
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik
Sevdiklerine iyi gelmek için terler döken insan, neden kendisine düşmanıymış gibi yaklaşır? Kitap: Jordan Peterson, Hayat İçin 12 Kural
Transkript
Altyazı M.K.
Diyelim ki hasta olduğunuz ve doktor da size bir ilaç reçetesi yazdı.
Doktorun yazdığı bu ilacı kullanır mıydınız?
E tabii ki kullanırsınız. Size yazılan ilacı kullanmamak ne kadar da saçma bir düşünce değil mi?
Oysa insanların yaklaşık üçte biri hasta oldukları vakit doktorun onlara verdiği ilacı kullanmıyor bile.
Diğer üçte biri ise ilaç dozlarını atlayıp yarım yamalak kullanıyor.
Ancak kalan üçte bir doktorun kendisine yazdığı ilacı düzenli kullananlardan oluşmakta.
Ne kadar da garip değil mi?
Bir insan neden kendi sağlığı için...
gerekli bir ilacı kullanmak istemez ki.
Daha fenası da bulunmakta.
Organ naklini düşünün.
Diyelim ki bir hastaya organ nakli yapılması gerekiyor.
İnsanların çok az bir kısmı organlarını bağışlamayı seçer.
Hadi diyelim ki seçti. Alıcı hastanın vücudunun o bağışlanan organı kabul edeceğinin garantisi de yoktur.
Hasta sağlıklı bir nakil gerçekleştiremezse bu sefer de diyaliz makinesi onu bekleyecektir.
Bu makine öyle bir çalışma sistemine sahiptir ki hastanın kanını alır, makineden geçirip temizler ve tekrardan hastanın vücuduna verir.
Makine büyüleyici bir şekilde çalışsa da bir hastanın diyaliz makinesine bağlı olması pek can sıkıcı bir süreçtir.
Organ naklinin her zaman başarılı olamayışının en temel sebebi vücudun organı reddetmesidir ve vücut bunu koruma amacıyla yapar.
Vücudumuz yabancı bir organın bedenimize girmesinden pek hoşlanmaz.
Bağışıklık sistemimiz tetiklenir ve bu yabancı organ bir düşman gibi algılandığından vücudumuz onu yok etmek ister.
Organ nakli bekleyen bir hasta vücudu bu yabancı organa tepki göstermesin diye bu tepki mekanizmasını engelleyen ilaçlar kullanabilir.
Ama bu ilaçlarda bu sefer bağışıklık sistemini zayıflatacağından Hasta bu sefer de bulaşıcı hastalıklara karşı meyilli bir hale gelir.
Fakat bu takas genelde makul bir ölçektedir.
Hastalar o ilaçları bir an önce kullanıp organ naklini tamamlayıp diyaliz makinesinden kurtulmak ister.
Ama bazı hastalar ortada bir sebep yokken bile bu ilaçlarını doğru dürüst kullanmaz.
İnsan kendisine karşı bunu neden yapar?
Neden mesele sağlığı olduğunda kendisine karşı bu kadar acımasız yaklaşır?
Üstelik bu kişi hasta olan kendisi değil de bir yakını, sevdiği olsaydı bir şekilde o kişinin İlaçlarını almasını sağlardı.
Hatta yakınını geçtim.
Evcil hayvanı köpeği hasta olsaydı onun sağlığına kendi sağlığından bile daha titiz yaklaşırdı.
Köpeğini veterinere götürür, kontrollerini yaptırır ve en iyi muameleyle sağlığına kavuşmasını isterdi.
Peki mesele kendisine gelince insan niye böyle duyarsız davranıyor?
Neden sevdiklerimizin sağlığına, sıhhatine verdiğimiz hassasiyeti kendimize göstermiyoruz?
Kendimize karşı bu kadar zalim olmamızın sebebi nedir?
Bilimin bu kadar ilerlemediği çok eski zamanlarda gerçek tanımı da farklıydı.
