
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik
Transkript
Semavi dinlere göre insanlığın işlediği ilk cinayetin motivasyonu kıskançlık.
Adem ve Havva'nın iki oğlu olan Habil ile Kabil, Bir gün Tanrı'ya bir kurban sunuyorlar ama Tanrı Habil'in kurbanını kabul ederken Kabil'inkini kabul etmiyor.
Bunun üzerine Kabil kendi kardeşini Habil'i kıskanıyor ve bu kıskançlık bir yerden sonra öyle bir seviyeye geliyor ki en sonunda gidip Habil'i öldürüyor.
Dinlerde olsun toplumlarda veya kültürlerde kıskançlık duygusu genelde kötü bir duygu olarak gösterilir.
Hatta kıskançlık ifade edilmesi de zor bir duygu bir açıdan.
Birisine gidip mutlu olduğunu gayet rahat bir şekilde söylersin.
Yakın bir arkadaşına gidip üzgün olduğunu söyleyebilirsin ama kıskanç olduğunu ifade etmek biraz zor.
Çünkü kıskançlık biraz mahcubiyetiyle beraber geliyor.
Hele ki gidip kıskandığın kişiye seni kıskanıyorum demek muhtemelen en zoru.
Ama kıskançlıkta şöyle bir anlam karmaşası var.
Çünkü sanki kıskançlığın iki anlamı var gibi.
Birinci anlamı şöyle. Senden üstün bir kişinin...
Üstün bir özelliğini kıskanmak, onu istemek, arzulamak.
Diğer bir anlamı da sevdiğin bir kişiyi başkalarından kıskanmak.
İkisi arasında şöyle bir fark var.
Senden üstün birini kıskandığın vakit ilk başta bir eksiklik hissediyorsun.
O şey bende yok ve bende onu istiyorum diyorsun kendine.
Ama sevdiğin birini başkasından kıskandığın vakit bu sefer pek eksiklik yok gibi.
Burada daha çok eksiklikten ziyade o kaybetme korkusu var.
Çünkü eksik olan pek bir şey yok aslında.
Ortada bir ilişki var ve bu ilişkiyi kaybetmemek uğruna Bir kıskançlık gösteriyorsun.
Bu iki kıskançlık türüne gösterilen tavırlar da farklı.
Mesela senden üstün birini kıskanma olayı genelde kötü bir şöhrete sahip olsa da sevdiğin birini kıskanmak desteklenen bir fikir.
İki tarafta birbirini bir nebze kıskanmalı ki o ilişki muhafaza edilebilsin.
Ama ben bu videoda o ilk bahsettiğim anlamdan yani senden üstün birinin üstün bir özelliğini kıskanma, arzulama anlamından bahsetmek istiyorum.
Yine bu kıskançlığın da farklı türleri var.
Mesela imrenmek dediğimiz şey var.
Karşı tarafla bir derdin yok.
Ondaki şeyi sadece sen de istiyorsun.
Bir de haset duymak dediğimiz bir olay var.
Onda bu sefer derdin direkt karşı tarafla ve onun o şeyi kaybetmesini istiyorsun.
Ama bu videoda haset veya gıpte etmek gibi farklı kelimeler kullanmaktansa direkt kıskançlık diyeceğim.
Ve kıskançlık çeşitlerine değindiğimiz vakit o sefer bu kavramlara da tekrardan değineceğiz.
Öncelikle neyi kıskanırız?
Bize önemli gelen bir şeyi, derdimizin, meselemizin olduğu bir şeyi kıskanırız.
Bizimle alakasız bir şeyi kıskanmayız.
Örnek vermek gerekirse diyelim bir erkek düşünün ve bu erkeğin kızlarla arası iyi olmasın.
Kızlarla iletişim kurmayı beceremesin.
Böyle bir erkek muhtemelen kızlarla arası iyi olan bir erkeği kıskanacaktır.
Ama gidip de iyi bir resim çizen erkeği kıskanmayacaktır muhtemelen.
