
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik
Kaybederiz, özgüvenimiz düşer ve yaşamdan koparız. Bu kısır döngüyü kırmak hiç mümkün mü? Kitap: Jordan Peterson, Hayat İçin 12 Kural
Transkript
Altyazı M.K.
Istakozlar biz insanlara özgüven konusunda çok güzel dersler veriyor.
Dışarıdan bir istakoza baktığımızda görüntüsü biraz tuhaf hatta bir tık rahatsız edici diyebiliriz.
İnsanlar istakoz yemeyi seviyor.
Ben hiç yemedim ama bu kadar insan sevdiğine göre tadı da fena olmasa demek.
Ama biz istakozun ölü değil de canlı haline odaklanalım.
Çünkü istakozlardaki bir davranış biçimi tam da insanlara benziyor.
Istakozlar da her canlı gibi bir hayat mücadelesi içindedir.
Okyanusun dibinde yer işgal edip kendilerine bir yuva, güvenli bir yer bulmak adına savaşırlar.
Enteresan senaryo ise iki ayrı istakozun aynı bölgeyi işgal etmek istediği zaman ortaya çıkıyor.
Bu iki istakozun ikisinden biri de o bölgeyi alması mümkün değil.
İlla ki birisinin kazanması gerekiyor.
Peki bir istakozun diğerine galip gelmesi için ne gerekir?
Istakozların acayip saldırı teknikleri bulunmakta.
Örneğin istakoz tıpkı bir boksör gibi kıskaçlarını açıp gölge boksu yapar.
yaparcasına rakip ıstakozun önünde belli hareketlerle ona göz dağı verebiliyor.
Ayrıca rakip ıstakozun üstüne gözlerinin altından çıkan bir sıvı da fışkırtabiliyor.
Bu sıvıya maruz kalan rakip ıstakozsa, o sıvıdaki kimyasallar sayesinde karşısındaki ıstakozun boyutunu, cinsiyetini, sağlığını öğreniyor.
Bu sıvıyı bir özgeçmiş gibi düşünebilirsiniz.
Fışkırtıldığı kişiye fışkırtan hakkında göz korkutucu bilgiler veren bir sıvı.
Acayip gerçekten. Istakozlar her zaman öyle pata küte kavgaya giren canlılar değildir.
Rakip istakoz eğer büyük kıskaçlara sahipse karşısındaki istakoz direkt dayak yiyeceğini anlayıp işler çirkinleşmeden o bölgeyi karşısındakine teslim edebilir.
Veya kendisine fışkırtılan o özgeçmiş sıvısı sayesinde karşısındaki ıstakozun çetin ceviz olduğunu görüp de olay yerinden savaşabilir.
Bu bahsettiğim birinci seviye anlaşmazlığın çözümüdür.
Şimdi gelelim ikinci seviye anlaşmazlığa.
Diyelim ki iki ıstakoz da güç olarak birbirlerine çok yakın.
Kıskaçları neredeyse aynı boyutta ve birbirlerine fışkırttığı sıvılardan da o kadar farklı olmadıklarını anladılar.
İşte şimdi ikinci anlaşmazlık seviyesine geçiyoruz.
Istakozlar sırasıyla birbirlerine doğru atılıp ileri geri bir hareket ritüeline geçerler.
Sırasıyla bir ileri bir geri hareket eden bu iki istakoz eğer ki kavgaya tutuşurlarsa hangi tarafın daha sağlam olacağına dair daha detaylı bilgiler edinirler.
Ve kendisini zayıf hisseden istakozun çekilmesiyle bu anlaşmazlık çözülebilir.
Hadi diyelim ki anlaşmazlık bu seviyede de çözülmedi.
Bu sefer de üçüncü aşamaya geçilir.
Kavga Istakozlar artık yeter deyip kaldırdıkları kıskaçlarla birbirlerinin üstüne yürürler.
İkisinin de amacı karşısındakini sırtüstü çevirmektir.
