
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik
Kedilerden hayata dair ne öğrenebiliriz? Kitap: Feline Philosophy - John Gray
Transkript
Altyazı M.K.
Kediler bize hayata dair ne öğretebilir?
Daha doğrusu kedilerin bir hayat felsefesi var mıdır?
Kedilere felsefi canlılar diyebilir miyiz?
Bir kere kedilerde en bariz olan duygulardan birisi merak duygusu.
Meraklı canlılar gerçekten. Biz de meraklı insanlarız ve felsefede merak duygusuna çok dayanıyor.
Merak ediyoruz tanrı var mı?
Ölümden sonra yaşam var mı?
Veya bu hayatın anlamı ne? Ama kedilerde o merak duygusundan hareketle kediler felsefi canlılardır demek o kadar da kolay değil.
Çünkü felsefede aynı zamanda bir kaygı da var.
Bir arayış da var. Bir gerginlik var.
Oysa kedilerin hayata karşı böyle bir kaygısı yok.
Kediler biz insanlar gibi hayatı nasıl yaşamalıyım tarzı sorular sormuyorlar kendilerine.
İlginç bir ikili durumları var.
Bir taraftan çok kaotikler kediler.
Bazen bildiğin bela getirirler.
Ama bir taraftan da çok sakinler.
Hatta suacı gibiler. Kedilerin ve daha doğrusu hayvanların bir yaşam felsefesine ihtiyacı yok.
Çünkü sadece yaşıyorlar. Yaşamakla meşguller.
Biz insanlar pek öyle değiliz.
Kafa patlatmadan veya felsefe yapmadan yaşamak bizim için çok zor.
Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez diyor ya Sokrates.
Ama şöyle bir durum da var. Hayatı çok fazla sorgulanmıyor.
Google'ayınca bu sefer yaşadığın hayatta tam hayat olmuyor.
İnsan hep bu hayatta bir şeyler istiyor.
Bir amaç istiyor, mutlu olmak istiyor veya birini istiyor.
Genel bir memnuniyetsizlik hali var insanda.
Oysa kediler pek böyle değiller.
Yaşıyorlar sadece. Gayet hallerinden memnun gözüküyorlar.
Kedileri bu kadar sevmemizin ve belki de kedilerin karakterlerinden bu kadar büyülenmemizin sebebi de burada yatıyor.
Çünkü kediler bizdeki o eksik tarafı, o sakin, gevşek, rahat yaşam tarzını yansıtıyorlar.
Bu podcastta odaklanacağımız kitap John Gray'in Kedi Felsefesi veya Fel'in Filosofi kitabı.
Filozofların kedilere dair ilginç fikirleri de var.
Örneğin Schopenhauer'a göre şu an sevmekte olduğun kedi ile 100 sene önceki sokakta dolaşan kedi aynı kediydi.
Ama soruyoruz kendimize, hani bu ne kadar saçma bir düşünce.
O an benim sevdiğim kedinin kendine has özel bir benliği var.
100 sene önceki kedi de ayrı bir farkındalık, ayrı bir bilinç içeriyordu.
Schopenhauer buna çok katılmıyor.
Hani nasıl ki kendimizi diğer insanlardan ayrı özel görürüz ya, kedileri de böyle görmeye meyilliyiz.
Benim kedim diğer kedilerden farklı.
Veya her kedi kendi çapında diğer kedilerden farklı.
Oysa Schopenhauer'a göre yalnızca kediler de değil tüm insanlar, hepsi aynı bir özden geliyordu.
Platon'un idealar kavramına benziyor mesela.
Özünde tüm canlılık aynı arzuya, yaşama arzusuna dayanıyordu.
Ve hepimiz de nihayetinde bu yaşama arzusundan nasiplenmiş ortak formlardık.
Benlik dediğimiz şey, o ben farklıyım algısı, Schopenhauer'a göre bir ilizyondu.
Descartes'e geçersek onun kedilere karşı tavrı bir tık daha sert Chopin'a olarak kıyasla.
Bir kere Descartes'e göre kediler ve hatta tüm hayvanlar özünde bir robottu.
Çünkü düşünemiyordular, düşünme becerileri yoktu.
Descartes'ten hatırlarsak kendisi ruhumuzun o varlığımızın tescili olarak düşünme eylemini örnek gösterirdi.
İnsanlar vardı ve bir ruha sahiptiler çünkü düşünebiliyorlardı.
Oysa hayvanlar refleks bazı hareket eden düşünme becerisinden yoksun bir nevi robotlardı.