Şu an bir şeyin gerçek olduğunu iddia etmek istediğimizde insanların onayını almak, bilimin kriterlerinden geçirmek istiyoruz.
Gerçeğe nesnel bir kavram olarak bakıyoruz.
Oysa eskiden gerçek, öznel bir deneyimdi.
İnsanlar hikayelerle, destanlarla kendi gerçeklerini anlatırlardı.
Gerçeğin bu öznel tarafını yok saymamamız gerekiyor.
Örneğin acıyı düşünün.
Çektiğimiz acıları. Tamamen özneldir değil mi?
İstediğimiz kadar yaşadığımız acıları karşı tarafa...
Kurabileceğimiz en iyi kelimelerle anlatalım.
Hatta bilimi de kullanarak o kişiye benzer bir acıyı yaşatmaya çalışalım.
Acımızı bizim hissettiğimiz gibi hissetmeyecektir.
Acı günün sonunda insanın kendi gerçeğidir.
Etrafımız maddelerden oluşur.
Ama biz de o maddeleri deneyim yoluyla algılarız.
Maddeyi üç kısma ayırabiliriz kabaca.
Molekül, atom, zerrecik.
Benzer şekilde deneyimi de üç kısma ayırabiliriz.
Düzen, Kaos ve üçüncü olarak da düzen kaos arasındaki geçiş.
Kaos daha önce hiç ziyaret etmediğimiz bir ülke gibidir.
Bilinmeyendir. keşfedilmeyendir.
Nasıl ki yeni gittiğimiz bir ülkede kendimizi cahil hissediyorsak kaosa karşı da cahilizdir.
Her gün, her an kaosla karşı karşıya geliriz.
Kaos yeni tanıştığımız bir insandır.
Gece rüyalarımıza giren canavardır.
Denimlediğimiz bir hastalık veya en yakınımızdan gördüğümüz bir ihanettir.
Düzen ise tam tersi keşfedilmiş topraktır.
Aşinalıktır. Düzen bir kişinin vatanıdır, evidir, dini inancıdır.
Düzenin olduğu yerde her şey plana uygun gider.
Düzen konforludur ve biz insanlığımızı Altyazı M.K.
iki yapı taşıdır. Ve biz insanlar da ikisi arasında fırlatılan bir tenis topu gibiyiz.
Hani madde ve deneyim ayrımı yaptık ya, kaos ve düzen kavramları deneyim sınıfına dahil olur.
Ve nesnel gerçekten ziyade öznel bir gerçektir.
Kaos ve düzen bir insanın hayatında sadece ona özel olacak şekilde zuhur eder.
Düzen ve kaos aynı zamanda erkek ve kadın, eril ve dişil ikililiğine de benzer.
Eskiden beri düzen oluşturanlar, kasaba şehir kuranlar, mühendisler, taş ustaları, duvarcılar genelde erkeklerden oluşur.
Hristiyanlıktaki düzenin kaynağı olan Tanrı aynı zamanda bir babadır ve ondan da İngilizce'de erkekler için kullanılan hi ifadesiyle bahsedilir.
Düzen polistir, askerdir, asan Kaosu ise dişilikle bağdaştırabiliriz.
Kaos gizemli gebeliktir.
Bir bebeğin sağlıklı doğup doğmayacağı veya o bebeğin iyi bir insan olup olmayacağı bir gizem olduğundan anne de doğurganlığıyla aynı zamanda kaosla bir kumar oynamış olur.
Kaosun kadınlardaki bir formu da cinsel seçilimde sahip oldukları güçte yatıyor.
Dişiler seçer, erkekler seçilir.
Bu doğada her zaman böyledir.
Erkekler toplanıp dişiyi etkilemek adına şekilden şekle girer ve son karar dişinin inisiyatifinde olacaktır.
Dişinin elindeki kaos kozu ise Erkeği reddetmesidir.
Doğadaki canlılarda veya biz insanlarda olsun karşı cins tarafından reddedilen bir erkek her zaman kaosla karşı karşıya kalır.
