
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Ölümsüzlük derken neyi kastettiğimizin bile açık seçik bir ifadesi yok. Ölümsüzlüğü direkt ölümden sonra yaşamın varlığı yani ahiret gibi düşünenler var. Fakat ahiret ve ölümsüzlük felsefi olarka tam eş kavramlar değiller. Ölümsüzlük varlığımızın asla bir sona kavuşmamasıdır. Oysa ötedünyada bedenin ölümü fakat ruhun devamı söz konusudur. Bedeninde yaşlanmayı durdurabilmiş birisine ölümsüz diyebiliriz fakat bu ölümsüzlüğün ahiretle bir kesişimi kalmaz. Demek istediğim şu, ölümsüzlük dediğimiz kavram sadece ölümden sonra yaşama indirgenemeyecek derecede karmaşık.
Kaynak makale: https://iep.utm.edu/immortal/
Transkript
Ölümsüzlük derken neyi kastettiğimizin bile açık seçik bir ifadesi yok.
Ölümsüzlüğü direkt ölümden sonra yaşamın varlığı yani ahiret gibi düşünenler var.
Fakat ahiret ve ölümsüzlük felsefi olarak tam eş kavramlar değiller.
Ölümsüzlük varlığımızın asla bir sona kavuşmamasıdır.
Oysa öte dünyada bedenin ölümü fakat ruhun devamı söz konusudur.
Bedeninde yaşlanmayı durdurabilmiş birisine ölümsüz diyebiliriz.
Fakat bu ölümsüzlüğün ahiretle bir kesişimi kalmaz.
Demek istediğim şu. Ölümsüzlük dediğimiz kavram sadece ölümden sonra yaşama indirgenemeyecek derecede karmaşık.
Ölümsüzlük biz insanların tarih boyunca hem tartıştığı hem de ulaşmaya çalıştığı bir mertebe olmuştur.
Temel olarak ölümsüzlük hakkındaki düşüncelerimizi üçe ayırabiliriz.
1. Öldükten sonra asral bir dünyada bedenimizle beraber tekrar canlanmamız.
2. Hepimizin içinde bir ruh olması ve bedenden bağımsız bir şekilde ruhun ölümsüz olması.
Ve son olarak 3. Bedenimizin dirilişi.
Bu diriliş kavramı daha çok Hristiyan felsefesinde işlenen bir konsept.
Bu podcast bölümünde ölümsüzlüğe dair felsefi bir soruşturma yapacağız ve ilk değineceğimiz konulardan biri ruhun varlığı olacak.
Dualist felsefecilere göre bizler bu dünyada materyal bir bedene sahibiz.
Fakat bedenimizden bağımsız ve ondan bambaşka olan materyal dışı bir ruha da sahibiz.
Fakat diyelim ki öldükten sonra bedenimizi kaybetsek de ruhumuz baki kalıyor.
Böyle bir durumda yine de dünyadaki o materyal halimizle aynı kişi olduğumuzu söyleyebilir miyiz?
Evet ruhlarda değişen bir şey yok.
Aynı ve tek ruh. Fakat ortada bir beden yok.
Sağduyumuz sadece ruhumuza bakarak aynı kişi olduğumuzu kabul etmeye meyilli.
Ama bu beden parametresi meseleyi epey bir garipleştiriyor.
Bu kısımlara değineceğiz. Ölümsüzlük ifadesinin kelime açısından bazı sıkıntıları bulunmakta.
Şimdi hepimizin öleceği bir gerçek.
Ama ölümsüzlük diye bir şey varsa biz ölümsüz kişiler en az bir kere ölmüş oluyoruz.
Ölmeye mahkum bir kişiye nasıl ölümsüz diyebiliriz ki?
En iyisi bu kısımda ölüm kavramını en baştan tanımlamak gerekiyor.
Ölüm varlığımızın, bilincin bir sonu mudur?
Eğer ölüm kavramını böyle tanımlarsak, ölümsüzlük diye bir şey en baştan var olamaz bir kere.
Fakat ölümü sadece bedensel ölüm olarak alırsak, işte o zaman ölümsüzlükten söz edebiliriz.
Ölümsüzlüğe dair toplumsal bakış açımızda bile tuhaflıklar var.
Bu dünyada adını tarihe yazdırmış, efsane olmuş kişiler için o ölmedi kalbimizde yaşıyor deriz.
