
- Terappin'de PORTAL20 koduyla ilk seansınız %20 indirimli.
- https://terappin.com/mobil-uygulamayi-indir
- İnsan asıl arkadaşını kıskanır.
- Kitap: Robert Greene, İnsan Doğasının Yasaları
Transkript
Kıyaslamak ne kadar da sık yaptığımız bir eylem değil mi?
Gün içinde kendimizi birçok açıdan diğerleriyle ne kadar kıyasladığımızı düşünelim.
Bizden daha güzel, daha yakışıklı, daha zeki, daha başarılı bir insan görünce neler hissederiz?
Peki ya tam tersi? Kendimizi bizden altlı biriyle kıyaslamak nasıl bir duygu?
Kıyaslamak tabii ki yanında kıskançlığı da getiriyor.
Kıskançlıksa bazen öfkeyi ve isyanı.
Semavi dinlerde... İlk işlenen cinayette kıskançlıktı.
Kabil kardeşi Habil'i kıskanmış ve sonunda onu öldürmüştü.
Kıskançlık hepimizin yaşadığı bir duygu.
Üstelik kimi kıskanacağımız da hiç belli olmaz.
Yeri gelir bir arkadaşını da kıskanabilir insan.
Hatta arkadaşlarımızı kıskanmak zannedilenden çok daha yaygındır.
Kıskanmanın öncülü olarak kıyaslamak dedik ya.
İnsan kendini genelde yakınıyla...
Gidip bizden çok yukarıda veya çok aşağıda insanlarla kendimizi kıyaslamıyoruz.
Yakın çevremizde arkadaşlarımızla kendimizi kıyaslarız.
Ve bu kıyaslama sonucunda arkadaş dediğimiz insanı kıskanmamız içten bile değildir.
İnsan doğasının yasaları kitabındaki kıskançlık yasasından devam ediyoruz.
Ve önce sizlere bir arkadaş kıskançlığı hikayesini anlatarak başlayacağım ve...
Epey dramatik bir olay.
Kahramanımız Mary Shelley.
Namı diğer Frankenstein romanının yazarı ve oldukça yetenekli bir edebiyatçı.
Şair kocası Percy Shelley ile beraber bir gün yaşadıkları İngiltere'yi bırakıp İtalya'ya taşınır bu çift.
Hayat her ne kadar Mary'e yazarlık yeteneği verse de evlat açısından aynı şansı göstermemiştir.
Mary'nin iki küçük çocuğu İtalya'da hastalıktan hayatını kaybeder.
Ardından bir oğulları olur ama Mary bu çocuğunun da hayatını kaybetme ihtimalinden dolayı diken üstündedir.
Kocasıyla normalde çok iyi olan ilişkilerinde yavaş yavaş bozulmalar görürüz.
Hatta Mary, kocasının başka kadınlara ilgi gösterdiğini fark eder.
Shelley çifti bir gün Jane ve Edward Williams çiftiyle tanışırlar.
Williams çifti, Shelley çiftinin geçmişindeki karanlık sırları biliyorlardı.
Mary daha 16 yaşındayken Percy ile tanışmıştı ve ilişkileri başlamıştı.
Ama gelin görün ki Percy evliydi ve Mary uğruna karısını terk etti.
Percy'nin terk edilen karısı Harriet daha sonra intihar etti.
etmişti. Harriet'ın ölümünden sonra Mary ve Percy evlendiler.
Anlayacağınız Mary ve Percy'nin evlilikleri bir ihanet üstüne kurulmuştu.
Üstelik bu çiftin arkadaş çevresi de sıkıntılıydı.
Lord Byron isminde dönemin skandal bir şairiyle yakın arkadaştılar.
Lord Byron evli kadınları baştan çıkarmakla meşhur biriydi ve bazen Shelley çifti Byron'la beraber zaman geçirirdi.
Tabi bazıları bu üç kişilik ekibin sadece sohbet muhabbet etmediğini, cinsel etkileşimlerde bulunduğunu da zannederlerdi.
Bazı çevrelerden ensest, Ve ateizm grubu ismini almışlardı.
