
Zihinsel ve bedensel iyi oluş yolculuğunda, anlaşıldığını hissettiğin alan Terappin yanında. PORTAL25 koduyla ilk seansın 2026 sonuna kadar %25 indirimli! #AnlaşılmakİyiGelecek
Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir.
Transkript
Terapin portalla yansımayı sunar.
Kimle buluşsam, sohbet etsem veya çevirime baksam, herkesin konuştuğu ortak bir konu görüyorum.
Para. Herkes para konuşuyor.
Şimdi tabii para konuşulması gereken bir şey.
Konuşmayalım demiyorum hiç. Ama bu kadar para konuşmak normal mi?
Eskiden insanlar bu parayı bizim kadar sık mı konuşurlardı?
Sanmıyorum. Üstelik parayı konuşma yaşı o kadar düştü ki.
Geçen 10-12 yaşındaki çocukların bile para muhabbeti yaptığına şahit olmuştum.
Oysa o yaşlarda ben ve arkadaşlarım paraya dair neredeyse hiç konuşmazdık.
Her geçen gün ekonomik meseleler hayatımıza daha sert bir şekilde dahil olmaya başlıyor.
Paranın psikolojimizle oynadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Hal böyleyken paranın psikolojimize olan etkisini neden incelemeyelim ki?
Hem podcastimizin içeriğine de uygun.
Size bu podcast bölümümüzde severek okuduğum bir finans kitabından bahsetmek istiyorum.
İzlediğim diye öyle teknik işlere dalacağımı falan sanmayın.
Paraya dair en akıcı ve okuması en eğlenceli kitaplardan birisi var elimde.
Morgan Housel'dan çıkan Paranın Psikolojisi kitabına odaklanacağız.
Hazırsak başlayalım. Parayla ilgili istediğimiz kadar eğitim, danışmanlık alalım.
Hatta ekonomi veya finans gibi bölümleri okuyalım.
Nihayetinde parayla olan ilişkimiz oldukça kişisel ve bize özel.
Bizim babalarımızın veya dedelerimizin parayla olan ilişkisi bizden farklıydı.
Çünkü farklı bir ekonomi ve piyasanın içine doğmuşlardı.
Ev, arsa, araba fiyatları günümüzdekinden bambaşkaydı.
Paraya bakış açımızın onlarla bir olması mümkün değildir.
İki kişiyi düşünelim. Birisi yoksul bir babanın oğlu olan Fatih, diğeri de zengin bir bankacının oğlu olan Berkcan olsun.
Fatih'le Berkcan'ın paraya bakış açısı hiç bir olabilir mi?
Fatih yoksulluğun içine dolmuştur.
Kuruşu kuruşuna gününü geçirmeye çalışıyordur.
Ve yatırım, risk, kar gibi kavramlara dair pek bir düşüncesi yoktur.
Oysa Berkcan öyle mi? Tuzu kuru bir kere.
Babasının sermayesiyle yatırım yapıp halihazırda olan servetlerini katlayabilir.
Riski ters tepip batırabilir.
Nihayetinde Berkcan'ın paraya bakış açısı.
Fatih'in paraya bakış açısından bambaşkadır.
Veya ekonomik kriz sonucu işini batıran bir kimseyi düşünelim.
Böyle bir finansal travma sonrasında o kişinin paraya olan bakış açısı asla bizimkiyle bir olmayacaktır.
Demek istediğimi anladınız. Bu hayatta bulunduğumuz koşullar, yaşadıklarımız, ailemiz, ülkemiz ve içinde bulunduğumuz zaman dilimimiz.
Bunların hepsi bir araya gelip bizim paraya olan bakış açımızı etkiler.
O yüzden herkesin paraya bakış açısı bambaşkadır.
Kitabımız farklı dönemlerde yaşamış insanların yatırım alışkanlıklarına dair bir araştırmadan bahseder.
Bu araştırmaya göre yüksek enflasyon ortamında büyüyen kişiler, düşük enflasyonda büyüyen kişilere kıyasla tahvillere daha az para yatırmışlar.
Şimdi diyeceksiniz ki tahvil nedir?
Tahvil kısaca devlete veya bir şirkete borç para vermen ve daha sonra onların bu borcunu sana vade ve faizle geri ödemesidir.
