
Ölünce Zaten Katılaşacaksın. Bari Yaşadığın Sürece Esnek Ol.
5 Ocak 2024 · 24 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik
Bruce Lee o meşhur röportajında "su gibi ol" tavsiyesini veriyordu. Peki ne anlama geliyordu su gibi olmak? Bu bölümde Bruce Lee'nin hayatını ve felsefesini inceliyoruz. Shannon Lee - Be Water, My Friend: The Teachings of Bruce Lee
Transkript
Altyazı M.K.
İnsan içten içe olması gerektiği gibi olmadığını fark ediyor.
Örneğin bir sınavdan 90 aldınız diyelim.
O an az daha çalışsaydınız 100 alacağınızı fark edersiniz.
İçinizdeki o potansiyeli bilirsiniz.
Veya diyelim ki bir yakınınızın kalbini kırdınız.
O an gerçek karakterinizin bu kadar yıkıcı olmadığını, özünde daha iyi biri olduğunu fark edersiniz.
İnsan daima kendisiyle olması istediği insanı o potansiyelini kıyaslıyor.
Çünkü içten içe biliyor ki insanın en ağır yükü gerçekleştiremediği potansiyeli.
hatırlayacaklar çıkacaktır.
Potansiyel hep açtır, hep daha fazlasını ister.
Tam anlamıyla tatmin etmek de zordur.
Bir taraftan o kadar acımasızdır ki çünkü eğer potansiyelini heba ettiğini fark edersen durmadan sırtında bir yük olmaya başlar.
Bu acı uzun süren bir pişmanlığa döner.
Bu hayatta bazı insanlar görürüz ve bakınca onlara deriz ki tamam bu adam gerçekten potansiyelini sonuna kadar kullanmış birisi.
Bu kişiler insan potansiyelinin ne kadar uçsuz bucaksız olduğunu bize gösterirler.
Ve onlara baktığımızda hem biraz kıskanırız ama bir taraftan da...
onların bu varlığından ilham almaya başlarız.
Bruce Lee potansiyelini son derece iyi kullanan birisiydi.
İlk baktığımızda kendisi yetenekli, çok özel bir insan gibi gelebilir.
Hatta insanüstü bile gelebilir.
Ama hayatına odaklandığımızda görüyoruz ki o buralara sadece sıkı çalışarak ve iradesini koruyarak geldi.
Ve bizim de onun hayat hikayesinden öğreneceklerimiz var.
Kendisi trajik bir şekilde çok erken bir yaşta 32 yaşındayken hayatını kaybetti.
O an 4 yaşındaki kızı olan Shannon çocukluğundan beri babasına hayran biriydi.
Ve o da belli bir yaşa geldiğinde babasının hayatına dair ne varsa araştırmaya ve bunu bir kitap haline getirmeye başladı.
Bu podcastta odaklanacağım kitap Bruce Lee'nin kızının yazdığı Su Gibi Ol kitabı.
Ve ilk kısmımızda Bruce Lee'nin o meşhur röportajında verdiği Su Gibi Ol tavsiyesi.
Bruce Lee küçük yaşından beri dövüş sanatlarına aşık bir adamdı.
13 yaşında Wing Chun ile dövüş sanatına başladı ve ölene kadar dövüş sanatlarının sadık bir öğrencisi oldu.
Hayata dair ne öğrendiysem dövüş sanatlarından öğrendim diyordu bize.
Dövüşmek dediğimiz kavram aslında karmaşık ve derin bir süreçti.
Rakipten gelen darbeleri ustalıkla sabuşturman gerekiyordu ama bir taraftan da yeri ve zamanı gelince saldırmasını bilmek gerekiyordu.
konsantrasyon vardı, estetik vardı, güç vardı.
Dövüş sanatında o beden ve zihin arasındaki uyumu yakalaman gerekiyordu.
Dövüşürken bir zamandan düşünmeliydin, rakibi çözmeliydin, onun tekniğini öğrenip ona göre yeni bir teknik geliştirmeliydin.
Sadece düşünmek de seni kurtarmıyordu, yeri gelince harekete geçmek, bedenini kullanmak gerekiyordu.
Özünde bir mücadele ve rekabetti.
E hayat da böyleydi. Bruce Lee dövüş sanatlarına başladığında dönemin meşhur bir ustalarından olan Ip Man'den ders almaya başladı.
Ip Man, Tavucu felsefeye yakın ve Yin Yang konseptinin değer veren bir anlayışa sahipti.
