
Zihinsel ve bedensel iyi oluş yolculuğunda, anlaşıldığını hissettiğin alan Terappin yanında. PORTAL25 koduyla ilk seansın 2026 sonuna kadar %25 indirimli! #AnlaşılmakİyiGelecek
Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir.
Transkript
Trapin Portal'a yansımayı sunar.
Spor müsabakalarında görmeyi en çok sevdiğim senaryo hangisi biliyor musunuz?
Dezavantajlı olan takımın kazanması.
İngilizce tabirle underdog olanın yani.
Küçük bir takımın elit seviyedeki bir takımı yendiği maçlara bayılıyorum.
Çünkü bu küçük olanın devlere karşı olan bu zaferinde aslında önemli gerçekler yatıyor.
Bu sadece tek bir sefer de olmuyor.
Spor tarihi bizlere defalarca küçük takımların, büyük takımları yendiği senaryoları göstermiştir.
Üstelik küçük takımlar büyükleri öyle şanslı oldukları için, talih onlara güldüğü için yenmiyor.
Bu beklenmedik zaferlerin...
arkasında bir zihniyet ve taktik var.
Dezavantajlı gözüken tarafın kendine has avantajları ve tam tersi avantajlı gözüken tarafın da kendine has dezavantajları olabiliyor.
Bu podcastimizde Malcolm Gladwell'in Davut ve Goliath kitabından hareketle avantaj kavramının ikili tabiatını gerçek tarihi örnekler üzerinden işleyeceğiz.
Ve hazırsak başlayalım.
İlk hikayemiz Hindistanlı basketbol koçu Vivek'in hikayesi.
Vivek normalde basketçi değil, yazılımcıydı.
İş bulma bahanesiyle Amerika'ya göç etti ve burada kendisine bir aile kurdu.
Bir kız babası oldu. Vivek'in kızı 12 yaşındayken eğitim aldığı okulun basket takımında oynuyordu.
Ve baba basketbola pek bir ilgisi olmamasına rağmen kızının oynadığı takımda koçluk yapmaya başlamıştı.
Vivek'in işi zordu. Takımının seviyesi oynadığı lige göre epey düşüktü.
Kızların bireysel becerileri kısıtlıydı.
Ve büyük takımlarla mücadelesinde bariz bir yetenek farkı gördü.
Ama Vivek tüm bu meseleye yazılımcılığın ona verdiği teknik analizle yaklaşacaktı.
Büyük takımlar küçük takımları ezip geçiyordu.
Çünkü küçük takımlar tam da büyük takımın istediği formülle sahaya çıkıyordu.
Risk almayalım, fark yemeyelim mantalitesiyle maçlara çıkan küçük takımlar tabii ki büyük takım maçlarından yenilgiyle ayrılıyordu.
Vivek öğrencilerinden böyle güvenli bir taktik istemedi.
Kızlara risk aldıracaktı.
Hani internet meme kültüründe sığır pres denilen bir tabir vardır ya.
Genelde futbol için kullanılır bu tabir.
tam da atağa çıkacakken senin tüm oyuncuların rakibi onların sahasında boğmaya başlar.
Önde baskı yaparlar ve bu sayede rakibi hataya zorlayıp atağa başlamasını engelleyip kontra atak kovalarlar.
İşte Vivek kızlardan tam olarak bu önde baskı taktiğiyle maça başlamalarını istemişti.
Evet riskli bir taktikti.
Karşı takımın bir oyuncusu başarılı bir uzun pas attığımı ön baskı yapan 2-3 oyuncuyu birden oyundan düşürebilir ve rahatça sayı alabilirdi.
Ayrıca önde baskı yapmanın verdiği adrenalinle rakip takıma faal da yapılabilir.
Oyuncu cezalı Ama Vivek bu riski alacaktı.
Çünkü elinde başka çaresi yoktu.
Güvenli oynamaya devam ettiği sürece yetenekli rakipleri yenmesi imkansız gibi bir şeydi.