Yani enflasyonun düşük olduğu ülkelerdeki insanlar, yatırım konusunda daha rahat ve aktifler.
Bir de piyango biletlerindeki duruma bakalım.
Evet piyango bir yatırım aracı değil.
Şans oyunudur. Ama işin ucunda para olduğu için insanların davranışlarına göz atmamız gerekir.
Sizce piyango biletlerini en fazla alan insanlar kimlerdir?
Zenginler mi? Orta kesim mi?
Piyangolar en çok yoksul kesim tarafından talep görür.
Amerika'da yoksulluk sınırındaki kişiler piyango biletine yılda ortalama 410 dolar harcarlar.
Fakat enteresan başka bir bilgi de şudur.
Amerikalıların %40'ı acil bir durumda 400 doları bir araya getiremiyordur.
Bu ne demek oluyor? Acil durumlarda 400 doları bir araya getiremeyen kişiler, aslında bir sene içinde o 400 doları piyangoya harcayan kişilerdir.
Evet, kulağa aşırı saçma geliyor.
Onlardaki bu mantaliteyi anlayamıyoruz.
Ama bunun bir sebebi de onlar kadar yoksul olmamamız.
Bir yoksulun psikolojisini bilmiyoruz.
Dışarıdan yargılıyoruz sadece.
O yoksulun bir umuda ihtiyacı olduğunu ve paraya bakış açılarında mantığın çoktan devreden çıktığını dikkate almak gerekiyor.
Bir yoksulun size bu konuya dair şöyle bir açıklama yaptığını düşünün.
Maaşımla geçinemiyorum ki birikim yapayım.
Yaptığım işten kazandığım ücreti artırmamın imkanı da yok.
Araba, ev almak, tatile çıkmak benim için bir hayal.
Borç içinde kıvranarak evlatlarımı okutuyorum.
Ben o piyango biletini hem hayata hem de yoksulluğuma dair umudumu kaybetmemek için alıyorum.
Yoksulun bu açıklaması halen size saçma gelebilir.
Ama günün sonunda kabul etmeniz gereken bir şey vardır.
İkinizin yaşadığı hayat bambaşkadır.
Yoksulluğun gerçekten nasıl bir şey olduğunu deneyimlemediğiniz için o kişiyi tam olarak anlayamıyorsunuzdur.
İnsanları anlamak zordur genel olarak.
Hepimiz birer kapalı kutuyuz nihayetinde.
Ama kapalı kutu olduğumuz kadar da anlaşılmak isteriz.
Dertlerimizi biriyle paylaşmak ve en önemlisi çözüme kavuşturmak isteriz.
Peki neden bu çözüm arayışımız için bir uzmana danışmayalım ki?
Bu podcast'te para ve yatırım gibi konulardan bahsediyoruz.
Ama en iyi yatırım da insanın kendisine, kendi iyi oluşuna yaptığı yatırım değil midir?
Bu bağlamda sizlere bu podcast bölümümüzün sponsoru olan Terapin'den bahsetmek istiyorum.
Terapin sizlerin ruhsal, bedensel ve zihinsel ihtiyaçlarınıza yönelik iyi...
Bünyesindeki uzmanların desteğiyle sağlayan bir dijital sağlık platformudur.
Bütünsel iyi oluşu ele alan terapin platformunda sizi sadece klinik psikolog değil, diyetisyen, fizyoterapist ve spor eğitmenlerinden de oluşan 600'e aşkın uzman kadrosu karşılıyor.
Terapin platformuna mobil veya web üzerinden kolaylıkla erişebiliyorsunuz.
Online temelli bir platform oluşu sayesinde esnek saatlerden dilediğinizi seçebiliyorsunuz.
Eğer kişisel gizlediğiniz konusunda hassassınız, platformu anonim olarak kullanabiliyor.
Kameranız kapalı bir şekilde seans...
Sizce ne kadar para sizin için yeterli seviyededir?
10 milyon, 50 milyon, 100 milyon.
Zenginlerin bir kısmı için yeterli diye bir kavram yoktur.
Eğer nefes alıyorsa kazanabildiği kadar para kazanmalıdır.
Ama bu bitmek tükenmek bilmeyen hırs onların servetlerini arttırabildiği gibi onları iflas da ettirebilir.
