
Zihinsel ve bedensel iyi oluş yolculuğunda, anlaşıldığını hissettiğin alan Terappin yanında. PORTAL25 koduyla ilk seansın 2026 sonuna kadar %25 indirimli! #AnlaşılmakİyiGelecek
Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir.
Transkript
Terepin portalda yansımayı sunar.
Motivasyon tabiri sizin de midenizi bulandırmıyor mu artık?
Motivasyon videoları, konuşmaları olsun o yapaylık ve bayağılıktan gına gelmedi mi?
Motivasyonun ne kadar gelip geçici bir şey olduğunu hepimiz hayatımızdan biliriz.
Anlık bir video izler, bir söz görür ve yükselmiş hissederiz.
Ama işin başına oturduğumuzda o motivasyondan eser kalmaz ve can sıkıntısıyla baş başa kalırız.
Ve bu sebeple olacak ki günümüzde motivasyon balonunun yerine daha çok robotlaşarak, yani düşünmeden bir işin başına oturmaya ve can sıkıntısına maruz kalmaya yönelik pratiklerin pazarlandığını görürüz.
Ama motivasyon diye bir şey gerçekten vardır.
Öyle popüler kültürdeki motivasyon gibi düşünmeyin.
İngilizce'de drive dediğimiz, Türkçe'de dürtü olarak çevirebileceğimiz o itici güç diyelim biz bu motivasyon kavramına.
Ve bu podcast'ta da ne zaman motivasyondan bahsetsem siz onu popüler kültürdeki değil de drive olarak dediğim içsel güde olarak kabul edin.
Bir iş yaparken eğer motiveysek o işten ne kadar keyif aldığımızı ve kolayca akış haline girdiğimizi biliriz.
Bir arkadaş buluşmasına motiveysek espri yapmakta usta oluruz.
Etkileyici konuşuruz ve dikkatleri üzerimize çekeriz.
Bir diziye oyuna motive olduğumuzda bu içeriği tüketirken saatlerin nasıl geçtiğini anlayamayız bile.
Kısaca sağlıklı motivasyon.
Bu yaşamı her şeyiyle daha keyifli bir hale getirir.
Motivasyonsuzluk, içimizden hiçbir şey yapmaya dair herhangi bir istek duymamak, günün sonunda tükeniş sendromu ve depresyona yakın sığan bir durumdur.
Bu podcastimizin konusu motivasyon.
1949 yılında araştırmacılar bir deney yaptı.
Maymunlara bulmaca çözdürdüler.
Fakat bu deneyi önceki deneylerden ayrıştıracak bir yöntemleri vardı.
Geçmiş yıllarda maymunlara bulmaca çözdürme deneyleri genellikle ödül ceza sistemi üzerinden yapılırdı.
Maymun bulmacayı çözerse ona yemek verilir, başı okşanır, bulmacayı çözemezse onaya hiçbir şey verilmez ya da kötü hissetmesi sağlanırdı.
Ama bu araştırmamızda maymunlara bulmaca çözdürürken onlara hiçbir ödül veya ceza vaat etmediler.
Sadece çözüp çözemediklerini görmek istediler.
Ve garip bir şekilde bu aynı maymunlar bulmacanın sonunda bir ödül almayacaklarını bilmelerine rağmen önceki deneylere kıyasa daha güçlü bir dürtüyle bu bulmacaları çözdüler.
Araştırmacılar maymunlardaki bu durumu içsel motivasyon kavramıyla açıkladı.
Burada anahtar kelime motivasyon değil.
içsel tabiriydi. Çünkü bu maymunlar hiçbir dışsal ödüle kalmadan sadece kendileri için o bulmacayı çözmüşlerdi.
Sadece o bulmacayı çözmenin verdiği keyif bu maymunları tatmin etmeye yetmişti.
Bizler maymun değiliz.
Ama onlardan o kadar da farklı değiliz.
Aramızdan başarıya ulaşan kişiler alacakları ödüller uğruna veya cezalardan kaçınmak için başarıya ulaşmıyorlar.
Yaptıkları işe dair içsel dürtüleri onları başarıya ulaştırıyor.