Veya bir yakınını mesela 30 yıllık yaşını kaybeden bir kadın benim kocam aslında ölmedi arada konuşuyoruz diyerek ölüm kavramına bambaşka ve kişisel bir yorum da getirebilir.
Ölüm konusunda bile bambaşka fikirler varken bizler bu podcast'te ölümsüzlüğün 3 temel modelini işleyelim en iyisi.
Ve bunlardan ilki astral bedenimizin kurtuluşuyla ilgili.
Bazı dinler insanoğlunun iki forma sahip olduğunu iddia eder.
Bunlardan birisi fiziksel formdur.
Dünya üzerindeki bedenimiz.
Diğeri ise astral bedenimizdir.
Astral bedenimize başka birisi dokunamaz.
Duvarların içinden geçebilir.
Ve bu beden başkaları tarafından görülebilir.
Dedemin ruhu bana gözüktü derler ya bazıları.
İşte oradaki kasıt aslında dedenin ruhundan ziyade dedenin astral bedenine olan inançtır.
Özellikle filmlerde bu astral beden tasvirini görürüz.
Adam ölür mesela. Fakat adamın aynı fiziksel görünüşünün, hatta aynı kıyafetinin sadece saydamsı bir hali, o adamın astral bedeni olarak kabul edilir.
Fakat bu astral beden inanışı direkt sağduysal açıdan saçma gelir bize.
Ruhumuzun bedensel bir tasvire sahip olması gariptir ilk başta.
Ve bu tasvir tıp atıp dünyadaki halimize benzer.
Kıyafetleri falan vardır. Tam da böyle hikayelerden, insani hayal gücümüzden çıkan bir fikir olduğunu hissettirir.
Ölümsüzlüğe dair başka bir model ise maddesel olmayan ruhun varlığıdır.
Biz insanlar ölünce sadece maddesel olan bedenimiz ölür.
Fakat içimizdeki o ruh bilinci yaşamaya devam eder.
Önceki görüşün aksine bu ruhun öyle bir bedeni kıyafeti yoktur.
Gözle hiçbir şekilde göremeyiz, hayal bile edemeyiz.
Sadece bir ruhtur. Duyu organlarımızla hiçbir şekilde algılanamaz.
Bu görünmez ruh görüşü astral beden görüşüne kıyasla en azından bir nebze daha sağduyusaldır.
Üçüncü ve son ölümsüzlük modelimiz bedenin dirilişidir.
Özellikle Hristiyan felsefeciler bu görüşü benimser.
Hristiyanlıkta yargı günü geldiğinde ölmüş tüm insanların bedeni tıpkı aynı şekilde dirilir ve Tanrı'nın huzuruna çıkarlar.
Fakat bu görüşün büyük bir felsefi sıkıntısı vardır.
Diriliş vaktine kadar bedenimizden eser bile kalmaz, çürüyüp gider.
Aynı beden nasıl eski haliyle dirilebilir ki?
Bu soruyu kurcalayacağız fakat önce insanların neden ölümsüzlük inancına bu kadar bağlandıklarını anlamaya çalışalım.
Dünya üzerindeki neredeyse bütün dinler insanlara ölümsüzlük vaat eder.
Bu ölümsüzlük bazen cennet veya cehenneme gitmek, bazense rehankarni olmak şekilde tebliğ edilir.
Bazı din felsefecilerine göre ölümsüzlük diye bir şey var mıdır yok mudur sorusunu cevaplamak istiyorsan önce tanrı var mıdır sorusu cevaplanmalıdır.
Eğer tanrının var olduğu ispat edilirse insanların ölümsüz olduğu da kanıtlanır.
Sonuçta tanrı ölümsüzlük vaat ediyordur.
Bazı filozoflara göre ölümsüzlüğe ve Tanrı'ya inanmak insanın çıkarına uyan bir tavırdır.
Böyle düşünen filozoflardan birisi Blaise Pascal ve onun meşhur kumar metaforudur.
Diyelim ki Tanrı'ya inanıp inanmamak arasında kaldın.
Pascal'a göre Tanrı'ya inanmayı seçmek çok daha mantıklı olacaktır.
Çünkü Tanrı'ya inanmadığın takdirde başına gelecekler.
İnandığın takdirde gelecekleri kıyasla çok daha ağır olacaktır.
İbrahim'i dinler özelinde söylersek en hafif tabiriyle cehennemde sonsuz işkenceye maruz kalırsın.
Fakat diyelim ki inanmayı seçtin ve ortada bir Tanrı yok.