Zenginler de insandır nihayetinde ve onların da yaptığı aptalca şeyler vardır.
Hikayesini anlatacağımız zenginimizin ismi Rajat Gupta.
Gupta bu hayatı sıfırdan başlamış ve merdivenleri tek tek aşarak zengin olmuş dediğimiz kişilerdendi.
Yatırım danışmanlığı şirketinde başlayan kariyerini 2008'de 100 milyon dolar servetiyle taçlandırdı.
Günümüzde 100 milyon dolar korkunç bir para olsa da 2008'de böyle bir servete sahip olmak çok daha korkunçtu.
Gupta teknik olarak parayla ilgili her şeyi bitirmişti.
Turununun turuna kadar sürebilecek korkunç bir servet sahibiydi.
Ve parayla satın alabileceği her şeye ulaşabilirdi.
Ama Gupta'nın farklı bir hırsı vardı.
Milyoner değil. Dolar milyarderi olmak istiyordu ve Gupta tüm bu yatırımlarının yanında ona daha fazla ve hızlı para kazandıracak ek işlerinde peşinden koştu.
Gupta'nın sosyal çevresi genişti ve bazı şirketlerde muhbirleri bulunuyordu.
Bir muhbir ona şirketinin hissesini ne zaman alıp almayacağı konusunda istihbarat sağlıyordu.
Mesela bir milyarderin şirketlerine bağış yapacağı anlaşılınca bu muhbir hemen Gupta'yı arar ve hisse senetlerini hemen almasını söylerdi.
Gupta bu muhbiri dinler ve görüşmelerinden hemen sonra milyon dolarlarını hisse senetlerine yatırırdı.
Kaç gün sonra ise yatırdığı paranın birkaç katını hızlıca kazanırdı.
Etik bir durum değildi bu. ABD'nin sermaye piyasası kurulu kısa sürede Gupta'nın bu hızlı ve kolay kazandığı parayı fark etti.
Sonuçta eğer parayı kolayca kazanıyorsan soruşturmayı yürüten savcıların bunu tespit etmesi de bir o kadar kolay oluyordu.
Gupta ve muhbir hakkında dava açıldı ve ikisi de hapsi boyladı.
O andan sonra Gupta'nın itibarı geri dönülemez biçimde mahvolmuştu.
Hani yoksul insanlar için piyango örneği vermiştik ve anlaşılması güç demiştik ya.
Alın size anlaşılması güç başka bir olay daha.
Gupta gibi birçok zengin daha fazla para kazanmak uğruna saçma sapan riskler alıp Hem tüm servetlerini hem de itibarlarını kaybetmişlerdi.
Neden delilercesine servete sahipken böylesine aptalca hareket ediyorlardı ki?
Çünkü bu kişilerin yeterli diye bir kavramı yoktu.
Hep daha fazlasını istedikçe aldıkları risklerin ölçeğini fark edemediler.
Hak etmedikleri ve ihtiyaçları olmadıkları paranın peşine düştükleri için bir nevi ilahi adalle tecelli etti.
Bu hikayeden almamız gereken dersler var.
Evet aramızda hiçbiri kupta kadar bir serbest sahibi olamayacak.
Ama para açısından belli başarılara ulaştığımızda kendimize sormamız gereken bir soru vardır.
Bu para yeterli mi? Daha fazlasına ihtiyacım var mı?
Daha fazlası için şu anki paramı riske atmaya gerek var mı?
Günümüzün kapitalist sistemi kıskançlık yaratmakta uzmandır.
Ve kıskançlık bizim yeterli kavramımızın silikleşmesini sağlar.
Senden daha zengin biriyle kendini kıyaslarsın.
Hırslanırsın, ona yetişmenin yolunu ararsın.
Ama bu süreçte aldığımız risk, kaybedeceklerimize değer mi?
Gupta gibi zenginlerin gözü hırstan öylesine körleşir ki, aldıkları riskin farkına varmazlar.
Hatırlatalım, Gupta günün sonunda sadece servetini değil, itibarını da kaybetmişti.
Servetini belki geri kazanırsın ama kaybettiğin itibarı geri kazanamazsın.
Günümüzde bile görüyoruz zengin ve elit kesimden iğrenç skandallara karışan insanlar şu an ifşa oluyorlar.