Sonuç olarak koç kızlara haftalarca önde baskı yapıp rakibin atak yapmasını engellemek üstüne taktik antrenmanı yaptırdı.
Ve sonucunda ne oldu dersiniz?
Kızların bu vasat gözüken takımı ligde muazzam bir başarı gösterdi.
Ligin en iyi takımını bile yendiler.
Çünkü bu iyi takımlar önde baskı yemeye hiç alışkın değildi.
Hiçbir küçük takım böyle bir risk almamıştı, cesaret edememişti.
Hepsi güvenli oynayalım zaten muhtemelen kaybedeceğiz mantalitesine hapsolmuşlardı.
İşte Vivek ve öğrencilerinin hikayesi bizlere dezavantajdaki avantaja veya avantajdaki dezavantaja bir örnek gösterir.
Eğer büyük bir takımsanız oturmuş bir sisteminiz vardır.
Bu sistem rakiplerinizin neredeyse hepsi için çalışır.
Ama Vivec'in takımı gibi alışıla gelmedik bir sisteme sahip bir takımla karşılaştığınız zaman bu sisteminiz hata verebilir.
Büyük takımsanız yeniliğe daha kapalı, daha katı bir sisteme bürünürsünüz.
Çünkü yıllardır size başarı getiren sistem bu sistemdir.
Durduk yere neden risk alıp yeni sistemler deneyesiniz ki?
İşe yarıyordur sonuçta. İşe yarayan bir şeye dokunmak istemezsin.
Eğer küçük bir takımsanız bir sisteme sonuna kadar sadık kalmanıza gerek yoktur.
Sonuçta o sisteminizin de pek işe yaradığı söylenemez.
Kaybedecek bir şeyiniz yoktur.
Zaten büyük takımla çıktığınız maçta büyük ihtimalle yenileceksinizdir.
O vakit neden risk alıp alışıla gelmedik bir taktikle maça çıkmayasınız ki?
Spor tarihinde underdog dediğimiz ve kaybedeceği tahmin edilen takımların büyük bir sürprizle elite bir takımın yenmesinin altında Vivek'inkine çok benzer bir matematik yatar.
Bu takımlar risk almışlar ve karşı takıma...
ne yapıyor ya bunlar hissini uyandırmışlardır.
Karşı tarafı psikolojik olarak kaygı moduna soktukları andan itibaren imeği arkalarına alır ve zafer kazanırlar.
İspanya'da bir ikincilik takımının Barcelona ve Real Madrid'i yenebilmesi veya bizim ligimizde daha önce adısını duyulmamış bir kulübün dört büyükleri yenmesi buna benzer bir örüntüyle açıklanabilir.
Üstelik bu örüntü sadece spor müsabakalarında değil, insanlığın birbiriyle girdiği her türlü rekabet savaşında kendisini göstermiştir.
Geri gelir askeri arenada benzer sonuçlar görürüz.
Sayıcaz olan, teknolojik açıdan geride olan bir taraf bazen öyle tahmin edilemez, öyle abuk sabuk bir stratejiyle savaşa çıkar ki karşı taraf ne olduğunu anlamadan kendilerini kaybetmiş bir halde bulurlar.
Ama günümüzde herkes sporu takip ettiği için ve sporda savaşa kıyasla çok daha masum bir aktivite olduğu için bu avantaj-dezavantaj diyalektiğini sporla açıklamak daha uygun olacaktır.
Devam edelim. Mesela büyük takımlarda genelde o takımı ayakta tutan tek bir yıldız oyuncu olur.
Chicago Bulls'tan Michael Jordan'ı veya Barcelona'dan Messi'yi bu duruma örnek verebilirsiniz.
Michael Jordan çok tane Ve Messi şu an başka bir takımda.
Ama ben o prime zamanlarındaki kariyerlerini kastediyorum tabii ki.
Şikago ve Barcelona'yı yenen küçük takımlara bir bakalım.