Bir futbolcuyu düşünelim. Bu futbolcu maç sonu alacağı primden motive olup performansını geliştirebilir.
Ama büyük futbolcularda bu prim performansı o kadar da etki etmez.
Onlar direkt futbol oyununun ve rekabetin kendisini severler.
Dışsal bir ödüle mahal vermeyen ve içsel açıdan onları tatmin eden bu motivasyonları sayesinde yaptıkları işe odaklanırlar.
Üniversite sınavında birinci olanların röportajlarında da benzer bir örüntü görürüz.
Bu kişiler işte şu bölümü kazanmak için bu kadar çalıştım, şu burs uğruna saatlerimi birbirine kattım demezler.
ve problem çözmenin gittikçe gelişen o sürecine kendilerini kaptırmış ve başarılı olmuşlardır.
Özetlersek tıpkı maymunlar gibi biz insanlarda dışsal ödüllerden bir nebze motive olabiliriz.
Ama günün sonunda bizi odaklanma moduna sokan ve başarıya ulaştıran etmen içsel motivasyonumuzdur.
Maymun deneyine geri dönelim.
Aynı deneyde araştırmacılar bu maymunlara bulmacıları bir de ödülle çözdürmeyi denediler.
Yani bulmacıyı çözen maymunlara yemek verdiler.
Ve eğer çözmeye devam ederlerse daha fazla yemek vereceklerini onlara belli ettiler.
Ve sonuç olarak bu ödül sistemle bulmaca oyununda maymunlar önceki ödülsüz bulmacaya kıyasla daha kötü bir performans gösterdi.
Enteresan bir deney. İlk başta tam tersini düşünürüz çünkü.
Kim dışsal bir ödülle motive olmaz ki?
Ama tıpkı maymunlarda olduğu gibi biz insanlarda da motivasyonun çalışma şekli farklıdır.
Eski kafa motivasyon bize şunu söyler.
Siz eğer bir eylemi ödüllendirirseniz onun tekrarlanmasına kapı açarsınız.
Ama eğer o eylemi cezalandırırsanız tekrar etmesini önlersiniz.
Yani insanlar başarılı oldukça onlara ödüller vermek, başarısızlıkta cezaya maruz bırakmak, uzun vadede bu insanları yaptıkları işe karşı daha istekli bir hale getirir.
Bize geleneksel görüş.
Oysa temelden hatalı bir yaklaşımdır.
Kendinizi düşünün. Başarılı yaptığınız bir işte sizi asıl harekete geçiren etmen içsel miydi dışsal mıydı?
Kendimden bir örnek vermek istiyorum.
Öğrencilik yıllarımda PlayStation bağımlısı olmuştum.
Ama derslerimden geçebilmek için bu bağımlılığımı yenmem gerekiyordu.
Ben de şöyle bir kural koydum ve kendime şunu söyledim.
Sadece haftada bir gün PlayStation oynama hakkım var.
Bu senin hafta boyunca çalışman sonucu alacağın bir ödül olacak.
Ve böylesine bir dışsal motivasyonla ders çalışmaya karşı daha hevesli olacağımı zannettim.
Çalışırken kendime az daha sabret.
Haftasını oynayacağın oyunları düşün diyordum.
Ya bu yöntem arkadaşlar hiçbir işe yaramadı.
Hatta ters tepti. Çünkü derslerime...
tümden bir külfet olarak bakıyor.
Ve PlayStation deneyimini gözümde kusursuz bir ödül konumuna yerleştiriyordum.
Ne zaman ders çalışsam kafamda az daha sabret ödülünü düşün diyor.
Ve tüm bu ders sürecini adeta ödülü hak etmem için çekmem gereken bir ceza olarak görüyordum.
Bunun sonucunda ders çalışırken girmem gereken o akış haline, odaklanma durumuna bir türlü erişemiyordum.
Fark ettim ki eğer başarılı bir öğrenci olmak istiyorsam, ödül ve cezadan da öte problem çözmedeki o keyfe odaklanmalıydım.
Üniversitede programlama derslerindeki ödevlerime gizemli bir bulmacı olarak bakmaya çalıştım mesela.
