
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik
Ölüm tatsız bir konu ve ara sıra aklımıza geliyor. Peki ölüm her aklımıza geldiğinde illaki tadımızı mı kaçırmak zorunda? Ölüm farkındalığı bizleri daha üretken ve hayatla daha güçlü bağlar kurmuş birine dönüştürebilir mi?
Kitap: Robert Greene, İnsan Doğasının Yasaları
Transkript
En son ölüm üzerine ne zaman düşündünüz?
Geçen hafta, dün, bugün veya biraz önce?
Ölüm hakkında düşünmek insana bir durgunluk veriyor.
Sevdiklerimizin ve kendimizin bir gün bu hayata veda edeceği gerçeği doğal olarak canımızı sıkıyor.
Ama ölüm hakkında düşündüğümüzde illaki karamsarlığa mı kapılmalıyız?
Ölüm bize aynı zamanda bu hayatta bir şeyler yapabilmek için bir aciliyet ve dirilik duygusu da vermez mi?
Ölümü düşünerek neyin gerçekten kıymetli ve nelerin gerçekten boş olduğunu görme algımız genişlemez mi?
Belki de en önemlisi ölüm sayesinde ego zehirlenmesinin bile önüne geçebiliriz.
Diğer insanlara karşı bir merhamet içimize yerleşebilir.
Ölüm bizi diğer tüm insanlarla eşitleyen bir mekanizmadır.
Bu podcast'te sizlere ölüm farkındalığı sayesinde hayatını tutkuyla yaşayan bir kadının Mary Flannery O'Connor'ın hikayesini anlatacağım.
Ardından da ölümden bir yaşam felsefesi inşa etmek üzerine konuşacağız.
O zaman başlayalım. Mary Flannery O'Connor hayatı erken yaşta.
39 yaşında veda etmiş bir yazar.
Ülkemizde o kadar da bilinen bir isim değil.
İyi insan bulmak zor, bilge kan ve her çıkışın bir inişi vardır kitapları dilimize çevrilmiş.
Mary'nin çok da uzun olmayan ama buna rağmen üretken geçen ömrünün ölüm kavramıyla ilişkisi şu.
Mary neredeyse hayatının her aşamasında ölümle yüz yüze gelmiş ve ölüm fikri sayesinde kendini ateşlemiş bir insan.
Onun hikayesine en baştan çocukluğundan başlayalım.
Mary'nin çocukluğundaki kahramanı babasıydı.
Bu küçük kızın babasıyla o kadar iyi bir iletişimleri vardı ki sanki konuşmadan.
Telepati sayesinde birbirleriyle anlaşıyorlardı.
Mary kendisini bu kadar iyi anlayan ve güçlü iletişim becerileri geliştirmiş bir babaya sahip olmanın kıymetini biliyordu.
Zıt bir şekilde Mary ve annesinin ilişkileri o kadar da iyi sayılmazdı.
Mary'nin kitaplara düşkün ve içine kapanık olan hali babanın aksine annesinin pek hoşuna gitmezdi.
Ve kızını içten içe çevresindeki diğer kızlara benzetmek isterdi.
Mary'nin akrabalarla da arası pek iyi değildi.
Hatta daha 10 yaşındayken bir gün karakterleri akrabalarından seçtiği bir karikatür serisi çizmişti.
Baba salam. Kızın da özel bir şey olduğunu anlamıştı.
10 yaşındaki bir kızın bu kadar keskin zekaya sahip olması pek görülen bir şey değildi.
Yıllar geçtikçe Mary babasında bir değişiklik fark etmişti.
Bu adamın yüzü kızarmaya başlıyor ve uyku saatleri uzuyordu.
Uzun bir süre yataktan çıkmıyor ve işlerini aksatıyordu.
Mary annesiyle babasının özel konuşmalarına kulak kesilince babasının ciddi bir hastalık geçirdiğini öğrendi.
Babası kelebek hastalığı dediğimiz lupustan mustadipti.