Ve Descartes bu aşamada kritik bir fikre varıyor.
Hayvanlarda bir düşünme yetisi yoksa ve nihayetinde bir ruh da yoksa o zaman bu hayvanlar acı çekmiyor.
Çünkü ruhu olan biri acı çeker.
Descartes hayvanların acı çekmediği fikrine vardıktan sonra hayvanlar üzerinde bir tık tatsız deneyler yapmaya başladı.
Bildiğin anestezi falan olmadan kedilerin içini açtı, onları deşti biçti mesela.
Hatta bir ara kedinin birini pencereden dışarı atmış.
O an kedi çığlığa benzer sesler çıkarmış ama Descartes'e göre bu sesler hiç de gerçek bir acının sesleri değil, o robottan çıkan mekanik seslerdi.
Montaigne'in kedilere dair şöyle meşhur bir lafı vardı.
Kedinle oynarken ben mi onunla zaman geçiriyorum yoksa o mu benimle zaman geçiriyor?
Montaigne'in felsefeye bakış açısı bir tuhaftı.
Hatta kitapta kendisinden antifilozof olarak bahsediliyor.
Montaigne'in derdi muazzam bir felsefeci olmak, evrenin sırrını çözmek veya o hakikate ulaşmak değildi.
Felsefenin nihayetinde bir sınırı olduğunu düşünüyordu.
İnsan felsefeye çok takıntılı olduğu için bir yerden sonra nasıl yaşaması gerektiğini unutuyordu.
Felsefeye saplanıp kalmak insanı yaşamaktan, direkt hayatı yaşama eyleminden koparıyordu Montaigne'e göre.
Oysa hayvanlar yaşamayı bizden çok daha iyi beceriyorlardı.
Çünkü nasıl yaşanması gerektiğine dair, İçlerinde bir sezgi vardı.
Sadece o sezgiyi takip ediyorlardı.
Montaigne'in bu bakış açısı sanki insanın çok da özel olmadığını, hatta hayvanların daha bir kabiliyetli olduğunu gösteriyor yaşamaya dair.
Ve Montaigne böyle düşünerek çağındaki Hristiyan veya Batı felsefelerinden bir nevi ayrılıyordu.
Çünkü bu felsefeler veya Hristiyanlık nihayetinde...
insanı merkeze alırdı. İnsan tüm canlılardan daha üstündü.
Çünkü Tanrı insanı yaratırken kendi ruhundan üflemişti.
Sadece dini değil, felsefi açıdan da insan şu açıdan üstündü.
Çünkü bir aklı vardı. Felsefe yapabiliyordu.
Oysa Montaigne'e göre bu durum pek de öyle değil.
İnsan nihayetinde yaşamayı pek de beceremeyen bir canlı.
Bazı filozoflara göre felsefenin nihai amacı o ataraxia dediğimiz ruh haline ulaşmaktı.
Peki neydi ataraxia? Hiçbir konu hakkında yargıda bulunmadığın o dingin ve sakin ruh halini yakalamak.
Bir nevi felsefe bile yapmamak, sadece yaşamak.
Ne doğru ne yanlış ayrımına girmek, ne inanmak ne de inkar etmek, sadece o huzurlu bir şekilde yaşamaya devam etmek.
Ama bu filozoflar Ataraxia'ya ancak felsefe yaparak ulaşabileceğimizi düşünüyordu.
Yani önce felsefeyle yola çıkacaktık, daha sonra bu Ataraxia ruh haline ulaşacaktık.
Oysa Montaigne felsefeye o kadar da güvenmiyordu.
Montaigne'e göre hiçbir felsefe, hiçbir düşünce akımı bizi o Ataraxia haline ulaştırmayı başaramayacaktı.
Kitap bu yüzden Montaigne'e antifilozof...
tabirine uygun görmüş. Çünkü bir nevi felsefe karşıtlığı var.
Kediler de bu açıdan Montaigne'in fikrine benziyor.
Çünkü o Ataraxia dediğimiz ruh halini kedilerde görebiliyoruz.
Ve kediler buraya felsefe yaparak gelmediler.
Felsefi bir canlı olmadıkları için bu ruh halini benimseyebiliyorlar.
Kediler yaşıyorlar sadece. Olaylardan o kadar da fazla etkilenmiyorlar.
Günün sonunda o dingin ruh hallerini illaki muhafaza ediyorlar.
Şimdi tarih boyunca kedi ve insan ilişkisine odaklanalım.
Bir kere kediler bize çok yardımcı canlılar.
