
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik
Transkript
Altyazı M.K.
Derin çalışmayı şöyle tanımlayabiliriz.
Tamamen odaklanmış halde büyük bir dikkatle gerçekleştirilen ve bilişsel yeteneklerimizin sınırlarını sonuna kadar zorlayan faaliyet.
Aslında derin çalışmada şu üç madde önemli.
Birincisi yaptığımız işin zor olması gerekiyor.
Bizi zorlaması gerekiyor.
Kolay bir işte derin çalışmaya gerek de yok aslında.
Bunun dışında kendimizi de zorlamamız gerekiyor.
Çünkü derin çalışma konsantre isteyen bir şey.
Ve konsantrasyon için bir şekilde bu zihinsel zorlanmayı sağlamamız gerekiyor.
Ve üçüncü olarak da tabii ki de tek bir şeye odaklanmamız gerekiyor.
Odaklanacağımız şey tek bir konu üzerinde olacak.
İşte çalışırken başka bir işle odaklanmak aynı zamanda veya maillere bakmak, telefona bakmak gibi şeyler yok.
Sadece tek bir işe odaklanıyoruz.
Tek çalışma şekli derin çalışma değil başka çalışma türleri de var.
Yüzeysel çalışma mesela. Tamamen odaklanmayı ve bilgisayar çaba harcamayı gerektirmeyen operasyon ve organizasyona dayılı işler.
Mesela toplantılarda, organizasyonlarda, mailleri cevaplamakta filan yüzeysel çalışma daha çok tercih edilir.
İletişim durumlarında genelde yüzeysel çalışma yapılır.
Oysa derin çalışma genelde bireyseldir.
Sen kendin inzivaya çekilirsin ve tek başına bir konuya odaklanırsın.
Mesela örnek olarak ne verilebilir?
Diyelim ki bir öğrenci deneme sınavına giriyordur.
Tam bir derin çalışma örneği.
Hem zaman sıkıntısı var hem de ciddi odaklanıp o soruları çözmesi gerekiyordur.
Veya bir tane yazılımcı bir kod üzerinde uğraşıyor, bir problemi çözmesi gerekiyor.
Zor bir iştir ve bu... Bu da mesela derin çalışma ister.
Veya bir sporcunun antrenman yapması mesela.
Bu videonun konusu derin çalışma.
Derin çalışma neden önemli ve derin çalışmayı hayatımıza katmak için ne gibi taktikler uygulayabiliriz?
Bunların üzerinde duracağız.
Ve yazarımız da iki video öncesindeki yazarla aynı.
Cal Newport. Bu adamı seviyorum.
Niye seviyorum? Çünkü samimi, sahici bir yazar.
Şöyle söyleyeyim. Bazı yazarların yazdıkları kitapla kendileri pek uyuşmuyor.
Atıyorum adam zengin olmak hakkında yazıyor ama kendisi zengin değil mesela.
Veya başarılı olmak hakkında yazıyor ama pek bir başarısı yok bu hayatta.
Ama Cal Newport'ta durum öyle değil.
Kendisi üretkenlik hakkında yazıyor.
Gerçekten üretken birisi. Asıl mesleği akademisyen ve Google Scholar sayfasına bakarsanız H indeksi 40 yaşındaki biri için çok yüksek mesela.
Devamlı makaleler ortaya koyuyor ve bu makaleler atı falan makaleler.
O kadar üretken birisi ki üniversite mezuniyetini takip eden 10 yıl içinde şunları yapmış.
4 kitap yayınlamış ki bu kitaplar çok başarı gösterdi.
Doktora derecesi almış, hakemli dergilerde çok sayıda yayın yapmış ve Georgetown Üniversitesi'nde tam zamanlı öğretim üyesi olarak işe başlamış.
Şimdi dışarıdan bu adama bakan biri ne düşünür?
Ya bu adam işkolik herhalde.
Hayatı iş olmuş. Ama durum pek öyle değil.
Kendisi mesela hafta içi saat 5-6'dan sonra nadiren çalışırmış.
Ailesine filan zaman ayırırmış.
Peki böyle bir durumda cevabımız ne olacak?
Bu adam nasıl üretken olabiliyor bu kadar?
Muazzam yetenekli birisi mi?
Muazzam zekim mi? Yok böyle bir iddiası da yok.
Ama şunu yapmış. Derin çalışma dediğimiz olayı hayatına öyle güzel sokmuş ki bu derin çalışma sayesinde muazzam bir üretkenliğe de kavuşmuş.
O zaman ilk sorumuz şu olsun.
Derin çalışma neden önemli?
İlk argüman. Derin çalışma keyif veriyor.
En değerli anlar, genellikle kişinin zor ve mühim bir işi başarmak için harcadığı, istemli çaba esnasında bedenin veya zihnin sınırlarını zorlamasından doğar.
Bu söz Mihai Çiksen Mihai ismindeki bir psikoloğa ait, kendisi akış kavramıyla gündeme gelmiş birisi.
Peki akış nedir? Hani bazen kendimizi bir işe, bir aktiviteye o kadar odaklarız ki, o aktivite dışında hiçbir şeyin önemi yokmuş gibi gözükür.
Zaman akıp gider, tüm dertlerimizi, tasalarımızı unuturuz mesela.
İşte akış bu haldir, bu konsantrasyon halidir aslında.
Ve kendisi özellikle akış haline giriyor.
kişiye mutluluk verdiği üzerinde duruyor.
Birkaç tane katılımcı ayarlıyor ve onlara günün belli zamanlarında tam olarak ne yaptıklarını ve nasıl hissettiklerini soruyor ve katılımcılardan geri dönüş alıyor.
Ve bu deney sonrasında şunu fark ediyor.
Genelde mutlu olan, hayattan keyif alan kişiler, akışı bir şekilde hayatına sokmuş olan kişiler, günü verimli geçen, konsantre bir şekilde geçen kişiler.
Ama bunun yanında daha depresif, daha üzgün kişiler ise gün boyu genellikle tembellik yapan, akış haline pek girmeyen, konsantrasyonda pek yaşamayan insanlar.
bu deney şu algıyı yıkıyor.
