fark ediyorsa kendisi hakkında bayağı bir sinyal vermeye başlar.
Tabii karşı taraf onu gözlemlediğimizi çok çakmamalı, yoksa içine kapanmaya başlar.
Ona merakla, hatta samimi bir merakla yaklaşmamız gerekiyor.
Öyle pür dikkat, saplantılı bir şekilde gözlemlediğimizi ona belli edersek, bu sefer kendini gizlemeye başlar.
Ayrıca farklı kültürlerden insanlarla da konuşurken o kültür parametresini hesaba katmamız gerekiyor.
Mesela biz Türkler genelde nasılızdır?
Sıcak kalmı, gülmeyi, eğlenmeyi seven, Duygusal insanlarız.
Ama İskandinav bölgesinden biriyle sohbet edersek iletişim yapısının ne kadar farklı olduğunu görürüz.
Ve o kişiyi gözlemlerken, analiz etmeye çalışırken o kültür farkını da aklımızda tutmamız gerekiyor.
Gözlemlemenin bir üst aşaması ne biliyor musunuz?
Kendimizi gözlemlemek. Konuşurken ses tonumuz nasıl mesela?
Beden dilimizi nasıl kullanıyoruz?
Samimiyetsiz bir kahkaha attığımızda nasıl görünüyoruz?
İnsanları gözlemlemek kadar kendimizi de gözlemlemek bize çok şey katacaktır.
Gözlemleme konusunda geliştikçe insanlar da bizdeki bu değişimi fark edecekler.
Milton'ı çevresi bir medyum, bir büyücü gibi görüyordu.
Hani bizi medyum gibi görmeselerdi en azından saf biri olmadığımızı anlayacaklar.
İçimizdeki insan sahraflığını fark edince bizi kandırmaya daha az cüret edecekler.
Şimdi insanları gözlemlemenin 3 kritik kısmı var diyebiliriz.
Bunlardan biri karşı tarafın bizden hoşlanıp hoşlanmadığını anlamaya yönelik.
Diyelim ki bir grubun içindesiniz ve gruptan biri ara sıra sizde tuhaf bir his uyandırıyor.
Tuhaf tuhaf hareketler sergiliyor ama o kadar küçük hareketler ki umursamıyorsunuz.
Sonra bu kişi birden ya sizi engelliyor sosyal medyadan ya da size karşı çirkinleşmeye başlıyor.
Bu kişinin birden zannettiğimiz bu düşmanca tavrı aslında öyle birden ortaya çıkmıyor.
Ama belli sözsüz ipuçlarını kaçırdığımız için biz birden çıktığını zannediyoruz.
Bu tarz durumları geç fark ettiğimizde bize sert bir tokat etkisi yapıyor.
Atlatması da öyle çok kolay değil.
Oysa en başta bize uyuz olan bir kişiyi fark ettiğimiz an o kırılma zamanı geldiğinde daha olgun.
Olgunca karşılıyoruz. İnsanların bizden hoşlanmadığını anlamak o kadar da zor değil aslında.
Mesela bize dik dik bakıyorlarsa ara sıra, biz konuştuğumuzda gözleri kısılıyorsa, beden ve ayakları asla bizim olduğumuz tarafa yönelmemişse o kişi muhtemelen bizden pek de haz etmiyordur.
Yakalamamız gereken mikro ifadeler.
Mikro ifadeler bir saniyeden kısa sürüyor ve yakalaması ilk başta biraz zor.
Ama o kişiye yönelik hayati bilgileri bize sunuyor.
Diyelim ki başınıza iyi bir olay geldi ve gidip bu haberi bir arkadaşınıza söylediniz.
Eğer sizden pek hoşlanmayan biri ise bu iyi haberi söyler söylemez bir saniye bile olsa suratı düşmeye başlar.
Sonra hemen bilinci devreye girer ve sevinmiş rolü yapar.
Bu ilk baştaki üzülme mikro ifadesi bize o kadar şey anlatıyor ki demek ki karşımızdaki bu kişi başımıza gelen bu iyi olaydan O kadar da mutlu olmamış hatta belki de bizi kıskanıyor.
