
Evital, online sağlık hizmetlerini erişilebilir hale getiren bir dijital sağlık platformdur. Kullanıcılar; psikolojik danışmanlık ve beslenme danışmanlığı hizmetlerini online olarak alabilir, ücretsiz ön görüşmeyle ihtiyaçlarına en uygun uzmanı seçebilirler.
Daha fazlası için: TIKLAYIN
PORTAL25 koduyla psikolojik danışmanlık veya beslenme danışmanlığı seanslarından %20 indirimle yararlanabilirsiniz.
Bu bölüm "Evital" hakkında reklam içerir.
Transkript
Evital'in katkılarıyla. Bu kitabın ismini görür görmez kesin okumam lazım dedim.
Okudum ve pişman olmadım.
Kitabın ismi Sevilmeme Cesareti arkadaşlar.
Kitap Türkçe'ye kendinle savaşma sanatı diye tuhaf bir isimle çevrilmiş ama orijinal ismi olan Sevilmeme Cesaretini çok daha uygun gördüm ben.
Nedense Türkçe çevirilerde ortaya tuhaf sonuçlar çıkabiliyor.
Her neyse. Sevilmeme Cesareti tabiri benim bir süredir üstüne düşündüğüm bir konu.
Neden kendimizi herkese sevdirmeye çalışıyoruz ki en başta?
Evet sevilmek kesinlikle iyi hissettiriyor.
Hatta birçok yerde işimize de geliyor.
Mesela kurumsal hayatta kendini pat...
Altyazı M.K.
Yazacağım kitabın dili aşırı akıcı arkadaşlar çünkü diyalog şeklinde ilerliyor.
Hani Platon eserlerinde Sokrates konuşur sonra birisi ona cevap verir ve karşılıklı sohbetin yazılı halini dinleriz ya.
Bu kitapta konsept olarak böyle bir tarz seçmiş kendisine.
Epey yakışmış da. Bu kitapta elimizde bir genç ve onun akıl hocası olan bir filozof var.
Genç ve filozof arasındaki muhabbete şahit oluyoruz.
Çok uzatmadan hazırsak başlayalım.
Uzak diyarlarda sessiz sakin bir hayat süren filozof vardır.
Bu filozof hayat hakkındaki fikirleri sayesinde bir nam sahibi olmuştur.
Ve günlerden bir gün yaşamda kaybolmuş bir genç bu filozofun kapısını çalmasıyla hikayemiz başlar.
Bu filozofun yaşam hakkında temel bir görüşü vardır.
Dünya özünde basit bir yerdir.
Onu bizler karmaşıklaştırırız.
Genç adam filozofa tam olarak bu noktadan itiraz eder.
Gence göre bu dünya sadece çocuklar için basit bir yerdir.
Bir çocuğun görevi yoktur. Vergi vermez, işe gitmez.
Yediği önünde yemediği arkasındadır.
Ancak bir çocuk için basittir.
Fakat bu çocuk büyüdüğü andan itibaren hayatın gerçek yüzünü görür.
Her şeyin, para kazanmanın, ilişki kurmanın bir yerlere gelmenin ne kadar zor ve karnışık olduğunu fark eder.
Yaşam özünde bir hengamedir.
Filozofumuza gelen genç tam olarak bunları söyler.
Filozof bu genci sabırla dinledikten sonra yaşama dair kararının halen değişmediğini söyler.
Hayat özünde basittir. Hayatı zor yapan bizlerin bakış açısıdır.
Ve bu gence bakış açısını değiştirebileceğini söyler.
Gence göre bir insan kendi yapısını kolay kolay değiştiremez.
Sonuçta genç adam uzun yıllardır kendini değiştirmeye çalışmış fakat dönüp dolaşıp hep aynı benliğine denk gelmiştir.
Filozof genci eğer kendisiyle olan sohbetine devam ederse değişeceğinin teminatını verir.
Gencin pek umudu olmasa da bu filozofla konuşmaktan keyif alıyordur ve filozofun evinin içine girer.
Sıcak bir kahve eşliğinde sohbetleri başlıyordur.
Sohbetlerinin konusu ilk olarak bir insanın değişip değişemeyeceğidir.
Ne demiştik? Gence göre bir insan kendisini değiştiremez ve bu duruma örnek olarak bir arkadaşını gösterir.
