
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Nietzsche çekicini çıkarıp masaya vuruyor. Peki masayı kırabiliyor mu?
Kaynak: Ahlâkın Soykütüğü Üzerine - Friedrich Nietzsche
youtube.com/portalfelsefe
Kapak Resmi: Sermons and Deeds of the Antichrist, Luca Signorelli
Transkript
Nietzsche'nin en bilinen taraflarından biri Hristiyanlığa getirdiği acımasız eleştiriler.
Kendisi Hristiyanlığı o kadar sert eleştirmiştir ki bir kitabına verdiği isim bile Deccal.
Deccal nedir? İsa'nın yeryüzüne ikinci gelişinde ortaya çıkan ve İsa'ya, onun öğretilerine karşı çıkıp insanları dinden saptıran kişiye Deccal ismi verilmiş.
Ve Nietzsche, Hristiyanlığa yönelik acımasız tutumu ile bir nevi felsefi Deccal.
Peki kendisi Hristiyanlıkla ilgili tam olarak niye eleştiriyor?
Bu podcast'ta Nietzsche'nin Hristiyan ahlak sistemine getirdiği eleştirilerden bahsedelim.
Hristiyan ahlakına göre iki tip insan var diyebiliriz.
İyi insan ve kötü insan.
İyi insan nedir? Tanrı'dan gelen kurallara boyun eğen, teslimiyet gösteren, ayrıca çevresindeki insanlara dair merhamet, acıma veya fedakarlık gibi kavramları sergileyen bir kişiye kabaca iyi insan diyebiliriz.
Kötü insan da Tanrı'dan gelen kurallara boyun eğmek yerine bunları reddeden kişidir.
Hatta bu kişi Tanrı kurallarını reddetmesinin yanında kendi belirlediği kuralları bile hayatının merkezine alabilir.
Ayrıca iyi insanda bulunan merhamet, acıma veya yardımseverlik gibi kavramlar kötü insanda bulunmaz.
Kötü insan tam tersi başkalarını kendi amacında kullanabilen, bencil ve tek amacı kendi kovuğunu doldurmak olan bir kişidir.
Nietzsche ise Hristiyanlığın sunduğu bu ahlak sistemini alır ve acımadan çöpe atar.
Çünkü ona göre iyi veya kötü ahlakı yoktur.
Efendi ve köle ahlakı vardır.
Efendi ahlakına sahip olan bir kişi güçlü ve özgür bir insandır.
Başkalarının dayatmalarına göre yaşamaz.
Eğer bir kuralın peşinden gidecekse o kuralı koyan kişi yine kendisidir.
Tek amacı olan gücü elde etmek adına epey cüretkar davranışlarda bulunabilir ve bu süreçte vicdan azabı, acıma veya pişmanlık gibi duygulardan sıyrılır.
Köle ahlakına sahip olan bir kişi ise adı üzerinde başkalarının hali hazırda belirledikleri kurallara göre yaşar.
Kendi yolundan gitme cesareti gösteremez.
Gücü elde edememesini, kendine olan özgüvensizliğini veya korkaklığını başka kılıflara sokmayı sever.
Mesela efendi ahlakına sahip birikadar güçlü değildir.
Çünkü bu kişiye göre merhamet, acıma veya vicdan gibi kavramlar gücü elde etmekten daha önemlidir.
Veya kendisini bu kavramların daha önemli olduğu konusunda kandırmaktadır.
Nietzsche'nin bize sunduğu bu ahlaki sistem aslında yeni, daha önceden görülmemiş bir şey değil.
Nietzsche Hristiyanlığın yayılmasından önce mesela Antik Yunan ve Roma'da süregelen ahlakın da tam da bahsettiği şekilde olduğunu belirtir.
Yani buralarda ahlak iyi veya kötü diye değil efendi ve köle şeklinde ayrılmıştır.
Burada dikkat çeken nokta Nietzsche'nin bize sunduğu ahlak ile Hristiyan ahlakının taban tabana zıt olması.
Hristiyan ahlakında iyi dediğimiz kavram Nietzsche ahlakında köle kavramına denk düşer.
Hristiyan ahlakında kötü ise Nietzsche ahlakında efendi olabilmektedir.
Ve Nietzsche'nin arzuladığı durum ahlaki sistem açısından eskiye dönmektir.
Eskiden kastım Hristiyanlığın ortaya çıkışından bile önce antik Yunan zamanında uygulanmakta olan ahlaka geri dönmektir.
Çünkü Nietzsche'ye göre güç üzerine kurulu bir ahlak sistemi yani efendi köle ahlakı insan fıtratına daha uygundur.
İnsanın potansiyeli onu yüce yapan tarafı iyi kötü ahlaktan ziyade efendi köle ahlakında ortaya çıkacaktır.
Nietzsche sunduğu bu ahlak sistemini temellendirmek adına zeki cevahatta sinsice yöntemler de sunar bize.
Onun hakkında şunu biliyoruz ki Nietzsche bir filozof olduğu kadar da bir filolog.