Böyle bir durumda malum bodygenin tabiriyle en fazla taklaya gelmiş olursun.
Yani Pascal'a göre tanrıya inanmamanın cezası o kadar serttir ki bu alınabilecek bir risk değildir.
Pascal'ın bu garip argümanı ilk ortaya çıktığı zamanlar bir takipçi kitlesi yakalasa da ilerleyen yıllarda ciddi eleştirilere maruz kalır.
Mesela bu argümanı kabul edersek hangi tanrıya inanacağız ki?
Bizi Hristiyan'ın tanrısına inanmakla İslam'ın Allah'ına inanmaktan ayırt edecek olan şey ne?
Pascal'ın mantığına göre inanmadığımız takdirde bize en zalim şekilde davranacak tanrıya inanmamız gerekir.
Veya ben kafamdan bir tanrı yaratsam ve bu tanrıyı diğer tüm dinlerin tanrılarından daha zalim olacak şekilde tasarlasam Pascal'ın argümanına göre bu tanrıya inanmak mı daha mantıklı olacak?
Sonuçta benim tanrım gerçekse inanmayanlara en çok zarar veren tanrı bu olacak.
Sonuç olarak Pascal'ın tanrı argümanı felsefe camiasında türlü eleştiriye maruz kalıp güncelliğini çoktan yitirmiştir.
Başka filozofların görüşlerine geçersek Kant'a göre biz insanların ahlaklı davranmasındaki en temel ölçü Tanrı ve ahirettir.
Kant'a göre biz insanlar kendi çıkarımızın peşinden koşarız.
Ve eğer ahlaki davranışı benimsemek istiyorsak önce o davranışın bizim çıkarlarımıza hizmet etmesini isteriz.
Bu dünyada her ahlaklı davranan kişinin başına iyilikler gelmiyor.
Hatta genelde tam tersi oluyor.
Ama işin içine öte dünyayı ve sonsuz cenneti kattığımızda ahlaki davranışlarımızı çıkarla temellendirebiliyoruz.
Bir kişi rahatça kendi çıkarım için cennete kavuşmak amacıyla ahlaklı oluyorum diyebiliyor.
Kant'ın bu argümanını edebiyat tarihinin en efsane eserlerinden birisi olan Karamazov kardeşlerden İvan Karamazov karakteri daha zarif ve basit bir şekilde ele alır.
Tanrı yoksa her şey mübahtır, ölümsüzlük yoksa erdem de yoktur der İvan Karamazov.
Ölümsüzlüğe olan inancımızın belki de bir sebebi ölümsüzlüğün hayata anlam katmasıdır.
Evet ölümsüzlük fikri başlarda saçma gelebilir fakat yaşam da yapısı gereği o kadar mantıklı işlemez.
Saçma sapan ve absürt acırağla sınanırız.
Fakat tüm maceranın bu dünyadan ibaret olmadığına inanırsak bu hayatta çektiklerimize karşı tahammül eşiğimiz yükselir.
Öldüğümüzde her şeyin biteceğine inanıyorsak ve aynı zamanda yaşamda türlü acırağla sınanmışsak yaşam giderek anlamını kaybeder.
Fakat bazı filozoflara göre ise tam tersidir.
Yaşamın sınırlı olması. Ölecek olmamız hayatı asıl anlamlı kılar.
Sonsuzlukta feci bir sıkıcılık ve boğuculuk vardır.
Yaşam sadece bir kere deneyimleyeceğimiz biricik ve özel bir şeydir.
Epikür bu tartışmalara pek girmez.
Ölünce ne olacağının üstünde pek durmaz.
Ama ölümün başlı başına korkulmaması gereken bir şey olduğunu söyler.
Ölüm varsa ben yokum.
Ben yoksam ölüm var lafıyla.
Öldüğümüzde öldüğümüzü bile fark etmeyeceğimiz için hiç hissetmeyeceğimiz bir deneyimi bu kadar kafaya takmamızı anlamsız bulur.
Platon ölümsüzlüğü ispat etmeye çalışırken Sokrates'in hayatından yola çıkar.
Sokrates baldıran otu zehrini içmek suretiyle idama mahkum edildiğinde yanındaki destekçileriyle son bir kez sohbet eder.
Sokrates bu sohbette birazdan ölecek olmaktan hiç korkmadığını çünkü ölümün bir son olmadığından emin olduğunu söyler.