Bu takımlar o yıldız oyuncuyu öyle güzel kapatır, onu öyle güzel etkisiz hale getirir ki maç içerisinde yıldız oyuncunun oyundan düştüğünü görürüz.
2020'de çıkan Michael Jordan belgeselini izleyenler hatırlayacaktır.
Şikago Bulls'un NBA'de rekor üstüne rekor kırdığı sezonda Detroit Pistons takımı, Michael Jordan'la bu yıldız takımı en çok zorlayanlardan birisi olmuştu.
Çünkü sadece Michael'ı 2-3 kişi tutmuyor.
Ayrıca ona sert fauller yapılıyor ve oyundan soğumasını sağlıyordu.
Michael Detroit oyuncularına sinir oluyordu ve duygusal oynamaya başlıyordu.
Ve o andan itibaren momentum Detroit Pistons tarafına geçmişti.
Benzer şekilde Inter takımının Barcelona'yı yenmesinde de benzerlikler görebiliriz.
Messi insanüstü bir oyuncuydu.
Çalım atmayı dünyanın en kolay işi gibi gösteriyordu.
Futbolda kurallar farklıydı ama.
Messi'ye sert defans yapmanın bedeli kırmızı kart olabilirdi.
Ama Inter takımı başka bir yöntem denedi.
Messi'ye karşı tamamen baskılı oynamak yerine, hareket edebileceği alanları kapattılar.
Kompakt bir defans sistemi kurdular ve Messi'nin dribbling fırsatlarını kapattılar.
Barcelona o an bu sisteme bir çözüm bulamadı ve kupayı inter kazandı.
Büyük takımlar bazen bir oyun taktiğine hep sadık kalma yanılgısına düşerler.
Sonuçta bu taktik hep işe yaramıştır ve anti taktikler tarafından sınanmamıştır.
Çünkü ortalama bir takım bu tarz alışıla gelmişin dışında anti taktikler kullanmaya genelde cesaret edemez.
İşte küçük takımlarda bu kaybetme lüksü pek olmadığından yeni formüller denemeye karşı bir cüret var.
Tabii ki de Detroit Pistons veya Inter küçük takımlar değillerdi.
Onlarda da muazzam yetenekli oyuncular vardı.
Fakat karşı taraf gibi 10 oyuncuya bedel insanüstü yıldızları yoktu.
Ve bunun iyi bir tarafı da yıldız etrafında şekillenmiş bir sabit sistemlerinin olmamasıydı.
Yeniliğe daha açıktılar. Avantajın dezavantajı veya dezavantajın avantajı derken bu durumu kastediyorum.
Bazen devleri yenmek göründüğünden daha kolaydır.
Ateşli bir spor müsabakasındaki tempodan daha yorucu bir tempo varsa o da gündelik hayatın temposudur.
Hepimiz bir koşuşturma ve bir şeyleri yetiştirme içerisindeyiz.
Sevdiklerimize zaman ayırırken bile yetiştirmemiz gereken işlerin hesabını yapıyoruz.
Peki bu hengamede en temel ihtiyaçlarımızdan birisi olan anlaşılma ihtiyacını yeterince karşılıyor muyuz?
Hele ki zihinsel ve bedensel sağlığımıza dair yaşadığımız problemleri sadece mevcut sosyal çevremize danışmak pratikte o kadar da etkili olmayabilir.
Neden bu problemlerimizi konuya vakıf uzmanlara anlatmayalım ki?
Altyazı M.K. Altyazı
M.K. Trap'ine
dair link ve indirim kodumuzu bu bölümün açıklamasına bıraktım.
Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.
Rotayı spordan alıp sanat ve bilime kaydıralım.
Sanat videolarımı takip edenler aşinadır.
Fransa, ressamların hep yolunun düştüğü bir ülke olmuştur.
Ve bunun sebeplerinden birisi, sanat tarihinin en prestijli sergisi olan Paris Salon'un burada yapılmasıdır.
Paris Salon, 1800 ve 1900'lü yıllarda en prestijli ressamların eserlerini görebileceğiniz kocaman bir sergi merkeziydi.