Bu saatten sonra onlar ellerindeki o koca servete rağmen itibarlarını toplayabilirler mi?
Hayır. Para birçok şeyi satın alır, insanı mutlu da eder.
Ama paranın satın alamayacağın bir şey varsa o da itibardır.
Eğer para ve itibar arasındaki gerilimden sağlıklı çıkmak istiyorsak ne kadar paranın gerçekten yeterli olduğuna karar vermemiz gerekiyor.
Bileşik getireyi biliyorsunuzdur.
Diyelim ki bir yatırım yaptınız ve kazanç sağladınız.
Anı paranızın üstüne bu kazancı ekleyip tekrar bu yatırıma yatırıyorsanız ve bunu devam ettiriyorsanız bileşiklenmenin gücünü kullanıyorsunuz demektir.
Ve bu işin üstadlarından birisi, yatırım deyince aklımıza gelen ilk isimlerden Warren Buffett'tir.
Buffett'ın bu kitap yazıldığında 85 milyar dolar olan servetinin 82 milyar doları 65 yaşından sonra gelmiştir.
İşte bu bileşiklenmenin gücüdür.
Buffett öyle birisidir ki servetini nasıl oluşturduğuna dair 2000'den fazla kitap...
yazılmıştır onun hakkında. Muhtemelen yüzlerce sene sonra dahi finans literatüründen kendisinin ismi silinmeyecektir.
Buffett'ın bu başarısını sadece yatırımlarını zekice seçmesine bağlayamayız.
Karşımızda 10 yaşından beri yatırım yapan ve 95 yaşında halen yapmaya devam eden birisi var.
Eğer Buffett yatırım yapmaya çoğu insan gibi 30'lu yaşlarında başlasaydı belki de adını duymayacaktık.
Buffett'ın yeteneği sadece yatırım değil, sabır ve zamandır aslında.
Nedense Buffett'ın yatırım felsefesine aktaran kitaplar.
Bu adamın 75 senedir bil fiil yatırım Brad
Pitt ödül aldığı bir tören konuşmasında şunları söylemişti.
30 yıldır bu işle uğraşıyorum.
Bence bu işin basit matematiği.
Bazı projelerin sonuç vermesi, bazılarınınsa vermemesi.
İkisini de zorlamak için bir sebep yok.
Bir sonrakine geçersiniz, olur biter.
Peki benzer mantığı borsa içinde kullanabilir miyiz?
Yatırımlarımızın yarısında yanılsak bile.
Kalan yarısında başarılı olduğumuz takdirde başarılı bir yatırımcı sayılır mıyız?
Yazarımıza göre bu sorunun cevabı evettir.
Kendisi örnek olarak Heinz Berg-Ruhen isminde bir sanat tacireni gösterir.
Sanat tacirli, yani sanatçıların tablolarını alıp satmak bir açıdan yatırıma benzer.
Öyle sanatçılar vardır ki yaşadıkları sürece tablolarını bir yemek parasına satarlar.
Ama yemek parasına satılan bu tablo, sanatçı öldükten belki de 100 sene sonra birkaç milyon dolara satılabilmektedir.
Van Gogh ve benzeri birçok ressam yaşamları boyunca gereken kıymeti görememişler ve değerleri çok sonradan anlaşılmıştır.
İşte burada sanat tacirleri devreye girer.
Potansiyelli sanatçıların eserlerini.
Fiyatlar çok uçmadan alıp yıllar sonra bir servet pahasına satarlar.
Risk ödül mekanizması ve zamanla katlanarak artabilmesi olsun.
Sanat tacirliği ile yatırım birbirine çok benzer aslında.
Yazarımızın bahsettiği sanat taciri olan Heinz da bize yatırıma dair bir şeyler öğretebilir.
Heinz 2000 yılında Picasso, Matisse ve daha birçok ressamın eserlerinden oluşan koleksiyonunu 100 milyon euroya Almanya hükümetine satmıştı.
100 milyon euro. Peki Heinz bu kadar iyi bir koleksiyonu yapmayı nasıl becerdi?
Sanattan çok bir anlıyordu.
Şansı yaver mi gitmişti?
Hayır. Haines'ın en iyi yaptığı şey sürekli resim satın almasıydı.
Kendisine zengin bir portföy oluşturmasıydı.