Ve Sokrates ölümsüzlüğü üç temel argümanla temellendirir.
Birinci olarak Sokrates için her şey bir zıhta sahiptir ve zıhtıyla var olur.
Yaşam dediğimiz çembersel bir şekilde bir zıtlıktan diğer zıtla devinim yapmaktan ibarettir.
Eğer bir su sıcaksa bu o suyun aynı zamanda soğuk olduğunu gösterir.
Bir insana uyanık diyorsak o belli bir süre önce uyuyordur.
Ve benzer mantıkla ölüm ve yaşamda zıtlıkların uyumunu içerir.
Ölüm yaşamı içerir yaşamda ölümü.
Biz insanlar başlarda var olmamıştık, ölüydük.
Fakat sonradan yaşama kavuştuk ve tekrardan ölüme gidiyoruz.
Zıtlıklar arasında devinim yapıyoruz.
Filozofların çoğu Sokrates'in bu zıtlık argümanına karşı çıkmıştır.
Sonuçta neden dünyadaki her şeyin bir zıtlık içerdiğini iddia ediyoruz ki?
Mesela bir bilgisayarın zıttı nedir?
Veya diyelim ki her şeyin zıttı var.
Sokrates, zıddıkların birbirine dönüşüm arasındaki bağı yeterince açıklamamış ve bu kısımlar muğlak kalmıştır.
Sokrates'in ölümsüzlüğe dair başka bir argümanı ise anımsama teorisidir.
Sokrates'e göre bizler aslında öğrenmeyiz, hatırlarız ve hatırlamamızı sağlayan şey geçmiş yaşamlarımızdır.
Ruhumuz daha bedenimiz ortaya çıkmadan evvel çoktan yaratılmıştı.
Sokrates'in üçüncü ve son ölümsüzlük argümanı ise formlarla ilgilidir.
Burada kastedilen formlar Platon'un formlarıdır.
Platon'a göre evrendeki her şeyin, bir kedinin, arabanın, insanın kusursuz ve sonsuz bir formu bulunmaktadır.
İyi dediğimiz formun kusursuzluğu ve sonsuzluğu tanrıdır mesela.
Bizler bu formları duyu organlarımızla kavrayamayız ama zihnimizde düşünsel açıdan hayal edebiliriz.
O kusursuz formun olduğunu içgüdüsel olarak sezeriz.
Ve Sokrates'e göre biz insanlara canlılık ve bilinç katan, bizi yaşatan o şeyin de bir formu vardır.
Ve bu form ruhumuzun formudur.
Formlar da tabiatı gereği ölümsüzlerdir.
Sokrates'in bu ölümsüzlük argümanlarının muğlak ve metodolojik olarak zayıf olması günümüz felsefesinde ciddiye alınmamasına neden olmuştur.
Fakat Sokrates veya Platon haricinde ölümsüzlüğü ispat etmeye çalışan önemli bir filozofumuz var.
René Descartes ve dualizm görüşü.
Mustafa Ceceli'yi sevenlere nasıl Cecelis deniyorsa dualip hayranları da sıkı birer dualistirler.
Platon ruhun ölümsüzlüğünü ispat etmeye çalışırken ruhun varlığını kanıtlamaya ihtiyaç duymaz.
Oysa ilk sorgulanması gereken bir ruhumuzun var olup olmadığıdır.
Bedenimiz ve ruhumuzun ayrık birer şey olduklarını savunan görüştür dualizm.
Bu görüşün babası olarak görülen Descartes bizlere bir düşünce deneyi sunar.
Kendinizi bedeniniz olmadan bir hayal etmeye çalışın.
Sabah kalktınız ve aynaya baktınız.
Aynada hiçbir şey gözükmüyor.
Elinizle yüzünüze dokunmaya çalışıyorsunuz ama yapamıyorsunuz.
Çığlık atmaya çalışıyorsunuz ama hiçbir ses yok.
Descartes'e göre böyle bir senaryoya inanmak bizler için imkansızdır.
Fakat böyle bir şey hayal edebiliyoruz değil mi?
En azından hayal edebiliyoruz.
İşte Descartes'e göre sadece bir bedenimizin olmadığını hayal edebiliyor olmamız bile beden ve zihnin aynı şeyler olmadıklarını gösterir.
Sonuçta kendimizi zihnimiz olmadan hayal edemeyiz.
Çünkü direkt hayal etmeyi bile zihinle yapıyoruz.