Çünkü meselesi değildir, derdi değildir.
Kafasına taktığı içinde ukde kalan bir şeyi genelde kıskanır insan.
Ve bu açıdan kıskançlığında şöyle bir ilginç bir tarafı var.
Aslında bir mesaj veriyor kişiye.
Bak şu özelliğin eksik ve şundan dolayı bir dert sahibisin diyor.
Çünkü kıskandığımız şey o içimizdeki o eksik parçaya işaret ediyor bir nevi.
Ama kıskançlık dediğim gibi...
Tatsız bir duygu. Zaten ilk başta sana şu mesajı veriyor.
Bir şeyin eksik. Bir şeyler sende eksik ve o yüzden kıskanıyorsun mesajını veriyor.
Ve bu eksiklik de kötü bir his tabii ki.
Peki şöyle bir soru soralım.
Kimleri kıskanırız? Bizden çok uzaktakileri mi yoksa bize biraz yakındakileri mi?
Aslında biraz bize benzeyenleri kıskanıyoruz.
Bizden çok yüksekte çok üstteki insanları kıyaslamak yerine bine bize bize benzeyen insanları kıskanıyoruz.
Bizden yine benzer olan fakat bir tık üst olan insanlara karşı aslında kıskançlığımız daha da yoğun hissediliyor.
Ama bize yakın bir insan görüp onda üstün bir özellik gördüğümüzde şöyle bir soru canlanıyor kafamızda.
Ya özünde... Biz bu adamla çok farklı da değiliz.
Ama onda olan şey neden bende yok?
Bu kadar yakın olmamıza rağmen neden bir adaletsizlik var şeklinde?
Gözümüzün gördüğü herhangi bir şeyi düşünelim.
Atıyorum sol elim. Çok önemli.
Bu elim çok uzağa gittiği vakit artık pek detaylı göremem.
Uzakta kalmıştır. Küçülmeye başlamıştır.
Çok fazla yakına gelince de bu sefer biraz bulanık görmeye başlarım.
Ama biraz uzağa geldiği vakit aslında en iyi o zaman görürüm.
En güzel hatları o şekilde anlarım.
Kıskançlık da buna benzetiliyor bir yerde.
Senden çok uzak veya çok üstte olan insanda gözün yok.
Sana aşırı yakın olan, aşırı benzeyen insanda da gözün yok.
Ama sana hem biraz yakın hem de biraz uzak.
Hem sana benzeyen hem de üstün bir özelliği olan insan aslında kıskançlık duygusunun en yoğun hissedildiği insan çeşidi.
Hadi el örneğinden devam edelim.
Hadi diyelim bu sefer elini çok yaklaştırdın ve gözün içine soktun.
Bu sefer hiç göremezsin.
Ama konumuzun bununla alakası yok.
Genelde insan insanı kıskanır.
İnsan gidip hayvanı kıskanmaz.
Benim bir arkadaşım bir hayvanı, kediyi kıskanıyordu.
Çünkü hoşlandığı kız o kedinin sahibiydi.
Ama bu kötü bir örnek. İnsanlar insanları kıskanır.
Hatta cinsiyetler arası bile kıskanma çok yaygın.
Ve bu kıskançlık da genelde cinsiyetler özelinde oluyor sanki.
Bir erkek genelde bir erkeği kıskanıyor.
Bir kadın genelde bir kadını kıskanıyor.
Kıskançlıkla ilgili şöyle kritik bir soru var.
Senin mesela kıskandığın kişiyle mi ilgili yoksa kıskandığın şeyle mi ilgili?
Eğer... derdin, kıskandığın kişiyle ise onun bir şeyler kaybetmesini veya ondaki olan şeyin sana gelmesini istiyorsan bu sefer o haset dediğimiz kavramı kullanıyoruz genelde.
Benim meselem o şeyi elde etmekten ziyade karşı tarafın o şeyi kaybetmesi üzerine kurulu.
Burada aslında meselemiz o kıskandığımız kişiyle ilgili, o şeyle ilgili değil.