Dişiler tarafından reddedilen erkek şempanze türünü devam ettiremeyeceğinin farkındalığı altında ezilir.
İnsanlara dönersek kadınlar tarafından reddedilen bir erkek de öz saygı problemi yaşayacak ve kendi değerini sorgulayacaktır.
İşin penası beynimizde tam düzen ve kaos ikililiği ile çalışır.
Beynimizin bir kısmını rutin hale gelen aktivitelerimiz kaplar.
Bu kısım düzendir. Beynimizin bir diğer kısmı ise yenilik arar.
Yenilik bekler. İşte bu da kaostur.
Düzen ve kaosu hayatımızdaki birçok konsepte uygulayabiliriz.
Örneğin kahraman hikayelerindeki o temel taslığı düşünün.
Bir kahraman hazinenin peşine düşüyor.
Bu hazine tekinsiz bir mağarada bulunuyor ve o mağarayı da bir ejderha koruyor.
Bu kahraman evinin sıcak yatığını güvenilir mi?
köyünü bırakıp o ejderha ile yüzleşmeyi kabul edip hazinenin peşine düşerse düzenden kaosa bir geçiş yapmış olur.
Sonuçta evi, köyü, yatığı onun bir düzenidir.
güvenilir bölgedir. Ama eğer gerçekten kahraman olmak istiyorsa bilinmeyen taraflarına geçmelidir.
Kaosa maruz kalmalıdır.
Ve ejderha da tam bir kaostur.
Nasıl savaştı, ne kadar güçlü olduğu kahraman için belirsizdir.
Ama o kahraman cesaretini toplayıp düzenin verdiği konfordan sıyrılma kudretini gösterirse kaos bu kahramanı güçlendirecektir.
Ejderhayı alt eden kahraman hak ettiği hazinesiyle köyüne yardım edecek oradaki düzeni arttıracaktır.
Düzenden kaosa geçen kahraman Kaostan öğrendikleriyle düzene geri döner ve bu süreçte düzen daha da güçlenir.
Düzeni güçlendirmek için düzende kalmak işe yaramayacaktır.
Kaosa maruz kalıp kaostan öğrendiklerimizle düzene geri dönmek gerekir.
Bu kahraman ejderha dinamiğini günümüze uyarlarsak sosyal anksiyeteli biri üzerinden düşünebiliriz.
Bu anksiyeteli kişi için düzen...
Kendi evidir. Kaos ise dışarıdaki insanlar.
Sonuçta bu kişi için insanlar tam bir kaostur, bilinmeyendir.
Ne diyecekleri belli değildir.
Ona laf mı atacaklar, küçük mü düşürecekler?
Veya anksiyeteli bu kişi tanımadığı insanlar karşısında nasıl davranacaktır?
Dili tutulup ilaya birbirine mi dolaşacaktır?
Yoksa o kişilerle konuşmayı becerecek midir?
Bu sosyal anksiyeteli kişi eğer ki problemini yenmek istiyorsa, evindeki o düzende oturup düşüncelere dalmak, acaba nasıl sosyal fobimi yenerim diye düşünmek hiçbir işe yaramaz.
Çünkü düzen hep aynıdır.
İnsanı değiştirmez. Oysa kaos insanı değiştirir ve geliştirir.
Bu kişi tümü rezil olma korkusunu benimseyip yeni insanlarla tanışma, kaosa maruz kalma cesaretini gösterirse işte o zaman fark eder ki aslında insanlarla tanışmak o kadar da korkunç değildir.
Bir kahramanın ejderhayı alt edip ya bu kadar korktum ejderha bu muymuş demesi gibi benzer farkındalık sosyal fobili kişi içinde gerçekleşecektir.
Kendi hayatınıza bakın ve yaşadığınız...
Birçok olayın nasıl da bu düzen ve kaos ikililiğine hitap ettiğini görün.