Veya matematik çalışırken çözemediğim bir problem olunca bunun bir çözümü var ve onu bulmam lazım diyerek dedektif vari bir kavrayış oluşturdum.
Ne yapmaya çalıştığımı anladınız.
Derslere karşı dışsal yani PlayStation bazlı bir motivasyon değil de içsel yani merak dolu bir süreci edinmeye çalışıyordum.
Ve bu yaklaşımdan sonra hem ders çalışmaktan keyif aldım hem de ortalamam yükseldi.
Eminim ki siz de ya okul ya iş hayatında benimkiyle benzeyen bu süreçlerden geçmişsinizdir.
Ve bunda tek suçlu biz de değiliz.
Çünkü hayatımız boyunca bize motivasyona dair bir tek şey öğretildi.
Sınavlarından geçersen sana bilgisayar alırım.
Eğer geçemezsen oyun oynayamazsın.
Hem öğretmenlerimiz hem de ailemiz bizi derslere karşı bu ödül ceza mantığıyla motive etmeye çalıştı.
Ama insanlık olarak yavaş yavaş anladığımız bir gerçek var.
Bu ödül ceza sistemi uzun vadede işe yaramıyor arkadaşlar.
Yani birazcık yarıyor kısa vadede.
Ama ortaya uzun vadeli ve başarılı bir iş konması istendiğinde ödül ceza sistemi yetersiz kalıyor.
Bizden yaptığımız işe hep bir çıkar mantığıyla yaklaşırsak.
O işte ne yaratıcı ne de başarılı olabiliriz.
Elimde bu durumu anlatmak için güzel bir örnek var.
Wikipedia'yı bilmeyeniniz yoktur.
Kullanıyoruz hep. Ve Wikipedia'yı bu kadar özel yapan etmenlerden ikisi şunlardır.
Birincisi, kar amacı gütmeyen bir kuruluş olması.
Bu sebeple Wikipedia asla reklam almıyor.
Tertemiz bir web sayfasını kullanmış oluyoruz.
Ve günümüzde acayip ender bir şey bu durum.
Ve ikincisi, 7'den 70'i herkes Wikipedia'yı editleyebiliyor.
İlgi alığına göre içerikleri düzenleyebiliyor.
Wikipedia'nın bu toplumcu diyebileceğimiz yapısı onu bugünlerine kadar getirdi.
Peki yani Wikipedia tam tersi bir kuruluş olsaydı?
Yani ödül ceza mantığıyla çalışsaydı?
Reklam alıp kar amacı gütmeyi planlasaydı ve editörlerini sadece o alanda eğitimi insanlardan seçseydi yine bu kadar başarılı olur muydu?
Elimizde bunun yaşanmış bir örneği var.
Microsoft'un çıkardığı dijital ansiklopedi olan Encarta.
Microsoft'un Encarta yazılımıyla amacı şirkete para kazandırmak ve kâra geçmekti.
O yüzden Encarta'yı paralı olarak satışa sundular.
Ayrıca premium hissettiren bir uygulama olmasını istediklerinden bu dijital ansiklopedi için editörleri sadece uzman kişilerden seçtiler.
Öyle kafasına göre isteyen editleyemiyordu.
Encarta'nın çıkış günü gelmişti ve Microsoft heyecanla kâra geçmeyi bekliyordu.
Peki ne oldu sonra? Encarta hiçbir kaydeder başarıya ulaşamadı ve proje iflas etti.
Wikipedia ve Encarta arasındaki bu durum bize çok şey anlatıyor aslında.
Bizler Wikipedia'yı bunca yıldır neden kullanıyoruz?
Birincisi reklam yok. Ve ikincisi Wikipedia yazarları bu işi para için değil, o konuyla ilgili oldukları için yazıyorlar.
Ve bu sayede metinlerin okunabilirliği de gayet ideal oluyor.
Encarta'da para için yazan o kasıntı editörlerin yerini Wikipedia'da samimiyet alıyor.
Microsoft, Encarta yazılımını pazarlamak için yıllardır süre gelen ödül ceza pratiğini uygulamış ve başarısız olmuştu.
Ve ödül ceza sistemini temel alan her proje veya işletme, günün sonunda o kalitesizlikle yüzleşmek zorunda.