İşte insan çalışmayı sevmez.
Çalışmak insana zor gelir.
Külfet gelir. Bunun yanına insan tembelliğe meyillidir.
Tembellik yapmak ister. Tembellikten keyif alır.
Oysa bu deney ortaya koydu ki çalışmaktan keyif alıyoruz.
Tembellikten değil. Çalışınca günümüz üretken geçince ve o akış haline girince aslında daha mutlu hissediyoruz kendimizi.
Bunun yanında gün boyu tembellik yaptığımızda daha kötü hissediyoruz.
Aslında bunu anlamak için bu çalışmaya da bu deneye de gerek yok.
Hani samimi bir şekilde kendine bakan bir insan görebiliyor bunu.
Çalıştığımız vakit daha mutlu.
Tembellik yaptığımızda ise bir vicdan azabı kendini gösteriyor mesela.
Bedenimize bakalım. Bedenimiz ne ister?
Biraz hareket ister, spor ister.
Ve hareket yapmadığı vakit bu sefer çökmeye başlar.
Zihin de bedene benziyor bu açıdan.
Zihinde bir zihinsel zorlanma istiyor.
Bir konsantrasyon, bir derin çalışma istiyor.
Ve bunu da sağlamadığımız vakit bedenin çökmesi gibi zihinde yavaş yavaş çökmeye başlıyor.
Hatta hepimizin o arasını hissettiği kafa uğultusu, baş ağrısı var ya.
Derin çalışmayla beraber bu kafa uğultusu da azalmaya başlıyor aslında.
Derin çalışma zaman kazandırır.
Derin çalışmada konsantre oluyoruz, zaman harcıyoruz, doğru ama aslında bir yerden bize zamanla kazandırıyor.
Kahnil Port bu konuyla ilgili bir çalışma yapıyor.
Kendisi akademik başarı hakkında da kitap yazmış birisi ve bu süreçte çok başarılı öğrencilerle röportaj yapıyor.
Ve bu röportajında şunu fark ediyor.
Çok başarılı öğrenciler onlardan bir tık alt başarıdaki öğrencilerden daha az ders çalışıyor.
Normalde tam tersini düşünürüz.
Çok başarılı öğrenci en çok ders çalışandır.
Aslında durum pek öyle değil.
Çok başarılı öğrenciler öyle gün boyu harıl harıl çalışmıyor ama çalıştıkları vakit konsantre çalışıyorlar, derin çalışma yapıyorlar ve böylece kendilerinden çok fazla zaman harcayan öğrencilerin bile önüne geçmiş oluyorlar çünkü verim
var. Oysa çok fazla çalışan öğrenci belki verimli çalışmadığı için, derin çalışmayı uygulayamadığı için o kadar da başarıyı...
Newport burada şöyle bir formül veriyor bize.
Yüksek kaliteli iş miktarı eşittir harcanan zaman çarpı dikkat yoğunluğu.
İşte başarılı öğrenciler de bu iki parametrede çok optimize.
Hem verdikleri zaman iyi bir düzeydi hem de dikkat yoğunluğu iyi bir düzeydi.
Oysa çok fazla zaman harcayıp dikkat yoğunluğumuz az olduğu vakit bu sefer de pek bir şey elde etmiyoruz.
Çok başarılı öğrenciler aslında az dersle çalışmıyor.
Çünkü az ders çalıştığın vakit bu sefer muazzam bir dikkat yoğunluğu gerektirecek.
Ama insan konsantrasyonunun da bir sınırı var.
İşte iki parametreyi de öyle güzel optimize etmişler ki hem harcanan zaman gayet iyi bir düzeyde hem de dikkat yoğunluğu gayet iyi bir düzeyde.
Bu örneği sadece öğrencilerle sınırlamamıza gerek yok.
Mesela bizim de bu hayatta yapacağımız işler var ve derin çalışma bir şekilde zaman kazandırıyor.
Çünkü yapacağımız işi konsantre olduğumuz vakit daha kısa sürede hallediyoruz.
Derin çalışma hayatı anlam katıyor.
Yazar burada bütün o parıldayan şeyler isminde iki felsefecinin yazdığı bir kitaba odaklanıyor.
Ve bu kitapta şöyle bir cümle geçiyor.
Şu veya bu biçimde dünya bir zamanlar kutsal, parıldayan şeylerin dünyasıydı.
Parıldayan şeyler şimdi çok uzak görünüyorlar.
Yazarların burada parıldayan şeylerden kastettiği kutsallık ve anlam kavramları.
Eskiden kutsallık ve anlam insan hayatının merkezindeyken bu modern dönemde bu kutsallık ve anlam kavramları yavaş yavaş kaybolmaya başladı.
Kitap hatta felsefe tarihine de odaklanarak bu iki kavramın tarihsel süreçte nasıl değiştiğini Göstermeye çalışıyor bize.
Ve verdikleri kilit isimlerden biri Descartes mesela.
Descartes'in hakikate ulaşmak için her şeye şüpheyle yaklaşması aynı zamanda aydınlanmaya da kapı açtı.
Aydınlanmada insan aklı merkeze alındı ve bu sefer de bu insan aklı tanrı, din, anlam, kutsallık gibi değerleri de sorgulamaya başladı.
Bu değerlere şüpheyle yaklaşılması sonucu aslında bir anlam krizi de ortaya çıktı.
Eski zamanlarda anlam insandan bağımsız bir konumdayken aydınlanmayla beraber neyin anlamlı neyin anlamsız olduğunu tanımlama girişimi inisiyatifine kaldı.
Kitabın yazarları bu konuya dair kaygılarını şöyle dile getirmiş.
Şimdi anlam krizi, aydınlanma.
Descartes, nihilizm tüm bunların konumuzla ne alakası var?
Derin çalışmayla ne alakası var?
İşte kitap burada zanaatkar örneğini veriyor.
Bir zanaatkar işine karşı bir kutsiyet ve anlam besler.
Ama bu kutsiyet ve anlamı zanaatkar kendi başına yaratmamıştır.
Hali hazırda var olan bir anlamı keşfetmiştir ve bu anlam zanaatkarlığa içkin bir şeydir.