Düzeninizi bozmamak, o konforu kırmamak adına korkup kaçtığınız fırsatları, kaostan ne kadar korktuğunuzu hatırlayın.
Günün sonunda şunun farkında olmalıyız.
Risk almak, cesaret göstermek, kaosa maruz kalmak insanı geliştiren şeylerdir.
Ama kaos her daim güzellenecek bir şey de değildir.
Yorucudur, yıpratıcıdır.
Üstelik eğer ki kaostan öğrenilenler düzene hizmet etmiyorsa bir anlamı da yoktur.
O ejderhayı yenip hazineyi ele geçirenler, Kaos
ve düzeni sınırlarla ayrılmış iki farklı toprak parçası olarak düşünün.
Bizim yapmamız gereken bir ayağımızın düzende öbürünün de kaosta olmasıdır.
Kaostan öğrendiklerimizle...
düzene hizmet etmektir.
Hayatını tam düzen ve kaos ortasında konumlayan bir kişi potansiyelini sonuna kadar gösterir.
Hem sağlıklı bir sosyal çevreye aile inşa eder hem de bu hayatta aldığı riskler ve gösterdiği cesaretlerle kendisini yukarı çıkarır.
Bu kaos ve düzen uyumu Müzik dinlemeye çok benzer.
Müzik dinlerken tamamen bir akış halindeyizdir.
Çok keyifli bir süreçtir. Müziğin ilk dakikasında ritmini çözer, melodisini aklımızda tutarız.
Müzikte bir düzen oluşur.
Ama o müziğin nakarat kısmına geçtiğimizde bir yenilikle karşılaşırız.
Her zaman çalan o melodi değişir ve müzik kaosa kayar.
Sonra tekrar düzen ve sonra da tekrar bir kaos.
Düzen ve kaos arasında gidip gelen bu ritim...
bizi müziğe bağlar. Adem ve Havva'nın hikayesi tam da bir düzen kaos hikayesidir.
Adem ve Havva cennetteyken pek de farkındalıklı kişiler değillerdi.
Örneğin çıplak olduklarını bilmiyor, veya bu çıplaklıktan utanmıyorlardı.
Ne zamanki o yasak ağaçtan elmayı yediler ki bu ağacın başka bir ismi de iyiyi kötüyü bilme ağacı olarak geçer.
Bu meyveyi yedikten sonra kendi çıplaklıklarını fark edip yapraklarla örtülmeye çalıştılar.
Çıplaklık gerçekten de tarih boyunca utandığımız bir kavram oldu.
Şu an dünya üzerinde çıplak kaldığında utanmayacak bir kişi yok.
2-3 yaşındaki bebekler bundan istisna.
Hatta biz insanların en büyük korkularından biri halka açık bir yerde çıplak kalmak.
O mahrem tarafımızı herkesin görmesi.
Adem ve Havva'daki kaos ise çıplaklıktan ziyade yılanda yatmakta.
O yılan kılığındaki şeytan, Adem ve Havva'yı ayartmaya çalıştığında Tanrı tüm bu olanların farkındaydı.
Yılanı engellemedi ve Adem ve Havva da yılanın tuzağına düştü.
Sonuç olarak Tanrı bu ikisini cennetinden kovdu.
Adem ve Havva ilk başta bir düzen içindeydiler.
Cennette her şey yerli yerindeydi ve kaosa dair de bir eser yoktu.
Tam bir huzur hali. Peki Tanrı neden yılanı onlardan kurmadı?
Onların düzenine karşı bir kaosun gelmesine izin verdi.
Çünkü onları test etmek istedi.
Ve bir insanı düzen içindeyken test edemeyeceğini biliyordu.
İnsan kaosla yüzleştiği zaman test edilir.
O yüzden dinlerdeki şeytan figürünü de bir nevi kaosun temsilcisi olarak görebiliriz.
Şeytan insanı ayartmaya çalışır, baştan çıkarmaya çalışır ve şeytana maruz kalıp onun tuzaklarından kendisini koruyabilen insan daha güçlü bir irade inşa etmiş olur.