Tam tersini uygulamak da işe yarayan bir taktiktir.
Birine gidip başınıza gelen kötü bir olayı aktardığınızda o ilk bir saniyeye dikkat edin.
Eğer o kişinin kısacık da olsa sevindiğini görüyorsanız muhtemelen bu kişi o kadar da iyiliğinizi isteyen biri değildir.
Ani sessizlikler çok güzel mesajlar taşır.
Başınıza gelen iyi bir olayı arkadaş ekibinize anlatıyorsunuz diyelim ama içlerinden biri o an sessizleşmeye başlıyor.
Size hiç soru sormuyor, içine kapanıyor, ilgisiz gözüküyor.
Normalde konuşkan birisi ama ne hikmetse siz bu iyi haberi paylaştığınızda dilini yutmaya başlıyor.
Buradan anlamamız gereken şu, bu kişi suskunlaştı çünkü başımıza gelen iyi haberi muhtemelen kıskandı ve çok da bir şey çaktırmamak için içine kapandı.
Bir kişinin bizden hoşlanıp hoşlanmadığını anlamak için kullanılabilecek başka bir yöntem de o kişinin bize olan tutumunu diğerleriyle olan tutumuna kıyaslamak.
Mesela bu kişi başkalarına sempatik, sıcakkanlı davranırken bizim yanımızda biraz kasıntı oluyorsa veya gereksiz kibarlaşıyorsa o kişinin bizi çok sevmediğini söyleyebiliriz.
Mesela bir kişinin bizden hoşlandığını nasıl anlarız?
Biraz da bunlara geçelim. Bir kere dudak ve alın bölgelerinde bir rahatlama görürüz.
Gözler fal taşı gibi açılır.
Sesinde bir heyecan vardır ama o tatlı bir heyecandır.
Kollarını kavuşturmazlar genelde.
Bedenleri bize yöneliktir.
Odaklarının bizde olduğu çok barizdir.
Bizle senkronize hareket ederler.
Bizle tam aynı anda gülerler.
Ya da istemsizce elimiz çenemize gittiğinde onların da eli çeneye gitmeye başlar.
Bir nevi karşımızda aynı görevi görürler.
Hoşlanıp hoşlanmamak üzerinde durduk.
Biraz da güç iletişimine geçelim.
Hoşlanıp hoşlanmama genelde romantik ilişkilerde karşımıza çıkarken güç iletişimi iş hayatında karşımıza çıkıyor.
Gücünü belli etmek isteyen kişiler göz kapaklarını çok açmadan göstermesi kurarlar.
Önceki örnekte ne demiştik?
Bizden hoşlanan bir kişi gözünü açıyor.
Ama güçlü gözükmek isteyen bir kişi bizden hoşlandığını belli etmek istemez.
Hatta insanların kendisinden hoşlanmasını ister.
O ciddi soğukkanlı havasını bozmamak için o sakin tavrını göz kısıklığında bile...
görürüz. Yazarımız Merkel'den örnek veriyor.
Almanya şansöylesi Merkel, biliyorsunuzdur.
Merkel, erkeklerin ağırlıkta olduğu bir ortamda kadın bir siyasetçi.
Ama tavrına bakarsak gayet de gücünü belli ediyor.
O kadar sık gülümsemez mesela.
Ama gülümsediği zaman o içtenliği fark ederiz.
Sakin bir enerjisi var.
Çok atik değil ama konuşurken özgüvenini belli ediyor.
Yani bir kişinin elinde tuttuğu gücü belli etmesi için illaki en çok konuşan, sesi en çok çıkan kişi olmasına gerek yok.
Bazen insan sakin duruşuyla bile gücünü aktarabiliyor.
Bir lidere zaten en yakışan iletişim şekli özgüvendir.
Kararsız değildir mesela, heyecanını kontrol eder.
İpleri elinde tutan tavrı insanların hoşuna gider.
İnsanlar bizden hoşlanmayabilirler.
Alttan alta bize güçlerini göstermek isteyebilirler ve bizim bunlara karşı ayık olmamız gerekiyor.