Gencin bu arkadaşı çocukluğunda hem ailesi hem de çevresi tarafından bir istismara uyguladığı için travma geliştirmiş ve bu travması yüzünden de evden dışarı tek bir adım bile atamayan ansiyetik birisine dönüşmüştür.
Ve işin trajik tarafı gencin bu arkadaşı yıllardır değişmek için çaba göstermesine rağmen halen en ufak bir değişim bile gösterememiştir.
Kısaca bu patolojide bir neden sonuç ilişkisi var.
Geçmişte yaşanan travma geleceği etkilemiş ve bu arkadaşı kaygılı birisine dönüştürmüştür.
Filozof tam bu kısımda gencin sözünü keser.
Eğer yaşamımız geçmişte başımıza gelenlerle belirleniyorsa o zaman etrafımızın gencin bu arkadaşları gibi dışarı çıkmaktan korkan insanlarla dolup taşması gerekirdi.
Çünkü filozofa göre bu arkadaş gibi çocukluğunda zorbalığa uğrayan insanların sayısı hiç daha az değildi.
Fakat bu zorbalığa uğrayan insanların hepsi de büyüyünce evden dışarı çıkamayan insanlara dönüşmediler.
Yani filozof burada insan psikolojisinde katı bir nedensellik kurmanın ve şu andaki tüm koşulları geçmişe bağlamanın ne kadar yanlış bir tutum olduğuna değinir.
İşte tam olarak böyle düşünmek insanı kaderci ve teslimiyetçi pozisyona sokar.
Nedenselliğin her şeyi kontrol ettiğine inanan birisi kendisini asla değiştiremez.
Tıpkı gencin o arkadaşı gibi.
Antal psikolojisindeki temel görüşlerden birisi budur.
Geçmişimizi gözümüzde fazla büyütmemek gerekir.
Psikolojimizi asıl belirleyen şey nedenler değil, hedeflerdir.
Yani gencin o arkadaşı geçmişte yaşadıkları yüzünden değil, kendisini hedef olarak evden dışarı çıkmamayı seçtiği için bu kadar aksiyetik bir haldedir.
O zaman arkadaşım aksiyetisi hakkında numara mı yapıyor diye sorar.
Filozofa göre bu arkadaş gerçekten hastadır.
Ama gösterdiği bu kaygı semptomları onun geçmişinde yaşadıklarından ziyade şu an kendisine seçtiği hedeflerden kaynaklanmaktadır.
Çünkü filozofumuza göre travma diye bir şey yoktur.
Filozofumuzun travma hakkındaki görüşlerine geçeceğiz ama önce size bu kitapta hoşuma giden bir konseptten bahsetmek istiyorum.
Sevilmeme cesareti kitabı bir diyalog şeklinde yazıldığından okunması hem çok keyifli hem de çok akıcı.
Sadece filozof ve gencin sohbetlerini okuduğumuzu zannediyoruz ama aynı zamanda Adler psikolojisinden kıymetli bilgileri farkında bile olmadan öğrenmiş oluyoruz.
Diyalog mantığının bir şeyleri fark etmedeki gücü yatsınamaz.
Ve kitap filozof ve genç arasındaki dinamiği tıpkı bir terapi sahnesi gibi göstermiş.
Filozof da nihayetinde gence bir psikolojik danışmanlık hizmeti veriyor.
Altyazı M.K. Bir
de tabii ki taksit imkanınız da var.
Derseniz ki ben önce Evital'i denemek istiyorum.
Beğenirsem öyle para veririm. İşte Evital sizlere beslenme danışmanları ve psikolojik danışmanlarla ön görüşme yapabileceğiniz bir imkan da sağlıyor.
Bilimsel kaynaklara dayanarak hazırlanmış testler de Evital platformunda mevcut.
Bu testlerle mental durumunuzu değerlendirip kendiniz hakkında bilgi edinebilir.
Evital'i tam olarak hangi amaçla kullanacağınızı seçebilirsiniz.
Sağlık Bakanlığı tarafından tescih edilen Evital uygulaması diploma onaylı sağlık profesyonelleri ile size yardım etmek için hazır.
Portal 25 koduyla psikolojik danışmanlık veya beslenme danışmanlığı seanslarınız ister tekli, ister ikili, dörtlü veya sekizli paket olsun tüm bu seans paketlerinde %25 indirim uygulanıyor.