Oysa kendimizi bedenimiz olmadan hayal edebiliyoruz.
Demek ki beden ve zihin arasındaki bu fark.
Bu iki şeyin aynı şey olmadıklarını, beden ve zihnin ayrık olduklarını söyler.
Descartes'in bu argümanı dualistler tarafından çok sevilse de itirazlardan kaçamamıştır.
Descartes hayal edilebilen her şey...
İki varlık düşünelim. Bu iki varlık birbirine eş demek istiyorsak bu varlıkların tamamen aynı özelliklere sahip olması gerekir.
Descartes'e göre zihin bedenle eş değildir.
Çünkü kendimizi bedenimiz olmadan hayal edebilirken zihnimiz olmadan hayal edemeyiz.
Ve sadece bu fark bile beden ve zihnin özünde ayrık olduğunu ispat etmek için yeterlidir.
Beden ve zihin arasındaki başka bir fark da bölünebilir olmalarıdır.
Şöyle ki bedenimizi bölük bir halde düşünebiliriz.
Mesela sadece kolumuz, ayağımız bedenin bir parçasıdır.
Ama bir ruhu bölemeyiz.
Yani ruhun kenarı köşesi yoktur.
Ruhun bu bölünmezliği de beden aralarında bir farkın daha olduğunu söyler.
Dualizme şiddetli bir şekilde karşı çıkan başka bir felsefi düşünce materyalizmdir.
Materyalizm bize der ki tüm bilincimiz, varlığımız, hislerimiz aslında maddesel ve her şey beyinde olup bitiyor.
Öyle metafiziksel bir ruhumuz yok.
Sadece beyin dediğimiz kompleks bilgisayarı bilim yasalarıyla işlemesiyle bilinç kazanıyoruz.
Materyalistler ruha inanmadıkları için doğal olarak ölümsüzlüğe de inanmazlar.
Öldüğümüz an beynimiz de ölür.
Hatta doktorlar da bir insanın ölümünden kasıt olarak beyni referans alırlar.
Beyin ölümü derler. Ve bir materyalist için beyin öldükten sonra hiçliğe karışırsın.
Bilincin bir daha açılmamak üzere kapanır.
Dualizm biz insanların psikolojisine daha hitap eden, daha tatlı bir görüştür.
Materyalist gibi her şeye daha net ve teknik bakmanın ürpertici bir tarafı vardır.
Fakat dualistlerin de cevaplamakta zorlandığı soru etkileşim problemidir.
Tamam diyelim ki bedenimiz ve zihnimiz ayrı iki şey.
Peki ikisi arasındaki etkileşim nasıl gerçekleşiyor ki?
Metafiziksel olan zihin veya ruh, maddesel olan bedeni nasıl kontrol ediyor?
Dualizm fikri bir açıdan Casper karakterine benziyor.
Casper çizgi filmini illaki görmüşsünüzdür.
Tatlı bir hayalet olan bu karakter geri gelir tam bir ruh gibi duaların arasından geçer.
Fakat bazen de ona gelen bir topu tutabilir mesela.
Yani hem maddesel hem madde dışıdır.
Çelişkidir. Bazı dualistlerin etkileşim problemine cevabı tanrıdır.
Yani direkt ruhumuz ve bedenimiz arasındaki o mistik ilişkiyi tanrı sağlar.
Felsefe garip bir disiplin.
Mesele dönüp dolaşıp tanrı var mı yok muya geliyor.
Dualizme gelen en ciddi itirazlar bilim tarafından, hatta spesifik olarak sinir bilim tarafından gelir.
Sinir bilimdeki araştırmalarımız bize ruh sağlığımızın beyin kimyasıyla epey ilişkili olduğunu ortaya koydu.
Beynimizdeki belli bölgeler bizim ne hissettiğimizle, bilincimizle doğrudan alakalıydı.
Beyin dediğimiz organın böylesine karmaşık ve işlevsel olduğunu bize gösteren bu çalışmalarla, acaba ruh diye bir şey hiç yok mu, sadece beyin her şeyi açıklamaya yeter mi gibi sorular sordurtmaya başladı.
Beynimizin ruh halimize olan etkisini çok iyi ortaya koyan gerçek bir olay var.
Phineas Gage vakası. Phineas demir yollarında çalışan kibar, kendi halinde bir adamdı.
Fakat bir gün bir iş kazası geçirdi ve beyni ciddi ölçüde zarar gördü.
Fakat değişen sadece beyni değil, aynı zamanda karakteriydi.