Hayata dair doğadan örnekler vermeyi çok seviyordu.
Verdiği klasik bir örnek vardı.
Çok rüzgarlı bir havayı düşünün.
Böyle havalarda ağaç dalı sert olmasına rağmen kırılır.
Bakarsın sert gözükür, güçlü gözükür, kırılmaz gözükür ama rüzgar onu çat diye kırar.
Oysa bambuya bakın rüzgara uyum sağlar ve bir ağaç dalından çok daha iyi bir performans gösterir.
İpmen'in temel felsefesi hayatın bize verdiklerine karşı esnek olmak uyum sağlamaya yönelikti.
Bruce Lee İpmen ustasının altında çok çalışkan, çok hırslı bir öğrenciydi.
Ama bu hırsı bazen onun başına bela oluyordu.
Çok hareketli çok tez canlı biriydi.
Hatta ona çocukken yerinde duramayan diye bir isim taktılar.
Hocası İpmen Bruce Lee'deki bu hevesi bu hırsı takdir ediyor ama bir taraftan da onun biraz daha esnek ve rahat olmasını istiyordu.
Bruce Lee ilk başlarda hocasının bu tavsiyesini bir türlü kafasına oturtamadı.
Sonuçta bir dövüş sanatı öğreniyordu ve dövüş özünde kaba bir şey diye düşünüyordu.
Maçı kaba kuvvetle kendini zorlayarak hırsını kullanarak almalıydın.
Esnek olmanın rahat olmanın dövüş gibi Bir kaba bir şey de ne önemi vardı ki?
Ama Bruce Lee o zamanlar biraz toydu.
Ve İp Man ona dövüşteki esnekliği öğretmek istiyordu.
Lee'ye asla doğaya karşı koyma tavsiyesini vermişti.
Dövüşürken kendine değil rakibi odaklanması gerektiğini söylüyordu.
Ona uyum sağla ve bir bambu gibi o gelen rüzgara karşı bir esneklik kazan diyordu.
Ama Bruce Lee bir türlü hocasının ona söylediği bu esnek mantaliteyi kafasına koyamıyordu.
Dövüşe hep o kaba kuvvetle yaklaşıyordu.
En son İp Man Bruce Lee'ye dedi ki sen en iyisi bir hafta antrenman yapma.
Git biraz dinlen kendine gel ve düşüncelere dal.
Benim dediklerim hakkında düşün. İpmen'in çıkıp da Bruce Lee'ye bir hafta antrenman yapma demesi, bir hafta nefes alma demesi gibiydi.
Çünkü Bruce Lee'nin hayatı antrenmandı.
Onu hayata bağlayan dövüş öğrenmekti.
Kendi düşünceleriyle baş başa kalıp ne yapacaktı ki?
Bruce Lee tabii ki öfkelendi.
Bir de genç yaşının verdiği o içindeki ateş de vardı.
Meditasyon yapmayı denedi. Nerede hata yaptığını düşündü ama bir türlü bir çözüme ulaşamadı.
En son biraz kafa dağıtayım diye teknisine bindi ve bir nehirde yolculuğa çıktı.
Yine düşüncelere dalmıştı.
Hocasının anlatmak istediğini bir türlü anlayamıyordu.
Öfkesini kaybetti ve nihayetinde suya bir yumruk attı.
Su Bruce Lee'nin yumruğunu esneklikle karşılamış ve daha sonra o dingin formuna geri dönmüştü.
Bir insan istediği kadar güçlü olsun.
İstediği kadar sert vursun suya bir zarar veremezdi.
Su hemen toparlanmasını biliyordu.
Bruce Lee'nin su karşısında yaşadığı aydınlanma yine devam etti.
Teknesindeyken tepesinde uçan bir kuşu gördü ve kuşun yansıması suda görünüyordu.
Su doğayı olduğu gibi yansıtırdı, kabul ederdi.
Bruce Lee o an hocasının verdiği asla doğaya karşı gelme.
Fikrini anladı. Kendi doğasını da kabul etmek gerektiğini öğrendi.
Su o kadar gizemli bir maddeydi ki aynı anda birkaç özelliği barındırıyordu.
Yeri gelince akıntıda güçlüydü.
Bazen çok zarif ve sakindi.
Günün sonunda her türlü koşuma uyum sağlıyordu.
Bruce Lee o an kendisinin ve dövüş tarzının da su gibi olması gerektiğini öğrendi.