Diyelim ki tahtadan tekerlek yapan bir zanaatkarı düşünelim.
İşte tahtayı alsın, işlemlere tabi tutsun, en sonunda bir tekerlek elde etsin.
Tahtanın kendisinde bir anlam, bir kutsiyet var mıdır?
Peki tekerleğin kendisinde var mıdır?
Aslında buradaki anlam ve kutsiyet tahtadan veya tekerlekten ziyade bu süreçtedir.
Bu dönüşüm sürecindedir.
Tahtanın tekerleğe dönüşmesi büyüleyici olan taraftır.
İşte bu yaratıcı dönüşüm zanaatkarı büyüler.
Ve zanaatkar kendi içinde olan bu anlamı keşfeder.
Kendi yaratmaz. İçkin olan anlamı yakalar.
Bir zanaatkarı oturup izleyelim.
Hatta YouTube'da videoları da var zanaatkarların.
O kadar konsantre ve o kadar kendini kaybetmişçesine işine kaptırır ki kendini.
Çünkü işindeki o büyüleyici tarafı keşfetmiştir.
Tahtanın kendisinde pek bir ihtişam yoktur.
Hani tekerleğin kendisinde yine bir ihtişam vardır ama asıl ihtişam tahtanın tekerleğe dönüşmesidir.
Peki bu anlamı keşfetmek için illaki zanaatkarların yaptığı işleri mi yapmak gerekiyor?
Kitapta mesela burada zanaatkarlığa en uzak mesleklerden bilgisayar programcılığından örnek veriliyor.
Ve bu mesleğe dair kült bir eser olan Pragmatik Yazılımcı kitabında kod yazmayla zanaatkarlık arasındaki bağlantıya değiniliyor.
Hatta kitabın ön sözünde Orta Çağ'daki taş işçilerinin kullandığı şöyle bir ifade geçiyor.
Biz ham kayalara çekiç sallayanlar, gözümüzün önüne daima katedralleri getirelim.
Zanaatkarlarda uyguladığımız o dönüşüm örneğini, tahtadan tekerleğe dönüşüm örneğini bu sefer de bir yazılımcıya uygulayalım.
Yazılımcı ne yapar? Kod yazar ve daha sonra da bir uygulama geliştirir mesela.
Koda baktığımızda kod tek başına pek bir anlam ifade etmez.
Uygulama. Yine bir anlamı vardır ama yine de bu sürecin büyüleyici tarafı kodun uygulamaya dönüşmesidir.
O kodların bir araya gelerek çalışan bir sistem inşa etmesidir.
Bu mesela büyüleyici bir süreçtir yazılımcı için.
Zanaatkarlık mantalitesi günümüzdeki çoğu meslek için uygulanabilir aslında.
Çünkü çoğu meslek bir yetkinlik, bir kalifiyelik ister senden.
Ve şimdi anlam krizinden, zanaatkarlıktan ve tekrar anlamdan bahsettik ya şu an konumuza bağlayabiliriz.
Bir zanaatkara bakın en iyi yaptığı iş nedir?
Derin çalışma. Bir zanaatkarı izlediğimiz vakit muazzam konsantre olduğunu görürüz.
Tam bir derin çalışma örneğidir.
Yaptığı iş zor bir iştir, kendisini zorlar ve iş başındayken hiçbir şey düşünmez.
Bir açıdan bunu yapmak zorundadır çünkü zanaatkarlık çok...
İnce bir iştir. Diyelim ki kılıç yapan bir zanaatkar olsun.
Küçük bir konsantrasyon kaybı o kılıcı kırabilir mesela.
Bu sefer tüm emekleri boşa gider.
O yüzden konsantre olmak da zorundadır bir yerde.
İşine verdiği o muazzam konsantrasyon o insani bağı da ortaya çıkarmıştır.
Ve bizim de yaptığımız işe karşı böyle bir insani bağ oluşturmamız gerekir.
Bunun yollarından biri de derin çalışma.
Bir işte gelişmek mi istiyorsun?
Bunun yolu da derin çalışmadan geçiyor.
İşinde iyi olan birine bakın.
Mesela iyi bir gitariste bakın.
Bu gitarist nasıl bu kadar iyi oldu?
Derin çalışma yaparak. Aslında başka çaresi de yok.
Odasına kapandı, eline gitarı aldı ve muazzam konsantre bir şekilde pratik yaptı.
Bu tarz gelişme isteyen işlerde derin çalışmasız gelişmek de pek mümkün değil.
Bunun hatta sinir bilimsel bir altyapısı da var.
Bir işe odaklandığımız vakit Belirli spesifik bir nöral devreyi ateşlemiş oluyoruz ve devamlı ateşlediğimiz vakit bu nöral devre daha da güçlenmeye başlıyor.
Ama buna karşı olarak yüzeysel çalışma yaparsak, multitasking yaparsak bu sefer rastgele birkaç devreyi ateşlemiş oluyoruz ve asıl güçlendirmek istediğimiz, işimizde yarayacak olan o nöral devre pek güçlenmemiş oluyor bu sefer de.
Hepimiz bir işte gelişmek, daha iyi yapmak istiyoruz ve bunun da çarelerinden biri derin çalışma.
Newport aynı zamanda derin çalışmanın ender bir beceri haline geldiğini, bu yüzden derin çalışma yapacak kişilerin değer göreceğinden de bahsediyor.
Hem çevremizde hem kendimizde de görüyoruz aslında bu sosyal medyanın da yayılmasıyla beraber derin çalışma kapasitemiz ciddi derecede düştü.
Artık yüzeysel çalışmaya, multitasking'e yatkın olmaya başladık ve bu durum aslında şöyle bir fırsatı da ortaya çıkardı.
Böylesine derin çalışmanın düşük olduğu bir toplumda derin çalışmayı iyi uygulayabilen kişiler aslında muazzam değer görecek.
Newport bu konuda Derin çalışma hipotezini sunuyor bize.
Derin çalışabilme yetisi her geçen gün daha ender rastlanan bir haslet haline geliyor.