Eğer sen o dönemde bir ressam olsaydın, Paris Salon'a kabul almak bir oyuncunun Oscar kazanması gibi bir şeydi.
1800'lü yılların ortalarında bir grup ressam, kendilerini ispat...
batlama çabası içindeydiler.
Bu grubun içinde Eduardo Mane ve Claude Monet isminde tarihi adını yazdıracak ressamlar da bulunuyordu.
Eğer sanat videolarımı izlemişseniz bu iki ismi aşina olmuşsunuzdur.
Her neyse bu bahsettiğim küçük ressam grubu feci bir yokluk içindeydiler.
Resimlerini sergileyemiyor ve para kazanamıyorlardı.
O zamanlar bir ressam için en makul hedef Paris salonuna kabul almaktı.
Çünkü bu salona kabul alırsan kraliyet ressamı olma şansın vardı.
Kraliyet ressamı olursan muhteşem bir saygınlık elde eder ve feci paralar kazanırdın.
Bir ressam için tam anlamıyla dream job diyebilirdik.
Her ressamın açlıktan kırıldığı bir dönemde sen soylu ve zengin bir ressam oluyordun.
Paris salonu sadece belli kriterlere uyan resimleri kabul ediyordu.
Öyle kafana göre resim yapıp yollarsan red yiyeceğin kesindi.
Reddedilmekle de kalmıyordun.
Acımasız eleştirmenlerin hedefi de olabiliyordun.
Bazı ressamlar reddedilmekten ve mukayese edilmekten dolayı o kadar strese girmişlerdi ki kendilerine zarar verenleri görüyorduk.
Başlı başına stresli bir süreçti anlayacağınız.
Paris salon büyük balığın küçüğü yediği acımasız bir yerdi.
Salondaki yetkililerin sanat algısına uymak zorundaydın.
Eğer sergiye seçilmek istiyorsan onların istediği şekilde resim yapmalıydın.
Eski köye yeni adet çıkarmak diye bir şey yoktu.
Fakat bahsettiğim o mütemazı gruptaki ressamlarımız idealistti.
İzlenimcilik ismini verdikleri ve daha yeni yeni filizlenen bir sanat akımını temsil etmek istiyorlardı.
İzlenimcilik fırça darbelerinin belirgin olduğu ve gerçekçilikten ziyade sanatçının kendi görüşünü, hissiyatını manzaralarla buluşturduğu bir akımdı.
Ama grubumuzun bu akımı temsil ederek Paris Salon'da yer almaları imkansızdı.
Direkt red ya. yerler ve üstüne üstlük dalga malzemesi olurlardı.
Grubumuz şunu fark etti. Eğer tüm kartlarını Paris salonda sergilenmek için oynarlarsa bile kazanma şansları son derece düşüktü.
Bu salonda binlerce resim sergileniyor ve sadece çok az bir kısmı kraliyet tarafından saygı görüyordu.
Bu salonda rekabetten sıyrılmak bir piyango kazanmak gibiydi.
Ve grubumuz bu aşamada risk aldı.
Tıpkı Vivek ve onun basket takımı gibi kaybedecek bir şeyimiz yok bari kendi yolumuzdan gidelim dediler.
Büyük denizde küçük balık olmayacaklardı.
Onun yerine kendi küçük denizlerinde büyük balık olmayı seçtiler.
İzlenimcilik akımına sadık kalıp kendi sergilerini oluşturacaklardı.
İlk sergileri gerçekleşti ve sanat camiası adeta bu gruba nefret kustu.
Eleştirmenler bu akımın bir sanattan ziyade çocuk resmi olduğunu söylüyordu.
Bir eleştirmen sanki bir silaha boya doldurup ateş etmişsin şeklinde sert bir yorum yapmıştı.
Fakat grubumuz pes etmedi.
Hissederek yaptıkları... Sanat akımına sadık kaldılar ve zaman içinde izinimcilik, hatırı sayılır bir hayran kitlesi topladı.