Bir istakoz diğerini sırtüstü çevirebiliyorsa kavga burada bitebilir.
Sonuçta sırtüstü çevirmek ciddi güç gerektirir ve karşıdaki de bunu fark eder.
Sırtüstü yatırılan istakoz genelde pes eder ve anlaşmazlık çözülür.
Ama diyelim ki iki tarafta birbirini sırtüstü yatıramadı.
Evet son bir aşamamız daha var.
Dördüncü anlaşmazlık seviyesi.
Üçüncü anlaşmazlığa kavga demiştik.
Dördüncü ise ölümüne kavgadır.
Bu aşamada ıstakozlar kıskaçlarını açıp rakibin uzvunu direkt koparmaya kapmaya çalışır.
Artık anlaşmazlık o kadar uzamıştır ki öfkeyle dolup taşan ıstakozlar birbirlerine kalıcı bir zarar vermeye hatta birbirlerini öldürmeye çalışır.
Bu aşamada artık pes etmek diye bir şey yoktur.
Kaybeden bir daha savaşamayacağı için kaybetmiştir.
O kadar ciddi zarar alır ki genelde sağ kalma olasılığı düşüktür.
Ama dördüncü aşamada yenilen bir ıstakoz diye diyelim ki sağ kalmayı başardı.
Bu sefer de onu en az ölüm kadar zor bir durum bekler.
Özgüvensizlik. Istakozlar da bir dövüşü kaybettikleri zaman aynı biz insanlar gibi ciddi bir özgüvensizlik yaşar.
Özgüvensiz ve kaybetmiş istakoz artık savaşmaya.
kendisine yeni bölgeler bulmaya o kadar da yatkın olmayacaktır.
Üstelik bazen, ki bu kızım acayiptir, yenilen ıstakozun beyni çözülür.
Çözülen beynin yerine daha küçük bir beyin ortaya çıkar.
Hayatında büyük bir travma yaşayan insanı düşünün, diyelim ki bu kişi aldatıldı veya istismara uğradı.
O andan sonra nasıl ki bu travmalı kişi eskisi gibi olmayacaksa, feci şekilde yenilen bu ıstakozun beyni de değişime uğrar ve bu ıstakoz o eski zekasına kavuşamaz.
Kaybeden bir ıstakozun sadece beyni değil, duruşu da kazanan ıstakozlardan farklıdır.
Istakozlarda bile özgüvenli ve tırsak duruşlar vardır.
Özgüvenli ıstakozun göğüs bölgesi daha geniştir.
Daha fazla yer kaplamaya çalışır, kendini genişletir.
Tırsak ıstakozsa büzülür, içine kapanık bir postür geliştirir.
Ama biz bu kaybetmiş ıstakoza serotonin verirsek, yenilmesine rağmen yeni dövüşlere açık olduğunu ve daha özgüvenli bir postüre kavuştuğunu görürüz.
Serotonin sanki bu ıstakozu depresyondan çıkarmıştır.
Ve aynı serotonin günümüzde antidepresan ilaçlarda da kullanılmakta.
Depresyondaki kişilerde genellikle serotonin seviyesi düşüktür.
Mutluluk, canlılık ve zindelik veren bir hormon olan serotonin, antidepresanlar sayesinde o kişinin vücudunda artış gösterir ve o kişideki depresif belirtileri azaltır.
Kaybeden bu ıstakoz ayrıca daha tırsak bir hale kavuşur.
Çevreden gelen uyuracılara karşı ani bir irkilme refleksi gösterir.
Bu durum sanki savaştan dönen ve travma sonrası stres bozukluğundan mustarip bir askerin, ufak bir ses duyduğunda irkilmesi gibi düşünebiliriz.
Anlayacağınız mağlup olmuş bir ıstakoz, travmalı ve hayattan kopmak üzere olan depresif bir insandan farksızdır.
Istakozların acımasız bir kaderi vardır.
Kazanan ıstakoz sıradaki savaşlarını da kazanmaya daha meyillidir.