Ve tam da buna koşut biçimde günümüz ekonomik düzeninde gitgide kıymet kazanıyorsa o halde başarı da bu beceriyi edinip çalışma hayatının merkezine oturtabilen azınlığın olacak demektir.
Mesela günümüzün en popüler mesleklerinden biri yazılımcılığı düşünelim.
Yazılımcılıkta sadece üniversitede öğrendiklerinle kalırsan piyasada tutunamıyorsun.
Çünkü devamlı yeni yazılım dilleri ortaya çıkıyor, yeni güncellemeler, yeni teknolojiler geliyor.
Bir yazılımcının da buna ayak uydurması lazım.
Her zaman yeni şeyler öğrenmesi lazım.
Aslında bu dijital dönüşümle beraber çoğu meslek bizden bunu istiyor.
Çoğu meslek senden durmadan yeni şeyler öğrenmeni ve kendini geliştirmeni bekliyor.
Newport burada iş hayatının olmazsa olmaz iki maddesinden bahsediyor.
Birincisi zor işlerde çabucak ustalaşma.
İkincisi hem nitelik hem de hız bakımından seçkin düzeyde üretme.
Üretmek zorundayız. Bir şekilde günün sonunda insanlar bizim ne ürettiğimize bakıyor.
İstediğimiz kadar zeki, yetenekli olalım.
Üretmezsek iş hayatında da var olamıyoruz aslında.
Bunun yanında yeni şeyler de öğrenmemiz gerekiyor.
Newport'un deyimiyle karmışık şeyleri çabucak öğrenmekte ustalaşmak gerekiyor.
Ve öğrenmek de pek kolay bir şey değil.
Öğrenmek bizden yoğun bir konsantrasyon istiyor.
Yani işimizle ilgili yeni şeyler öğrenmek istiyorsak kapı yine derin çalışmaya çıkıyor.
Hayat birçok açıdan rekabet.
Rekabete girmek zorundayız ki rekabet bizi de geliştiriyor bir yerde.
Üniversite sınavı mesela tam bir rekabet örneği.
Aynı üniversitenin aynı bölümünü hedefleyen öğrenciler var ve öğrenci örneğinde de değindik.
Rekabette derin çalışmanın da çok önemi var.
Ve sosyal medya dijital dönüşüm de rekabeti çok arttırdı aslında.
Diyelim ki sosyal medyaya bir ürün çıkaracaksınız.
Şöyle iyi bir özelliği var. Eski zamanlardaki gibi televizyondur, ajansır veya bir kurumla görüşmenize gerek yok ürününüzü satmak için.
Sosyal medyada herkese potansiyel...
anlamda herkese sunabiliyorsunuz ürünü.
Ama bunun şöyle sıkıntılı bir tarafı var.
Eğer tüketiciler sizin ürününüzü beğenmezlerse sizden daha iyi bir ürünü hemen bulabiliyorlar.
Ve bu da ne demek? Muazzam bir rekabet demek.
Herkes her yerde. Herkesin ürününü herkes görebiliyor ve rekabet eskisinden bile daha fazla olmuş durumda.
Peki rekabete nasıl kazanırız?
Böyle durumlarda rekabette nasıl bir mücadele vermemiz gerekiyor?
Elimizden gelenin en iyisini yapmak, potansiyelimizi tam anlamıyla ortaya çıkarmak.
Ve burada da Derin çalışma olmazsa olmaz.
Şimdi derin çalışma iyidir, hoştur dedik video boyunca da derin çalışmayla ilgili şöyle bir paradoksun da üzerinde duruyor kitap.
Şimdi sosyal medya rekabeti arttırdı da şöyle bir durumu da ortaya çıkardı.
Niteliksiz işler yapan biri bile sosyal medyada yükselebiliyor artık.
Hatta nitelikli iş yapan kişiden daha fazla yükselebiliyor.
Newport burada gazeteci örneğini veriyor mesela.
İki gazeteci düşünelim. Birisi işini ciddiye alan.
kaynak tarayıp anlamlı ipuçları yakalayan sonra da düzgün bir haber metni hazırlayan bir gazeteci olsun.
Bu gazeteci aslında derin çalışma yapan birisi.
Diğer gazetecide o kadar fazla kaynak aramayan internetten oradan buradan gördüğü haberleri seri bir şekilde Twitter'da filan paylaşan bir gazeteci olsun.
Bu niteliksiz işler yapan ama hızlı üreten gazeteci muhtemelen o ilk gazeteciye kıyasla sosyal medyada daha da yükselecektir.
Eğer başarı kriterleriniz arasında sosyal medyada takipçiye ulaşmak gibi şeyler varsa derin çalışma burada pek de yardımcı olmuyor gibi gözüküyor.
Bazı işlerde özellikle.
Derin çalışma paradoksunu biraz daha açarsak bu sefer şirketlerin kültürleri devreye giriyor.
Bazı şirket kültürleri derin çalışmaya o kadar da önem vermiyor.
Hatta yüzeysel çalışmaya daha çok teşvik ediyorlar.
İşte açık ofisler, devamlı yapılan toplantılar, ulaşılabilir olma durumu, devamlı maillerin kontrol edilmesi.
Bu gibi pratikler aslında o derin çalışmaya, inzivaya çekilip konsantrasyon olma durumuna ciddi zarar veriyor.
Ve bu gibi pratiği yapan şirketler bir açıdan kendi topuğuna da sıkıyor aslında.
Çünkü verimsiz çalışanlar.
ortaya çıkarmış oluyor. Hatta bazı videolarda falan vardır işte.
Şirkette bir günün nasıl geçiyor falan.
O kadar da verimli geçtiğini görmeyiz işte.
Kahve koyar, toplantıya gider, mail yapar.
Gün boyunca taş atlasa 2-3 saat odaklanmıştır.
Ve bu derin çalışma pratiğini budayan şirketler aslında verimsiz iş yapmış da oluyor bir yerde.
Ve bir şirketin en büyük hedeflerinden biri de verimi elde etmek aslında.
Derin çalışmanın neden önemli olduğunu anladık gibi kitabın ikinci kısmında derin çalışmaya dair taktikler veriyor bize Karniport ve Kitabın
en önemli kısmını aslında bu kısmı diyebiliriz.