Grubumuzdaki ressamların bir kısmı muazzam bir başarıya ulaştı.
Küçük denizde büyük balık olmaya çalışmak işe yaramıştı.
Rekabet insanı geliştirir derler.
Ama bazen rekabet sadece belli bir zümrenin yönettiği bir kukla oyununa döner.
Kazanan her şeyi alır ve kaybeden sadece kaybettiğiyle kalır.
Bu tarz toksik rekabet durumlarında belki de yapılması gereken o zümreyle rekabet etmek yerine grubumuzun yaptığı gibi kendi yolundan gitme cesaretini göstermektir.
Hikayemizin baş karakteri bu sefer Caroline ismindeki bir kız.
Spor ve sanattan sonra bu sefer bilim bağlamında konuyu irdeleyeceğiz.
Caroline tam bir bilim meraklısıydı.
Küçük yaştan itibaren özellikle hayvanlara ve biyolojiye yönelik bir ilgisi vardı.
Bir bilim insanı olmak için doğmuş dediğimiz tiplerdendi.
Bu merakını derslerine yansıttı ve hem ortaokul hem de lisede sınıf birincisi oldu.
Gitti okullar ortalamaydı ama Caroline'in birinci olmaktan aldığı zevki bu hayatta hiçbir şeyden almıyordu.
Sıra üniversite zamanına geldi.
Caroline gibi birinin sıradan bir üniversiteye gitmeyeceği kesindi.
Amerika'nın Ivy League dediğimiz en iyi 8 üniversitesinden biri olan Brown Üniversitesi'nden kabul aldı.
Ama üniversiteye girer girmez karşılaştığı manzara onu dumura uğratmıştı.
Çünkü Brown Üniversitesi'ndeki herkes Caroline gibiydi.
Herkes kendi lisesinin birincisi olarak buraya gelmişti.
Caroline çok geçmeden lise zamanında yaşadığı birincilik özgüvenini burada kolay kolay deneyim edemeyeceğini gördü.
Feci bir rekabet vardı. Herkes birinciliğe oynuyordu.
Caroline ilk sınıf derslerinden pek de iyi not almamıştı.
Kendisinden çok daha iyi sonuç alanları gördükçe derslere olan hevesini kaybetti.
Ve kalan senelerde potansiyelini gösteremedi.
Kendini hep çevresiyle kıyaslıyor ve dersleri için yetenekli olmadığını düşünüyordu.
Üniversiteye kadar mükemmel ilerleyen akademik potansiyeli üniversiteye geçtiği an eriyip gitmişti.
Karin'in örneği bize ne anlatıyor?
Bizler kendimizi çevremizle kıyaslarız.
Çevremizde kendimizden daha düşük gördüğümüz insanlarla birlikteysek üstünlük kompleksine girebildiğimiz gibi bir ortamda kendimizi vasat olarak nitelendirirsek aşağılık kompleksini hissederiz.
Kuzey Avrupa ülkelerinde insanların kendilerine zarar verme teşebbüsünün diğer ülkelere hatta çok daha mutsuz ülkelere kıyasla daha yüksek olmasını bu durumla ilişkilendirebiliriz.
Eğer mutsuz bir ülkede mutsuz olursan bu duruma çok fazla içerlemezsin.
Tek ben değilim ki herkes mutsuz düşüncesi sana bir nebze rahatlama verir.
Ama Kuzey Avrupa ülkelerinde olduğu gibi ortalama bir insanın kendini mutlu sınıfına soktuğu bir yerde mutsuz olursan bu mutsuzluğun içinde büyümeye başlar.
Suçlu ve farklı hissedersin.
Herkes mutluyken ben neden mutsuzum?
Bende bir tuhaflık mı var diye düşünürsün.
Mutlu bir ülkede depresyona girmek, mutsuz bir ülkede depresyona girmekten daha zordur.
Şimdi Caroline örneğine geri dönelim.
Caroline kendisini yetersiz hissediyordu çünkü en iyi üniversitedeydi.