Çünkü kemirgenleri avlıyorlar.
Evimizde bir kemirgendir, yılandır, faredir bu tarz canlıların olmasını istemeyiz.
Bir kere yemek deposunu tüketirler bu canlılar.
Hadi onu geçtim, iğrenç canlılardır.
Bir evde fare gördüğümüzde hemen midemiz bulanmaya başlar.
Ama kediler, özellikle yaban kedileri, faredir, kemirgendir bu tarz canlıları çok iyi avlarlar.
Bu yüzden biz de fark ettik ki tamam bizim kedilere ihtiyacımız var.
Bu kediler bize fayda sağlıyor.
kedilerin faydasını geçtim.
Kediler çok tatlı canlılar.
Görüp görebileceğiniz en estetik canlılardan biri kediler.
Hadi kedigiller genel olarak estetik ama kedinin yeri çok ayrı.
O kedi gözü mesela. Diş yapısı, o minyatür küçük hali.
Hem o yabanıl tarafı hem de o sakin yumuşak tarafı.
Kediler çok tatlı, çok hoşumuza giden canlılar.
Gerçi kediler birçok açıdan diğer canlılardan da çok farklı.
Aslanlar mesela genelde grup halinde avlanırken kediler yalnız avlanmayı tercih eder.
Hatta avlanma tarzları bile değişkendir.
Genellikle pusu kurmayı tercih ederler.
Direkt savaşmaktan ziyade.
Bu yüzden geceleri avlanmayı daha çok severler.
Kediler yalnızlığa daha yatkın canlılardır.
Tabi illa ki diğer kedilere yaklaşırlar ama iş başa düştüğünde...
Çiftleşmek gerektiğinde falan yaklaşırlar.
Kedilerdeki gruplaşma da diğer hayvanların gruplaşmasından farklı.
Arada tabi dominasyon veya grup ayrımı olsa da aslan veya kurta göre çok farklı kedi gruplaşması.
Örneğin aslan veya kurt gruplarında illaki bir alfa erkek, alfa aslan, alfa kurt görüyoruz.
Ama kedi gruplaşmasında pek öyle bir şey yok.
Grubun her üyesi ayrı bir telden çalıyor.
Tabi kedileri seviyoruz falan dedik de kedilerin seveni kadar sevmeyeni de var.
Kedileri kötü, lanetli hatta şeytani görürlermiş.
Kedi yakmalı, kedi asmalı, kedi pişi...
ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Kedilerdeki o sakin, kayıtsız ruh halini o kadar kıskanıyor ve o kadar istiyor ki ama bir taraftan da ulaşamıyor.
O yüzden bu kıskançlık, haset en sonunda kedilere işkenceye varıyor.
Kedilerin diğer hayvanlara kıyasla yalnız kalmayı daha çok tercih etmelerinin sebebi canlarının da kolay kolay sıkılmaması.
Kediler illaki yapacak bir şey buluyorlar.
Oysa biz insanlar çok farklıyız kedilerden çünkü çok kolay sıkılıyoruz.
İnsan genelde yalnız kalınca yapacak bir şey arıyor ya da bir insan arıyor.
İnsanla kedi arasındaki ilişkide hep bir mesafe var.
yarı evcil, yarı yabani bir haldeler.
Mesela köpekler öyle değil.
Köpekleri evcilleştirmeyi çok iyi başardık.
Bir köpek sahibine karşı son derece sadık mesela.
Veya sahibi onu terk ettiğinde köpek depresyona giriyor.
Oysa bir kedinizi terk etseniz kedi ertesi sabah hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam eder.
Kediler insanlara karşı hem sıcak hem soğuk.
Sonuç olarak kediyle arandaki o duvarı hissediyorsun.
Kedilerden felsefeye geri dönelim.
Felsefenin en temel sorulardan biri bu hayatı nasıl yaşamalıyız?
Epikürcülere göre bu hayattaki en önemli şey hazdır.
Ama epikürcülere dair şöyle bir algımız var.
Eğer ki hayattaki en önemli şey hassa o zaman epikürcüler muhtemelen zevk alemleri içinde alkol, cinsellik, ziyafet, tüm dünyevi zevkleri sonuna kadar yaşayabildikleri bir hayatı istiyorlar.
Ama durum pek öyle değil. Epikürcüler tam tersi alçak gönüllü diyebileceğimiz bazı zevkleri kısıtlayarak asıl zevke ulaşabileceğimizi düşünüyorlardı.
Hazcılık, hedonizm gibi değildi yani epikürcülük.