Ama en tetikte olmamız gereken insan tipi bizden hoşlanmayan veya gücünü belli etmek isteyen insan tiplerinden ziyade bizi kandırmaya çalışan insan tipleridir.
Çünkü bu kişiler başlarda bize çok iyi gelirler.
Egomuzu okşarlar, o kişilerin yanında özel biriymiş gibi hissederiz.
Dostça yaklaşırlar, komik olmayan şakalarımıza bile gülerler.
Ama asıl amaçları bizi kandırmak, bir fikre ikna etmek veya bizi...
bir şey satmaktır. Mesela bu kişilerin dosya ve sıcak yaklaşımları bir ürün satmaya geldiğinde hemen bir ciddiyete dönüşür.
Çok yetkin bir tutum sergilerler ve kafa şişiren istatistikler bilgiler vererek satış yapmak isterler.
Bizi kandırmak isteyenler, bize bir şey satmak isteyenler o sıcak soğuk tavırları arasındaki geçişi çok iyi yaparlar.
Önce sıcak davranarak sempati duymamızı sağlarlar.
Sonra bize satmak istedikleri şey hakkında bilgi verirken birden soğuk ve sakin davranarak onları ciddiye almamızı isterler.
Ürün satmak isteyen bir dolandırıcının maskesini düşürmenin etkili bir yolu var.
Önce o kişiyi dinleyeceğiz. Hatta ilgiyle dinleyeceğiz.
Tam da ürünü alacakmış gibi bir tavır takınacağız.
O kişinin özgüvenini besleyeceğiz.
Ama tam son anda kafamıza takılan bir problemi ona şak diye yönelteceğiz.
İşte bu an o kişiyi gözlemlememiz gerekiyor.
O özgüvenli kişinin eli ayağı kısacık da olsa birbirine dolaşmaya başladıysa muhtemelen yönelttiğimiz soru karşısında gafil avlanmış demektir.
İşte bunu fark ettiğimiz an o kişinin bizi kandırmaya çalıştığını düşünüyoruz.
İnsanlar devamlı bize karşı rol yaparlar.
Ve bizim de zamanı gelince iyi bir rol yapmayı bilmemiz gerekiyor.
Bu kişi çok samimi, çok içten, asla rol yapmaz dediğimiz insan bile rol yapıyor.
Ve rol yapmak o kadar da kötü bir şey değil.
O rol yapmanın kötü şöhretini kafamızdan çıkarmamız gerekiyor.
Yaptığımız rol insanların üstünde bir izlenim bırakıyor.
Ve bıraktığımız bu izlenimi incelikle kontrol etmemiz gerekiyor.
Önce rol yaptığımız insanı iyi tanımak şart.
Bill Clinton'dan örnek veriyor yazarımız.
Clinton güç ve güven rollerini yapmakta...
Ama kime nasıl yaklaşacağını da çok iyi biliyordu.
Bir diplomatla konuşurken takındığı rolle, bir esnafla konuşurken takındığı rol çok farklıydı.
Herkese aynı rolü oynamak işe yaramıyor.
Karşımızdakine uyum sağlamak gerekiyor.
Karşımızdaki kişide iyi bir izlenim bırakmak istediğimiz zaman arada ortadan kaybolmak da fena bir taktik değil.
İnsanlar karşısında devamlı var olmak, hep kendimizi ispat etmeye çalışmak insanları bir yerden sonra bayacaktır.
Arada ortadan kaybolduğumuz zaman insanlar bizim hakkımızda düşünmeye ya bu kişi nereye kayboldu diye soru sormaya başlayacaklardır.
Bize karşı merakın tam zirvede olduğu zamanlar ortaya çıkmamız insanlar arasındaki bağımızı sağlamlaştırıyor.
Ara sıra kusurlarımızı, zayıf taraflarımızı itiraf etmek de iyi bir yöntem.
kusursuz gözükeni sevmiyor ama kendi kusurlarıyla barışık gözükenlere de bayılıyor.
Evet arkadaşlar bu podcastlik benden bu kadar.
Bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