Kaybeden ıstakozsa genelde devamlı kaybeder.
Islakozlar aleminde kazanan hep kazanır, kaybeden de hep kaybeder.
Bizdeki öyle motivasyon filmlerinde sürekli kaybedip en sonunda kazanan o azimli karakteri ıstakozlar dünyasında pek görmeyiz.
Ama hem ıstakozlarda hem de biz insanlarda olan bir istatistik bulunmakta.
Eşit olmayan dağılım prensibi.
Hani ıstakozlarda kazanan hep kazanır, kaybeden de hep kaybeder dedik ya.
Kabullenmek biraz zor.
Orada olsa bizim dünyamızda da benzer bir sistem dönmekte.
Gözde bilimsel makaleler çok küçük bir bilim insanı grubu tarafından yayınlanmakta.
En çok dinlenen müzikler müzisyenlerin sadece azıcık bir kısmını kapsamakta.
Bestseller dediğimiz kitaplar sadece bir avuç yazardan çıkıyor.
Modern orkestranın çaldığı eserlerin tamamı dört büyük besteciye.
Bach, Beethoven, Mozart ve Tchaikovsky'e aittir.
Hatta bazı Hristiyanlar kazanan hep kazanır, kaybeden hep kaybeder mantığını tanrının bir kuralı olarak görür.
şöyle bir ifade geçmektedir.
Çünkü kimde varsa ona daha çok verilecek ve o bolluk içinde olacak.
Ama kimde yoksa kendisinde olan da elinden alınacak.
Istakozlara geri dönelim ama bu sefer odamız dişiler.
Dişi ıstakozlar zirvedeki erkek ıstakozu hızla tespit edip bu winner ıstakoza karşı muhteşem bir çekim duymaya başlarlar.
Nasıl ki şu an dünyamızda başarılı, şöhretli ve zengin bir erkek birçok kadının ilgisini çekiyorsa aynı romantik kriterlere dişi ıstakozlar da sahiptir.
Dişi ıstakozlar bu güçlü erkek ıstakozun yuvası etrafında konumlanır, çekici kokular ve afrodizyaklar püskürterek bu erkeği baştan çıkarma yarışına girerler.
istakoz birden çiftleşmeye yeltenmez.
Hatta başlarda bazen bu dişiye karşı agresif tavırlar sergileyebilir.
Sonuçta bu erkek istakoz o dağını savaşmaktan çiftleşmeye çeviriyordur ve başlarda bu geçişi hemen yapmak kendisi için hiç de kolay olmayacaktır.
Ama günün sonunda dişi istakoz bu vahşi ve galip erkek istakozu evcilleştirmeyi ve sakinleştirmeyi başarır.
O aşamadan sonra da çiftleşme gerçekleşir.
Bu durum aynı güzel ve çirkin hikayesindeki dinamiğe benzer.
Güzel ve çirkin hikayesinde gerçek güzel ve zarif bir kadınla canavara dönüşmüş vahşi bir prensin aşkı işlenir.
Güzel kız günün sonunda bu canavara dönüşmüş prensi evcilleştirmeye içindeki o vahşi tarafı sönümlettirip kendisine bağlamaya çalışır.
Benzer bir dinamik dişi ıstakoz ve galip vahşi erkek ıstakoz arasında da süre gelmekte.
Ama hayvanlar alemindeki çiftleşmenin sadece fiziksel güçle sınırlı olmadığını belirtmek gerek.
Istakozlardan uzaklaşıp şempanzelere geçelim.
Uzun vadede başarılı olmak isteyen bir erkek şempanze istediği kadar fiziksel Fiziksel güce sahip olsun eğer o gücü daha sofistiki işlerle desteklemezse başarılı olmayacaktır.
Sonuçta güçlü bir şempanze belki birebir kavgada diğer şempanzeleri yenebilir.
Ama iki veya üç şempanze karşısında şansı olmayacaktır.
O yüzden şempanzeler arasında sadece güç savaşı değil, aynı zamanda kardeşlik, birliktelik ve aile gibi kavramları da görürüz.