Düzenine daha iyi bir dindar olarak geri döner.
Bazı ebeveynler kaostaki bu öğretici gücü pek dikkate almaz ve evlatlarını hep dışarıdaki tehlikelerden korumak ister.
Oysa bu evlat aşırı koruyucu anne babanın etkisiyle tırsak ve zayıf biri olarak büyür.
Onlara bağımlı olur. Ebeveynler çocuklarımı güvende tutacağım diye sürekli ısrar ederse bu sefer Onları güçlü yapma fırsatını kaçırır.
Dinlere göre Tanrı da evlatlarının güvende olmasından ziyade güçlü olmasını isteyen bir ebeveyn gibidir.
Bu yüzden şeytanın planlarını engellemez ve insanları ayartmasına izin verir.
Çünkü bu sayede o insanlara daha güçlü bir irade inşa etme şansı veriyordur.
Adem ve Havva'nın kendi çıplaklıklarını fark ettikleri zaman yaşadıkları o utanma anına geri dönelim.
Çıplaklık bizleri neden bu kadar korkutur ki?
Çıplak olmak, zayıf ve kırılgan olmak demektir.
İnsanlardan öte Tanrı karşısında çıplak olmayı hiç istemeyiz.
Duşta, banyoda aklımıza Tanrı geldiğinde utanırız.
Camiye namaz kılmaya giden bir Müslüman, kiliseye giden bir Hristiyan üstüne başına dikkat eder.
İnsan Tanrı huzurunda çıplak değil, giysili ve bakımlı olmak ister.
Ayrıca çıplaklık, yargıya açık olmak demektir.
Birçoğumuzun kendi vücuduna dair bir özgüvensizliği var.
Vücudumuzdaki belli yerleri beğenmiyor ve insanların da bu kusuru fark etmesini istemiyoruz.
Adem'den gelmişsek, kusurluysak, eksik, utanmış ve sınavı kaybetmiş biriysek, nihayetinde çıplaksak, neden kendimize özen gösterelim ki?
Podcast'ın başındaki meseleye geri dönüyoruz.
İnsan, köpeği için yazılan reçeteye özenle yaklaşırken neden doktorun kendisine yazdığı reçeteye hiç özen göstermez?
Çünkü insan kendisini o kadar iyi tanır ki kendisine gereken değeri en başta vermez.
Tüm iğrenç düşüncelerimizi, kusurlarımızı sadece biz kendimiz biliyoruz.
Kendimizden soğumak için o kadar fazla nedenimiz var ki.
Bu yüzden masum ve dünyadan bir haber evcil hayvanlarımıza yeri gelince kendimizden bile daha çok değer veriyoruz.
Çünkü onlara düşman olmak için bir sebebimiz yok.
ama kendimize düşman olmak için tonlarca sebebimiz bulunmakta.
Bu farkındalığımızdan da öte, insanları sorumluluk sahibi olarak görürken hayvanları öyle görmüyoruz.
Mesela köpeğimiz evimize pisledi.
Bu olaylardan sonra evcil hayvanımıza tatlı bir tonla karışık sinirlensek de onları asla kapı dışarı etmeyiz.
Sineye çekeriz. Sonuçta bu hayvanlar bizler gibi düşünebilen, sorumluluk alabilen canlılar değillerdir.
Tablomuzu çizen kedi, sahibim iğrenç biri ve onu cezalandırmalıyım diye düşünmez.
Muhtemelen tablodaki bir figür kafasını karıştırmış ve ondan dolayı çizmiştir.
Ama bir arkadaşımız tablomuza zarar...
veya köpek örneğinde olduğu gibi evimizin tam orta yerine pislese onu oracıkta mahvederiz.
Çünkü biz insanlar farkındalıklı, sorumluluk sahibi canlılarız.
Mevzu kötülük olduğu zaman da hayvanlardan farklılaşıyoruz.
Bir hayvan diğerini yiyor, e tamam yiyor da keyfi için değil, hayatta kalmak için ona zarar veriyor.