Yani dilleri, kelimeleri, kelime kökenlerini inceleyen bir tarafı da var.
Venice ahlak sistemleri ve kelimeler bağlamında ilginç tespitler sunar.
Örneğin Hristiyanlık'ta kötü kelimesi, şahsi çıkarını düşünen, arzularına yenik düşen ve Tanrı'dan gelen kurallara karşı çıkan kişiler için kullanılmaktadır.
Fakat Almanca'daki kötü kelimesi ise sıradan, basit ve öne çıkmayan gibi kavramlara denk gelir.
Almanca'nın bize sunduğu kötü ile Hristiyanlığın sunduğu kötü arasında hiçbir benzerlik yok neredeyse.
Hatta Almanca'daki kötü Nietzsche'deki köle ahlakına daha yakın.
İyi dediğimiz kavram Hristiyan ahlakına göre, İncil'e göre yaşayan, yardım eden, merhamet gösteren kişiyken Yunanca'da iyi kelimesi asil ve güçlü anlamlarına denk gelmekte.
Ve Nietzsche bu çıkarımlarla şuraya varıyor.
Hristiyanlığın yayılması yalnızca ahlak sistemini değil aynı zamanda iyi kötü kelimelerinin anlamlarını saptırmıştır.
Başlarda güçlü ve zayıf için kullanılan iyi kötü kavramları Hristiyanlık ile birlikte dindar ve günahkar anlamlarına evrilmiştir.
O zaman şöyle bir soru soralım.
Hristiyan ahlakı insan fıtratına bu kadar ters ise neden ve nasıl efendi köle ahlakının önüne geçebildi?
Nietzsche için bunun nedeni şu.
Köle halkının çok iyi örgütlenmesi.
Çünkü efendilerine karşı ortak duygular beslemeleri.
Nedir bu duygular? Köle halkın efendilerine karşı duyduğu kıskançlık, efendilerin sahip olduğu fakat kendilerinde bulunmayan şeylere duyulan öfke ve nihayetinde efendiye karşı bir intikam arzusu.
Nietzsche Hristiyanlığın devletlerde ilk önce köle halkı tarafından benimsenmiş olmasına da dikkat çekiyor.
Köle halkı hali hazırda içlerinde besledikleri kıskançlık ve öfkenin Hristiyanlık sayesinde tatmin edilebileceğini görür.
Antik devletlerdeki köle ayaklanmaları, Hristiyanlığın yayılmasıyla epey bir özgüven kazanır.
Sonuçta uzun zamandır bastık.
Sırılmış duyguların açığa çıkma zamanı gelmiştir.
Nietzsche'nin köle ahlakına mensup olan insanlardan pek haz etmediğini görebiliriz.
Fakat onlara hakkını verdiği de oluyor.
Mesela onlarda sinsi bir akıl bulunduğunu da belirtiyor.
Çünkü köle halkı kötü ahlaklı insan kavramını icat etmiştir.
Güçlü insanları kötü ahlaklı insan kategorisine sokmuşlar ve bu sayede onların elinden gücü almak istemişlerdir.
Ve bu yaklaşım işe yaramıştır da efendi köle ahlak sistemini zayıflatıp Hristiyan ahlak sistemini devreye sokabilmişlerdir.
Burada köle ahlakındaki kıskançlık kavramı üzerinde biraz daha durmak gerekiyor.
Çünkü Nietzsche, köle ahlakındaki bu kıskançlığın onları ciddi şekilde pasifize etmesine de dikkat çeker.
Efendi ahlakına sahip olan bir insanın özelliği, içindeki güç arzusunu tatmin edebilmesidir.
Bu kişi anı yaşar, kendisine odaklanır, eyleme geçer ve sonunda gücü elde eder.
Köle ahlakına sahip bir insan ise anda kalamaz, gelecekte yaşar.
Hep efendilerinden hesap soracağı ve kendisinin gücü elde edeceği günün hayalini kurar.
Nietzsche Hristiyanlıktaki ölümden sonra yaşamın da bu kıskançlığı besleyen bir yapı olduğuna dikkat çekiyor.
Bu dünyada efendiler gücü kazanmış iken ben güçsüzlük içinde yaşıyorum.
Fakat ölümden sonraki yaşamda devran dönecek.
Onlar yani efendiler cehennemde yanarken gücü kazanacak taraf ben olacağım zihniyeti etkindir.
Buradan içinin her insanda olduğunu iddia ettiği güç arzusuna geliyoruz.
Efendi ahlakında da köle ahlakında da güç arzusu etkindir.
Fakat efendi ahlakında olan bir kişi güç arzusunu bu dünyada tatmin ederken, köle ahlakına sahip bir kişi öbür dünyada güç arzusunu tatmin edeceğinin hayalini kurar.
O zaman her insanın içinde bir güç arzusu yatıyorsa, gücü elde etmek için yaptığımız eylemlerden neden vicdan azabı duyarız?