Bu kalitesizleşmeyi günümüzdeki her alanda görebilirsiniz aslında.
YouTube eskiden çok daha eğlenceli bir yerdi.
Çünkü içerik üreticileri bu işi para için değil de hobi olarak yapıyordu.
Bir ödül ceza sistemine esir olmadan, sadece kendileri istedikleri için üretirler ve bunun sonunda bizlere samimi içerikler sunarlardı.
Günümüzde YouTube birçok insan için gelir kapısı olarak görülüyor ve işserliğin yerini dışsanlığa bırakmasıyla içeriklerde o eski havasını kaybetti.
Bu durumdan bahsederken kendimi tenzih etmiyorum asla.
Benim kanalıma gelen yorumlardan birisi de içeriklerimin eskiden daha samimi olduğu ve şu an işlediğim konuların eskilere kıyasla daha basit kaçtığı ve bu eleştiriye hak veriyorum.
Eskiden bu işi hobi olarak yapardım ve izlenme, para kazanma gibi kaygılarım yoktu.
Ama ne zamanki bu iş hobiden çıkıp gerçek bir işe dönüştü.
Ben de kanala olan yaklaşımımda bir gün...
Yine de o içsel motivasyonumu tamamen kaybetmedim bu arada.
Ama eskiye kıyasla azaldığını itiraf etmem gerek.
Pek çok sektör bu ödül ceza sistemiyle kalitesizleşiyor demek istiyorum.
Müzik sektörüne bir bakın mesela.
Bazı müziklerin hızlı tüketim ve para için yapıldığı o kadar belli ki 5-10 yıl sonra kimsenin dinlemeyeceği müziklerle dolu her taraf.
Filmler, diziler, futbol hepsi.
O içsellikten uzaklaştıkça giderek ruhlarını da kaybediyorlar.
Hayatın bir ödül ceza sistemine dönüşmesi sonucu kendinizi aşırı sorguladığınız, tükeniş sendromundaymış gibi veya isteksiz hissettiğiniz zamanlar oldu mu?
Bunu soru olarak sorman bile saçma aslında.
Hepimiz zaman zaman hissediyoruz bunları.
İçinde olduğumuz sistemin kaçınılmaz bir sonucu bunlar.
Kendimdeki tükeniş sendromunu fark ettikten sonra konuya dair kitaplar okudum ve içerikler tükettim.
Kendi başıma çözmeye çalıştım.
Ama bir yerde tıkandığımı ve gücümün pek yetmediğini hissettim.
Şu an bu problemlerim için terapi almaktayım.
Terapin platformunda daha sadece...
İki seansa katılmama rağmen uzman birisiyle konuşup ona danışmanın faydalarını hayatımda görmeye başladım bile.
Eğer siz de benim gibi bazı psikolojik problemlerinizi tek başınıza çözmekte zorluk yaşıyorsanız sizlere bu podcast bölümümüzün sponsoru terapinden bahsedeyim.
Terapin sizlerin ruhsal, bedensel ve zihinsel ihtiyaçlarınıza yönelik iyi oluşunuzu.
Bünyesindeki uzmanların desteğiyle sağlayan bir dijital sağlık platformudur.
Bütünsel iyi oluşu ele alan terapin platformunda.
Sizi sadece klinik psikolog değil, diyetisyen, fizyoterapist ve spor eğitimi...
Altyazı M.K.
Sizin için bir indirim kodumuz da bulunmakta.
Portal 25 koduyla terapinde ilk seansınız, 2026 sonuna kadar %25 indirimli.
Terapine dair link ve indirim kodumuzu bu bölümün açıklama kısmına bıraktım.
Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.
Podcast'imizin başında maymunlarda ödül ceza sistemi ve motivasyona dair bir araştırmadan bahsetmiştik.
Bu araştırmanın insanlar için olanı daha doğrusu benzeri var.
Princeton'da yapılıyor bu araştırma.
İnsanları iki gruba ayırıyorlar ve iki gruptaki insanlardan da zeka ve yaratıcılık isteyen bir bulmacayı çözmelerini istiyorlar.