Zaman geçtikçe eklemleri ağrıyor, zayıflıyor ve bedenine olan hakimiyeti azalıyordu.
babası bu sancılı sürece daha fazla dayanamayacak ve 45 yaşındayken hayatını kaybedecekti.
Mary'nin yaz sürecinde içinde fırtınalar kopsa da dışarıya pek bir tepkisini yansıtmıyordu.
Günlüğüne babasının ölümüne dair şunları yazmıştı.
Ölümün gerçekliği üstümüze geldi ve Tanrı'nın gücünün bilinci kalbe saplanan bir mermi gibi rehavetimizi yok etti.
Dramatik, trajik, sonsuzluk duygusu üzerimize çöktü ve bizi üzüntüyle doldurdu.
Ama üzüntüden öte merak uyandırdı.
Mary babası öldükten sonra kendisinden de bir parçayı kaybetmiş gibi hissetti.
Günlüğüne yazdığı o merak uyandırma kısmı da ''Babamın ölümü ne anlama geliyor?'' sorusundan kaynaklanmaktaydı.
Mary sıkı bir dindar olduğundan bu kaybın kozmik ölçekte bir hikmeti olduğuna inanıyordu.
Babası bu hayatı erkenden ve bir hastalık sonucu veda etmişti.
Mary bu ölümün illaki bir anlamı.
Mesajı olmalı diye düşünüyordu.
Bu deneyim Mary'i gerçekten değiştirmişti.
Mary sonraki yıllarda daha ciddi ve disiplinli bir insan olmaya başladı.
Dersindeki başarısı daha da arttı.
Uzun zamandır hikayeler karalıyordu ama artık yazarlık işini ciddiye almış ve daha uzun, daha derin hikayeler yazmaya başlamıştı.
Babası kızındaki yazarlığa güveniyordu.
Mary de yeteneğini kullanarak sanki babasından ona miras olan görevi tamamlıyor gibi hissediyordu.
Mary'nin yazıları dikkat çekti ve önünde başarılı bir kariyer yaptığını artık birçok insan biliyordu.
ölümünden çıkardığı hikmeti böylece daha da pekiştirdi.
Babası ölse de üstündeki etkisi devam etmekteydi.
Mary babasından aldığı ilhamla hikayeler yazıyor ve insanların ruhlarına dokunuyordu.
Mary bu sıralar eklemlerinde tıpkı babası gibi bir ağrı hissedecekti.
Doktorlar ona romatizmal eklem iltihabı teşhisi koydular.
Yazarımız güçten düşmeye başladı.
Halsizlik baş gösterdi.
Doktorlar ona yüklü miktarda kortizon verdiler ve Mary'nin tedavi sürecinde saçları dökülmeye, yüzü şişmeye başladı.
Az bir ömrünün kaldığını hisseden yazar, Altyazı M.K.
kalkamayacak bir hale gelmesini hatırladı.
Benzer süreçleri kendisi de mi yaşayacaktı?
Babasının ölümünden sonra kalbine ikinci bir mermi daha girmişti.
Yazarın da uzun bir ömrü olmayacaktı.
Mary babasının ölümünde olduğu gibi bu olayda da hikmeti görmeye çalıştı.
Ona göre bu hastalık yazarlığa daha sıkı asılması için bir işaretti.
Mary karakterlerine daha çok bağlandı.
Onların ruhlarına girip bu kriz sürecinden daha iyi hikayeler yazarak çıkmak istedi.
Babasından sadece edebiyat yeteneği değil hastalık da miras kalmıştı.
Babasıyla hayatları bağlı gibiydi.
Mary babasının da aslında yazar olmak istediğini biliyordu.
Bu yüzden Mary'nin yazarlık yeteneği babasının ayrı bir hoşuna gidiyordu.
Mary eğer bu kriz sürecinde bile ortaya başarılı hikayeler koyabilirse babasının ruhunu mutlu edeceğini düşünüyordu.