Derin çalışma sabır ve emek isteyen zor bir süreç.
Öyle hemen gelişemiyoruz. Sabır göstermek gerekiyor bir yerde.
Konsantrasyon öyle bir şey ki inşa edilmesi çok zor.
Konsantrasyon moduna girmek cidden zor.
Bunun yanında konsantrasyondan çıkmak, o inşağının yıkılması da bir o kadar kolay.
Başlarda derin çalışma alışkanlığınız yoksa azar azar başlamak gerekiyor.
Spora yeni başlayan biri gibi.
Şiddeti daha sonra giderek arttıracaksınız.
Önce hatta 15-20 dakika bile olabilir konsantrasyon blokları.
Daha sonra 30 dakika, 40 dakika, 50 dakikaya çıkabilir.
burada şöyle bir algıyı yıkmak istiyor.
Hani bazı insanlar der ya ben istediğim zaman konsantre olurum.
Yeter ki motive olayım, kafama koyayım, gaza geleyim.
O kadar da kolay değil. Hele ki sosyal medya bağımlılığı, internet bağımlılığı varsa kitabın tabiriyle zihin bir enkaza dönmüş halde.
Ve bu enkazı konsantrasyon moduna sokmak öyle hemen senin isteğinle olacak bir şey de değil.
Ciddi pratik gerektiriyor, ciddi bir süreç gerektiriyor.
Ve sosyal medya demişken bu süreçte sosyal medya çok kritik bir tehlikeye sahip.
Çoğumuz konsantre problemi yaşıyoruz.
İstediğiniz kadar konsantre olamıyoruz işlerimize.
Bunun en büyük sebeplerinden biri...
sosyal medyaya olan yatkınlığımız ve çoğumuzun yine bilgisayar başından çalışıyor olmamız da ayrı bir problem aslında.
Çünkü bilgisayar başında çalışmak, internete yakın olmak her ne kadar bilgiye ulaşmak da bize kolaylık sağlasa da sosyal medyaya ulaşmak da çok kolay.
Bir tıkla Instagram'a, Twitter'a girebiliyoruz ve bu da ciddi bir irade sınavı demek bir yerde.
Bir kişi kendine baksa sosyal medyada uzun süre geçirdiğim vakit beyninde o mallaşmayı hissediyorsun.
Bir beyin performansı düşmeye başlıyor.
Bir yerden sonra sarhoş gibi hissediyorsun.
Sosyal medyaya karşı şöyle bir züğürt tesellimiz de var.
İşte sosyal medya sayesinde yeni bilgiler öğreniyorum.
Eski arkadaşlarımla irtibatlı kalıyorum falan.
Evet bu açıdan sosyal medyanın faydaları da vardır tabii.
Ama şöyle ki bu sosyal medya uygulamaları hiç masum değil.
Çünkü bu uygulamaların amacı bize yarar sağlamak, arkadaşlarımızla aramızı yapmak falan değil.
Bizden para kazanmak, bir şekilde bize bağımlı yapmak platformlarına, reklam dayamak.
Ve para kazanmak nihayetinde.
Yani sinsi uygulamalar bunlar.
O yüzden sosyal medya bana şöyle iyi geliyor derken biraz daha temkinli olmakta fayda var.
Bu arada Newport'un Twitter'la ilgili efsane bir gözlemi de var.
Twitter'da şu an ortalama bir kullanıcı rahat bir şekilde 100-200 takipçiye ulaşabiliyor.
İşte takibe takip yapalım falan diyor insanlara.
Birkaç kişiyi takip ediyor ve bir şekilde...
Küçük de olsa bir kitle kurabiliyor.
Oysa internetin ilk zamanlarında bu pek mümkün değildi.
İnsan bir şey yazacağı vakit bir blog sayfası filan açardı.
Ve bu blog ya çok okunurdu, çok patlardı ya da hiç okunmazdı.
Mesela Newport'ta verimli çalışmayla ilgili öğrencilik hayatında bloglar yazmış.
Bazen hiç okunmadığı da oluyormuş.
Ama Twitter gibi platformlar kolayca herhangi bir insanın kitleye ulaşmasını sağlıyor.
Ve bu kişi de yazdığı şeylerin az da olsa bir kitle tarafından okunmasından deli gibi zevk alıyor.
Bu bağımlılık yapıcı bir duygu.
Hatta bu açıdan Twitter mutlu.
Muhtemelen en tehlikeli platformlardan biri çünkü çok bağımlılık yapıyor.
Peki sosyal medya ve derin çalışma arasındaki dengeyi nasıl kuracağız?
Sosyal medyayı tam bırakmaktan ziyade belli zaman dilimlerini ayırmak daha iyi bir çözüm gibi.
Atıyorum. 9'dan 12'ye kadar derin çalışma yapacaksanız 12'de sosyal medyaya bakma hakkı vermek gibi kendinize.
Ama o 9-12 arasında derin çalışma sürecinde asla sosyal medyaya bakmamak.
Bir şekilde sosyal medya kullanımımızı belli zaman aralıklarına hapsetmek ve bundan da çıkmamak gerekiyor.
Hatta sosyal medyada ne kadar zaman geçirdiğimizde bir çetele tutarcasına ölçmek de iyi bir yöntem.
Çünkü ölçmediğimiz vakit zannettiğimizden çok daha fazla zaman harcamış oluyoruz.
Mesela telefonlarda şey var ya ekran süresi hangi uygulamada günde haftada ne kadar vakit geçirdiğini söylüyor sana.
Genelde ekran süresine baktığımız vakit şey diyoruz.
Ya ben bu kadar zaman mı harcadım bu uygulamada diye.
Zannettiğimizden çok daha fazla zaman harcıyoruz.
Kontrol etmediğimiz vakit.
O yüzden sosyal medya kullanırken bir zaman ayarı yapmak gerekiyor.
İrademiz kısıtlı bir kaynak dedik ve bu irademizi optimize etmek ve derin çalışmaya yönlendirmekteki yöntemlerden biri de ritüeller oluşturmak.
Atıyorum derin çalışmaya başlamadan önce bir ritüel geliştirmek, bir kahve koymak olur, elimizi yüzümüzü yıkamak olur, bir pencereyi açıp hava almak falan olur.