Bu beyni etkileyen kazadan sonra Phineas adeta 180 derece dönmüştü.
Tüm hayatını kibar ve zarif bir adam olarak geçirirken bu kazayla agresif, sinirli ve huysuz bir adama dönüşmüştü birden.
Sanki bedeni başka bir ruh tarafından ele geçirilmişti.
Phineas Gage olayına benzer olaylar dünyamızda her gün yaşanıyor.
Bane'in gördüğü zarar direkt kişiliğimizi, karakterimizi etkiliyor.
Eğer ki dualizmi kabul edersek ve Gage'in bedeninden bağımsız bir ruhu varsa...
Neden bedensel bir kazan sonucu ruhu böylesine değişim gösteriyor ki?
Benzer bir durumu Alzheimer hastalığı içinde söyleyebiliriz.
Bu hastalıktan muhtelif kişiler gün geçtikçe yakınlarını hatta en son kendisini bile gerçekte kim olduğunu unutabiliyor.
Bu kişinin beyni ve ruhu birbirinden bağımsızdır diyebilir miyiz?
Dualistlerin böyle itirazlara cevabı beynimizin bir açıdan ruhun aparatı olduğudur.
Beyin doğru çalışmadıkça ruh da etkilenmiş gibi gözükür.
Aslında ruhumuz beynimizden bağımsızdır.
Bir piyanisti düşünelim. Bu piyanist özünde yetenekli bir müzisyen olsun.
Fakat bir konser öncesinde bir parmağı kopmuş olsun.
Bu piyanist çıktığı konserde asıl yeteneğinden çok daha kötü bir performans sergileyecektir.
Ama bu durum piyanistin yeteneğini kaybettiği anlamına gelmez.
Sadece yeteneğini sergileyebileceği aparatı olan elleri zarar görmüştür.
Dualiste göre beynimizin gördüğü zarar sonucu ruhumuz değişmez.
Sadece beyin o ruhumuzu sağlıklı bir şekilde yansıtmamaya başlar.
Şimdi ruhumuz ve kişiliğimiz arasındaki bağlantıları biraz kurcalayalım.
Eğer ölümsüz olduğumuzu iddia ediyorsak, beden ölümümüzden önceki kişiyle o ölümden sonraki kişinin aynı olmasını bekleriz değil mi?
Peki aynılık derken nasıl bir aynılıktan bahsediyoruz?
Eğer odağımız sadece ruhun aynı kalması oluyorsa çürüyen bedenimizin pek de bir kıymeti kalmaz.
Ama ruh kriterine de gelen itirazlar vardır.
Mert isminde birini düşünelim.
Diyelim ki Mert'in beyni tam ortadan başarılı bir şekilde ikiye ayrıldı.
Sol beyin ve sağ beyin diye.
Şimdi bu sol beyin ve sağ beyinden hangisine Mert diyebiliriz?
İşte eğer ruhumuzu kriter olarak alırsak Mert sol beyin midir yoksa sağ mı gibi bir soru sorulması saçma olur.
Çünkü ruhumuz bölünmez ve tektir.
Bir de bu meselede beden açısından bakarız.
Sağduyumuz bize der ki bir kişiyi algılamanın yolu bedeninden geçer.
O kişinin fiziksel varlığını gördükçe yaşadığına inanırız.
Eğer bedenselliğimiz bizim varlığımızı tanımlıyorsa, öldükten sonraki yaşamda aynı bedene sahip olmayı bekleriz.
Fakat aynı bedene sahip olmak mümkün müdür?
Bedensel hücrelerimiz çoktan ölmüştür sonuçta.
Bu problem Tiseos'un gemisi paradoksuna benzer.
Diyelim ki bir gemi var ve bu geminin parçaları teker teker her gün değişiyor.
Ve en sonunda bu geminin tüm parçaları değişmiş oluyor.
Şimdi bu geminin 3-5 parçası değiştiğinde ona yine aynı gemi diyebiliriz.
Ama günler sonra tüm parçaları değişmiş olan bu gemiye yine eskisiyle aynı diyebilir miyiz?
Arada kalırız. Fakat bedenimize bu denli odaklanmanın da cevaplayamadığı sorular var.
Diyelim ki Ahmet ve Mehmet bir deneye katılıyor ve bu deney sonucu beyinleri birbirleriyle yer değişiyor.
Ahmet Mehmet'in vücudunda, Mehmet de Ahmet'in.