Williams çiftine geri dönersek, Mary ile bu çift arasındaki kimyanın başlarda pek de iyi olmadığını söylememiz gerek.
Mary özellikle Jane'i oldukça sıkıcı bulmuştu.
Farklı karakterlerdi. Mary'e bakıyorsun kitap kurdu, eğitimli, entelektüel bir kadın.
Annesi belki de ilk feminist yazarlardan.
Oysa Jane o kadar da eğitimli değil ve hobileri daha basit aktivitelerden oluşuyor.
Üstelik Mary, Jane'in içten içe kendisini kıskandığını düşünüyordu.
Bazen Jane somurtkan bir şekilde Mary'e bakıyordu.
Ve Mary bunu fark eder etmez Jane suratındaki ifadeyi somurtkanlıktan gülümsemeye çevirirdi.
Hani bazı insanların bizden pek haz etmediklerini hissederiz ya içgüdüsel.
Belki gülümserler ama gözlerinde bize karşı bir tiksinti vardır.
Jane de bunu hissediyordu. Ama Jane'in kocası Edward'a bakıyorsun Jane'in tam tersi.
Gayet hoş sohbet, entelektüel ve derin bir karakterdi.
Jane anne olduktan sonra Mary bu kadınla arasının biraz daha dostluğa kaymasını umdu.
Sonuçta memleketlerinden uzak iki anneydi ikisi de.
Bir süre sonra Mary ve Jane arasındaki başlarda tutuk olan ilişki yavaştan raya oturmaya başladı.
İkisinin de birbiri haricinde pek bir arkadaşı yoktu ve giderek sohbetleri koyulaşıyor.
Birbirlerine daha çok bağlanıyorlardı.
Bu arada 2000 erkekleri arasındaki ilişki de sağlamlaşıyordu.
Percy ve Edward çoktan ahbap olmuşlardı.
Ama asıl sıkıntı Percy ve Jane arasında başlayacaktı.
Ne olduğunu tahmin etmişsinizdir.
Mary yavaş yavaş kocası Percy'deki ilginin Jane'e kaydığını fark etti.
Jane'in Percy'e bakışlarında bir hayranlık...
vardı. Sonuçta Percy kadar eğitimli değildi ve bu adamdaki derinlikle karşılaştıkça Jane kendini kaybediyordu.
Percy ve Jane arasındaki ilişkinin yavaş yavaş flörtöz bir kıvama girdiğini söyleyebiliriz.
Mary kocasını tanıyordu. Kendisi gibi entelektüel ve ayakları yere basan, görmüş geçirmiş bir kadın yerine Jane gibi daha toy olan kadın Percy'nin ilgisini çekmeyi başardı.
İşin tuhaf yanı Percy'nin karısı Harriet da Jane'e benziyordu ama Percy, Mary'deki derinlikten etkilendiği için karısını aldatmıştı.
Şimdi ise olay biraz tercih Dersine dönmüş oluyor.
Çünkü Percy Mary'deki derinlikten sıkılmış olacak ki Jane gibi daha yüzeysel bir kadın onun hoşuna gitmeye başlamıştı.
Bir süre sonra Shelley ve Williams çifti beraber yaşama kararı aldı ve bir villaya taşındılar.
Bu villa hayatı Mary'nin pek de hoşuna gitmedi.
Jane tembellik yapıyor ve ev işleri Mary'e kalıyordu.
Ayrıca Mary'nin burnuna kötü kokular geliyordu.
Sanki bir felaket onları bekliyormuş gibi bir sezisi vardı ki bu sezi haklı çıkacaktı.
Ekibin erkekleri Percy ve Edward bir gün arkadaşlarıyla beraber 3 erkek tekne gezisine...
Lakin tekne o kadar kötü tasarlanmıştı ki sert dalgalara dayanabilmesi uzun sürmedi.
Birkaç gün sonra bu üç erkeğin cesetlerine ulaşıldı.
Mary tabii ki yıkıldı. Kocası o tekne gezisine gitmeden önce Mary ve Percy arasındaki ilişki pek de iyi değildi.
Sık sık tartışıyorlardı ve Mary kocasını bir daha göremeyeceğini düşündükçe aralarının kırgınken ayrıldıkları gerçeği yüreğine daha da bir batıyordu.