Sonunda hocasının verdiği tavseyi kapmıştı.
Suyun bu uyum sağlayan özelliğinden çok etkilendi.
Suyu istediğin bir kaba koy o kabın şeklini alırdı.
Ve Bruce Lee buradan şu sonucu çıkardı.
Kendime karşı limitler koymamalıyım.
Şunu yapamam, bunu edemem demeyeceğim kendime karşı.
Su gibi olacağım ve onun gibi her türlü ortağımda, her türlü koşulda istediğimi alacağım.
Suyun o esnek yapısı dövüş sanatlarında da çok önemliydi.
Diyelim ki rakip sana belli bir taktikle mi geliyor?
O an rakibin tekniğini çözecek, alt edecek yeni bir teknik geliştirmen gerekiyor.
Ayrıca bir rakipte işe yarayan taktik başka bir rakipte işe yarayacak diye bir şey de yok.
Her rakibin değişken bir yapısı olduğu için her koşulda senin de bir dövüşçü olarak rakibe karşı uyum sağlaman gerekiyor.
Bruce Lee'nin su gibi ol tavsiyesiyle bizden istediği esneklik ve katılık arasındaki dengeyi, rahatlık ve gerginlik arasındaki tatlı noktayı yakalamaktı.
Kendisi dövüşlerdeki guard pozisyonundan örnek veriyordu.
Bir taraftan dövüşçü rahattı bu pozisyonda.
Ama bir taraftan da gerginliği vardı çünkü ani bir darbe atması gerekebiliyordu.
İnsanın da bu gard pozisyonunda ara formda olması gerektiğini söylüyordu.
Cidden üst düzey dövüşçüleri izleyin o esnekliği bu hoş kıvamı görürsünüz.
Bir taraftan dans ediyor gibidirler.
Parmak uçlarında ritmik bir şekilde gidip gelirler.
Rahat oldukları soğukkanlı oldukları çok bellidir.
Ama darbe fırsatı ortaya çıkınca da ani momentumla o sert darbelerini gerginlikle indirmekten çekinmezler.
Hayata karşı da gard pozisyonunda olmamız gerekiyor.
Hayatın bize atacağı... Darbelere karşı esnek bir savuşturma ama bir taraftan da bize verdiği açıklara karşı da gergin ve hızlı bir darbe.
Bruce Lee'nin en çok kullandığı tabirlerden biri kendini ifade etmekti.
Dövüşürken de rol yaparken de hep bu kendini ifade etme konseptini öne sürüyordu.
Kendini ifade etmek genelde sanatçılar için kullandığımız bir kavram.
Bir şaire, bir ressama bakın.
Yaptıkları eserlerde ne hissettiklerini ifade ederler.
Bruce Lee hayata da tıpkı bir sanatçı gibi yakınlaşmamız gerektiğini söylüyordu.
Bu hayatın sanatçısı olmamız lazımdı.
Kendini ifade etmek biraz insanın korktuğu bir süreç.
Çünkü hissetmen gerekiyor bir şeyleri.
Ama senin hissettiklerinin insanlarda bir karşı...
bulacağının garantisi de yok.
Rezil olma, başarısız olma gibi korkularla karşılaşabiliyorsun.
Ama Bruce Lee'ye göre bu risk alınmaya değer bir riskti.
Nihayetinde Bruce Lee'nin bu hayattaki amacı bir bütünlüğe ulaşmaktı.
Bir huzur haline erişmekti.
Bunun için zıtlıkların bir uyumunu yakalaması gerekiyordu.
Ayrışmasını değil. Yin Yang bu yüzden felsefesinin temelindeydi.
Hatta Yin Yang'a dair algımız da biraz yanlış.
Yin Yang'ı genelde zıtlıklar olarak görürüz.
Siyah beyaz gibi. Ama Yin Yang tabirleri aslında birbirlerinin karşılıklarıdır.
Yinyang'da öyle siyah beyaz tamamen katı bir ayrım yok.
Siyahın içinde küçük de olsa bir beyaz var ve beyazın içinde de küçük de olsa bir siyah var.
Birbirlerinin küçük ve eksik kısmını almışlar ve tamamlanmaları için birbirlerine ihtiyaçları var.
Bruce Lee de böyle bakıyordu hayata karşı.
Gerginliğin ve esnekliğin bir uyumunu yakalamak.