Bir gücü elde etmek için örneğin bir kişiyi ezmek gerekiyorsa, ezen kişi neden bu eylemden vicdan azabı duyabiliyor?
Sonuçta kendi tabiatında olan güç arzusunu tatmin etmiyor mu?
Tabiatında olan bir şeyi yapmanın neresi yanlış?
Nietzsche'nin vicdan azabına dair çok ilginç ve biraz da tedirgin edici fikirleri var.
Önce kendisinin söz vermek hakkındaki görüşlerine bakalım.
Nietzsche'ye göre insan özel yapan şeylerden biri kendi kendisine söz verme yeteneğine sahip olmasıdır.
Haftayı spora başlayacağım, bugün şu kadar saat çalışacağım veya şu şu işlerimi yapacağım gibi şeyler insanın kendisine verdiği sözlerdir.
Ve Nietzsche bu söz verme durumunu borç kavramına benzetir.
İnsan kendisine bir söz verdiği an borca girer.
Ve o borcu ödemenin tek yolu da sözünü gerçekleştirmektir.
Ve Nietzsche için vicdan azabı dediğimiz şey de verdiğimiz sözü gerçekleştirememenin, borcu ödeyememenin verdiği hissiyattan başka bir şey değildir.
Nietzsche'nin vicdan azabına olan yaklaşımı suç ve cezadaki senaryoya o kadar yakışıyor ki bu kitaptaki örnek üzerinden Nietzsche'nin vicdan azabı açıklamasını yorumlayabiliriz.
Raskolnikov'un cinayeti işledikten, tefeci kadın ve kardeşini öldürdükten sonra girdiği buhran halini Nietzsche'nin vicdan yorumu ile inceleyelim.
Raskolnikov bu cinayeti işlemeden önce kendisine ne söz vermişti?
Soğukkanlı bir şekilde cinayeti işleyecek, daha sonra seri bir şekilde paraları alıp hemen apartmandan kaçacaktır.
Oysa bu iş başlangıcından itibaren Raskolnikov'un tasarladığı gibi gitmez.
Tefeciyi öldürdükten sonra bir bakar kız kardeşi de evdedir.
Cinayet sonrası soğukkanlı kalacağını düşünür fakat cinayetlerden sonra bir nevi panik atak geçirir.
Asıl hedefi olan parayı bile doğru dürüst çalamaz.
Eli ayağı birbirine dolaşır.
Klasik vicdan azabı yorumu bize bu durum hakkında şunu söylüyor.
Sonuçta masum bir insanı öldürdüm, günah işledim, kötü biriyim ben.
Ve bu kötü eylemin sonucu olarak da vicdan azabı çekiyorum.
Fakat bu durumu Nietzsche'nin açısıyla yorumlarsak şuna varıyoruz.
Raskolnikov'a vicdan azabı çektiren durum kötülük yapması değil, kendisine verdiği sözü hayal kırıklığına uğratmasıdır.
Vicdan azabı insanın yaptığı kötülüğü fark etmesi veya içindeki iyilik perisinin ona fısıldamasındansa, kendisine verdiği söze sadık kalmaması, borcuna ihanet etmesidir.
Raskolnikov uzun süren tasarlar hazırlamış, kendisine sakin kalacağına dair sözler vermiş fakat bu sözleri yerine getirememiştir.
Günahkarlığı değil de beceriksizliği onu vicdan azabına sokar.
Mesele tefeci kadın veya masum kardeşi değildir.
Mesele insanın kendisi iledir.
Vicdan azabını aynı zamanda kişinin kendi kendisine acı vermesi şeklinde de düşünebiliriz.
Sonuçta bu azap kişinin kendi içinde başlattığı bir şeydir.
Nietzsche'nin bu konuya dair değindiği başka bir noktada insanlarda bulunan karşı tarafa acı verme içgüdüsü.
Nietzsche şunu iddia ediyor.
İnsan tabiatı gereği tıpkı yırtıcı canlılarda olduğu gibi avlama, ele geçirme, domine etme ve acı vermeye yatkındır.
Kişinin bu acı verme içgüdüsü bir şekilde tatmin edilmelidir.
Kritik olan nokta ise bu acı verme içgüdüsü tatmin edilmediği vakit ortaya çıkıyor.
Nietzsche'ye göre kişi acı verme içgüdüsünü birine yöneltemezse, birine acı vermeyi beceremezse bu sefer acıyı kendisine yöneltir.
Hiçbir kişiye acı veremeyen bir insan son çare olarak kendisine acı verecek ve böylece acı verme içgüdüsünü tatmin edecektir.
Nietzsche'nin kendisine ithafen söylediği çok güzel bir sözü var.
Hatta bir kişi kendisini ancak bu kadar iyi açıklayabilirdi.
Nietzsche diyor ki ben çekiç ile felsefe yapıyorum.
Kesinlikle tam Nietzsche için söylenecek bir söz.
Çekiç ile felsefe yapmak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