Böyle bir durumda gerçek Ahmet kimdir?
Vücudu olan Ahmet mi yoksa beyni Mehmet'te olan Ahmet mi?
Cevabımız beyni Mehmet'te olandır.
Yani bedenden ziyade beynin kimde olduğu o kişiyi tayin eder.
Yani bedenimizin aynı kalmasından ziyade bizler beynimizin öldükten sonra aynı kalmasını bekleriz.
Ama bunun da sıkıntısından bahsettik.
Beynimizle ikiye bölünüp iki ayrı bedene konulduğunda biz gerçekte hangi beynimiz oluruz?
Yani beyne odaklanmak da sorunu çözmüyor.
Hristiyanlıkta bedenin dirilişi dediğimiz bir konsept vardır.
Yargı günü geldiğinde ölmüş tüm insanların bedeni tekrardan dirilir ve Tanrı tarafından nihai bir şekilde yargılanır.
Fakat ölmüş bu bedeni tekrar diriltmek mümkün müdür?
Veya o diriltilen bedenle o kişinin hayatında taşıdığı beden nasıl aynı olabilir ki?
Bazı Hristiyan felsefeciler insanın dirilişini ispat edebildiğimiz takdirde bedensel dirilişinde mümkün olduğunu savunur.
Fakat insanın dirilişinin gerçek bir tarihi olay olup olmadığına girmek bu podcastin odağını kaçıracaktır.
Biz asıl problemimize dönelim.
Hristiyanlık perspektifine felsefeye yaklaşalım.
Diyelim ki Hristiyanlık doğru ve öldükten sonra yargı günü geldiğinde o ölü bedenimiz dirilecek.
O dirilen bedenle bir zamanki bedenimiz nasıl aynı olacak ki?
Dünyevi bedenimiz çoktan mezarda çürümüş olacak çünkü.
Eğer varlığımızı ruha indirgersek, bedenimizin çürüyüp çürümemesinin veya en baştan yaratılmamızın pek bir önemi kalmaz.
Ruh aynı devam ediyor deriz ve meseleyi kapatırız.
Ama şöyle bir şey düşünelim. Diyelim ki bir kağıda el yazımızda bir şeyler karaladık ve sonra o kağıdı yakıp attık.
Başka biri de bizim el yazımızı birebir kopyalayarak tıpı tıp aynı görünecek şekilde başka bir şey yazdı.
Ve bu ikisi her ne kadar aynı gözükselerdi, aynılardır diyemeyiz.
Eğer Tanrı ölmüş bedenimizdeki yücelerden birebir aynı bedeni yarassa bile, bu bedenle dünyevi bedenimizi aynı beden demek sağduya ters gözüküyor.
Fakat şimdi de zıt bakış açısıyla yaklaşalım.
Diyelim ki bir mağazada bisiklet gördünüz ve o bisikleti almak istediniz.
Bisikleti arabaya koyabilmeniz için paketlenmesi gerekiyor.
Ve paketlenirken bisikletin tüm parçaları sökülüyor.
Evinize geçip bu paketi açıyorsunuz ve tek tek bisikletin sökülmüş parçalarını takıyorsunuz ve tam da mağazada gördüğünüz şekli elde ediyorsunuz.
Böyle bir durumda evimizdeki inşa ettiğimiz bisikletle mağazada gördüğümüz bisiklet birbirlerine denk görürüz bu ikisini.
Sonuçta sadece parçalarını söküp geri takmışızdır.
Benzer bir şekilde Tanrı da çoktan ölmüş bedensel hücrelerimizi yani sökülmüş parçalarımızı en baştan canlandırıp aynı hücrelerle bize bedenimizi verse bile bisiklet mantığıyla bedenimiz aynı kalıyor demek gerekir.
Burada sıkıntıysa bir hücrenin ölmüş olması.
Ölmüş bir hücreyi en baştan diriltebilme kudretinin de Tanrı'nın vakıf olduğunu kabul edersek bisiklet örneğinden pek bir farkı kalmıyor.
Parapsikoloji ifadesini duydunuz mu?
Parapsikoloji disiplini ölümden sonra yaşam veya ruhun varlığı gibi metafiziksel işleri bilimle ispat etmeye çalışan bir alandır.
Genelde bilim camiasında parapsikoloji sahte bilim olarak geçer.
Metodolojileri zayıftır ve genellikle spiritualist takılan üçgen atçıların alet çantasına girmiştir.