Jane de tabii ki yıkılmıştı.
Sadece Mary değil o da kocasını kaybetmişti.
Ama kendini Mary'den çok daha hızlı toparladı.
Bu trajedi Mary ve Jane ikilisinin ilişkisini daha da sağlamlaştıracaktı.
Kocalarını kaybeden bu iki anneyi en iyi tabii birbirleri anlayacaktı.
Anlaşılma ihtiyacını her insan gibi Mary de yaşıyordu.
Derdimizi birine anlatabilmek, anlaşılabilmek sonuçta hepimizin ihtiyacı.
Bazen ailemizden birisine, bazen bir dostumuza içimizdeki dertleri dökmek isteriz.
Ama özellikle bir süredir üstesinden gelemediğimiz psikolojik bir problemimiz varsa ve bu problemimizin anlaşılmasını istiyorsak, yolumuzun uzman bir terapistle kesişmesini, değişmesi tabii daha sağlıklı olacaktır ve terapinin anlaşılmak
size iyi gelecek. 300'den fazla uzman klinik psikoloğun hizmet verdiği online terapi platformu olan terapine bilgisayarınızdan veya mobil uygulamadan kolayca ulaşabiliyorsunuz.
Hiç öyle seansa gitmek için arabaya otobüse atlamanıza gerek yok.
Evinizden dilediğiniz gün ve saatte bütçenize uygun seçeneklerle devam edip tam da size uygun olan terapistle eşleşebiliyorsunuz.
Hatta seans bittikten sonra bile uygulama üzerinden psikologla mesajlaşarak iletişim Kurabilme imkanınız da var.
Psikolog seçiminizi kolaylaştırmak adına terapinin sağladığı başlangıç testiyle tam da ihtiyacınıza uygun psikologla eşleşebiliyorsunuz.
Hadi diyelim ki psikologu kendiniz seçmek istiyorsunuz.
Terapin sistemde yer alan tüm psikologların özgeçmişlerini ve onlara gelen danışan yorumlarını...
İnceleme fırsatı veriyor sizlere.
Uzmanlarla yapacağınız o 45 dakikalık görüşmede bile sorunlarınızın anlaşıldığı hatta anlaşılmaktan da öte çözümün ortaya çıktığını göreceksiniz.
Terapinde aldığınız bir seansın kendiniz için ne kadar değerli bir yatırım olacağını unutmayın.
Akıl sağlığımıza yaptığımız yatırım kadar kıymetli bir şey yok bu hayatta sonuçta.
Üstelik portalla yansıma dinleyicilerimize özel Portal 20 isminde İlk terapi seansında %20 indirim sağlayacak bir kodumuzda bulunmakta.
Kodumuzu ve terapin uygulamasının linkini bu podcastin açıklama kısmında belirttim.
Şimdi Mary'nin hikayesine geri dönelim.
Ne demiştik? Mary en son ciddi bir trajedi yaşamış ve kocasını kaybetmişti.
Dibe doğru yönelen hayatında ise sonunda iyi bir haber gerçekleşti.
Mary Shelley'nin romanı Frankenstein birden büyük bir patlama yaptı.
Deliler gibi satılıyor hatta tiyatroya uyarlanıyordu.
Herkes bu acayip korku hikayesinin yazarı olan kadını Mary Shelley'i merak ediyordu.
Mary'nin birçok açıdan para, şan ve şöhret açısından yükselmesi başladı.
Ama Mary yine bu şöhretten o kadar da memnun değildi.
İlgi hastası bir... Meri ve Jane'in ortak bir arkadaşları vardı.
Hawk ismindeki bu erkek arkadaş yavaştan Jane'e ilgi duymaya başlamış ve Meri bunu fark etmişti.
Bu iki kadın aynı evde kalırken bir gün çat kapı Hawk geldi ve o an Jane anlamsız bir şekilde Meri'ye patladı.
Meri'ye Hock'la bir ilişkisi olduğunu, bir an önce bu evi terk etmesini söyledi.
Mary ve Jane arasındaki ilişki o saatte ciddi bir darbe almıştı.