Ama bu gruplardan birisini eğer bulmacayı çözebilirlerse ödül olarak bir miktar para vereceklerini belirtirlerken diğer gruba hiçbir ödül vermeyeceklerini söylüyorlar.
Ve araştırmanın sonunda para ödülü vaat edilmeyen grup bulmacayı çözerken da...
Daha iyi bir performans gösteriyor.
Şimdi bu araştırmayı nasıl yorumlayabiliriz?
Şöyle ki dışsal bir motivasyon.
Mesela para. Bir açıdan bizim odağımızı saptırır.
Anda kalmamızı engeller ve önümüzdeki işe odaklanmak yerine parayı düşünmeye başlarız.
Para vaadiyle bulmacayı çözmeye çalışanlar da aynısını yapmıştı.
Bulmacaya odaklanıp kafalarını kullanmak yerine.
Bulmaca sonunda kazanacakları parayı düşünüyorlar.
Ve ironik bir şekilde anda kalamadıkları için bulmacayı da tam olarak çözemiyorlardı.
Daha sonra benzer bir araştırma ressamlar üzerinde yapıldı.
bir gruptan sipariş üstüne ve para karşılığı resimler çizmeleri istendi.
Diğer gruba da kendi istediğiniz resmi çizin dendi.
Ve kendi istediklerini çizen resamların ortaya koyduğu eserler yaratıcılık açısından daha başarılıydı.
Denilmek istenen açık. Biz insanlar dışsal unsurlara odaklandığımızda önümüzdeki işe gereken odağı kaybederiz.
Hem yaptığımız işte yaratıcı olamaz hem de o işten keyif alamayız.
Yaptığımız işte gelecekteki kazançları düşünmek yerine anda kalmak.
O işi daha iyi yapmamızı sağlar dedik.
Ama hedefimiz olmadan nasıl yaşanır ki?
Bir şeyler başaranlar da öyle hedefsiz amaçsız bir işe girişip hasbelkader bir yerlere gelmemiştir sonuçta.
Sadık kaldıkları bir hedefleri vardır.
Bu hedef mevzusu birazcık iki taraflı.
Şöyle ki hedef de aslında bir nevi ödül demek.
Yani o hedefe ulaşınca o şey senin ödülün oluyor.
Dolayısıyla bir işi yaparken hedefini hatırlamak, sık sık o hedefi düşünerek kendimizi motive etmeye çalışmak pek de işlevsel bir yöntem.
değil. Ama hedefsiz bir insan da ne yapacağına karar veremez.
Sanki en iyisi bir hedef seçip o hedef için çabalarken hedefini pek de düşünmemeye çalışmak.
Akışına bırakmak yani. Bir de bu hedefi kimin seçtiği de önemli.
Hedefini sen mi seçtin yoksa toplum mu sana o hedefi seçtirdi?
Ailenin, çalıştığın şirketin senin için bir hedef belirlemesiyle sen kendi özgür iradenle bir hedefi seçip onun uğruna çabalaman bambaşka şeylerdir.
Ben üniversite sınavına hazırlanırken spesifik bir hedefim vardı.
Bilgisayar mühendisliğini kazanmak.
Bu hedefim o kadar iç Üzerdeki tek başıma beni motive etmeye yetiyordu.
Dert çalışmak benim bu hedefimle beraber hiç külfet gelmiyordu.
Ama ailemin hedefi olan tıp kazanmayı kendime bir hedef olarak verleseydim bu kadar işime kanalize olamazdım.
Demek istediğim eğer hedefimizin bizi motive etmesini bekliyorsak.
Hedefi seçen kişinin biz olduğundan emin olmak gerekiyor.
Sizin bir bağımlılığınız var mı?
Hani böyle sorunca insanın aklına direkt madde bağımlılığı geliyor.
Ama genel tabirle sordum bu soruyu.
Yani alkol, sigara, oyun, sosyal medya gibi gündelik hayatın içinden şeylere karşı bir bağımlılığınız var mı?
İlla ki vardır bir tane. Ben mesela sosyal medya bağımlısı olduğumu rahatlıkla itiraf edebilirim.
Hani podcast boyunca ödül ceza sisteminin işlevsizliğinden bahsettik ya.