Kendisini oradaki dahilerle kıyaslıyordu.
Oysa Caroline her şeye rağmen Amerika'daki öğrencilerin %99'undan daha başarılıydı.
Fakat bir kere o yetersizlik hissine kapılınca yılların getirdiği özgüvenini kaybetti ve derslerini bir daha toparlayamadı.
Özgüven gidince her şey gider sonuçta.
Ama şöyle ilginç bir fikre dikkat çekmek istiyorum.
Caroline eğer Brown Üniversitesine değil de ortalama bir üniversiteye gitseydi bu kadar başarısız olmayabilirdi.
Çünkü o üniversitenin en iyisi olacağı için özgüven momentumu kesilmeyecek ve iyice derslerine kanalize olacaktı.
Nihayetinde büyük balıklarla rekabet etmek her zaman daha iyi sonuçlar vermez.
Amerika'daki üniversite öğrencilerinin en çok yarım bıraktığı bölüm STEM dediğimiz bilim ve mühendislik bölümleridir.
Çünkü bu bölümlerde rekabet öylesine fazladır ki öğrenciler kolayca aşağılı kompleksine ve yetersizlik hissine kapanırlar.
Özgüvenlerini kaybettikleri an eyleme geçme arzusu da silinip gider.
Karolin kendi üniversitesinin vasat seviyesinde olsa bile ortalama bir üniversitenin birincisinden daha yetkin bir durumdadır.
Ve kitabımız enteresan bir araştırmayı örnek olarak sunar.
Ortalama bir üniversitenin iyi öğrencileri, iyi bir üniversitenin ortalama öğrencilerinden daha üretken bir kariyere sahip olmuşlardır.
Çünkü küçük devletler Büyük balık olmayı başarabilmişler ve bu özgüvenlerini muhafaza etmişlerdir.
En iyi üniversiteleri kazanmak her zaman en iyi sonucu vermez.
Avantajın dezavantajına veya dezavantajın avantajına akademi ve bilim camiasından bir örnek işte.
Disleksi veya okuma güçlüğüne sahip bir kişinin bu hayatta yaşadığı belli başlı zorluklar vardır.
Mesela en başta eğitim hayatı gelir.
Eğer disleksiye sahipseniz okumayı geç sökersiniz.
Aileniz sizin bu güçlüğünüzden dolayı sizin adınıza endişe duyar.
Okula başladığınızda arkadaşlarınız sizde bir sıkıntı olduğunu düşünür.
Sonuçta eğitim hayatının hatta genel olarak insan yaşamının ciddi bir kısmı bir şeyler okumaktan ibarettir.
Eğitimle pek işiniz yoksa bile en azından birisiyle mesajlaşırken, mail atarken, gazete okurken bir şeyleri okumuş olursunuz.
Altyazı M.K. cesaret
edemeyiz. Ama bir nebze zorsa işte o zaman beynimiz motorunu ısıtmaya başlar.
Zor bir işe odaklanmak kolay bir işe odaklanmaktan daha kolaydır.
İnsan beyni challenge'ı sever.
Peki tüm bunlarla makbul zorluk konseptiyle disleksinin nasıl bir bağlantısı olabilir?
Kitapta bahsedilen bir araştırmada öğrenciler bir teste sokulur.
Bu testteki soruların yazım rengi belirgin bir siyahtır ve yazı tipi de kolay okunacak şekilde seçilmiştir.
Ve bu araştırmacılar aynı sorularla yeni bir test hazırlarlar.
Bu sefer testteki soruların yazı rengi grimsi seçilmiş ve sadece Damsa gözükmüştür.
Yazı tipi de İtalik olarak seçilmiştir.
Sonuç olarak bu testteki soruları görsel olarak okumak diğerine kıyasla daha zordur.
Sorular aynıdır ama ikinci testte okumak daha zordur özet olarak.
Ve enteresan bir şekilde bu ikinci teste giren öğrencilerin başarısı ilk teste girenlerden daha yüksek olmuştur.