Başka bir kritik soru ise o kıskandığımız şeyi elde edebiliyor muyuz?
Eğer kıskandığı şeyler zeka, güzellik, yetenek gibi şeylerse Bunlara ulaşamaz insan.
O kıskandığı şey öyle kalacaktır, ona sahip olamayacaktır.
Ama birisindeki güzel karakteri veya sıkı çalışmayı kıskanıyorsa bu sefer ulaşabilecektir.
Çünkü özgür iradeyle yapılan şeylerdir bunlar.
Tuhaftır ki genelde sanki böyle özgür irademiz dahilinde olan değil de kendi fıtratımızda olmayan şeyleri kıskanmaya sanki insan daha yatkın.
Zeka, yetenek, güzellik gibi şeyler.
Sarah Protasi kıskançlığın felsefesi kitabında bu bahsettiğim iki kavramı da hesaba katarak dört tane kıskançlık türünden bahsediyor.
Önce o iki parametremiz neydi onları hatırlayalım.
Birincisi kıskandığın kişiyle bir derdin var mı yok mu?
İkincisi de o kıskandığın şeye ulaşabilir misin ulaşamaz mısın?
Hadi en basitinden en temelinden başlayalım.
Diyelim ki kıskandığın kişiyle derdin falan yok.
Sadece bende... Onun sahip olduğu şeyi kendinde istiyorum diyorsun.
Ve diyelim ki o kıskandığın şeyde ulaşılabilir bir şey.
Sen de elde edebilirsin. Bu öykünmeci kıskançlık olarak geçiyor.
Bildiğimiz imrenmek aslında.
Ondaki olan şeyi ben de istiyorum.
Diyelim ki sınıfta çok çalışkan bir çocuk var ama ama öyle artı bir özelliği yok.
Sadece sıkı çalışarak bir yerlere gelmiş ve bunu kıskanıyor birisi.
Ve kıskandıktan sonra da o çalışkan çocuk ne yapıyorsa kıskanan kişi de aynısını yapmaya başlıyor.
En son ikisi de O sıkı çalışma özelliğini elde ediyorlar.
Aslında bazıları bunu kıskançlık olarak bile görmüyor.
Çünkü kıskançlığa özgü olan o tatsızlık, o neşe kaçıran his pek yok gibi gözüküyor da aslında biraz var.
Çünkü kendini o kişiyle kıyaslayınca bir eksikliğini yine fark ediyorsun.
Bende bu özellik yok diyorsun ve onun verdiği de bir tatsızlık var.
Ama yine kıskançlık türleri arasında en masumu ve en basiti de bu.
Ve bence en seyrek olanı da bu.
Diğer bir kıskançlık türünde yine karşı tarafla bir derdin yok.
Onun bir şey kaybetmesini istemiyorsun ama bu sefer o kıskandığın şey ulaşamayacağın bir şey.
Zeka, güzellik veya yetenek gibi.
Diyelim bir ses yarışmasına katıldın ve kazanamadın.
Başka biri birinci oldu ve bu kişiyi kıskanıyorsun.
Burada yine kişiyle bir derdin yok.
Onun yine bir şeyler kaybetmesini istemiyorsun.
Ama onda olan şey de sende yok.
Ve asla olmayacak. Güzel bir sesi var, iyi şarkı söylüyor.
Ve bu özellik artık ne derseniz Allah vergisi mi, fıtrat mı, genetik mi bir şekilde ona gelmiş.
Sende olmaz. Bu durgun kıskançlık örneği.
Bir harekete geçmiyorsun.
Öykünmeci kıskançlık olduğu gibi karşı tarafı taklit etmiyorsun.
Olduğun yerde bekliyorsun. Yine psikolojik açıdan yine sıkıntılı.
Öykümeci kıskançlıktan çok daha kötü bir kere.
Çünkü kıskandığın şey elde edemeyeceğin, erişemeyeceğin bir şey.
Sıra gelelim şimdi karşı tarafla bir derdin olduğu kıskançlık türlerine.