O hasta haliyle bile elinden geldiği kadar çalışmıştı.
Yaşama dair daha derin bir kavrayış geliştirmeye başladı.
Evet kendisinin 70 yaşını göremeyeceğini biliyordu.
Ölüm herkes için gelecekti sonuçta.
Bu süreçte ahva etmek kendisini sadece daha kötü hissetmesini sağlayacaktı.
Üstelik bu ölüm farkındalığı sayesinde günleri daha dolu ve anlamlı geçiyordu.
Dinine daha sıkı bağlanmıştı.
Çevresindeki insanlara baktı.
Bu insanların büyük bir çoğu ölümden bir haber ve anlamsız bir hayat sürmekteydiler.
İnançları zayıflamıştı. Kendilerini gündelik zevklere kaptıran ve hayat amacı olmayan tiplerdi.
Onlar da öleceklerini ama ellerindeki yaşamın ne kadar kıymetli olduğunu halen fark edememişlerdi.
Mary bu insanlara karşı bir merhamet duygusu besledi.
Onlara yardım etmek istiyordu.
Ve bunu da yaşamın kıymetini vurgulayan romanlarıyla yapacaktı.
Hastalığı kendisindeki mizah anlayışını bile geliştirmişti.
Dökülen saçlarına, şişen yüzüne bakıp kendisiyle dalga geçmekten çekinmiyordu.
Mary'nin bir sıkıntısı da yalnızlıktı.
Gününün çoğunu çiftliklerinde tek başına geçiriyordu.
Kafa dengi sayılabilecek bir arkadaş veya sevgili ihtiyacını kimse inkar edemezdi.
Ona ziyarete gelen veya mektup yazan takipçileri de artıyordu.
Mary okuyucularını dinlemekten, onlarla sohbet etmekten muazzam bir keyif alırdı.
Okuyucular Mary'e içini açar.
Mary de insanlardan aldığı ilhamı hikayelerine aktarırdı.
Bu insan ilgisi kendisinin yalnızlığına iyi gelse de Mary nihayetinde takipçileriyle kendisi arasına belli bir mesafe koymayı tercih ediyordu.
Bir insana bağlanmanın kötü sonuçlanacağını seziyordu içten içe.
Ta ki bir gün Danimarkalı yakışıklı fotoğrafçı Eric'le tanışana dek.
Eric hem kültürlü hem de komikti.
İkilinin muhabbetleri o kadar keyifliydi ki Eric gider gitmez Mary bir boşluk hissine kapılıyordu.
Mary'nin Eric'ten hoşlanmaya başlaması uzun sürmedi.
Bu ikili güneş batarken gibi buluşmalarında sürpriz bir şekilde öpüştüler.
Ve Mary'nin uzun bir süreden sonra içindeki aşk duygusu alevlendi.
Ama ilişkiden ziyade ilişkimsi tarzı tuhaf bir durum yaşıyorlardı.
Eric sonuçta bir gezgindi ve Mary'e bir süre uğruyor ardından uzun bir süre fiziksel olarak yakın civarlarda bulunmuyorlardı.
Bu ikilinin iletişimi çoğunlukla mektuplar üzerinden gerçekleşiyordu.
Mary, Eric'ten uzun bir süre mektup alamadığı bir döneme girdi.
İçinde tatsız bir his vardı.
Eric'in sanki başka birisini bulmuş olabileceğini düşündü.
Ve bir gün Eric'ten o malum mektup geldi.
Nişanlanmıştı. Mary içinde birçok acıyı hissetmişti hayatında.
Ölüm acısı, hastalık acısı.
Ama o an bunların üstüne aşk acısı da eklendi.
Eric'in mektubuna karşılık onu tebrik etmekle yetindi.
Uzun bir süre sonra hayatına birini almış ve kaybetmişti.
Kalbine ilk mermiyi babasının ölümüyle, ikincisini kendi hastalığıyla, üçüncüsünü de Eric'ten yemişti.