Sanat tacirleri bir açıdan endeks fonları gibi çalışır.
Alabildikleri ne kadar eser varsa satın alırlar.
Bunların bir kısmı hiç rağbet görmeyecektir.
Ama içlerinden bazıları.
Haines örneğinde bir Picasso eseri mesela.
Milyon dolar değerindedir.
Haines'ın koleksiyonundaki eserlerin isterse %99'u hiçbir değer görmesin.
Hatta zarara uğraşsın. Ama eğer içlerinden o %1 tutarsa.
O sanat taciri başarılı olmuş demektir.
Yazarımız yatırım dünyasındaki başarıyı da buna benzetiyor.
Bir yatırımcı yatırımlarının yarısında veya çoğunda apallamış olabilir.
Lakin turnayı gözünden vurduğu birkaç yatırımı varsa işte bunlar o zararı çok rahat karşılar ve kâra geçirir.
Usta yatırımcı Peter Lynch'in bir sözü vardır.
Bir işte harikaysanız 10 defasından 6'sında haklı çıkarsınız.
Şimdi bazı meslekler vardır ki hata payın koca bir sıfırdır.
Eğer bir uçak pilotuysan Her uçuşunun başarılı olması gerekir.
Zaten başarısız uçuş da sadece kariyerin değil ömrün de bitecektir.
Ama yazarımız yatırımın böyle bir iş olmadığını söyler.
Yatırımda her zaman mükemmel olmak zorunda değilsindir.
Seri girişimciler de böyle ilerler.
Önce birkaç girişim deneyip batırırlar.
Fakat illaki bir girişimleri tutar ve köşeyi dönerler.
Stand-upçılar bile esprilerini önce küçük kulüplerde denerler.
Ve hangilerinin işe yaramadığını görüp büyük bir şova çıktıkları zamansa en iyi esprilerini yanlarına alırlar.
İçerik üreticiliğinde de bu var aslında.
Benim videolarım veya podcastlerimden bazıları ortalamaya kıyansa bayağı az izleniyor.
Uzun bir süredir içerik üretiyorum ama her seferinde etkileşim alan bir içerik yapamıyorum.
Ama aralarında cidden tutanlar oluyor.
Ki onlar da kanalımı ayakta tutmaya yetiyor.
Şunu diyor bize yazarımız. Yatırım özünde denemektir.
Hatalar yapmaktır.
Fakat tüm bu hataların içerisinde kazananı bulabilmektir.
Neden zengin olmak istiyoruz?
Ev araba için mi? Gösteriş için mi?
Temel nedenimiz özgürlük aslında.
Paranın getireceği özgürlüğü istiyoruz.
Hayatımızın büyük bir kısmı, para kazanma kuruna yapmamız gereken sorumluluklarımız üstüne kurulu.
Zamanımızı para karşılığı satıyorsak, aynı parayla zamanımızı da satın alabiliriz.
Yapmak istediklerimizi yapabiliriz.
Yurt dışına seyahat mesela. Kim istemez ki gitmeyi?
Ama bir ton külfeti var. Vize evrakları, vize ücreti, uçak ücreti, otel ücreti derken gezmek gibi en temel insani hakkımız bile maddi durumumuzla derinden ilişkili bir hale giriyor.
Yazırımız mutluluğa dair yapılan bir araştırmadan bahsediyor.
Araştırmanın sonucuna göre bizleri bu hayatta mutlu yapan şey hayatımızı kontrol ettiğimiz hissi.
Hayatımızın kontrolünü ne kadar elimizde tuttuğumuzu hissediyorsak yaşamdan o derece keyif alıyoruz.
O yüzden para ve mutluluk arasında bir bağ kuruyoruz.
Zengin insanları daha havalı olarak görmeyi mi meyilliyiz?
Bizim ülkede özellikle BMW F30 sahiplerinde görürüz bu durumu.
Adam altında BMW var demek için gider F30'un en sıkıntılı olanını sarı siteden borç harç içinde alır.
Sokaklarda piyasasını yapar fakat gerçekte o BMW'yi sadece borç harç içinde almamış.
Ayrıca o aracın sanayi masraflarıyla uzun bir süre uğraşacak duruma sokmuştur kendisini.
Bazı insanlar diğerlerinden saygı görmek için paralarını bağırtırlar.