Yani ne demek oluyor bu? Benim asıl derdim karşı tarafın bir şeyler kaybetmesi.
Diyelim ki derdin karşı tarafla ve ayrıca o kıskandığın şeyi karşı tarafın elinden çekip alabilirsin.
Buna verilen isim agresif kıskançlık.
Diyelim zengin bir adamdaki parayı kıskanıyorsun ve onun o parayı hak etmediğini hatta senin hak ettiğini düşünüyorsun.
Agresif kıskançlıkta bu kişi ne yapar?
Gider o adamın parasını çalar.
Hem bu şekilde kendisi parayı kazanmıştır hem de o meselesi olduğu adam kaybetmiştir.
Peki ya kıskandığı şey ulaşamayacağı bir şeyse?
Hadi para ulaşabileceği bir şey dedik çünkü parayı gitti ve adamdan çaldı.
Kişi ulaşamayacağı bir şeyi kıskanıyorsa ve karşı tarafla bir derdi varsa buna verilen isim kindar kıskançlık.
Diyelim bu kişi de zeki birini kıskansın.
Ondaki zekayı kendine alamaz, beyinlerini değiştiremez.
Elde de edemeyecek. O zaman kintar kıskançlıkta bu sefer çamur atmak başlıyor.
İşte bu adam zeki ama kötü kalpli biri.
Bu adam zeki olmasına zeki ama iğrenç bir insan şeklinde.
Artık o kinle beslenen bir kıskançlık türü karşımıza çıkıyor.
Kitapta bu kıskançlık olayına dair ilginç bir örnek de veriliyor ve o da bebek kıskançlığı.
Bir kadın düşünelim. Bu kadının doğurganlığında bir sıkıntı olsun ve bebek yapamasın.
Ve bu kadın agresif kıskançlığa düşsün.
Yani bebek yapan kadınları deli gibi kıskansın ve onların bebeklerini kaybetmelerini, onların bebeğinin kendisi olmasını istesin.
Böyle olaylar yaşanmış aslında.
Bir kadın kendisi...
...çocuğu olmadığı için gitmiş başka birinin çocuğunu çalmış hastaneden.
Birkaç tane olay yaşanmış böyle.
Bu bebek kıskançlığıyla ilgili şöyle ilginç bir olay da var.
Amy Klein isminde... Biri blog yazısında başına gelen bir olaydan bahsediyor.
Ve bu Amy de doğurganlıkta sıkıntılar çekmiş ve bebeğe sahip olamamış birisi.
Bir gün bir arkadaşı Amy'yi telefonla arıyor.
Ve bu arayan arkadaşı da doğurganlık konusunda sıkıntı yaşayan biri.
Ve Amy'ye diyor ki sonunda bebeğim oldu.
Ve bunu nispet yapmak için demiyor.
Şey demek için diyor. Bak ikimiz de doğurganlık konusunda sıkıntılar yaşıyoruz.
Benim bebeğim oldu bu da sana bir ilham versin.
Amy ne yapıyor peki? Hiç sevinmiyor hatta neredeyse ağlamak üzere oluyor.
Normalde ne bekleriz? Bak arkadaşının başına ne güzel iyi bir olay gelmiş.
E sen de sevin arkadaşısın sonuçta.
Ama burada güzel bir insan psikolojisi göndermesi var.
Amy başından beri o çocuk yapmaya olan derdini içinde büyütmüş, büyütmüş, büyütmüş.
Ve ne kadar yakın arkadaşı olsa da birisi çıkıp kendisinin sahip olduğu dertten kurtulsa da insan öyle aslında kolay kolay sevinmez arkadaşı olsa da.
Peki şimdi ilk başa dönelim.
Kabil'in Habil'i öldürmesine ne tür bir kıskançlık diyebiliriz?
İlk başta agresif kıskançlık gibi gözükse de aslında bu tam bir kindar kıskançlık.
Çünkü agresif kıskançlıkta kıskandığın şeyi o kişinin elinden çekip alıyorsun.