Ödül ceza mantığıyla bu bağımlılıklar üzerine biraz konuşmak istiyorum.
Sizce bir bağımlılıktan kurtulma konusunda ödül ceza sistemi ne kadar etkilidir?
Alkol bağımlısı bir adam düşünün.
Bu adam alkolü bırakmak istesin ve kendisine şöyle bir hedef koysun.
Ben artık sadece haftada bir gün alkol içeceğim.
Cumartesi akşamları. Ve adam tüm hafta boyu o günü beklesin.
O günün alkolünü kendisine bir ödül olarak görsün.
Bu yaklaşımdaki bir kişi alkolü öyle rahat rahat bırakamayacaktır.
Çünkü bağımlı olduğu şeyi haftada bire indirgesi bile onu bu seferde bir ödül gibi görmeye başlar.
Alkol benim ödülüm. Hafta boyunca içmeyerek cezamı çekiyorum.
Ve en sonunda hak ettiğim o güzel ödülüme kavuşuyorum.
Bu kafa yapısı sadece o bağımlı kişinin alkolü daha da romantize etmesine yol açar.
Benzer bir durumu ben oyun bağımlılığımda deneyimlemiştim.
Üniversitede PlayStation oynamaya o kadar bağımlı olmuştum ki derslere doğru dürüst çalışamayacak bir hale gelmiştim.
En son kendime dedim ki sen bu PlayStation'ı haftada sadece bir gün oynayacaksın.
Geri kalan günlerde derslerine odaklanacaksın.
Ve bu yaklaşımımda hiçbir işe yaramadı.
Çünkü benim tüm haftam PlayStation oynayacağım o günü beklemekle geçiyordu.
PlayStation benim için en büyük ödülken, geri kalan günlerde ondan mahrum kalmak ve ders çalışmak bir nevi cezanın yerini almıştı.
Derslerime verimli çalışamıyor ve motive olamıyordum.
Çünkü en baştan felsefemi yanlış kurmuş ve dersleri sanki çekilmesi gereken bir ceza gibi görmüştüm.
Ne kadar özgür insanlarız?
Daha doğrusu şöyle soralım.
Özgürlük iyi bir şey mi?
Dostoyevski insanın özgürlük açısından ikiyüzlü olduğunu söyledi bizlere.
Şöyle ki ona göre bir insana tam özgürlük verirsen o kişi bu sorumluluğun altında ezilmeye başlar.
Ve en kısa zamanda bu özgürlüğünü devredecek başka birisini bulurdu.
Ama eğer insanın özgürlüğüne tamamen el koyarsan aynı insan bu seferde özgür olduğunu kanıtlama kuruna bir isyan gösterecek.
Cazgalık yapacaktı. Kısaca Dostoyevski için insan tamamen değil ama kısmi özgür hissetmeliydi.
Şimdi şu soruyu soralım kendimize.
Yaptığımız işte ne kadar özgürüz?
Diğer birinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesinden ziyade yaptığımız işin üstünde tam bir kontrol sahibi olmak ister miydik?
RPG yani rol yapma oyunlarını bilirsiniz.
Ve bu oyunlar bizim yaptığımız işten ne beklediğimizi çok güzel anlatır aslında.
RPG oyunlarda boş boş dolanmak yerine birinin bize verdiği görevleri gerçekleştirmekten büyük keyif duyarız.
Ama bu görevleri bizden bir robot misali yapmamızı isteyen oyunlara değildi.
Görev için bize özgürlük sağlayan.
Yani görev yapma stratejisini bize bırakan oyunlara bayılırız.
Kısacası oyunlar özgürlük ve kontrol arasındaki bu orta kıvamı çok iyi yakaladıkları için bizi başarıyla akış haline sokarlar.
Özgürlük konularına değindim çünkü yaptığımız işteki motivasyonumuzu 3 temel parçada inceleyeceğiz.
Ve bunlardan ilki özgürlük.
İnsan yaptığı işte tamamen olmasa da bir nebze özgür hissetmek ister.
Tabii ki de realist olmakta fayda var.
Hayatın dinamikleri bizim işlerimizde tamamen özgür olmamıza izin vermez.