Ellerindekilerle alabilecekleri en lüks otomobilleri veya marka giysileri satın alırlar.
Fakat bir düşünelim, bir insana sadece zengin diye veya sadece spor bir arabaya beniyor diye hiç saygı duyabilir miyiz?
Varoşlar saygı duyar ancak ki onların saygısını ne yapalım biz?
Günün sonunda insanların bize saygı duymasını sağlayacak iki temel etmen vardır.
Karakterimiz ve başardıklarımız.
Para asla tek başına saygı uyandırmaya yeter bir kriter olmamıştır.
Para ve servet arasında bir fark vardır.
Evet paramız ne kadar arttıkça servetimiz de o kadar çoğalır.
Ama paranın amacı nihayetinde harcamakken, servetin amacı onu gittikçe arttırmaktır.
Ve istediğiniz kadar paranız olsun.
Bu durum sizin bir servet sahibi olacağınızı garanti etmez.
Çünkü servet harcamadıklarımızdan oluşur.
Almadığımız o arabadır, takmadığımız o pahalı saattir, giymediğimiz o markadır.
Paranızı bir şeyler almak için değil de yatırım yapmak için kullandığınızda servet sahibi olursunuz.
Mesela şarkıcı Rihanna'ya bakalım.
Rihanna dünya üzerinde şarkıcılık mevcut.
mesleğinden en çok para kazanmış sanatçılardan birisiydi.
Halen de öyle. Ama lükse, gösterişe ve harcama yapmaya o kadar düşkündü ki kariyerinin bir döneminde iflas etmişti.
Hatta bu iflasın üzerine suçu mali danışmanına atıp ona bir dava açmıştı.
Danışmanı da bu davanın üzerine ''Benim ne suçum var ki?
Böyle harcamaya devam ettikçe iflas edeceğini kendisi önceden bilemiyor muydu?'' şeklinde bir açıklama yapmıştı.
Gariptir ama bazı insanlar servetlerine o kadar güvenir ki böyle harcamaya devam ettikleri sürece o servetlerinin bir gün illaki eriyeceğini kestiremezler.
Rihanna da işte böyle birisiydi.
Kazandığımız parayla harcadığımız para arasındaki dengeyi tutmak her zaman zor olmuştur.
Günlük hayatımızda bu dengesizliğimize çok benzeyen bir durum daha var.
Sporda yaktığımız kalorinin hesabı.
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki bizler, bir spor sırasında yaktığımız kaloriyi tahmin ederken, gerçektekinden 4 kat daha fazla yaktığımızı zannediyoruz.
Ve yemek yerken de, gerçekte aldığımız kalorinin yarısı kadar kalori aldığımızı tahmin ediyoruz.
Burada egzersizli para kazanmak ve yemeği de o parayı harcamak ve kendimizi ödüllendirmek olarak düşünelim.
Kazandığımız parayı zihnimizde biraz abartıyor olabilir miyiz?
Ve bu kazandığımız parayı harcarken biraz fazla ileri gidiyor olabilir miyiz?
Muhtemelen bu sorunun cevabı, çoğu insan için evet.
Kötümselliğin kalbimizde ayrı bir yeri vardır.
Dünya bizi kötümsel olmaya zorlar bir kere.
Her şeyin toz pembe olduğu bir evrende yaşamıyoruz.
Hepimizin kendince zorlukları ve bir mücadelesi var.
İyimsel insanları bazen küçümseyebiliyoruz.
Dünyayı bizim kadar iyi okuyamadıklarını.
Sap olduklarını düşünüyoruz.
Belki de biz sadece kolaya kaçıp kötümserliğin konforuna kapılıyoruzdur.
İyimserlik maskesi takan insanların kitlelere daha kolay ulaştığını görürüz.
Tüm o motivasyon konuşmacılarına, yaşam gurularına bakın.
Üzünde yaptıkları şey umutsuz insanlara iyimserlik pompalamaktır.
Oysa kötümserliğin de ciddi bir alıcısı vardır.
Her iki para konularında. Diyelim ki birisi gelip kendinden emin bir şekilde sizin satın aldığınız hisseleri bırakmanızı.
Çünkü o şirketin aslında batmak üzere olduğunu söyledi.
Bu kişi içimize bir kurt düşürmüştür.