Oysa Kabil bunu yapamıyor.
Çünkü Kabil'in kıskandığı şey Habil'in...
Kurbanının kabul edilmesi Tanrı tarafından ve Tanrı gözünde Habil'in daha üst bir konumda olması.
Oysa Kabil bu cinayeti işleyerek o Tanrı gözündeki durumunu daha da düşürüyor.
Bir nevi işleri daha da batırıyor.
Ve bu açıdan baktığımızda Kabil'in hem kıskandığı kişiye zarar vermesi hem de o kıskandığı şeyi de alamaması onu kindar kıskançlık sınıfına sokuyor.
Siyaset felsefesinde de bu kıskançlık konusu tartışılmış zamanında.
Ama önce eşitlikçilik dediğimiz bir düşünce biçiminden bahsetmeliyiz.
Eşitlikçilik bize der ki İşte hak, hukuk, adalet, imkan bakımından insanlar belli kategorilerde eşit hale gelsin.
Eşit değere sahip olsunlar.
İnsanlar arasında ayrım yapılmasın ve birine daha fazla değer verirken öbürüne daha az değer verilmesin.
Eşitlikçilere getirilen bir itiraz var.
Bu itiraz kıskanç eşitlikçi.
İtirazı bize der ki bu eşitlikçi görüşü savuranlar her ne kadar iyilik perisi gibi gözüküp yere düşen garibanı ayağa kaldırmaya çalışıyoruz şeklinde bir kisve altına girseler de asıl motivasyonları güçlüğü indirmektir.
Güçlüğü daha fazla değer katanı daha değerli insanı kıskanırlar ve onları kendi seviyelerine çekmek isterler.
Derinlerde yatan asıl motivasyon iyilik yapmaktan veya dünyayı daha organize daha iyi bir hale getirmekten ziyade güçlüğü üstünü kıskanmaktır.
Ama John Rawls'a göre bunun tam tersi yani eşitsizlik çok fazla arttığında insan kıskanç hissedecektir.
Özellikle adalet, hak, hukuk anlamında eşitsizlikler artmaya başladığında insan ilk başta kendine duyduğu öz saygıyı yitirecektir.
Değersiz ve önemsiz biri olduğunu düşünecektir.
Rawls için özellikle adalet konusunda eşitsizlikler artmaya başladığında kıskançlık kaçınılmaz olacaktır.
Eğer alt zümredeki bir kişi adaletin, hukukun, değerin hep...
belli bir özel konumdaki insanlara uygulandığını fark ederse bu sefer onları kıskanmaya başlar.
Ve bu eşitsizlik arttığı vakit kıskançlar da artmaya başlar.
Rawls için ise bir toplumda kıskançlık artmaya başladığı vakit ve kontrolden çıkmaya başladığı vakit artık o toplumun güvenliği tehlikeye girer.
Şimdi elimizde ne fikri var? Bir toplumda eşitsizlik arttığı vakit kıskançlık da artar ve eğer biz kıskançlığı azaltmak istiyorsak eşitsizliği de azaltmalıyız.
Ama Benzeyev isminde başka bir filozof Rawls'a şöyle karşı çıkıyor.
İsrail'de yaşayan sosyalist bir topluluk var.
Kibbutz ismi verilen. Ve tam bir eşitlikçi topluluk.
Herkesin gördüğü hak, değer, adalet eşit bir seviyede.
Ve her insan neredeyse eşit değere ve hakka sahip.
Rawson fikirlerine göre aslında ne bekleriz böyle bir toplumda?
Eşitlik gayet güzel bir şekilde sağlandığı için kıskançlık probleminin çözüldüğü.
Ama işler pek öyle çıkmıyor.
Bu kibbutzlarda zamanında yaşamış insanlarla röportaj yapıldığında şunu fark ediyorlar.
Eşitsizlik azaldığında kıskançlığın da azalmasını bekleriz.
Eşitsizlik azaldığı vakit kıskançlık daha da artmış.