Ama yine de bir şekilde devam ediyordu.
Ta ki bir gün ipler inceldiği yerden kopana dek.
Mary'nin kulağına bazı söylentiler geliyordu.
Jane bazı insanlara Mary'e dair iftiralar atıyordu.
Mary'nin aslında kocasından nefret ettiğini, hatta o gün kocasının tekneye çıkmadan önce içten içe bu adamın ölmesini istediğini söylüyordu.
Mary'i insanlara adeta bir şeytan olarak lanse ediyordu.
Daha sonra Mary tüm bu olayları anlamaya başladı.
Baştan beri Jane, Kendisini deliler gibi kıskanıyordu.
Mary eğitimliydi, yetenekliydi, zekiydi.
Kocası Percy oldukça hoş bir adamdı.
Mary ve Jane arasında en son bir yüzleşme gerçekleşti.
Jane her ne kadar bu iftira iddialarını red etse de artık bu ikilinin ilişkisi eskisi gibi olamazdı.
Halen bu ilişki teknik olarak devam etti.
Görüşmeleri çok azalmıştı ve yavaş yavaş sönümlenme noktasına geldi.
Mary günlüğüne Jane'e dair şunları yazmıştı.
Jane önce bana mutsuzluk duygusunu verdi.
Anılardan tatlılığı alıp yerine yılan dişini...
Şimdi bu son derece dramatik olayı yorumlamaya çalışalım.
Öncelikle Jane bize kıskançlığın ne kadar da sinsice gizlenebilen bir mekanizmaya sahip olduğunu gösteriyor.
Arada istemeden ipuçları verse de Jane, Mary'i feci derecede kıskandığını başarıyla gizlemişti.
Mary gerçekten özellikli bir kadındı.
Yardımseverdi, dost canlısıydı, hoş sohbetti.
Ama bu kaliteli özellikleri içten içe Jane'in Mary kendisiyle kıyaslamasının önünü açıyordu ve Mary en son çekememezlik boyutuna gelmişti.
Peki Jane bu kıskançlığı neden böylesine gizleme gereği duydu?
Eğer Jane bu kıskançlığı belli etseydi Edward ve Percy ile arası bozulacak ve çevresinde tek yakını olan bu çifti kaybedecekti.
Jane kendisini Mary ile kıyasladıkça bu kadından ne kadar aşağı olduğunu fark etti.
Mary daha zekiydi, daha yaratıcıydı, daha başarılıydı, daha zengindi.
Shelley ailesinden Mary'e yüklü bir para miras kalacaktı sonuçta.
Hepsini geçtim Mary... Mary'nin Percy isminde oldukça hoş bir kocası da vardı ki Jane'in bu adamdan hoşlandığını biliyoruz ve Jane bir andan sonra Mary'e karşı çekememezliğini bastırmak adına zihninde Mary'i daha değersiz
bir hale getirmeye başladı.
Mary aslında o kadar da yetenekli değildi.
Kocasıyla olan ilişkileri iyi değildi ve özünde mutsuz, kederli bir kadındı.
Percy'nin kafasında Mary'e dair böyle düşünceler geçmeye başladıkça her ne kadar kıskançlığı azalsa da Mary'e olan tiksintisi artıyordu.
Ve bu kısımda Mary'nin ayağını kaydırmak adına son taktiğini uyguladı.
İftira Jane girdiği ortamlarda Mary'nin dedikodusunu yapıyor ve insanların Mary'den uzaklaşmasını sağlıyordu.
Dışarıdan Mary ve Jane'e bakan kişiler ne derdi?
Ya ne güzel iki yakın arkadaş.
Ama arkadaşlık kıskançlık mekanizmasını bazen öyle bir tetikliyor ki, işte örnekte gördüğümüz gibi.
Bu iki arkadaş her ortamda yan yanalar.
Ve bu kadar yakın olmaları...
Kıyasını da önüne açıyor. Özellikle yakın arkadaşlıktaki kıskançlığı hiç küçümsemememiz gerekiyor.
Jane eğer Mary ile yüzeysel bir arkadaşlık kursaydı, Mary'e bu kadar yakınlaşmasaydı muhtemelen bu kadar da kıskanmazdı.