Yetiştirmemiz gereken teslim tarihleri ve kendimizi geçindirmemiz gereken bir maaşımız vardır.
Ama işimizde elimizden geldiği kadar özgür olmak veya en azından özgür hissetmek gerekir.
Bir öğrenci üzerinden örnek vermek istiyorum.
Öğrencilik teknik olarak pek bir özgürlüğümüzün olmadığı mesleklerdendir.
Sınav tarihlerin bellidir, konular ve sorular bellidir ve oturup o soruları...
çözer ve sonrasında sınava girersin.
Dışarıdan baktığımızda özgürlüğün son derece kısıtlı olduğu bir iş gibidir öğrencilik.
Ama böylesine bir işte bile öğrenci kendisine özgürlük alanları yaratabilir.
Mesela sınavlara nasıl ve hangi taktikle çalışacağının inisiyatifi ona kalmıştır.
Geceleri daha verimli çalışıyorsa programını ona göre ayarlar.
Çalışırken müzik dinleyip dinlememeyi veya ilk önce hangi dersten başlayacağını, molalarını nasıl ayarlayacağını kendi seçebilir.
İşte öğrencinin bir nebzede olsa hissettiği bu özgürlük hissi yaptığı işe karşı motive olmasını sağlar.
Özetle bizler, özgürlüğümüzün tamamen elimizden alındığını hissettiren bir işe karşı içsel bir dürtü duyamayız.
Motivasyonun birinci ayağı olarak özgürlük dedik.
İkinci ayak da ustalıktır.
Ustalığı bir iş yaparken hissettiğimiz giderek gelişme ve akış hali olarak tanımlayabiliriz.
Yine oyunlardan örnek vermek istiyorum çünkü podcastin asıl fikrine cuk oturuyor.
Oyun oynarken 2-3 saatin sanki su gibi akıp geçtiği anlar olmuştur.
Böylesine anlarda oyuna öyle bir odaklanmışızdır.
Beynimiz tüm hücreleriyle o kadar andadır ki oyundan aldığımız keyif bu akış sürecinde katlanarak artar.
Oyunlar incelikle tasarlanlıkları için onları oynarken akış haline girmek inanılmaz kolaydır.
Odaklanma becerisi yerlerde olmalıdır.
olan bir insan bile oyunun başına geçti mi?
Dikkatini hiçbir şey bölemez.
Böylesine bir akış halini yaptığımız işte yakaladığımızı bir düşünsenize.
İlla ki yaşamışsınızdır bu durumu.
Bize hep külfet gelen o işimiz sanki bir oyunun eğlencesine kavuşur.
Akış halimiz sonunda kendimizle ve beynimizle gurur duyarız.
Ama bu akış deneyimi oyun oynarken hep bize uğrar.
Ama işimizin başındayken epey ender gelir.
Bu durumun sebebini anlamak basit aslında.
Oyun bir eğlencedir temelde.
Hobidir. Zorunluluk değildir.
Canımız istediğinde oyun oynarız.
Ama yaptığımız iş bir zorunluluktur.
Para kazanmak ve geçinmek zorundayızdır.
Ve doğal olarak işin içine zorunluluk girdiğinde akış haline kapılmak da zorlaşır.
Hiç girmezsek o iş bir işkence gibi gelir ve ruhumuzu kemirir.
Orta kıvamı nasıl bulacağız?
Tutkunu takip et gibi romantik tavsiyeler insanlığın çok küçük ve şanslı bir kesimi için işe yarar.
O yüzden göz boyamaya gerek yok.
Ama tutku gibi iddialı bir ifade yerine merak kavramını kullanabiliriz.
İnsan merak ettiği bir işi yaparken akış haline girer.
Matematikte en başarılı olan öğrenciler bir sorunun çözümünü öylesine merak edenler ki sayılarla uğraşmak onlar için büyük bir keyiftir.
Bir futbolcu sıradaki maçın nasıl sonuçlanacağını duyduğu merakla kendisini sahaya atar.
Tutku doğuştan gelen bir şeydir ama merak sonradan kazanılabilir.
Yaptığımız işin bir oyun gibi hissettirmesini ve bizi akış haline sokmasını istiyorsak merak duyduğumuz bir işe yönelmemiz gerekiyor.