Şempanzeler evrimsel açıdan ıstakozlardan çok daha gelişmiş canlılar.
O yüzden fiziksel güç her şey demek değil.
fiziksel gücün onlar için her şey olduğunu söyleyebiliriz.
Istakozlardan devam edelim.
Dişi ıstakoz türlü numaralarla erkeği baştan çıkarttıktan sonra ondan aldığı spermleri alıp kendi yuvasına döner.
Tabi erkek ıstakozun başı boş kalmaz.
Sonuçta kendisi kudretlidir, özeldir.
Diğer dışı ıstakozlar da onunla çiftleşmek için sırada bekler ve biri gidince hemen diğeri çiftleşmek için gelir.
Güçlü erkek ıstakoz adeta dişi ıstakoz haremine sahiptir.
Peki ıstakozların tüm bu hikayesi biz insanlara ne anlatabilir?
Bir kere ıstakozları ciddiye almakta fayda var.
350 milyon yıldır var olan canlılardan bahsediyoruz.
85 milyon yıl önce dinozorlar halen vardı.
Öyle hesap edin. Çok uzun zamandır ıstakozlar dünyamızdalar.
Ve kendi doğamızla ıstakozların doğası arasında kesişen birçok nokta bulunmakta.
Önce doğa dediğimiz kavramı anlamaya çalışalım.
Doğanın en temel özelliği seçme yetisinin olmasıdır.
Doğa seçer. Kimle çiftleşeceğini, kimin öleceğini, kimin kazanacağını doğa belirler.
O yüzden her canlı günün sonunda doğaya uyum sağlamak ister.
Ama doğayı öyle durağan, her zaman aynı seçeneği seçen tas kafalı bir seçim makinesi olarak düşünmeyelim.
Doğa önceden seçtiğini artık seçmeyebilir.
Dinamik bir seçim sürecine sahiptir.
Islakozlarda fiziksel gücü seçen doğa, şempanzelerde merhameti ve liderliği seçer.
Doğaya uyum sağlamak, Sabit olan bir şey değil.
Devamlı değişmekte olan bir güce uyum sağlamaktır.
Tabi doğanın da kendi içinde bir dengesi bulunmakta.
Her zaman değişmez. Eskiden gelen bazı özelliklerini de muhafaza eder.
Yin-Yang sembolü misali değişim ve durağınlığı kendi içinde aynı anda barındırır.
Doğa hem bir düzen hem de bir kaos.
Düzenin içindeki kaos ve kaosun içindeki düzendir.
Doğayı öyle her şeyiyle romantize edilecek bir kavram olarak da düşünemeyiz.
Doğanın manzarası, güzelliği, canlıların tasarımı ve doğanın kompleksliği tabii ki bizleri kendisine hayran bıraktırır.
Doğa bizlerdeki o yüce güzellik deneyiminin kapısını açar.
Ama aynı doğa, doğal afetlere, ölümcül hastalıklara ve canlıların birbirini yemesiyle sonuçlanan o vahşi, acımasız hayatta kalma mekanizmasına da kapı açar.
Bu açıdan korku filminden de farksızdır.
Doğa dönüp dolaşıp Yin Yang misali o ikili tarafını bizlere gösterir.
Doğa bazen kültürden bağımsız olarak yorumlanır.
Örneğin birisi çıkıp evlilik doğamızda yok.
Tek eşlilik doğamızda yok deyip doğa ve kültür arasında bir ayrım yapabilir.
Oysa günün sonunda kültürü de doğa seçmiştir.
Kültür ne kadar hayatımızın içine girerse o kadar doğallaşır.
Kalıcı olan doğa açısından sınıfı geçmiş demektir.
Peki kalıcı olan başka ne düşünebiliriz?
Baskınlık hiyerarşileri.
İstesek de istemesek de biz insanlar bir hiyerarşinin içindeyiz.
İşini iyi yapanlar var, kötü yapanlar var.