Ve o hisseyi sadece... bu kötümserin etkisiyle bırakmamız gayet olasıdır.
Televizyona çıkan finans yorumcuları da kitleye oynamak adına kıyamet tellallığı yapmaya bayılır.
Konuyla pek alakası bulunmasa da futbol yorumcularında bile görürüz bu kötümserliği.
Kitleye ulaşmak adına şu transfer kötü, bu takım şampiyon olamaz, teknik direktörün gitmesi lazım tarzı açıklamalarla kitleye oynarlar.
Aslında yaptıkları gerçekçi gibi gözükmek isteyip taraftarlara karamsarlık basmaktır.
Çünkü biliyordur ki karamsarlığın alıcısı da en az iyimserlik kadar vardır.
Yazarımızın iddiası şu, finans sektörü diğer tüm sektörlere kıyasla karamsarlığa daha meyillidir.
Çünkü para meseleleri tüm insanların hayatını ve psikolojisini etkileyen kapsayıcı bir tabiatıdır.
Diyelim ki bir şehirde fırtına çıktı.
Bu şehir harici ülkenin geri kılanı bu fırtınadan pek de etkilenmeyecektir.
Ama bir ekonomik durgunluk yaşandığında bu herkesi etkiler.
Kötümserler paranın bu kapsayıcı etkisinden güç alır.
Bir aksilik oldu mu onu asla görmezden gelemeyiz.
Ama ilerlemenin işleyişi aksiliklere benzemez.
İlerleme yavaş ve sessiz sakin gerçekleşir.
Bu sebeple fark edilmesi ve imserliğin etkisini göstermesi zordur.
Elimde bu durumla ilgili iyi bir örnek var.
19. yüzyılın sonlarına doğru Amerika gazetelerinde uçağın gerçekten icat edilip edilmeyeceği yönünde tartışmalar sürmekteydi.
Detroit Press gazetesi yayınladığı bir haberde biz insanların asla bizleri taşıyacak bir uçak icat edemeyeceğini söylüyordu.
Çünkü habere göre uçan herhangi bir makinenin bir insan ağırlığını kaldırabilmesi ve aynı zamanda uçmaya devam edebilmesi imkansızdı.
Bu haber yapıldıktan yaklaşık 15 sene sonra.
1905 yılında Wright kardeşler uçmayı başardıkları bir makine icat etmişlerdi.
Fakat onları havada görenlerin çoğu, biz insanların asla...
uçamayacağından o kadar emindiler ki bu görüntüyü bir göz yanılgısı olarak zannettiler ve kendi gözleriyle gördükleri şeye inanmadılar.
Ancak gazeteciler Wright kardeşlerin uçtuğunu fotoğraflarla belgeleyip haber yaptığında bu insanlar gördükleri imgenin aslında bir göz yanılgısı olmadığını anlamışlardı.
İnsanlar bir uçağın icat edildiğini anladığında bile kötümserliklerinden vazgeçmemişlerdi.
Uçağı hafife almışlardı.
Bu sefer gazetelerde bir uçağın asla ticari kargo aracı olarak kullanılmayacağı yazıyordu.
Bu haberden 5 ay sonra ilk kargo uçağı havalandı.
Tıp alanındaki gelişmeleri bir düşünün.
Son 3-5 hatta 10 senede tıp dünyasında gerçekleşenler gözünüze pek de büyük gözükmeyebilir.
Ama geçmiş 50 yıla baktığımızda olağanüstü ilerlemeler görürüz.
Kalp hastalıklarından ölüm oranı.
1960'lı yıllardan itibaren %70 azalma göstermiş.
Ama kalp hastalıklarının son 50 yılda bu kadar azalmasına neden iyimser göze bakmıyoruz ki?
Çünkü yazarımızın dediği gibi.
Karamsarlık kendini birden, ani bir şekilde belli ederken, iyimserlik yavaş ve sessiz bir şekilde kendisini gösterir.
Bir şirket gibi düşünün. Başarılı bir şirketin önemi yıllar içinde yavaş yavaş kendini belli ederken.
Şirketin iflası ise sadece tek bir gecede gerçekleşebilir.
Ve evet arkadaşlar, bu aşamada podcast'imizi bitirmek iyi olacaktır.
Kendinize iyi bakın ve bir dahaki bölümlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