Ama yakın arkadaşlıkta karşındaki hakkında tüm o bilgileri öğrenmeye başladığında kıskanma daha derin bir şekilde gerçekleşiyor.
Ayrıca yakın arkadaşlıkta karşı tarafın zaaflarını da öğrenmeye başladığında bel altı vurma gibi ihtimaller güç kazanıyor.
Jane, Mary'nin hassas noktasının kocası Percy olduğunu bildiğinde bu kadını kocasından vurmaktan çekinmiyordu.
Mir ve Jane'in hikayesi arkadaş kıskançlığına çok iyi bir örnek.
Ayrıca yazarımız kitaba Gore Vidal'ın şu sözünü koymuş.
Tam da Jane'i özetliyor.
Bir arkadaşım ne zaman başarılı olsa ben biraz ölürüm.
Kıskançlığın siniri bozan tarafı tespit edilmesinin hiç de kolay olmaması.
Çevremizdekiler eğer bizi kıskanıyorsa bu kıskançlığı tabii ki bir nebze gizlemek isterler.
Hatta kendimize bakalım biz de birini kıskandığımızda İlk başta bunu kabul etmek istemeyiz.
Kendimizden gizlemeye çalışırız.
Talip boyunca kıskançlık dediğimiz duygu hep...
aşağılık görülen bir duygu olmuştur.
Eski zamanlarda kıskanç insanların yöntemi daha sertti.
İnsanlar direkt kıskanlıkları kişiyi öldürmeye, malını çalmaya veya ona bir şekilde zarar vermeye çalışırlardı.
Oysa günümüzde kıskançlık çok daha politik, içten pazarlıklı bir halde karşımıza çıkıyor.
Kıskanç bir kişi kıskandığı kişiye direkt zarar vermek yerine sinsi tuzaklarla ona saldırmayı seçiyor.
Yazarımıza göre yapmamız gereken öncelikle çevremizden gelen kıskançlık belirtilerine karşı tetikte olmak.
Nelere dikkat etmeliyiz mesela?
Örneğin mikro ifadeler. Kıskançlık insanın gözüne yansıyan bir duygu.
Bakışlardan bile kıskançlığı çözmek mümkün.
Hatta kıskançlık kelimesinin latince kökü olan invidia, içine doğru bakmak, hançeri andıran gözlerle irdelemek anlamına geliyor.
Kem gözler diyoruz ya o hesap.
Kıskanç kişinin bakışından, gözlerinden bile o tuhaflığı sezeriz.
Bakışlarında içten içe bir düşmanlık vardır.
Schopenhauer, arkadaşlardaki kıskançlığı sezmek adına şöyle bir yöntem ortaya atmış.
Bizi kıskandığından şüphelendiğimiz kişilere kendimizle ilgili iyi bir haber vermek, yeni bir romantik ilişki, başarı, para, aklınıza ne gelirse ve o an karşı tarafa iyi haberi verir vermez karşıdaki değişimi
gözlemlemek. Özellikle ilk anlara dikkat etmemiz gerekiyor.
Bu iyi haberi alır almaz karşımızdaki kişinin bakışları...
hissiyatı, ifadesi nasıl değişiyor?
İnsanların yüzüne gerekli titizliği gösterdiğimiz zaman kıskançlığın olup olmadığını anlamak gayet mümkün.
Başka bir dikkat etmemiz gereken kısım ise karşı taraftan gelen zehirli övgüler.
Bizi kıskanan birisinin kullanmayı en çok sevdiği yöntem kıskançlık şüphelerini azaltmak adına yersiz övgülere başlamasıdır.
Bu övgüleri yaparken abartır, gaza gelir ama içten içe o samimiyetsizliği sezeriz.
Ve başka bir yöntem de Jane'in uyguladığı gibi dedikodu yapmak.
Kıskançlık daha bebekken bile insanın deneyimlediği bir duygudur.
Bir bebek büyüdükçe annesiyle geçiren zamanda azalma fark ettiği için babasını kıskanabilir veya tam tersi babasını annesinden kıskanabilir.
Kardeşler arası kıskançlık zaten çok yaygın.