Günün sonunda o ataraxya dediğimiz kaygısız, telaşsız ama bir taraftan da keyfin olduğu o ruha ulaşmak istiyorlardı.
Epikürcülük Budizm'e benziyordu bu açıdan çünkü Budizm'de beklentilerin veya zevkin azaldığı takdirde acının da azalacağını düşünüyorlardı.
Stoacılık daha çok düşüncelerimizi kontrol ederek hayatın zor tarafıyla mücadele etmeyi öğretmek istiyordu bize.
Neyi kontrol edip neyi edemeyeceğinin farkına var.
Kontrol edemediklerini kabullen.
Edebildiklerini de kontrol et ve rayına sok.
Stoacılarda kaderci bir görüş açısı da vardı bu arada ki onlara bayağı yardım ediyordu bu kaderci görüş.
Evrende bir akıl vardı ve her Her şey bu evrendeki aklın kontrolünde gerçekleşiyordu.
Başına gelen talihsizliklerden yakınmanın pek bir sebebi yoktu çünkü nihayetinde bu akıllı duanın sonucu bunlar başına gelmişti.
İlla ki bir hikmeti vardı bunların.
Bu bahsettiğim felsefeler işlevli olsalar da hayatla tam anlamıyla mücadele göstermek için yeterli gelmiyordu.
Çünkü hayat öyle kaotik bir cümbüştü ki bazen illa ki bazı felsefelerin patladığı yerler oluyordu.
Ölüm kavramı veya dünyadaki kötülükler, vahşetler bunlar insan zihniyle veya felsefeyle çözüldü.
Söyleyebilecek şeyler değiller pek.
Ama insan arada kalmış bir canlı, farkındalığı var, bir şeyleri bilmek istiyor.
Bu yüzden felsefe yapmaktan da kendini alıkoyamıyor.
Ama günün sonunda bu farkındalık insana muazzam bir acı veriyor.
Şimdi kedilerde ahlak kısmına geçelim.
Kedileri o kadar da ahlaklı canlılar olarak görmeye yatkın değiliz.
Hatta kedilere genelde nankör diyoruz.
Kedilere dikkat edin bir vicdan azabı, bir pişman olma.
Bu tarz durumlar pek göstermiyor kendini kedilerde.
Kedilere sahibi kızsa o kadar umursamaz mesela.
Köpekler öyle değil ama. Bir köpeğe sahibi kızsın köpek bildiğin depresyona girmeye başlar.
Hatta sahibinin gönlünü almaya çalışır.
Ama kedilere kızsan kediler de sana kızar.
Kedilerde pek bir ahlak sıkıntısı yokken biz insanlar ahlak kavramına çok da...
Bir insan empati yapabilmeli, fedakar olmalı deriz kendimize.
Oysa kediler bu skalada bencilliğe daha çok yakındırlar.
Ama biz de inşa ettiğimiz ahlak sistemlerinin altını kazdığımızda nihayetinde bencillik çıkar.
Dinlerdeki cennet-cehennem kavramları boşuna değildir.
İnsanın doğası bencilcedir ve doğal olarak da ahlak sistemlerinin de kalıcı olabilmesi için insanın o bencil doğasına hizmet etmesi gerekiyordur.
Kedilere bencil deyince kafamızda ne canlanıyor?
Egolu, farkındalığı, benliği olan canlılar.
Oysa kedilerin benliği ve farkındalığı o kadar da yok.
1970 yılında hayvanlarda kendini tanıma, öz farkındalık ve benlik testi yapıldı.
Bazı hayvanları ayna karşısına yerleştirdiler ve hayvan o an aynada kendini tanıyabiliyorsa gelişmiş bir benliği var denildi.
Bunun için hayvana renkli bir kalemle bir işaret bırakıldı.
Ve bu işaret öyle bir yere bırakıldı ki sadece aynaya bakınca görebilir.
Eğer bir hayvan aynaya bakıp yansımasında o işareti görünce, daha sonra dönüp kendine bakıp o işareti bulmaya çalışınca farz edildi ki bu hayvanın gelişmiş bir benlik.
Farkındalık kapasitesi var.
Şempanzeler veya goriller bunu çok iyi yaptı mesela.
Hemen aynada kendini tanıdılar.
Ama kediler aynada kendilerini tanıyamadılar.
O an aynadakini farklı bir kedi gibi gördüler.
Yani kedilere egoist veya bencil derken o kadar da haklı değiliz aslında.
Çünkü kendilerini bile tanıyamıyorlar.