Diyelim ki işinize karşı meraklı olma peşinde değilsiniz.
Akış halini umursamıyorsunuz ve yaptığınız işe sadece bir külfet ve geçinme aracı olarak bakmaya razısınız.
Böyle yaşayıp gideyim diyorsunuz çoğu insanlar gibi.
İşte bu kısımda sıkıntılar var.
Akış teorisini ortaya atan psikolog Mihai Çiksen, Mihai'nin yaptığı bir araştırma gösteriyor ki bizler eğer hiç akış haline girmiyorsak daha kaygılı ve depresif insanlara dönüşüyoruz.
Sadece mesleğimizden değil.
Bu ayetteki birçok şeyden duyduğumuz keyif azalıyor.
O yüzden sadece işimizde başarılı olmak için değil, aynı zamanda akıl sağlığımız için akış haline mümkün olduğunca girmemiz gerekiyor.
İlk iki ayaktan bahsettik.
Özgürlük ve ustalık.
Ve son ayağımız da amaç.
Hani bir laf vardır ya. seni tanıyan son kişi öldüğünde hiç yaşamamış olacaksın.
Bu laf dünyanın en saçma laflarından birisidir.
Biz insanlar gerekirse evden odamızdan çıkmayalım, kimseyle görüşmeyelim.
Yani olabilecek en etkisiz şekilde yaşamaya çalışalım.
Yine de birilerini istemsizce etkiliyoruzdur.
Çevrendeki bir kişi etkilensin.
O gider bu etkini başka birine iletir.
Ve günün sonunda kelebek etkisi misali bir dağılım yaşanır.
Yani seni tanıyan son kişi öldüğünde bile dünya üzerindeki etkin bitmez.
Fark etmediğin etkin devam eder.
Etkimizin boyutunu anlamanın yöntemlerinde birisi de işimizi kaliteli yapmaktır.
Bir doktor üzerinden düşünelim.
Bu doktor gider bir hastanın hayatını kurtarır veya o kadar da büyük ölçüde olmasına da gerek yok.
Bir hastaya iyi gelir diyelim ve iyileşen bu hastada yaşama bağlanır ve bu yaşama hevesini çevresine çocuklarına yayar.
Bu hastanın çevresini etkilemede o doktorun da payı vardır.
Sonsuzluk gibi gözüken o kelebek etkisinde bir yer almış olur.
Bu etki gücüne her türlü meslek grubundan insanlar sahiptir aslında.
Bir kargocu senin ürününü gülümseyerek teslim eder ve o gülümsemesi ve kibarlığı bile senin gününü bir nebze güzelleştirir.
Sen de o iyi enerjiyle çevrene de iyi gelirsin.
Yani demek istediğimi anladınız. Bizler hem davranışlarımızla hem de işimizle çevremizi etkileme gücüne sahibiz.
Üstelik buna bir güç demek bile tam olarak doğru değil.
İstesek de istemesek de etkiliyoruz.
Motivasyonun üçüncü halkası olarak amaç dedik.
Diğer iki halka yani özgürlük ve ustalık bir açıdan çocuksu özelliklerdir.
Çocuksu derken bunları yapmamız için bir nebze çocuklaşmamız ve işimizi oyunlaştırmamız gerekir demek istiyorum.
İşimizi yaparken hissettiğimiz özgürlük ve ustalık.
Bir çocuğun oyundan aldığı keyfe benzer.
Motivasyon biraz da... Çocuklaşabilmekle ilgilidir.
Ama hayata ve işimize tamamen çocuksu bir perspektiften bakamayız.
Peter Pan olur çıkarız bu gidişle.
İşte son halkamız olan amaç bizim olgun tarafımıza hitap eder.
İçimizdeki çocukluğu aramızda bir denge kurar.
Meselenin sadece bizle ilgili olmadığını ve çevremizdeki insanlar için de bir şey yapmamız gerektiğini hatırlatır.
Sorumluluktur temelde. Sürekli almak yerine biraz da vermeyi tercih etmektir.
Evet arkadaşlar bu podcastlik benden bu kadar.
Kendinize iyi bakın ve bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