Josh Gressel'ın makalesinde şöyle bir olaydan bahsediliyor.
Bu kibutslarda çalışan bir işçi diğer işçilerden bir saat az çalışsa bile hemen tepki çekmeye başlamış.
Çünkü diğerleri onu kıskanmaya başlamış işten kaytarıyor diye.
Veya birisi bir şekilde diğerlerinden daha değerli bir eşyaya sahip olmuş.
Bu sefer diğerleri o kişiye neden bu değerli eşya sende diye tepki göstermeye başlamış.
Bu toplumda kıskançlık o kadar hassas bir seviyeye gelmiş ki küçük bir eşitsizlik bile hemen kıskançlığı harlamış.
Bu aslında o başta bahsettiğim insan kendisinden çok uzak olanı değil de bir nebze kendine benzeyeni kıskanır fikriyle çok örtüşüyor.
Bu kibutlarda herkes birbiriyle neredeyse aynı.
Arada neredeyse değer bakımından hiçbir fark yok.
Ve böyle olduğun vakit herkesle kıyaslama cüretine giriyorsun.
Herkesle kendini kıyaslıyorsun.
Ve illaki küçük bir eşitsizlik çıkıyor.
Ve bu küçük bir eşitsizliği yakaladığın vakit kıskançlık birden Fırlıyor.
İşin özünde Benzie ve Gressel'ın John Rawls'a itirazları eşitsizliğin azaldığı durumlarda kıskançlığın da azalmadığı hatta Kibbutz örneğinde tam tersi arttığı yönünde.
Tabii ki Rawls'un fikirleri sadece eşitsizlik kıskançlık fikirlerinden ibaret değil.
Onun adalet teorisi halen tartışılıyor.
Bu videoda konu bağlamında sadece kıskançlık hakkındaki itirazları ve fikirleri ele aldım.
Onunla ilgili ayrı bir videoda yapmayı düşünüyorum.
Kıskançlığın gerçekten çok tuhaf ve kompleks bir yapısı var ve Eşitsizlik azaldığında kıskançlık artabiliyor diyoruz da bu demek değildir ki eşitsizlik arttığında kıskançlık illaki azalacak.
Rose Harvard Üniversitesi'nde görev yaparken hükümet gençleri Vietnam'a askerliğe çağırıyor.
Ve zorunlu askerlik hizmeti olmasına rağmen gençler askerliğe gitmek istemiyor burada.
Peki hükümet nasıl bir karar alıyor?
Tamam demek ki aranızdan bazıları askerlik yapmak istemiyor.
O zaman şöyle bir sistem yapıyoruz.
Üniversitede başarılı olanlar askerlikten muaf tutulabilir ama başarısız öğrenciler paşa paşa askerliğe gidecekler.
Ne hikmetse ailesi zengin olan çocuklar yüksek ortalama yapıp askerlikten muaf olurken fakir ailelerin çocukları düşük ortalama yapıp askerliğe gidiyorlar.
Anlayacağınız üzerine bu zengin aileler gitmiş hocalara baskı yapmış.
İşte benim oğlana yüksek not ver askerliğe gitmesin diye.
Baktığında... Böyle bir durumda fakir olan ve askerliğe gitmek zorunda kalan bir üniversite öğrencisi gayet de o zengin durumda olan öğrenciyi kıskanabilir.
Yani insan aslında birçok şeyi kıskanabiliyor.
Dezavantajlı bir durumdaysa ve gerçekten hak, adalet, değer anlamında alt bir seviyedeyse üst bir seviyede olan insanı kıskanır mı?
Kıskanır. Ama o ikisini aynı seviyeye getirsen bile hak ve değer olarak kıskançlığın bitici anlamına gelmiyor.
Ki bence genelde kıskandığımız şeyler...
Öyle hak değerden ziyade biraz karakteristik şeyler.
Gider mesela zekayı kıskanırız, güzelliği, yeteneği kıskanırız.
Ve bence bu tarz karakteristik kıskanmalar insanlarda daha fazla bulunuyor.