Kafanıza göre bir şey. Şimdi ritüel bazılarına hani ne gereği var şeklinde gelebilir ama beynimizi alıştırdığımız vakit bir ritüele ve o ritüelden sonra her zaman derin çalışmaya oturduğumuzda beynimiz artık onu hatırlamaya başlıyor.
Ve ritüel gerçekleşeceği vakit ha tamam ben derin çalışmaya giriyorum.
Diyor kendisine. Bunun haricinde bir program da yapmak çok önemli.
Mesela hangi zaman aralıklarında derin çalışma yapacağız?
Sonuçta sonsuza kadar yapamayız ya da gün boyu yapamayız.
Derin çalışma da sınırlı bir kaynak.
Veya nerede çalışacağız? İşte evimizde mi çalışacağız?
Yoksa kütüphanede daha iyi mi çalışıyoruz?
Veya bir kafede mi? Nerede ve ne zaman çalışacağımızın ayırını da iyi yapmak gerekiyor.
Ve çalışacağımız zamanı belirlemenin yanında da hedefi belirlemek de önemli.
Atıyorum mesela bir yazı yazıyorsunuzdur.
Bu süre zarfında şu sahaflar arasında 100-200 kelime yazacağım.
Bu şeklinde bir sonu olan bir hedef koymak da mantıklı olabilir.
Başka bir konuda derin çalışma yaparken alacağımız takviyeler.
Çünkü konsantrasyon giderek azalacak derin çalışma başladıktan sonra.
Bir takviyeler yapmamız gerekecek.
Mola vakitlerinde mesela. Bu nasıl olabilir?
Atıyorum bir iki saat derin çalışma yaptıktan sonra bir kahve molası vermek takviye açısından iyi olabilir.
Veya güzel sakin bir parkta yürüyüşe çıkmak da bir kafayı dinlendirir bir de şarj yapar.
Bu da bir takviye olabilir. Ve burada derin çalışma yüzeysel çalışma ayrımını yapmak da önemli.
Tüm gün derin çalışmak. İmkansıza yakın bir şey.
Bunun yerine arada yüzeysel çalışmalar koyabiliriz.
Hele ki yüzeysel çalışmayı hak eden işlerde zaten yüzeysel çalışma yapmalıyız.
Derin çalışma zor bir iş için uygun.
Bilişsel beceri isteyen bir işte derin çalışmayı kullanırken daha basit, daha yüzeysel işlerde tabii yüzeysel çalışmaya da geçebiliriz.
Plan, program, rutin, ritüel bunlar çok önemli şeyler derin çalışmada.
Ama Newport burada şöyle bir hassas duruma da parmak basıyor.
Kendisi bu planın programı ne kadar önemli olduğuna dair blogunda da bir yazı yazmış ve bu yazısına bir tane okuyucudan şöyle bir yorum gelmiş.
Bana kalırsa siz kesinsizliğin insan hayatında oynadığı rolü bir hayli küçümsüyorsunuz.
Ne yazık ki okurlarınızla önerilerinizi haddinden fazla ciddiye alıp günlük programlarıyla takıntılı ve sağlıksız bir ilişki kurmaya yöneliyorlar.
Ve böylece sayaç gibi dakikaları saymayı yaptıkları işin derinliklerinde kaybolmaktan daha önemli buluyorlar.
Oysa söz konusu sanatsal üretim olduğunda.
duyguları tam anlamıyla ortaya çıkarabilmenin tek yolu budur.
Bu yorumun üzerine Newport şöyle bir açıklama yapmak gereği duyuyor.
Program veya rutin dediğimiz şey bir robot gibi kas katı bir şekilde uyacağımız bir şeyden ziyade bizi bir güzergaha sokar.
Programsızlığın, plansızlığın verdiği o verimsizliği engellemek ister.
Zaten Newport'un kendisi de kafasında parlak bir fikir canlandığında planını değiştirmekten kaçınmazmış.
Yani plan dediğimiz bir şey kas katı olmaktan ziyade yine bir esnekliğe gidebilir aslında gün içinde.
Ama... Plan yine olmazsa olmaz.
Çünkü planımız olmadığı zaman sosyal medya, internet veya dikkat dağınıklığına karşı çok daha savunmasız bir hale geliyoruz.
Planın asıl amacı da robot gibi kas katı bir şekilde uyumaktan ziyade bizi bir düzene sokmak ve verimsizliği engellemek.
Ama bir sanatçı için bile bir programa bağlı olmayıp spontane bir şekilde çalışmak o kadar da iyi bir yöntem değil ki bunu her sanatçı uygulamıyor da zaten.
J.K. Rowling'e veya başka yazarlara bakarsanız tıpkı bir derin çalışma gibi kapanıyorlar odalarında, durmadan yazıyorlar ve ilham perisi gelince de karşılıyorlar.
Ama ilham perisini beklemek veya kafalarına göre çalışmak gibi bir durumu pek görmüyoruz.
Şimdi gelelim müzik ile çalışmaya.
Ben genelde müzik ile çalışmıyorum.
Müzik ile çalışmak pek verimli gelmiyor bana.
Sessiz çalışıyorum genelde.
Ama binaural 40 Hz dediğimiz ses şu an dinleteyim.
Böyle bir ses. Bu ses bende işe yarıyor.
Hatta bu sesle ilgili bir araştırma da var 2017 yılında yapılan.
Ve konsantrasyon konusunda bu sesin verim arttırdığı öne sürülüyor.
Bu sesi deneyebilirsiniz. Bunun dışında white noise, beyaz gürültü sesi de fena değildir.
Ama ben bu sesler dışında müzikle falan çalışmayı pek verimli bulmuyorum şahsen.
En azından bende pek işe yaramıyor.
Peki Newport ne diyor bu konuda?
Kitabında buna değinmiyor ama bir podcastinde değiniyor.
Eğer müzikle çalışacaksanız belli bir playlistiniz olsun ve aynı müzikleri dinleyerek çalışın.
Daha önce hiç duymadığımız yeni müzikler dinlediğimiz vakit beyin bu sefer çalışmaktan ziyade o yeni müziği çözümlemeye çalışıyor.