Şimdi kısaca belli kıskanç tiplemelerin üzerinden geçelim.
Bunlardan birisi eşitlikçi.
Eşitlikçiler çevredeki herkesin kendi bulundukları seviyede olmasını ister.
Kendisinden düşük seviyede biri gördüğü zaman o kişiye karşı bir acıma veya merhamet gösterebilirken kendisinden yüksekte olan birini de kendi seviyesine çekmek.
İnsanların seviyesini belli bir kalıba sabitlemek ister.
Kendilerine yapılan haksızlık olaylarını anlatmayı çok severler.
Devamlı önlerinin kapanıldığını zannederler.
Ve daha iyi bir dünya için insanları eşit seviyeye...
çekmek gibi ideolojik fikirlerin altında derin bir kıskançlık yatmaktadır.
Başka bir kıskançlık tipi ise kendini haklı gören tembel.
Bu tipler aslında çok potansiyelli olduklarını ama bir türlü hayatın onlara potansiyellerini gerçekleştirme fırsatı sunmadığını düşünürler.
Özünde tembel olduklarını veya hiçbir potansiyelleri olmadığını kabullenmek yerine o trajik kahraman figürünü yani potansiyelini heba eden kişi rolünü oynamaktan keyif alırlar.
Şimdi geçelim kıskançlığı tetikleyen durumlara.
Nasıl ki yakın arkadaşlarımızda bu kıskançlık tetiklenebildiği gibi, aynı meslek gruplarında da kıskançlığın tetiklenmesi olası bir şey.
Hesiodos'un şu sözünü hatırlayalım.
Çömlekçi çömlekçiyi, zanaatkar zanaatkarı, yazar da yazarı kıskanır.
Öğrenci olan biri gidip de cumhurbaşkanını veya bir sporcuyu değil, başarılı bir öğrenciyi kıskanır.
Yetenek de tabii ki kıskanılan bir şeydir.
Yetenekten kastım, insanın kontrolünde olmayan Allah vergisi dediğimiz özellikler.
Bir kişinin güzelliği, zekası, ailesi gibi.
Bunlar kontrol edemediğimiz şeylerdir ve insanlar doğal yetenekleri gayet de kıskanır.
Kıskanılan bir kişiyseniz dikkat etmeniz gereken nokta...
Duyguları kontrol altında tutmak.
Sonuçta sizi kıskanan bir kişi sizin duygularınızla oynamaya çalışır.
Damarınıza basar, iftira atar, size kontrolü kaybettirmek ister.
Çizginizden çıktığınız an o kıskanan kişi bunu zafer gibi görecektir.
Hele ki bir iş veya arkadaşlık ilişkisinde yoğun kıskançlığı fark etmişseniz o kişiden bir an önce uzaklaşmak en iyi seçenek olacaktır.
Mary'nin hikayesini hatırlayalım.
İki çift birbirlerine yakınlaştığında Jane'le ilişkisini koparması bir yerden sonra zorlaştı.
Jane'le daha da bağlandı ve içten...
Gece Jane'in kıskançlığını bilmesine rağmen araya gereken mesafeyi koymadı.
Kendisini kıskanan bu kadınla daha da yakınlaştı.
Ve en son ciddi bir darbe aldı.
Günümüzde, modern dünyamızda kıskançlığın azaldığını filan zannetmeyin.
Öyle medenileştik, barışçılaştık diye kıskançlık ortadan kalkmıyor.
Hatta eskisinden bile daha fazla muhtemelen.
Çünkü sosyal medya dediğimiz bir şey var.
Artık birileriyle kendimizi kıyaslamak çok daha kolay.
Eskiden insanlar çevresindekilerle, mahalledekilerle, yani fiziksel olarak yakın gördükleri insanlarla kendilerini kıyaslarlardı.
O küçük dünyalarda kıyaslamalar yapılırdı.
Ama sosyal medyayla artık fiziksel değil, dijital kıyaslamalar da yapıyoruz.
İki ucundaki adamın sosyal medyaya yansıttığı hayatı kendimizle kıyaslayabiliyoruz.
Kıskançlık duygusuna kapılmak eskilere kıyasla artık çok daha kolay.