Ama her zaman yaptığı gibi kriz anlarından kurtulmasını biliyordu.
Eric olayından sonra Mary günün sonunda bu hayatta tek başına olduğunu hatırladı.
Tüm yaralarını tek başına sarmıştı.
Ve bu olaydaki yara içinde tek güveneceği kişi kendisiydi.
Mary toparlandı ve bu yaşadığı acıyı hikayelerine damıtmaya başladı.
Ayrılık ve aşk acısı da hikayelerine konu olmuştu.
Kelebek hastalığı tekrardan.
Ve bu sefer çok daha şiddetli bir şekilde ortaya çıktı.
Mary'i hemen ameliyata aldılar.
Doktor ve hemşireler izin vermese bile bir şeyler karalamak için diretiyordu.
39 yaşında hayatını kaybeden Mary, isteği üzerine babasının yanına gömüldü.
İşte Mary'nin hikayesi bu şekilde arkadaşlar.
Podcast'imizin temel konusu üzerinden bu hayat hikayesini anlamaya çalışalım.
Mary okuyucuları tarafından sanki ruhani bir rehber görevi görüyordu.
Okuyucular bu kadından bir tavsiye alabilmek, onunla kısa bir sohbet etmek için o kadar yol geliyorlardı.
Asıl kötü durumda olan, hasta ve ölmek üzere olan Mary'ydi.
İnsanların ona yardım etmesini beklerken...
O insanlara yardım ediyordu.
Mary ve ona danışan insanlar arasındaki fark barizdi.
Mary hayatı boyunca yaşadığı deneyimlerle ölümün gözünün içine korkmadan bakabilen birisiydi.
Gerçekçiydi bu hastalıktan kurtulamayacağını ve az bir ömrünün kaldığını biliyordu.
Ve bu farkındalığı itici bir güç olarak kullandı.
Ölümün yakınlığı Mary'e bir aciliyet ve dirilik hissi vermişti.
Çalışma temposunu arttırdı ve öldükten sonra ondan geriye hikayelerinin kalacağını bildiği için çalışmakla hayatına anlam kattı.
Mary sadece kendi ölümü üzerine değil, tüm insanların ölümü üzerine düşünüyordu.
Herkes bu dünyada gelip geçiciydi.
Ve Mary ölüm üzerine düşündükçe insanlara karşı bir merhamet ve yardım arzusuyla doldu.
Çevremizdekilerin herkesin bir gün öleceği gerçeğiyle yüzleşmek içimizdeki haset ve kin gibi duyguları azaltır.
İnsanlara iyi gelmek isteriz.
Ölüme kadar olan ortak maceramızda dünyayı daha iyi bir yer haline çevirmeyi arzularız.
Mary gibi erken ölüm içeren hikayelere baktığımızda kendimizi tam anlamıyla bu hikayenin içine katamayız.
Sonuçta Mary ender bir rahatsızlıktan dolayı ölümle burun buruna gelmişti.
Oysa biz absürt bir inançla sağlıklı bir ömür yaşayıp ecelimizle öleceğimize inanmak isteriz.
Altyazı M.K.
Ölüm fikri insanın her zaman düşüneceği bir şey değil.
Devamlı ölüm üzerine düşündükçe tatsızlaşıyoruz, keyfimiz kaçıyor.
Ama ölüm kesinlikle ara sıra ve yoğun bir şekilde üstüne düşünülmesi gereken bir konu.
Ölümün gözünün içine bakmaktan çekinmeyelim.
Farkındalığımız arttıkça dert ettiğimiz bazı meselelerin ne kadar gereksiz olduğunu görürüz.
Dostoyevski son anda idam edilmekten kurtulduğunu, iliklerine kadar hissettikten, bu yakın ölüm deneyimini yaşadıktan sonra kardeşim hikayeyle bir mektup yazar.
İfadesi şöyledir. Hata yaparak ve tembellik ederek harcadığım bunca zamanı, yüreğime ve ruhuma karşı ne kadar sık günah işlediğimi düşününce kalbim kanıyor.