Bruce Lee Jeet Kune Do tekniğine dair yazdığı bir yazısında bir zen hikayesinden bahsediyor bizlere.
Bir gün çok bilmiş bir adam zen ustasına gider ve ondan bir şeyler öğrenmek ister.
Zen ustası bu adama devamlı bir şeyler anlatırken bu çok bilmiş adam her zaman zen ustasının sözünü kesip evet böyle söyle miyim halinde cümleler kurarak çok bilmişlik taslamaya başlar.
Usta en sonunda dersi keser ve bu adama bir çay ikram etmek ister.
Adama bardağı verir ve çayı koymaya başlar ve bardak dolmasına rağmen yine çayı koymaya devam eder.
O da haliyle bardak taşmaya başlar.
Bu çok bilmiş adam da şaşırır tabi hocaya der işte hocam ne yapıyorsunuz bardak taşıyor diye.
Hoca da bu çok bilmiş adama dönüp der ki işte sen bu dolu bardak gibisin.
Benim dediklerimi hiç kabul etmiyorsun, hiç anlamıyorsun çünkü devamlı çok bilmişlik taslıyorsun.
Önce benden bir şeyler öğrenmek istiyorsan bardağını boşalt ki ben de bu bardağı doldurmaya çalışayım.
Benim fikirlerimden faydalanmak istiyorsan çok bilmişlik taslama, zihnini boşalt ki benden öğreneceklere yer açılsın.
Bruce Lee bu zen hikayesinden şu dersi...
çıkarmıştı. Bu hayatta bir şeyler öğrenebilmek istiyorsan ben her şeyi biliyorum ben artık tamam oldum mantalitesinden çıkmak gerekiyor.
Bruce Lee bizden tıpkı boş bir bardak olmamızı istiyor.
Boş bir bardak olmak demek eskiden bildiklerini unutmak veya önemsememek değil.
Sadece yeni öğreneceklerin için yer açmak demek.
Bir nevi öğrenci mantalitesine girmek demek.
Bruce Lee bu kısımda farkındalık tabirini kullanıyor.
Yeni bir şeyler öğrendiğimizde ister istemez yargılayıcı bir konuma geçiyoruz.
Öğrendiğimiz bu şey doğrudur yanlıştır.
İşimize yarar veya yaramaz gibi.
Bruce Lee için yargılayıcı olmaktan ziyade bir şeylerin farkında olmak daha iyi bir yöntem.
Hayata dair aşırı katı yargılarımızın olması bizdeki o esnekliği öldürüyor.
Oysa Bruce Lee'den biliyoruz ki hayat esnek bir şekilde yaşanmalı.
Bir dövüşçü hayal edin, çok özgüvenli, çok kararlı, maçı nasıl yeneceğini biliyor, taktiği filan her şey hazır.
Biliyor ki maça çıkacağı zaman karşındaki adamı mahvedecek.
Böyle çok keskin yargılara sahip olmak o dövüşçünün performansını etkileyebilir.
Şöyle bir senaryo hayal edin, o kararlı dövüşçü maça çıktı ama ilk round beklediği gibi gitmedi.
Hatta biraz yumruk yemeye başladı.
Bu dövüşçünün o maç öncesi katı yargıları bu sefer maç esnasında ona düşman olmaya başlar.
Kafasının arkasında şöyle düşünceler geçer.
Ya ben çok emindim kendim...
ilk roundda bunu mahvetmeyi düşünüyordum ama işler hiç beklediğim gibi gitmedi.
Ve bu farkındalık ona ister istemez ayak bağı olur ve performansı düşmeye başlar.
Oysa böyle katı yargılara sahip olmaktan ziyade daha esnek bir şekilde maça çıksa mesela dese ki kendisine tamam ilk roundda yumruk yiyebilirim ilk roundda o kazanabilir ama benim esnek olmam ve günün sonunda bu maçı kazanmam lazım.
Böyle esnek yargılar o dövüşçünün mantalitesini daha da açacaktır.
Bazen çok katı yargılar kurmamız bizi hayattan ve andan koparıyor.
Çünkü o yargılarımızın doğru olacağı garantisi yok ve o yargılarımızı yanlışlayacak bir şey çıktığında uyum sağlamamız gerekiyor ve bunun ilk öncülüğü de biraz esnek olmak.
Şimdi sizlere Bruce Lee'nin başından geçen film gibi bir olaydan bahsedeceğim.