Kediler günün sonunda sadece çevresini değil kendisini bile ciddiye almayan canlılar.
Kediler ve aşk konusuna geçelim çünkü bu kısımda ilginç bir hikaye var.
Gabriel Colette ismindeki yazarın Kedi isminde kısa bir öyküsü var.
Hikayemiz bir çifte anlatır.
Kimi ismindeki kadın kocasına deli gibi aşık olmasına rağmen benzer etkiyi kocasından göremez.
Çünkü kocası karısından çok evde beslediği kediye daha çok aşıktır.
Kimi en son bu kediyi deliler gibi kıskanmaya başlar.
Ve en son kediyi pencereden aşağı atar.
İşin komik tarafı kediler dört ayak üstüne düşer ya.
Kimi pencereden kediyi attığında kedi ölmez.
Sadece sakatlanır. Bu durum kocasının kulağına gider.
Kocası tabii kafayı yer, çok sinirlenir.
En son kedisini dağılıp eşini terk eder.
Hikayeyi incelediğimizde bu kocanın da yavaş yavaş psikolojik açıdan kediye yakınlaştığını görürüz.
Kediye aşık olan bu koca yavaş yavaş kedi gibi davranmaya başlar.
Kemi ise bu hikayede kediden en uzak özelliği ve belki de en insani duygumuzu temsil eder.
Kıskançlık. Kıskançlık insanlarda bariz olarak kedilerden daha fazladır.
Kedilere bakın o kadar da kıskanç değildir çünkü kıskançlığın temelinde umursama vardır.
Mesela köpekler kıskançtır.
İlgini bir köpekten çevirip başka bir şeye yönelt hemen o köpek senin ilgini tekrar kazanmaya çalışır.
Oysa kediler pek umursamazlar.
Ve bu hikayede kemi karakteri o umursayan, kıskanan tavrıyla insanın kediden farkı olan kıskançlığı ve umursamayı gösterir.
Antik Mısır'ı biliyorsunuz.
Antik Mısır'da hayvanlara verilen önem çok fazlaydı.
Hatta tanrı figürleri genelde hayvan ögeleri içermekteydi.
Değerli hayvanlardan biri köpekti.
Çünkü köpekler korumacıydı, insanlara sadıktı.
Ve Antik Mısır tanrıları da bazı köpek ögelerine sahipti.
Tabi kedi formunda tanrılar da vardı.
Kedilerin de köpekler gibi faydası illaki vardı o dönem.
Podcast'ın başında demiştik.
Kediler kemirgenlere karşı çok güçlü bir silahlar.
Ama Antik Mısır'daki insanlar kedilere sadece faydalı oldukları için değil, aynı zamanda...
Gizemli, mistik ve hoş oldukları için de yanlarında tuttular.
Kedilerin inşans getirdiğine inandılar.
Yani o zamanlarda bile kaç sene öncesinde kediler tatlı, hoş ve insanın yanında bulundurmak isteyeceği bir canlıydı.
Şu an bile sokakta kedi görmek çok hoşumuza gidiyor.
Bir eve misafire gittiğimizde hemen kedi varsa oynamak istiyoruz.
Cami gibi özel yerlerde bile kedinin bulunması insana sıkıntı yaratmıyor.
Kediler gerçekten de iyi ki varlar diyebileceğimiz 3-5 canlıdan biridir muhtemelen.
Sonuç olarak yavaştan toparlayalım.
Kediler hayata dair bize ne öğretebilir?
İşin açıkçası kedilerin dili olsa ve kedilerle konuşsak bize bir şey öğret desek kediler muhtemelen bizi ciddiye bile almaz.
Ya hadi yürü git filan der. Ama kedileri biz gözlemleyerek şunları öğrenebiliyoruz.
Kendimizi çok fazla ciddiye almamız gerekmiyor.
Bizi hak etmeyen birine deliler gibi bağlanmamız da gerekmiyor.
Hayatın kendisinde bile o kadar ciddiye alınacak tarafları yok.
En son belki de bize iyi gelecek olan şey hayat budur deyip Yaşamaya devam etmek.
Ben kedilere bakınca hep bir huzur görüyorum.
Sanki hayatı olduğu gibi çoktan kabullenmişler.
Ağızları olsa konuşsa hayat işte hayat böyledir diyecek gibi kediler.
Mutlu hayvanlar demek zor ama huzurlu hayvanlar diyebiliriz kediler için.
Ve huzur da mutlu olmaktan daha değerli geliyor bana.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