Zekiler var, aptallar var.
Güçlüler var, zayıflar var.
İnsan için doğal olan bir şeyden bahsetmek gerek...
O da bizim hiyerarşilerimizdir.
için dövüşmüyoruz artık. Ama onlardakine benzer bir hiyerarşi bu hayattaki her noktada.
İşte evlilikte, ilişkilerde bulunmakta.
Hiyerarşinin üst kısımlarında bir hayat yaşıyorsak, ortalamaya göre daha başarılı, daha güçlüysek yaşama hevesimiz de bir o kadar artıyor.
Hiyerarşinin alt kısımlarında silik bir hayat süren birisi suçu devamlı tanrıya, kadere, talihsizliğine atar ama sorumluluk almak da aklına gelmez.
Gün geçtikçe azalan yaşama hevesi o kişiyi hımbıl birine dönüştürür.
İçimizde bir yerlerde hiyerarşi hangi kısmında olduğumuzu belirlememizi sağlayan sezgilerimiz bulunmakta.
Eğer bir numaraysak, üstün bir konumdaysak insanlar bizimle temas kurabilmek için sıraya girecektir.
Üstün özellikle bir erkek romantik temaslarında epey bir seçeneğe sahip olacaktır.
Benzer bir şekilde üstün bir kadının da tam da idealindeki o erkeğe ulaşması gayet kolaydır.
Ama diyelim ki hiyerarşinin alt kısımlarındayız.
İşte bu vakit sadece romantik ilişkiler bakımından değil, sağlık ve refah bakımından da talihsiz olacağımızdan hayat bir cehennemdir.
dönüşecektir. Hierarşinin altındaki insanlardan suçlular, katiller de çıkabilmektedir.
Böyle bir kişi toplum tarafından hiç sevgi görmediğini, dünyanın iğrenç bir yer olduğunu düşünüp çevresini mahvetmek adına kötüye kırılım yaşayabilir.
Hierarşinin altındaki insanlar sadece silik ve ezik değil, aynı zamanda tehlikeli de olabilmektedir.
Ama hierarşinin üstündeki kişilerin de hep orada kalacağının bir garantisi yoktur.
Bu üstün kişinin gördüğü ilgi, kazandığı para ve şöhret bu kişiyi listenin tepesinden aşağı Örneğin yetenekli ve genç bir futbolcuyu düşünün.
Bu futbolcu elit bir kulübün dikkatini çekiyor ve yüksek bir maaşla bu kulübe transfer oluyor.
Kendisi giderek ünlenmeye zenginleşmeye başlıyor ve bu süreçte kadınlardan da feci bir ilgi görüyor.
Fakat bu sporcu bir kadını seçip onunla düzenli bir ilişki yürütmektense alemci dediğimiz tarzda tek geceli ilişkiler yaşamayı seçiyor.
Her hafta farklı bir kadınla takılıyor, enerjisini işine vermek yerine gece hayatına odaklanıyor ve nihayetinde futbol kariyeri de mahvoluyor.
Gerçekte tam da böyle senaryoları seçip kariyerini mahveden futbolcuları görebilirsiniz.
Hierarşinin üstüne yerleşirler ama gerekli düzeni hayatlarında sağlayamadıklarından hierarşide giderek aşağıya doğru inerler.
Günün sonunda hierarşinin üstündeki biri bu üstünlüğünü devam ettirmek istiyorsa hayatını bir düzene sokmalı ve rutinlerinden çıkmamalıdır.
Kaliteli uyku, düzenli beslenme ve egzersiz gibi temel rutinleri hierarşi çok sever.
Örneğin alkol bağımlılığını düşünün.
Alkol o kadar sinsice insanı ele geçirir ki önce 2-3 kadeh alkol içersin ve alkolün kana birden karışmasıyla insana bir hatlama gelir.
Kaygımız sıfırlanır ve geleceği düşünmeyiz bile.
Alkol insanın şu an odaklanmayı becerdiğinden insanların bu kadar hoşuna gider.