Bruce Lee 24 yaşındayken Amerika'da bir dövüş sanatları okulu açtı.
O yaşlarda bıçkın, ağzına geleni söyleyen çok tez canlı biri olduğunu da belirtmek gerekiyor.
Bruce Lee... Burada
halka açık yerlerde dersler verirken eski dövüş sanatlarına bir eleştiri yapar, kendi tekniğini över, hatta müsabaka yapmak isteyen varsa onu da hemen ringe davet eder.
Bruce Lee'nin dövüş verdiği yerde tabi başka dövüş kursları da vardı.
Ve Bruce Lee'nin bu ileri geri lafları onların kulağına gitti.
Ve haliyle rahatsız oldular.
Ve düşündüler ki bizim bu adama Bruce Lee'ye bir ders vermemiz lazım.
Hani herkesi müsabakaya davet ediyor ya.
Bunun dışına göre bir rakip bulalım.
Ve bu adamı... Yenmesini sağlayalım ki bu adam artık sussun bizim dövüş sanatlarımıza laf etmeyi bıraksın.
Sonunda bu ekip Bruce Lee'ye uygun bir rakip bulmayı başarır ve ikisi bir araya gelir.
İddia şöyledir. Eğer rakip kazanırsa Bruce Lee artık ileri geri konuşmayı bırakacak hatta dövüş kursunu kapatıp burayı terk edecek.
Eğer Bruce Lee kazanırsa yine konuşmaya devam edecek.
Bu rakibin varlığı Bruce Lee'nin kulağına gittiği an Bruce Lee tabii ki geri vites yapmadı.
Hatta hemen kabul etti ve maçın ayarlanmasını istedi.
Zaten geri vites yapan biri olmayacağını tahmin ediyoruz.
Sonunda ortam ayarlandı, insanlar toplandı ve Bruce Lee ve rakibi karşı karşıya geldi.
Önce maç başlamadan bir kuralları masaya yatıralım dediler.
Gruptaki adamlardan biri kuralları saymaya başladı.
İşte göze vurmak yok, bacak arasına vurmak yok filan derken Bruce Lee adamın lafını kesti ve şöyle dedi.
Kural filan olmayacak. Bildiğin sokak dövüşü gibi kim nereden yakalarsa.
Maç da ancak biri nakalt olursa veya pes ederse bitecek.
Yani anlayacağınız tam bir ölüm maçı.
Bruce Lee'nin bu teklifini nihayetinde karşı tarafta kabul etti ve maç başladı.
Tuhaf bir maç olduğunu söylemem gerekiyor.
Önce biraz yumruklaştılar.
Daha sonra rakip adam kaçmaya başladı.
Bruce Lee de peşinden bu adamı kovalayıp arkasından ona vurmaya başladı.
Dövüş bildiğin amatörce vahşi bir horoz dövüşü gibiydi.
Hiç öyle teknik veya estetik yoktu.
En son 3 dakika filan... sürdü maç ve Bruce Lee arkasından yakalayıp rakibi pes ettirdi.
Ne güzel bir zafer değil mi?
Bruce Lee kesinlikle muazzam hissetmiştir böyle bir zaferden sonra.
Maç sonrası Bruce Lee okuluna geri döndü, oturdu ve kafasını ellerinin arasına alarak düşünmeye başladı.
Dışarıdan birisi ona baksa muhtemelen kaybettiğini filan düşünürdü.
Bruce Lee bu dövüşten ve zaferinden hiç de tatmin olmamıştı çünkü istediği gibi bir zafer değildi.
Bir kere rakibin kaçması ve rakibe arkadan saldırması onun dövüş mantalitesine uymuyordu.
Esnek bir dövüş tarzı vardı ve rakibe göre uyum sağlaması gerekiyordu.
maç vardı karşımızda. Bu dövüş Bruce Lee'ye şunu öğretti.
Her zafer zafer gibi değildi.
İstediği gibi kazanamadıkça o zaferin bir anlamı da yoktu.
Özünde dingin, sakin ve estetik bir dövüş tarzını benimsedi ve zafer de gelecekse böyle bir dövüşle gelmeliydi.
Eğer Bruce Lee bu tuhaf dövüşten sonra sevinseydi işte ne güzel yendim adamı ezdim filan deseydi şu an Bruce Lee diye birinden haberimiz olmayacaktı.
Bruce Lee kendine karşı acımasız derecede dürüsttü.
Hatta Güçlü tarafı da oradan geliyordu.