Öyle programlanmış. Oysa biz insanlar başka bir insana zarar vermek istediğimizde tamamen zalim motivasyonlarla hareket ediyoruz.
Hiçbir canlı avlamak istediği canlıya bilerek isteyerek işkence yapmaz.
bir an önce mideye indirmek ister.
Oysa biz insanlar tarihte nefret ettiğimiz insanlara karşı türlü işkenceler yaptık.
İşkence aletleri sadece bizim türümüze özel.
Şu an benzer işkenceleri psikolojik olarak yapıyoruz.
Eğer ki insan tüm bu karanlık taraflarına rağmen kendisine bakmak, kendisine yönelik sorumluluk almak istiyorsa önce kendisine saygı duymalı.
Ama bu o kadar da kolay değil.
Tanrı'nın gözünden düşen Adem gibi insan da kendisine kovulmuş gözüyle bakar.
İşin aslı insan kendisine ben saygıyı hak ediyorum, ben değerliyim gözüyle bakmalı.
Bu hayatta bir görevi olduğunun ve insanlara katacak güzel etkilerinin bulunduğunun farkında olmalı.
Kendimize tıpkı çocuğumuz veya sevdiğimiz birine yaklaştığımız gibi, üçüncü bir gözle yaklaşmalıyız.
Kendimize sadece kendimiz olarak bakmak, tüm o karanlık taraflarımızı bize hatırlattığından kendimize karşı soğumamıza sebep olur.
Kendimize sanki bakmakla yükümlü olduğumuz biri gibi yaklaşmalıyız.
Böylece kendimiz için gerçekten iyi olan başımıza gelecektir.
Kendimiz için iyi olan derken hep mutlu olmaktan da bahsetmiyorum.
Bir çocuk durmadan şeker ister ve şeker yiyince mutlu olur.
Ama onun iyiliğini düşünen bir anne, çocuğuna öyle her istediğinde şeker vermez.
Çünkü günün sonunda o çocuğun genel iyiliğini hesap eder.
Mutlu ve iyi kavramları her zaman aynı anlamlara gelmez.
Kendi iyiliğimizi düşünürken illaki mutlu olacağız fikrine takıntılı olmak anlık zevk veren ama sonrasında bizi kötü etkileyecek bağımlılıklar geliştirmemize sebep olabilir.
Günün sonunda kendimizi mutlu etmekten ziyade Kendimize iyi gelmek, odağımızda olmalı.
Değer verdiğimiz birine sözler verirken o sözleri ne kadar da önemsiyoruz değil mi?
Eğer ki sözlerimi tutmazsam, değer verdiğim bu kişiyle aram açılır diye bir hassasiyet gösteriyoruz.
İşte kendimize verdiğimiz sözlere de aynı hassasiyetle yaklaşmalıyız.
Kendimizin yanında insanlar karşı genel algımızı da karamsarlığın tuzağına kaptırmamak gerekiyor.
Evet insanlar hayvanlardan daha zalimleşebiliyor, kötülükten keyif alabiliyor.
Ama insanlığın aydınlık taraflarını da fark etmek gerek.
İşte ki o düzensiz, kaotik yaşamlardan nerelere geldik?
Neleri inşa ettik, neleri başardık?
İnsan türü yaptı bunların tüm hepsini.
Ailelere bakın. İnsanın sevdiği uğruna ne kadar da mücadeleci ve fedakar olabildiğini görün.
Başına gelen tüm belalara karşı hayata tutunabilen insanları düşünün.
Günün sonunda şunu fark edeceğiz.
Biz insanlar zannettiğimizden daha güçlü, daha iyiyiz.
Bu potansiyel harekete geçmek için bizi bekliyor.
Ve ilk adım... Kendimizin saygıyı ve değeri hak ettiğinin bilincinde olmak.
Kendimize sanki bakmaktan yükümlü olduğumuz biri gibi davranmalıyız.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