O kaygısızlık ve anda olma hali insanları alkole iter.
Ama kandaki alkol hep aynı seviyede kalmaz.
Biraz zaman geçtikten sonra kanımızdaki alkol azalır ve kaybolan kaygımız bu sefer daha keskin bir şekilde bize saldırır.
Birkaç dakika öncesindeki o çakır keyif halimizin geçtiğini fark etmek canımızı sürdürür.
sıkar ve biz de çözümü daha fazla alkol almakta buluruz.
Fazla alkol alınan bir gecenin sabahındaysa o meşhur fenomen hangover dediğimiz akşamdan kalma gerçekleşir.
Başımız ağrır, vücudumuz susuzluktan kıvranmaya başlar ve özellikle baş ağrımız o kadar sinir bozucudur ki insan o an işine filan odaklanamaz.
Aslında bu baş ağrısının başka bir sebebi de vücudun alkol yoksunluğuna benzer bir tepki göstermesidir.
İşte böyle bir anda akşamdan kalmanın baş ağrısını geçirmek adına tekrar alkol kullandığımızda kapısını açmış oluyoruz.
Alkol bağımlısı olan birinin hiyerarşinin üstünde yer alması veya oradaki üstünlüğünü devam ettirmesi imkansıza yakındır.
Sadece bağımlılıkta değil.
Korkular da benzer şekilde etki gösterir.
Agorafobiyi düşünelim.
Yani açık alan korkusunu.
Agorafobiye sahip insanlar genellikle evlerinden dışarıya, bir sokağa, markete veya güvende hissetmedikleri herhangi bir yere gittikleri zaman şiddetli bir korku hissederler.
Ve bu korku onların bir an önce eve dönmesine yol açar.
Bir kişi de evinin harici gittiği bir mekanda geçirdiği panik atak sonrası agorafobi başlangıç gösterebilir.
Diyelim ki Ayşe ismindeki bir kadın Alışveriş merkezindeki izdaha manında bir panik atak geçirsin ve Ayşe de alışverişini yarım bırakarak apar topar evine dönsün.
Ayşe artık bu olaydan sonra alışverişe çıktığında aklına hep o yaşadığı panik atak deneyimi gelecektir.
Ve diyelim ki bir şekilde alışveriş merkezine girdi.
Eğer yine panik atak yaşarsam korkusu o kadar yoğun olacaktır ki kalp atışı hızlanacak ve panik atak geçirmese bile ya geçirirsem korkusuyla panik atağa benzer bir deneyim yaşayacaktır.
Bildiğiniz kısır bir geri besleme döngüsü.
Ve bu döngü her tamamlandığında Ayşe'nin agorafobisi daha da artacaktır.
Ayşe'deki bu talihsiz geri besleme döngüsünü depresyon başlangıcı gösteren bir kişide de görebiliriz.
Hadi bu kişinin adı da Mehmet olsun.
Zor dönemlerden geçen Mehmet, yavaş yavaş depresyona girdiğinde çevresindekilerin ona değer vermediğini ve önemsiz biri olduğunu düşünsün.
Mehmet'in bu düşünceleri nihayetinde çevresindeki insanları kendisinden uzaklaştıracak ve Ayşe'de olduğu gibi geri besleme döngüsüyle Mehmet'i gerçekten yalnız bir konuma getirecek, günün sonunda Mehmet'in depresyonu daha da şiddetlenecektir.
Hayat gerçekten acımasızdır ve bazı problemlerden kurtulmak bizim elimizdeyken bazılarından kurtulmak ise neredeyse imkansızdır.
Bazen o probleme yönelik karşı koyabilecek ekipmanlara sahip değilizdir.
Örneğin zorbalığa uğrayan bir çocuğu düşünün.
Çocuk 6 yaşında olsun, onu zorbalayan ise 9 yaşında.
6 yaşındaki çocuk hiçbir şekilde o 9 yaşındaki zorbaya karşı fiziksel olarak tepkisini koyamayacaktır.