Bruce Lee kendisini usta olarak görmüyordu hiçbir zaman.
Kendisini boş bir bardağa, devamlı bir öğrenciye benzetiyordu.
Bruce Lee için kişisel gelişim her açıdan çok zengin bir süreçti.
Dövüş örneğinden gidelim mesela.
Kendisi dövüş stilini geliştirmek adına birçok kaynaktan yararlandı.
Batı boksundaki klasik hareketlere çalıştı.
Biyomekanik ve tıp kitapları okudu.
Hatta felsefe bile okumaya başladı.
Tüm bunlar sonucunda kendisinin geliştiğini gördü.
Ve işte bu gelişim sürecinden çok keyif alıyordu.
Çünkü bu gelişimin bir limiti, bir sınırı.
yoktu. Her zaman öğrenecek yeni şeyler vardı ve bu sürecek kendini kaptırmıştı adeta.
Bruce Lee 25 yaşındayken bir karate şampiyonasında bazı hareketler sergiliyordu.
Tabi onu izlemeye gelen bir kitle de vardı.
Kendisini muazzam karizmatik bir aynı zamanda inanılmaz bir hatip olduğunu söylememe gerek yok.
Oradaki herkesi büyüleyen bir aurası vardı.
O sırada Lee'yi izleyenler arasında bir tane Hollywood kuaförcüsü vardı.
Bu kişinin Hollywood'da çok yakın tanıdıkları vardı.
Ve bir yakını Hollywood'da yapımcıydı ve Asyalı bir aktör arıyordu.
Bu kişi Lee'yi görür görmez hemen yakını olan yapımcısını aradı ve tam da sana uygun birini buldun diye belirtti.
Ve bu yapımcı da Bruce Lee'ye iletişime geçti ve onu yanına davet etti.
Yapımcı Bruce Lee ile görüşünce o da aurasından çok etkilendi.
Hatta Bruce Lee'yi başka projelerde de oynatma kararı aldı.
Bruce Lee'nin Hollywood kariyeri başlamış oldu.
Ama bir yan aktör olarak. Asla merkezde değildi.
Yanında güzel bir aktördü.
Yavaştan kendisinde bir hayal belirmeye başladı.
Yan aktör oynamak yerine başrol oynasam bu çok iyi olmaz mı diye düşündü.
Böylelikle hem maddi açıdan iyi bir gelir sağlayacaktı ve ailesine yardımcı olacaktı.
Bruce Lee'nin o sıra evli ve bir çocuk babası olduğunu da belirtelim.
Ayrıca Bruce Lee Hollywood'da yükselerek klasik Asyalı algısını da yıkmaya çalışıyordu.
Çünkü Hollywood'da o zamanlar Asyalılar hep yan rollerde oynayan, çok fazla göze çarpmayan, karizmadan yoksun, tek düze karakterler olarak...
gösteriliyordu. Bruce Lee içten içe bu Asyalı algısını da yıkmak istiyordu.
Ve kendisine yeni bir hayal seçti ve tüm yaşam enerjisini bu hayale aktarmaya başladı.
Hollywood'da başrol oynayabilen bir Asyalı olacaktı artık.
Bruce Lee hayaline doğru koşarken talihsiz bir olay yaşandı.
Bir gün her zamanki antrenmanını yaparken bu sefer ısınmayı atlayayım diye düşündü.
Ve ağır bir kilonun altına yattı.
Tam bu sırada belinden çat diye bir ses geldi.
Bruce Lee önce pek umursamadı.
Beli acıyordu ama buz falan koyup idare etmeye çalıştı.
Ama daha sonra baktı ki bu acı geçmiyor.
Hatta giderek daha da artmaya başlıyor.
En son bir doktora gitti ve doktor dedi ki sırtını ciddi şekilde yaralamışsın.
Hatta bir daha dövüşmen bile mümkün olmayabilir.
Ne talihsizlik ama bir düşünsenize.
Tam hayaline doğru koşacakken böyle bir sakatlık başına geliyor.
Bildiğin Hollywood'da öne açılmışken duvara tosluyor.
Ayrıca kendisi hayatını fizikselliğiyle kazanıyordu.
Fizikselliğiyle para elde edip ailesine bakıyordu.
Dersler veriyordu çünkü. Sakatlanması onun maddi gücünü de kesti ve ailesi de bir kriz içine girdi.
Ama özünde sabır göstermekten vazgeçmedi.