Çünkü o makbul zorlukla karşılaşan, soruları hemen kolayca okuyamayan öğrenciler bu sefer daha dikkatli okumaya başlamış ve sorulardaki o tuzakları yakalayıp doğru cevabı seçebilmişlerdir.
Araştırmayı yürüten psikologlar bu durumu makbul zorluk konseptine Ve yazarımız da bu durumu disleksiyle bağdaştırır.
Disleksiye makbul bir zorluk diyebilir miyiz?
İnternete girin bakın hem disleksiden mustalip olup hem de muazzam başarıya ulaşan kişiler vardır.
Walt Disney, Jim Carrey, John Lennon ve daha çok fazlası.
Bu kişilerin hepsi disleksiden mustaliptir ve devrim yaratan başarılara imza atmışlardır.
Ama ben size bu kişilerin başarı hikayesi yerine disleksi bir avukat olan David Boies'in yaşamından bahsetmek istiyorum.
David Amerika'nın en meşhur duruşma avukatlarından biri olmasına rağmen oldukça tuhaf bir hayat hikayesine sahipti.
David 3. sınıfa kadar okumayı sökememişti.
Söktüğünde bile kelimeleri zar zor okuyordu.
Arkadaşlarının tereyağından kıl çeker gibi okudukları paragraflar David için bir kültüfetten ibaretti.
Ama David bir şekilde liseden mezun oldu.
Hukuka ilgisi olmasına rağmen üniversiteyi okumayı istememişti.
Liseye kadar zar zor okumuşken üstüne üniversite okumak gözünü korkutmuştu.
David inşaat işlerinde çalıştı, evlendi ve kendisine bir yuva kurdu.
Ama bir gün karısını da desteklemişti.
üniversitede hukuk okumaya bir şans vermek istedi.
Zorlu bir süreç onu bekliyordu.
Sonuçta hukuk bölümünün neredeyse çoğunu bir şeyler okumak ve ezberlemek oluşturuyordu.
Hukuk öğrencilerine bakın, yanlarında Tuğla gibi kitaplarla gezerdi.
Bu kitapları en ince detaylarına kadar hatma ederlerdi.
David zar zor okuduğu bölümü bitirdi.
Meslektaşları onun iyi bir avukat olacağını düşünmüyordu.
Disteksisi vardı sonuçta.
Bir avukatlıkta konuşmak kadar okumak da önemliydi.
Ama David vazgeçmedi. Okuma güçlüğü vardı ama dinleme güçlüğü yoktu.
Ve o da tüm dikkatini insanları dikkatle dinlemeye verdi.
Onları anlamaya çalıştı. Müvekkillerini, savcıyı, hakimi o kadar dikkatle dinliyordu ki bu iyi dinleme becerisi ona iyi konuşma becerisi de vermişti.
İnsanlara derdini çok akıcı ve basit bir şekilde anlatıyor.
Argümentasyonu anlaşılır kuruyordu.
Kitaplara ve... ezbere boğulmadığı için zihni halen esnekti.
David şirket avukatı olmak istemedi çünkü kurumsal avukatlar Tula gibi kitaplara boğulup dipnotlarla cebelleşirdi.
David bir duruşma avukatı olmuştu.
Hem konuşan hem de dinleyen taraftaydı.
David disleksli olduğu için o dağın hukuk kitaplarından ziyade insanları ne söylediklerine kaydırmış ve muazzam bir dinleme becerisi geliştirmişti.
Ve bu özelliği onun avukatlık mesleğinde öne çıkmasını sağladı.
Avukatlık için bariz bir dezavantaj olarak gözüken bir durumu kendi lehine çevirmesini bildi.
Doğuştan bize gelen özellikleri çok keskin kılıplara sokmaya meyilliyiz.
Mesela bir kişi disleksi mi?
Hemen hanesine negatif yaz.
Oysa hayatın dinamikleri göründüğünden daha karmaşık işler.
Big Five kişilik testini hiç duydunuz mu?