O zaten sonra zorbalığa uğramaktan başka seçeneği yoktur.
Ama bazı durumlarda zorbalık karşılık veremediğimiz için değil.
Karşılık vermediğimiz için başımıza gelir.
Çok iyi yürekli, saf ve fedakar bir insanın etrafındaki sinsi kişiler tarafından kandırılması gibi.
Zararsız bir insanın böyle bir dünyada epey istismara maruz kalacağını söyleyebiliriz.
Yeri gelince pençelerimizi göstermek.
Dışarıya gözü kara biriymiş imajını vermekten çekinmemek gerekir.
Zararsız biri olmak o kişiyi zarara maruz bırakır.
Çünkü bir zorba kendisine zarar vermeyeceğini bildiği birini ele geçirirse onu sonuna kadar zorbalamaktan çekinmez.
Eğer ki zorba tarafa zarar verebilecek potansiyelimiz olduğunu hissettirirsek bu onu savuşturmaya yetecektir.
Isırabiliyoruz diye illaki ısırmamıza gerek de yoktur.
Ama zorbaya bizim de ısırabildiğimizi hissettirdiğimizde o zorbanın cüretini ciddi şekilde kırmış oluyoruz.
Naif bir insan bazen içindeki o zorba tarafın farkında olmaz.
Hatta bu zorba tarafı gün yüzüne çıktığında tırnak içinde naif olan bu kişi kendisini pek de iyi tanıyamadığını fark eder.
Ama zamanla içindeki bu canavar tarafı benimseyip daha güçlü bir benlik duygusu geliştirebilir.
Zorbalara karşı çıkmayı, hakkını aramayı öğrenir.
Zararsız bir insan...
Günün sonunda ezik de bir insandır.
Ama her zaman kaybeden o ustakozların aksine insan geçmişinden ders alıp kendini geliştirebilme kapasitesine sahiptir.
Ezik olan birisi hayatı boyunca ezik kalacak diye bir şey yoktur.
Belki bu kişi kötü bir alışkanlığını kıramamıştır.
Küçük yaşta yaşadığı travmatik bir zorbalık olayını aşamıyordur.
Ama tüm bu durumlar aşılamaz değillerdir.
Hele ki ezik konumunda olan birisi benim kaderim böyle, ben böyle bir insanım yaklaşımını benimserse o kişiyi bundan sonra kimse kurtaramaz.
Zaten kur... kurtarılmak istemeyen bir insanı asla kurtaramazsın.
Hani kısır geri besleme döngülerinden bahsetmiştik ya, kendisini önemsiz gören Mehmet'in insanlardan uzaklaşması ve en son gerçekten de insanların gözünde pek bir değerinin kalmaması gibi.
Bu geri besleme döngüleri sadece kötümser olaylarda değil, iyimser olaylarda da ortaya çıkar.
Bir ıstakozun dik ve dominant postürü misali, hayata karşı dik bir duruş sergileyen bir kişi de kendisini daha iyi hisseder.
Serotonin seviyesi yükselir, özgüveni artar ve tüm bunlar o kişiyi hayatta daha başarılı yapar.
Kendisine güvenen birisi.
Nihayetindeki... kendisine güvenini tescilleyen eylemlerle bu öz güvenine bir zemin sağlar.
Hayatın o korkunç sorumluluğunu gözün tamamen açık bir şekilde kabullenmek, tüm bu kaosa karşı göğsünü sonuna kadar açmak insanın kudretini ortaya çıkarır.
Bu hayatta belli riskler almak, korkuların üzerine gitmek, bizi geliştiren tehlikelere maruz kalmak demek, dik durmak demektir.
O yüzden ıstakozlardaki dik duruş dönüp dolaşıp bizlerdeki özgüven kavramına karşılık geliyor.
Ben bu hayatın zorluklarının üstesinden gelirim diyebilen bir insan gerçekten de bu hayatın zorluklarının üstesinden gelebilir.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