Konsantrasyonumuz azalıyor. Ama hep dinlediğiniz bir playlist varsa bunu derin çalışmaya uyarlayabilirsiniz.
Hatta bir yerden sonra bu playlist ritüel haline gelecek.
Beyin artık o müziği duyunca şey diyebilir.
Tamamen derin çalışmaya geçiyorum şeklinde.
Yani rastgele müziklerden ziyade belli bir playlist oluşturup onu dinlerken çalışmak yine tercih edilebilir.
Ama ben şahsen çalışırken müzik dinlememeyi tercih ediyorum.
Sıra gelelim mola kısmına.
Derin çalışmamızı yaptık.
Peki molada neler yapabiliriz?
Mola aslında çok önemli. Bir kere derin çalışma illaki mola istiyor.
Bir derin çalışma kapasitemiz var.
Onun üzerine çıkamıyoruz zaten.
Mola vermemiz gerekiyor. Mola bize iyi geliyor bu açıdan.
Ama molayı nasıl verdiğimiz de çok önemli.
Molada durmadan sosyal medyaya bakmak yerine bir yürüyüşe çıkmak iyi gelebilir.
Zaten yürüyüşe çıkmak beyni çok rahatlatan bir olay.
Terapi gibi. Ama... İşte kalabalık bir sokakta, Kızılay'da falan yürümekten ziyade bir parkta yürümek, sakin bir yerde yürümek veya fırsatınız varsa bir doğa yürüyüşüne çıkmak daha iyi bir seçenek tabii ki de.
Çünkü kalabalık bir caddede yürüyüş yapmak o kadar da rahatlatıcı değil, tam tersi geriyor insanı.
İşte insanlara çarpmamaya çalışıyorsun, kırmızı ışıkta geçmeye çalışıyorsun, yoruyor bir yerde beyni.
Ama bir parkta, sakin bir yerde yürüyüş yapmak terapi gibi insana çok iyi geliyor.
Beyni çok güzel deşarj ediyor ve özellikle derin çalışma molalarında kısa bir yürüyüşe gidip gelmek...
iyi gelebilir. Mola vermenin bunlar dışında şöyle iyi bir tarafı da var.
Mola vermek bazen zihnimizi açıyor.
Çözemediğimiz bir problemi molada çözebiliyoruz.
Bu hepimizin başına gelmiştir.
İşte kafamızda bir problem vardır ama o problemi çalışırken o problem üzerinde bilinçli bir şekilde didinirken değil de bir molaya çıktığımızda atıyorum duş alırken tuvalette Yürüyüş yaparken filan çözüm aklımıza gelir o problemin.
Bunun aslında bilinç dışı düşünce kuramında bir yeri var.
Bilinç bir bilgisayar gibiyken bilinç dışı devasa veri ambarları gibi çok daha kompleks.
Ve bir probleme bazen bilinç çözüm bulamıyor.
Ama o bilinci kapatıp bir molaya çıktığımızda bilinç dışı bir çözüm üretebiliyor.
Çünkü çok daha kompleks bazen çok daha iyi noktaları yakalıyor.
Mola vermek bu açıdan da iyi çünkü bilinç dışına bir şans tanıyorsun mola verince.
Ve çözemediğimiz problemler bile mola da aklımıza gelebiliyor mesela.
Kendisinin verdiği başka bir taktikte üretken meditasyon yapmak.
Üretken meditasyon nedir?
Mesela atıyorum yine bir yürüyüşe çıkmışsınız ama o yürüyüş sırasında bir problem üzerine düşünüyorsunuz.
Tıpkı çalışma gibi beyniniz tek bir konu üzerine odaklanmış durumda o yürüyüş yaparken.
Mesela Newport bu üretken meditasyon sayesinde yürüyüşe falan çıkarken düşüncelere dalmış belli bir konu üzerine.
Bu konular neler mesela? İşte kitabının giriş sayfası veya yazılımda...
kodla çözemediği bir yer ve bu üretken meditasyon hem konsantrasyon becerisini arttırmış hem de problemlerini çözmeye de yardımcı olmuş bir açıdan.
Yine bu meditasyon yürüyüşlerde veya molalarda çok sık yapılması gereken bir şey değil çünkü molanın asıl işlevi o deşarjı bize katmak.
Üretken meditasyon arada bir de yapılabilen bir şey.
Yine bu üretken meditasyon gibi beyin egzersizleri, kitap okumak, bulmaca çözmek gibi şeyler de konsantrasyon becerimizi arttırabilir.
Bunlar da düşünülebilir mesela.
Derin çalışma yaparken dikkat tortusuna dikkat edin.
Dikkat tortusu ne demek? Atıyorum elinizde iki iş var.
A işi ve B işi. A işini yapıyorsunuz ama A işini yarım bırakıp B işine geçiyorsunuz.
Bu sefer beynimiz ne yapıyor?
B işine tam odaklanamıyor çünkü A işinden bir kısım halen beyinde yer ediyor.
Tortu gibi tıpkı. O yüzden konsantrasyon becerimiz de azalıyor biraz.
Bunun yerine önce A işini tam adam akıllı bitirip daha sonra B işine geçmek konsantrasyonu sürekli bir hale getirmek açısından daha önemli.
İşler arasında hızlı geçiş yapmaktansa sakin sakin her işi tek tek ele alıp onlar üzerinden sırayla geçmek konsantrasyona daha faydalı.
Mesela bu dikkat tortusu örneği molalarda sosyal medyaya bakmak konusunda da genelleyebiliriz.
Çünkü bu da bir açıdan dikkat tortusu.
Diyelim ki bir derin çalışma yapıyoruz kısa bir mola verdik ve bu molada da sosyal medyaya veya internette bir şeye bakıyoruz.
Ama internetteki içerikler o kadar yoğun bir şekilde beynimiz yükleniyor ki illaki kafaya takılıyor.
Daha sonra derin çalışmaya döndüğümüzde o internette baktığımız şey kafamıza yer edebiliyor.
O yüzden kısa molalarda internete telefona bakmak yerine yürüyüşe çıkmak falan daha çok işlevsel bir şey.