Yaşam bir armağandır. Yaşam mutluluktur.
Her dakikası sonsuz mutluluk olmalıdır.
Keşke gençler bunu bilseydi.
Artık yaşamım değişecek.
Şimdi yeniden doğacağım. Sevgili kardeşim, umudumu yitirmeyeceğime yemin ederim.
Ruhumu saf ve yüreğimi açık tutacağım.
Daha iyi olmak üzere yeniden doğacağım.
Ve Dostoyevski bu yakın ölüm deneyimi sonrası en güzel eserlerini yazar.
Bu deneyim onu hayata ve yaptığı sanata karşı daha tutkulu ve disiplinli birine dönüştürmüştür.
Günlük hayatımızı nasıl algıladığımız üzerine düşünelim.
Gün içinde dikkatimiz o kadar da yerinde değildir.
Gün içi bir şeyler yaşar, belki de akşamını unuturuz.
Bazı günler sanki yarım yamalak geçmiş gibi bir his verir.
Ama bazı günleri de o kadar keskin ve yoğun bir şekilde yaşarız ki, sanki zaman zayıflar, an genişler.
Daha önce gitmediğimiz bir ülkeye gittiğimizde, kan bile farklı akıyormuş gibi hissettirir.
Ülkemizi özlediğimiz gibi yeni bir maceranın da heyecanıyla dolup taşarız.
Dikkatimiz zirveye ulaşır.
Yolculuklar da bir nevi ölüm gibidir.
sevdiklerimizi geriye bırakmışızdır.
Özlem duygusu bize onların kıymetini hatırlatır.
Sanki ölümle yüz yüze gelmiş gibi bir his yaşarız.
O ayrılma anında her duygu daha yoğun, daha keskindir.
Yolculuklar, ayrılıklar ve ölümler insanı silkeler.
Bir sevdiğimizi kaybettiğimiz zaman başlar hiç de gerçek gibi gelmez.
Sanki bir rüya içindeyizdir ve uyandığımızda o kişi yine yanımızda olacaktır.
Ölümü asla düşünmemiş biri ölüm kavramıyla şak diye karşı karşıya gelince ölüme inanmak istemez.
İnkar eder. Ama ne zamanki ölümün yüzünü bakabilir, işte o kişi artık hayata daha sıkı bağlarla bağlanır.
Ölüm gibi yıkıcı gözüken bir kavramdan bile ayakları yere sağlam basan, yapıcı bir yaşam felsefesi oluşturmak mümkündür.
1849 yılının Aralık ayında Rus yazar Dostoyevski'nin başına akıllara zarar bir olay geldi.
Kendisi Rus çarına komplo kurmak suçlamasıyla bir grup insanla beraber hapse atılmıştı.
Alınan kararla Dostoyevski'nin de içinde olduğu bir grup idam edilecekti.
Petersburg meydanına getirilen Dostoyevski ve diğer mahkumlar idam edilmek için sıraya girdiler.
Dostoyevski o an birkaç dakika içinde öleceğinden o kadar emindi ki sanki hayatı algılayış şekli değişmişti.
Sanki zihninde yeni bir mod açılmıştı.
Bu ana kadar Rüya görüyordu da birkaç dakika içinde öleceği üzerine düşünüp Rüya'dan uyanmış gibiydi.
Tam idam başlamadan önce Çar'ın bir temsilcisi çıka geldi ve Çar'ın bu mahkumları affedip idam kararını iptal ettiğini duyurdu.
Daha sonraları anlaşılacaktı ki bu olay en başından beri kurmacaydı.
Çar mahkumları korkutmak için böyle bir numara seçmişti.
Dostoyevski için bu travmatik denilebilecek olay aslında hayırlı bir felaketti.
Hayatla kurduğu bağlar artık çok daha sıkıydı.
O an Dostoyevski'nin yerinde biz de olsak, ondaki algının artış haline benzer bir deneyim bize de yansırdı.