İşin özünde neden kıskanıyoruz?
Çünkü kendimizi başkalarıyla kıyaslıyoruz.
Kıskançlığın öncülüğü kıyaslamak.
Peki bu demek mi? Kıyaslamayı iptal etmeliyiz.
Kendimizi başkalarıyla kıyaslamamalıyız ki onun verdiği o tatsız kıskançlığı hissetmeyelim.
Kişisel gelişimde şöyle bir fikir var, pek sevmem bu fikri de.
Der ki bu fikir sana, kendini sadece kendinle kıyasla.
Çünkü başka bir insanlarla kendini kıyasladığın vakit bu adil bir kıyaslama olmaz.
Çünkü genetik olsun, çevre olsun, fırsatlar, imkanlar çok farklı insanlarsınız hepiniz.
Ve kendini başkasıyla kıyasladığın vakit adil bir kıyaslama olmayacak.
O yüzden kendini kendinle kıyasla, dünkü halinden daha iyi biri ol ve böyle devam et.
Bu fikir başta mantıklı gözüküyor çünkü her insanın gerçekten farklı şartları var.
Bence bunu istesek de yapamayız.
İstesek de kendimizi başkalarıyla kıyaslamaktan vazgeçemeyiz.
O kibutsu örneği bile bunu gösterdi.
İnsanlar olabilecek en eşit şartlara sahipken bile basbayağı kendini diğeriyle kıyaslıyordu.
Aa bak şu işçi fazla çalışmış, şu benden daha değerli bir eşyaya sahip diye tepkiler gösteriyorlardı.
Ve her şeyi geçtim.
Kendimizi başkalarıyla kıyaslamamız, başkalarıyla karşılaştırmamız standart dediğimiz şeyi belirleyen etmen.
Bir şeyi kötü yaptığımızı nasıl anlıyoruz?
Bizden daha iyi yapan biriyle kendimizi kıyaslıyoruz.
Ve bu ne yapabilir? Bizim daha iyi bir yere gitmemize yardımcı olabilir.
Ve şöyle de bir şey var.
Hiçbir şey kendi başına bir değere sahip değil.
Başka bir şeyle kıyasladığı vakit değeri iyi veya kötü olduğu ortaya çıkıyor.
Yani özünde kendini başkalarıyla kıyaslama fikri tamamen bırakılması gereken bir fikir değil bence.
İnsana katacağı çok şey de olabilir.
Feyz de alabilirsin, ilham da alabilirsin.
Sana kendin hakkında bir şeyler de gösterebilir.
Tabii tatsız kısımları da var.
Ama tatsız kısımları var diye bir önemli bir parametreyi direkt hayattan çekip çıkarmak bence mantıklı değil.
İşin özünde o şey çok önemli sanki.
O kıyasladığın vakit ortaya çıkan şeye ulaşabiliyor musun, ulaşamıyor musun?
O kıskançlık mevzusunda değindiğim.
Özünde hiçbir duygu boş yere gelmiyor bize.
Öfke olsun, üzgünlük olsun.
Bir şekilde her duygu mesajıyla beraber geliyor.
Durduk yere bir duyguyu hissetmiyoruz.
Her duygu bize bir şey anlatmaya çalışıyor.
Hepimiz çok kıskanıyoruz. Ben de çok kıskanç bir insanım.
Ama özünde o kıskançlığın verdiği mesajı okumak gerekiyor.
Kıskançlık ne demeye çalışıyor?
Sende ne eksikler var? Muhtemelen kendini bir raya oturtan, bir şekilde kendini geliştiren bir yerlere gelen insan yine kıskanç olur.
Yine kıskançlık hisseder ama o tatsız, agresif, kindar kıskançlıktan uzak durur bence.
Evet bir videonun daha sonuna geldik.
Arkaya ambiyans yaptım.
Değişiyor rengi. Mesela şöyle.
Şöyle yeşil de oluyor. Bir dahaki video böyle olsun.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