Kıskanılmak üstüne konuştuk, şimdi de biraz kıskanmaya geçelim.
Yazarımızın verdiği ilk tavsiye, kıskançlığa ne kadar yatkın olduğumuzu inkar etmemek.
İnsanları kıskanıyoruz, kabul edelim önce şu gerçeği.
Peki elimizdeki kıskançlıkla neler yapılmalı?
Hangi yoldan yürüyelim ki bu kıskançlık hasede dönüşmesin ve hem bize hem de karşı tarafa zarar vermesin?
Bir kere yöntemlerden biri kendimizi insanlarla kıyaslamayı durdurmak değil, kıyaslamaktan kurtulamayız.
Ama yapmamız gereken kıyaslamayı o toksiklikten kurtarıp faydalı bir hale dönüştürmek.
Kıskandığımız kişiyi düşünürken gaza geldiğimizi.
Yani o kişiyi gözümüzde fazla büyüttüğümüzün farkında olmak.
Diyelim ki ailesiyle arası çok iyi olan birini gördünüz.
Dışarıdan bakıyorsunuz ve bu kişinin ailesiyle çok iyi bir ilişkisi var.
Kendi ailenizde hiç de böyle bir durum olmadığı için karşınızdaki bu kişiyi kıskanıyorsunuz.
Oysa belki o ailenin içinde de dışarıya pek yansıtmadıkları karanlık taraflar, o gerilimler mevcut.
Dışarıdan bakınca her şey daha hoş, daha güzel geliyor insana.
Hele ki kıskançlık başladığında o dış ambalaja geriyinden daha fazla değer atfetmeye başlıyoruz.
Lakin derinlerine indiğimizde kıskandığımız şeyin zannettiğimiz kadar...
özel olmadığını fark etmemiz gerek.
Yani kıskanırken kafada kurduğumuz olayları gerçekten daha fazla süsleyip kıskançlığımızı harladığımızı kabul etmek gerekiyor.
Bir de insanlar kıyaslamayı genelde hep kendinden üstteki insanlar için yapıyor.
Biraz da kendimizden alttakilerle kıyaslama yapsak bulunduğumuz durumun hiç de fena olmadığını fark ederiz ki arada bunları yapmak gerekiyor.
En önemlisi kıskandığımız kişiye karşı düşman pozisyonu almak yerine onun sevincine ortak olmaya çalışmak.
O kişinin acılarından zevk alacak derecede sadistliğe kaymamak önemli.
Nietzsche'nin mitfreude yani birlikte sevinmek adını verdiği bir konsepti vardı.
Üstün insanların başarılarını takdir ettiğin, onlarla beraber sevindiğin bir durum.
Ne derdi Nietzsche? Bizi sokan yılan bize acı vermek ister ve bunu yaparken keyif alır.
En düşük düzeydeki hayvan başkalarının acısını hayal edebilir.
Ama başkalarının neşesini hayal edebilmek ve kutlamak en üst düzey hayvanların en üst düzey ayrıcalığıdır.
Karşı tarafla beraber sevinebiliyorsak.
kıskançlığımızı imrenmeye ve ilham almaya dönüştürebiliriz.
Başarılı olan kişilerden bir şeyler öğreniriz ve o öğrendiklerimizi kendi hayatımıza uygularız.
Onların başarısı bize bir şeylerin mümkün olduğunu gösterir ve ilham verir.
İnsanların başarısına, yeteneğine, güzelliğine karşı haset değil de hayranlık duymak, insanlığa olan güvenimizi ve sevgimizi de artırır.
Esilos ne derdi? Çok az insan.
talihi iyi giden bir arkadaşını kıskanmadan sevebilir.
İşte o çok az insanın başarabildiğini başarabilmek asıl mesele.
Zor bir şey tabii ki kıskançlığı kıvama sokmak.
O karanlık, toksik taraflarını törpülemek.
Ama her duygu gibi kıskançlığın da pozitif taraflara çekilebilecek, bize ilham verebilecek tarafları var.
Ve bunlara ulaşmak gerekiyor.
Evet arkadaşlar, bu podcastlik benden bu kadar.
Bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