Yaşama karşı dikkatimiz yarım yamanaktır.
Ve ancak kaybetmek üzere olduğumuzda bir şeylerin kıymetini anlarız.
Yakın ölüm deneyimi geçirmiş kişilerle, araba kazası, ölümcül hastalık veya bu tarz olay geçirmiş kişilerle bir konuşun.
Hayatlarını sanki iki kısma ayırırlar.
Yakın ölüm deneyimi öncesi ve sonrası diye.
Yakın ölüm deneyimleri kişinin gerçekten de dünyaya bakış açısını ve algısını değiştirir.
Ama hepimizin yakın ölüm deneyiminin insana verdiği o algılık nimetinden faydalanması zordur.
Sonuçta yakın ölüm adı üstünde ölüme yakındır ve Gayet ölümle de sonuçlanabilir.
Ölüm farkındalığımızı artırmak adına kendimizi yakın ölüm deneyimlerine maruz bırakmaktan ziyade yoğun bir düşünce gücüyle ölümü içgüdüsel bir farkındalık haline dönüştürmek daha sağlıklı olacaktır.
Hayal gücümüzün önemi bu kısımda devreye giriyor.
Sanki bir meditasyon yaparcasına veya keskin bir otak haliyle şu an öldüğünüzü düşünün.
Kendinizi bu düşünceye inandırmaya çalışın ve gerçekten kendinizi zorlayarak bunu yapın.
Ardından aldığınız nefesin bile başka bir keyifle, başka bir hisle vücudunuz içine girdiğini göreceksiniz.
Bu tarz ölümümüzü düşündüğümüz farkındalık meditasyonlarımızı ara sıra hayatımızda uygulamak yakın ölüm deneyimine maruz kalmadan bu hayatın kıymetini anlamamızı sağlayabilir.
Ölüm üzerine düşündükçe doğal olarak zaman üzerine de düşünürüz.
Zamanımızı nasıl harcıyoruz deriz ve tıpkı Dostoyevski'de olduğu gibi tembelliğimizden utanç duymaya başlarız.
Zamanımız kısıtlıdır ve zaman zannedilenden çok daha hızlı geçer.
Bu zamanı üretken bir şekilde veya sevdiğimizle, sevdiklerimizle doldurmuyorsak kendimizi sabote ettiğimiz aklımızda Bir
metafor kuralım. Günlük hayatta, okulda veya işte yapmamız gereken ödevler, görevler vardır.
Ve bu ödevler her zaman bir teslim tarihi beraber gelir.
Teslim tarihi olmadığı zaman insan o görevini pek de umursamaz.
Yarım yamalak ve gevşek bir şekilde yapar.
Ama aklına teslim tarihini getirdiğinde kendisinde itici bir güç bulur, sağlıklı telaşını odaklanmaya dönüştürebilir.
Yaşamımızın da nihayetinde bir teslim tarihi vardır.
Ve faniliğimiz üzerine düşünmek bize bu teslim tarihini hatırlatır.
Bir şeyler yapmak için enerjiyi kendimizde buluruz.
Bazıları diyebilir ki e sonunda öleceksek tüm bunların ne anlamı var?
Sonunda herkes ölecekse tüm bu emeklerimizin, çabalarımızın ne anlamı var?
Bu düşüncenin yanlış olduğunu insan sezgileriyle bile anlayabilir.
Yaşamın içimizde hissettirdiği bir kıymeti vardır.
İstediğimiz kadar hayata sistem edelim.
İçten içe yaşamın kıymetli ve özel bir deneyim olduğunu biliriz.
Biz yaptıklarımızla çevremiz üzerinde bir etki, bir iz bırakırız.
Ve iyi bir iz bıraktığımızdan emin olursak ölümün karanlığı kaybolmaya başlar.
İnsan kendisine değerli biri olduğunu ispat etmek ister.
Kendisiyle olan bir mücadelesi vardır.
Bir şeyleri herkesten önce kendisine ispat etmek ister.