Derin çalışmaya dair 4 temel yaklaşımdan da bahsediyor Newport.
Bunlardan biri keşiş yaklaşımı.
Keşiş yaklaşımında adı üzerindeki bir keşiş gibi kapanıp çalışabildiğin kadar derin çalışma yapıyorsun.
Yazarlar mesela J.K.
Rowling ne yapar? Evinde veya bir kafede kapanıp durmadan yazı yazmaya çalışır.
Veya Stardew Valley'nin yapımcısı Eric Barron mesela.
Adam bu oyunu nasıl geliştirdi?
Gün boyu neredeyse 12 saat durmadan kod yazdı, tasarım yaptı, tek başına bir oyun inşa etti.
Keşiş yaklaşımının sıkıntısı şu, herkese uygun değil.
Hatta çok... Az bir kısma uygun.
Bunlar kimler? İşte yazar ya da tek başına oyun geliştiren insanlar.
Bu kişilerin gitmesi gereken bir şirket, okul olmadığı için işte geç kaldığın toplantı var şu maile dön şeklinde onları rahatsız edecek veya derin çalışmayı bölecek senaryoları da yok.
tamamen kendi inisiyatiflerinde çalışma programları.
O yüzden keşiş yaklaşımı bu tarz kendi işini yapan, bireysel çalışan insanlar için daha çok uygun.
Bir de çift modlu yaklaşım var.
Bunda da keşiş ve yüzeysel çalışma arasında git gel yapıyorsun.
İşte haftanın 4-5 günü derin çalışma yapıyorsun.
2 günü yüzeysel çalışma gibi.
Hatta bu aya bile bölünebilir.
Ayın ilk 3 haftası derin çalışma, son 1 haftası yüzeysel çalışma şeklinde.
Kitapta hatta Adam Grant adında bir akademisyenden bahsediliyor.
Bu akademisyen Direkt seneyi çift modlu yaklaşıma uyarlamış.
Mesela sene boyunca vereceği derslerin tümünü bir döneme sıkıştırıyormuş.
O dönem boyunca hem çok fazla ders veriyormuş hem de daha çok yüzeysel çalışmaya yatkın oluyormuş.
Daha çok iletişim, organizasyon tarzı projelerde yer alıyormuş.
İkinci dönem ise ofisine kapanıp hiç ders falan vermeyerek full derin çalışma yapıyormuş.
Bu kişi bir şekilde tecrübeli bir akademisyen olduğu için senesini böyle esnek bir şekilde ayarlayabilmiş.
Ama yine herkese uygun bir yaklaşım değil bu çift modlu yaklaşım.
Herkese uygun şöyle bir yaklaşım var.
O da ritmik yaklaşım.
Ritmik yaklaşımda bir gün boyu ne kadar derin çalışma yaptığından ziyade bunu bir rutin haline getirmek, zincir haline getirmek ve bu zinciri de kırmamak önemli.
Diyelim ki günün belli saatlerinde bu saatlerin çok fazla olmasına gerek yok.
Sabah 9-11 arasında derin çalışma yapıyorsun ve bunu ertesi günde sonra da bir zincir şeklinde devamlı rutin halinde yapıyorsun.
Bir zincir oluşmuş oluyor. Hatta bunu desteklemek için bir görsel hatırlatıcı da olabilir.
Takvimdeki günlere çarpı atmak şeklinde.
Bu şekilde hem... o bozamayacağımız iş veya okul programına çok fazla etki etmemiş oluyoruz.
Hem de bir derin çalışma alışkanlığı kazanmış oluyoruz bu ritmik yaklaşımla.
Derin çalışma konusunda ilk program yapacaklar için Ritmik çalışma en uygun aslında.
Bir de son yaklaşım türü olarak gazeteci yaklaşımı var.
Bu gazeteci yaklaşımı da ismini Walter Isaacson isminde hem gazeteci hem de yazar bir kişiden alıyor.
Walter'ın şöyle bir çalışma düzeni varmış.
Diyelim ki planında bir tane programı iptal oldu, bir zaman kazandı.
Hemen bu boşluğu derin çalışma ile doldurulmuş.
Hemen odasına gidip daktiloda bir şeyler yazarmış.
Bunun aynısını yazarımız Newport'ta yapmış mesela.
İşte üniversitedeyken bir dersi iptal olunca veya bir toplantısı iptal olunca hemen kendisini kampüsün kütüphanesine almış.
Ve yazabildiği kadar yazmış.
Çok yazmasına gerek yok. Bir 100 kelime bile yazsa onun için kar sonuçta.
Ve bu yaklaşım bir açıdan çok verimli ama bir açıdan da çok zor çünkü tecrübe gerekiyor.
Birden estek bir şekilde derin çalışmaya geçebilmek gerekiyor.
Muhtemelen bu senaryoda en iyisi derin çalışmaya yeni başlayan birinin önce ritmik yaklaşımla başlaması.
Her gün atıyorum bir iki saatle başlaması ve bunu bir düzen haline getirmesi.
Zincir şeklinde uzatması.
Daha sonra gazeteci yaklaşıma doğru yavaş yavaş evrilmesi.
Elimizdeki en iyi senaryo galiba.
Hepimiz hayatta bir yerlere gelmek, başarılı olmak istiyoruz ve bunun da yollarından biri derin çalışma yapmak.
Bunun yanında derin çalışma başarıdan ziyade kişiye mutluluk da veriyor.
Hayata dair bir keyif veriyor ve sonunda iyi bir yaşama çıkan bir anahtar da oluyor bir yerde.
Üretken olan ve dünyaya değer katan bir kişi olmak istiyorsak derin çalışma şart bir yerde.
Bu videoyu da kitapta geçen Sert Janj ismindeki bir rahibin entelektüel yaşam kılavuzunda geçen şu cümleyle bitirmek istiyorum.
Bırakın zihniniz, dikkatin tek bir hedefe yönelmiş ışınları sayesinde bir merceğe dönüşsün.
Bırakın ruhunuz, zihninizi bütünüyle ele geçiren, merakınızı cezbeden fikre dört elle sarılsın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