Bazı parapsikologlar reenkarnasyonun gerçek olduğuna inanır ve bunu ispatlamak için bir yönteme başvururlar.
Geçmiş yaşamında kim olduğunu hatırlayan insanlar.
Biri çıkar ve der ki ben geçmişte atıyorum Latin Amerika'da bir korsandım ve geçmiş hayatımda yaşadıklarımı birebir hatırlıyorum.
En iyisi gerçek yaşamdan bir örnek verelim.
1950'lerde Amerikalı bir kadın hipnoz seansına girer ve bu hipnoz sonucu kendisinin geçmiş yaşamında 1800'lerde yaşamış Bride Murphy isminde gerçekten de var olmuş İrlandalı bir kadın olduğunu iddia eder.
Ve bu Amerikalı kadın İrlanda'ya hiç gitmemiş olmasına rağmen İrlanda hakkında bilgi sahibidir.
İşte bu bilginin geçmiş yaşamında ait olduğu o kişiden geldiğini zanneder.
Fakat bu Amerikalı kadını araştırdıkça bu kadının çocukluğunda İrlandalı komşular tarafından büyütüldüğünü öğreniriz.
Yani İrlanda hakkındaki bilgileri farkında olmadan daha çocuk yaşta öğrenmiştir.
Ama hafızasını bilinçli bir şekilde hatırlayamadığı için sanki önceki yaşamındaki kişiden kalan bilgilere ulaştığını zanneder.
Benzer şekilde bazı para psikologlar çocuklar üzerinde deneyler yaparak bu çocukların geçmiş yaşamlarındaki kişiliklerini hatırlayabildiklerini savunur.
Lakin bu deneylere baktığımızda metodolojik bakımdan seviye yerlerdedir.
Ruh ve ölümsüzlüğe dair belki de en etkileyici konsept yakın ölüm deneyi geçirmiş kişilerin yaşadıklarıdır.
Mesela bir araba kazasından son anda kurtulan birisi.
Baştan alıyorum. Mesela bir araba kazasından son anda kurtulan birisi.
Tam ölümle burun buruna geldiği anda garip bir rahatlama, bir dinginlik hissettiğini söyler.
Ruhu bedeninden çıkıyor gibidir.
Bazıları karanlık bir tünelin sonunda ışık görür.
Bazıları güçlü bir şekilde sevdiği insanları anımsar.
Fakat bu durum bile bilimle açıklanabiliyordur.
Beynimizde yakın ölüm deneyimi sırasında son anda sağ kurtulduğumuzda yoğun bir endorfin salgılanır.
Endorfin hormonu ağrı kesici ve moral arttırıcı bir etkiye sahiptir.
Vücudu bir sakinlik ve keyif duygusuyla kaplatır.
İşte yakın ölüm deneyimi sırasında beynimizin vücudumuza son anda hayatta kaldığımız ve ölümden kurtulduğumuz sinyalini yoğun bir endorfin dalgasıyla yapar.
Ve bu aşırı endorfin yüklenmesi de yakın ölüm deneyimindeki kişilerin hissettiklerine benzer bir hissi sağlar.
Ağrılar azalır, huzurla dolarız.
Bilim ve metafiziksel meseleler birbirlerini çürütmeye çalışıyormuş gibi gözükür.
Oysa bazı bilim adamları yine bilimi kullanarak ölümsüzlüğe ulaşmaya çalışırlar.
Anti-aging yani yaşlanma karşılığı teknolojiler sunarak insan ömrünü olabildiğince uzatmaya çalışırlar.
Buradaki felsefi görüş ruhun varlığını savunmaktan ziyade beyin varlığımızın önemine odaklanır.
Beynimizin ve tabi ki bedenimizin yaşlılıkla yıpranmaması için tüm bilimsel teknolojileri kullanırlar.
Beyni yakan başka bir konuda zihnimizi bir dijital bilgisayara yüklemektir.
Eğer beynimizin her detayını bilimle açıklayabilecek şekilde anlarsak çözersek, kendi beynimizin aynısını bir makineye kopyalayıp oradan simüle edebiliriz.
Bu beyin yakan konuyu bilincin felsefesinde değineceğim.
Başka bir podcast bölümünde işlemek istiyorum.
Şimdilik ölümsüzlüğe dair bu kadar konuşmak yeter gibi gözüküyor.
En iyisi burada bitirelim. Kendinize iyi bakın arkadaşlar ve bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