Değerli olduğunu bilmek ister.
Ve değerli hissetmenin yolu da değer katmaktır.
Bir şeyler ortaya koymak, üretmektir.
Dünyada kendimizden olumlu bir iz bıraktığımızın farkındalığına sahipsek, ölüm kavramını sindirmek daha da kolaylaşır.
Son değinilmesi gereken konu da bu hayattaki acılarımızı, talihsizliklerimizi ve tersliklerimizi kucaklamak olacaktır.
Herkesin kendine has bir şanssızlığı var.
Kiminin fiziksel görüntüsü zayıftır, kiminin ailesi toksiktir, kimi de yanlış insanlarla karşılaşıp onlardan yara almıştır.
İnsanın karşılaştığı bazı acılar gerçekten de kendi seçimi değildir.
Öyle denk gelmiştir. Kader öyle işlemiştir.
Kendi irademizin dışında bize dayatılan acıları kucaklamak, Nietzsche'nin tabiriyle kaderimizi sevmek, ölüme karşı elimizde tuttuğumuz en güçlü kalkandır.
Sonuçta yaşadığı acılarla barışabilen, onlara evet diyebilen birisi, en yüksek acı olan ölüme de kapı açabilir.
Kaderce düşünmek o kadar da...
kötü bir şey değildir. Hepimiz küçücük parametrelerin bir araya geldiği senaryoları yaşıyoruz.
Hayatımız hem bizim elimizde hem de değil.
Sindiremediğimiz bazı meseleleri kadere yormaktan daha insancıl ve normal bir şey olamaz.
Yaşadığımız hayat aklımızı aşacak derecede karmaşık.
Tüm yükü kendimiz sırtlamaya çalışmayalım.
Yüce bir planın, hikmetli bir kaderin içinde olduğumuzu düşünmek kadar ferahlatıcı bir şey yoktur.
Ve yaşam bazen öylesine zorlaşır ki tek çıkış noktasının kadersel bakış açısı olduğunu görürüz.
Kaderini seven hayatı da sever.
Bir doğa yürüyüşü yaptığınızı hayal edin.
Görkemli dağların, yemyeşil ağaçların arasında geziyorsunuz.
Ve içinizi bir yücelik duygusu kaplıyor.
Benzer bir hissi müzik dinlerken, sevdiklerimizle konuşurken veya gökyüzüne bakarken de deneyimleriz.
Yaşamın yüce ve büyüleyici tarafı, görmesini bilenler için hep oradadır.
Ve kaderini seven insan, zihnini de yüceliğe açmasını bilir.
Binlerce yıllık bir insanlık geçmişimiz var.
Evrildik, değiştik ve bugünlere geldik.
Her şey kötü gidiyorumculardan olmayın.
Geçmişe kıyasla sağlık ve eğitimde baya bir yol katettik.
Tabii ki geriye giden kısımlar da olabilir.
Ama insanlık olarak büyüleyici bir dünya yolculuğu içerisindeyiz.
Yaşam ne sıkıcı ne de gereksizdir.
Acılarıyla, zevkleriyle tam da kıvamında ve biricik bir deneyimdir.
Yüceliğe kapı açtıkça egomuzdan sıyrılırız.
Kendimizden daha büyük bir döngünün parçası olduğumuzu görürüz ve ölüm de yeni gelenler için yapacağımız merhametli bir fedakarlık olarak kalır.
Dünya kimseye kalmadı ve bize de kalmayacak.
Ona sadece şu anlığına sahibiz ve daha sonra zamanı gelince yeni doğanlara teslim edeceğiz.
İsim ederken son bir kez yaşamamıza bakacağız ve belki de eğer yaşamasını bilmişsek tüm bu süreçlerden razı bir şekilde veda edeceğiz.
Acısıyla tatlısıyla tüm bu yaşadıklarımızdan razı bir şekilde.
Evet burada bitirelim.
Bu podcastlik benden bu kadar arkadaşlar.
Bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