Ne demiştik kendisi hakkında?
Hayatı devamlı bir öğretmen, kendisini de devamlı bir öğrenci olarak görüyordu.
Bu yüzden sakatlığında bile bir hikmet olabileceğini düşünmeye başladı.
Neden sakatlandı, neyi yanlış yaptı bu gibi soruları sordu kendisine.
Del sakatlanmasına dair didik didik analiz yapmaya başladı.
Bir kere ısınmayı atlaması büyük bir hataydı.
Ağırlığın da fazla olması ayrı bir hataydı.
Bruce Lee sırt ağrısına dair kitaplar okumaya başladı.
Doktoruyla uzun uzun görüştü ve bu sakatlıktan bir şeyler öğrenmeye çalıştı.
Ayrıyeten bu sakatlığıyla beraber yatalak bir hale düşse de yine de öyle dinlenmiyor, tüm gününü yatarak geçirmiyordu.
Aynı zamanda bir şeyler yazıyordu.
Kitap yazıyordu, senaryo yazıyordu.
Hatta en son öğrenci bile kabul etmeye başladı.
Onlara konuşarak eğitim veriyordu.
Bildiğin... her şeyiyle tutunmuştu hayata.
Yatakta olsa bile bir şeyler öğreniyor, bir şeyler öğretiyor, yine üretmeye çalışıyordu.
Kendisine yürümeye devam et, sabır göster tarzında notlar hazırlıyor ve zor zamanlarında bu notlara bakarak sabrını güçlendirmeye çalışıyordu.
Kitapta bana en çok ilham veren kısımlardan biri burası.
Çünkü bir düşünsenize, hayaline doğru koşuyorsun, tam önün açılmış, tam yükseleceksin, parayı da kazanacaksın, şan şöhreti de elde edeceksin ama böyle bir bela başına çıkıyor.
Bruce Lee'nin böyle bir krize rağmen üretmekten, hayata tutunmaktan vazgeçmemesi, hatta hırslanıp hedefine daha sıkı sarılması muazzam bir olay.
Günün sonunda sabrın önemine geliyor aslında.
Bruce Lee bu sakatlık döneminin bir şekilde geçeceğini biliyordu.
Onun yapması gereken sabır göstermek ve tutunmaya devam etmekti.
Bir dövüşü düşünelim. En iyi yumruk rakip açık verdiği zaman denk geliyor.
Rakip o an gardını indiriyor, o an bir pozisyon açık veriyor ve yumruk attığında tam da çenesine yapıştırabiliyorsun.
Ama bunun için sabretmek gerekiyor.
Rakibin açık vermesini beklemek gerekiyor ki zamanlamayı ayarlayasın.
Bruce Lee'de bir dövüşçünün sabrı vardı.
Evet hayattan bir darbe yemişti ama sabır gösterdiği zaman bir karşı saldırı yapabileceğine inanıyordu.
Günün sonunda hedefine, hayaline feci derecede inanmış birisi var karşımızda.
Tüm yaşam enerjisini hayaline aktar.
ve kriz anlarında bile hayaline inanmaktan, uğraşmaktan vazgeçmiyor.
Ve en son bu sabrın meyvesi de kendini göstermeye başlıyor.
İşler raya giriyor. Bruce Lee'nin sırtı iyileşiyor ve tekrardan antrenmanlara, ders vermeye ve aktörlük yapmaya devam ediyor.
Ama ilginç bir bilgi, Bruce Lee'nin sırt ağrısı asla tam olarak geçmiyor.
Yani o kendisini gördüğümüz meşhur filmlerinde her zaman hissettiği bir sırt ağrısı var.
Ama yine de bunu bir engel olarak görmüyor.
Sonuçta bu olay hayatın ona verdiği bir dersti.
Ve bu dersi başarıyla geçmeyi becerdi.
Bruce Lee muhteşem azmi sayesinde Hollywood'da yükselmeye başladı.
Ve en son başrolü kapmayı becerdi.
O meşhur filmini yapacaktı.
Ejder Kalesi. Sonunda hayaline ulaşmıştı.
Ama bir tane sıkıntı vardı filmde.
Senaryosu filmin rezaletti.
Bruce Lee böyle bir filmde başrol oynamayı kabul etmedi.
Bu filmin derinlik barındırmasını, o felsefesini içermesini istiyordu.
Senaryoda bazı değişiklikler yaptı ve yapımcılara da gidip dedi ki eğer bu senaryoyu kabul ederseniz oynarım, eğer etmezseniz oynamam.