Psikologlar tarafından da kabul gören bu test bir insanı 5 temel özellik üzerinden kategorilendirmeye çalışır.
Bunlar dışa dönüklük, uyumluluk, sorumluluk, nevrotiklik ve deneyime açıklıktır.
Şimdi bu kategorilerden uyumluluğa bakalım.
Uyumlu birisi olmak iyi bir özellik midir?
E yani denebilir. Bir komüniteyi sonuçta uyumlu insanlar oluşturur.
Günlük hayatımızda kolay geçinilebilir birisi olmak sosyal ilişkilerimiz için de önemlidir.
Biraz yüzeysel düşününce uyumsuz ve geçimsiz bir insan olmanın negatif bir şey olduğunu zannederiz.
Kötücül insanların da bu uyumsuz ve geçimsiz tarafları vardır sonuçta.
Fakat ayrıca dünyayı değiştiren, dünyayı daha iyi bir yere taşıyan, devrim yaratan önderlerin de ortak özelliği geçimsiz ve uyumsuz olmalarıdır.
Çünkü bu geçimsizlikleri sayesinde halihazırdaki durumu değiştirme aciliyetine girerler.
O devrimsel hareketlerini uyumsuz tabiatları sayesinde gerçekleştirirler.
Tıpkı disleksi gibi negatif gözüken bir durumun da artıları olabildiği gibi uyumsuz ve geçimsiz insanların da bu dünyaya bir faydası olabilir.
Bu podcast'ta size verdiğim örnekleri toksik iyimserlik olarak yorumlamanızı istemem.
Her şerde bir hayır vardır derler ama bu pek doğru değil.
Bazı şerler tamamen kötücül etkilere sahiptir.
Bazı dezavantajları istediğimiz kadar tersine çevirmeye çalışalım.
Bir avantaja dönüşmeyebilir. Ama her dezavantajın illaki negatif kalması gerekir diye bir şey de yoktur.
Bazen hayat bunu çevirmemiz için bize bir fırsat sunar.
Kusurlu olduğumuz tarafların farkında olarak gerçekten hangi işe uygun olduğumuzu fark ederiz.
Disleks avukatı hatırlayın.
Kitaplara okuma yazma yatkınlığının olmadığı...
öğrendiği vakit odak noktasını dinleme ve konuşmaya yöneltmiş ve o alanda başarılı olmuştu.
Ya izlenimci ressamlar o zamanki rağbet gören resim akımlarına teslim olsalardı Paris salonunda yer alabilirlerdi.
Fakat kendi sanatlarını benimseme cesareti gösterdikleri için başarılı oldular.
Negatifi pozitife çevirdiler.
Bizler hep bu hayatta ne olmak istediğimiz üzerine kendimizi sorguya çekeriz.
Ben neye uygunum, neye yatkınlığım var gibi sorular sorarız kendimize.
Ve bu soruların cevabı her zaman net değildir.
Onun yerine belki de odaklanmamız gereken nokta dezavantajlarımız.
Yani neyi istemediğimizdir.
Ne istemediğimizden emin olduğumuz vakit ne istediğimiz belirginleşmeye başlar.
İnsan potansiyelini bir su gibi düşünelim.
Bu suyun potansiyelini gerçekleştirmesi için bir kanala akması ve kendisine bir yön tayin etmesi gerekir.
Ve eğer suyun akacağı hiçbir yer bulunmamışsa o zaman suyun etrafına çitler dikmeyi deneyebiliriz.
Çitler ne istemediğimizi kararlaştırmaktır.
Suyun gitmesini istemediğimiz yerleri belli etmektir.
Bizler suyun etrafına çitler diktiğimizde suyun bu çitlerden geçmemesini sağlayarak ona akacağı bir yön tayin ederiz ve su kendiliğinin Evet
bu podcastlik benden bu kadar arkadaşlar.
Telep'in platformu için açıklamaya koyduğum link ve indirim kodumuzu tekrar hatırlatayım.
Yeni bölümlerde görüşmek üzere ve kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