Ve yapımcılar başlarda kabul etmedi.
Bruce Lee de hemen geri çekildi, sete falan gelmemeye başladı.
O kadar büyük bir riskti ki bu aldığı çünkü kariyeri çöpe gidebilirdi.
O kadar uğraşmıştı ve sonunda başrolü...
Böyle bir fırsat hayatta çok ender gelecekti.
Öyle yapmak için yapmak yerine kendi tarzıyla yapmak istiyordu.
En sonunda yapımcılar Bruce Lee'nin inadına daha fazla dayanamadılar ve onun senaryosunu kabul ettiler.
Ve bu film muazzam bir başarıya ulaştı.
Filmdeki o derinlik, edebi sözler izleyiciyi çok etkiledi.
Bruce Lee kendisine ve fikirlerine o kadar güveniyordu ki kariyerini bile tehlikeye atacak bu riski başarıyla göğüsledi.
Bruce Lee'nin ölümü trajik ve oldukça erken, 32 yaşında beklenmedik bir ölümle tüm dünyayı yasa boğdu.
Birçok Amerikalı, hiç alışkın olmadıkları hatta aşağı gördükleri Asyalı bir figürün cenazesine akın akın gelmişti.
İşte Bruce Lee'nin bu evrensel etkisi, insanlara da evrensel bakmasından kaynaklanıyor.
İnsanlar arasında bir ayrım yapmıyordu kendisi.
Ve bu evrensel bakış açısı, insanların da onu öyle bir figür görmesini, bir evrensel figür olarak algılamasını sağladı.
Peki kişisel hayatında sevdiklerine, yakınlarına karşı nasıl biriydi?
Bruce Lee'nin Ted Wong isminde bir yakın arkadaşı vardı ve Ted Wong bir dertten mustaripti.
Karşı cinsle arası hiç iyi olmayan birisiydi ve bundan bayağı sıkıntıdaydı.
Bir kadınla iletişim kurmak, evlenmek istiyordu.
Bruce Lee arkadaşındaki bu durumu fark etti.
Önce onu gidip bir mağazaya götürdü, üstüne başına güzel kıyafetler aldı.
Daha sonra berbere götürdü, güzel bir saçını kestirdi.
Hatta en son vücudunu geliştirmesi biraz daha yapıl olması için ona ağırlıklar alıp bir antrenman programı bile yazdı.
Ted Wong'u bildiğiniz şekle şemale soktu ve nihayetinde Ted'in güveni de artmaya başladı.
En son bu güvenini kadınlar da fark etti ve bir kadına ilişkisi başladı.
Hatta en son bu kadınla evlendi.
Bruce Lee bu yakın arkadaşının hayatını raya sokmak için epey bir uğraş gösterdi.
Benzer bir durumu asistanı James Lee'ye de yapmıştı.
James bir kitap yazıyordu ama kansere yakalanması sonucu bu kitabı ara verdi.
Ve ara verdiği kitabı Bruce Lee'ye devam ettirdi.
En son bu kitabı bitirdi ve bir yayın eviyle anlaştı.
Yayın evinden kazandığı parayı da arkadaşının hastane masrafları için kullandı.
Bruce Lee'nin kişisel hayatı işte böyle yardımlaşmaları içeriyor.
Ona dışarıdan bakınca sanki egoist, hep kendisini düşünen, sadece kendisini geliştirmek isteyen biri olduğunu zannedebiliriz.
Ama o özünde herkesi geliştirmek istiyordu.
Tıpkı kendinde olduğu gibi insanların da potansiyellerine ulaşmasını istiyordu.
Ve yeri gelince yardım etmekten hiç de geri kalmıyordu.
Bruce Lee'ye baktığımızda kendini sıfırdan inşa etmiş bir adamı görüyoruz.
Engeller karşısında sıbır göstermiş, umudunu asla elinden bırakmamış ve kendi yolundan gitme cesareti göstermiş birisi.
Nihayetinde ne diyorduk kendisine dair?
Hayattaki asıl hedefi kendini ifade etmekti.
Bir sanatçı gibi yaşamaktı bu hayatı.
Ve baktığımızda tam bir hayat sanatçısı oldu.
Ve bizden istediği de buydu.
Kendimizi ifade etme cesaretini göstermek.
Evet arkadaşlar bu podcastlik benden bu kadar.
Bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