Evital uygulamasının linkini ve indirim kodumuzu açıklama kısmına ekledim.
Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.
Filozofun travma hakkındaki görüşlerinden devam edelim.
Filozof üşütmüş bir hasta örneğini kullanır.
Bu hasta üşütme sonucu doktora gitti diyelim.
Doktor da hastaya sen geçmişinde penceren açık yattığı için bu haldesindesin.
Filozofa göre doktorun bu açıklaması hastayı tatmin etmez.
Çünkü hastanın o anki derdi sadece üşütmüşlüğün verdiği semptomlardır.
Geçmişi değildir. Doktor da hastaya bu semptomları şu an kontrol edemeyeceğini.
Çünkü geçmişi yüzünden bu halde olduğunu söyler.
Bu nedensel bakış açısı tıpta her ne kadar mantıklı olsa da filozofa göre aynı nedensenlik bir psikolojiye uygulandığı vakit ters teper.
İnsanı kaderci ve teslimiyetçi bir pozisyona sokar.
Filozofun takip ettiği ekol olan Adler psikolojisi, travma kavramını radikal bir şekilde reddeder.
Bu açıdan Freud'un tam tersi bir yaklaşıma sahiptir.
Freud, travmalarımıza fazla anlam yükleyip, geçmişimizle aramızda sıkı bir nedensellik kuruyordu.
Oysa Adler'e göre bizler, geçmişte yaşadıklarımız yüzünden acı çekmeyiz.
O yaşadıklarımıza şu an içinde bir anlam yüklediğimizden dolayı acı çekeriz.
Filozof tabii ki de küçük yaşta istismara uğrayan veya zorbalık gören bir kişinin yaşadığı Zorlukları hafife almaz.
Fakat eğer bu kişi geçmişine fazla anlam yüklemeyi seçerse aslında kendisine koyduğu hedef de travma mağduru bir kişiye dönüşmek olacaktır.
Hani gencin evden çıkmayan bir arkadaşı vardı ya.
Filozofa göre bu kişi geçmişte yaşadıklarından ziyade evden çıkmamayı kendisine bir hedef olarak seçtiği için bu haldedir.
Bu hedef onu geçmişine saplantılı birisine dönüştürmüştür.
Bu hedefi belki bilinçli olarak seçmemiştir.
Ama bilinç dışında bu hedefin ona bazı faydaları olacağını düşünmüş olabilir.
Peki hiç evden çıkmama hedefi bu kişiye nasıl bir fayda sağlamıştır?
alar ki. Belki de böyle yaparak ailesinden ve çevresinden özel bir ilgi görmeyi istiyordur.
Veya dışarı çıkarsa aşağılık kompleksi tetikleneceği için evde kendi halinde kompleksiz bir yaşamı hedeflemiştir.
Kısaca filozofa göre kendini eve kapatan bu kişi geçmişte yaşadığı travmalarından dolayı değil, kendisine seçtiği hedeflerden dolayı bu haldedir.
Filozofla bu sohbetleri sonucu gencin kafası karışmıştır ve filozofa başından geçen bir anısını anlatmak ister.
Bu genç bir gün kahve içmek adına bir kafede uzanıyordur ve ona kahveyi getiren garson yanlışlıkla Gencin ceketine kahve döker.
Ve genç o an kontrolsüzce öfkelenip garsona kızmaya başlar.
Ki bu genç genelde sessiz sakin diyebileceğimiz bir mizaçta insandır.
Ama o kahve dökülür dökülmez sanki kontrolsüzce bir öfke krizine girmiştir.
Genç adam filozofumuza bu öfkesini sorar.
Eğer tüm eylemlerimiz güncel hedeflerimize bağlıysa gencin öfkelenmesindeki hedefi nedir ki?
Genç o an bu öfkesinin kontrol edilmesi imkansız ve insani olduğunu iddia eder.
Daha o an öfkelendiğini bile fark edemeden kızmaya başlamıştır.
Hatta bu olaydan dolayı kendisini suçlu da hissetmez.
Öfkesini fark edebilecek bir fırsatı bile olmamıştır çünkü.
Filozofa göre suçu öfkeye attığımız an Pandora'nın kudusunu açmış oluruz.
Çünkü aynı mantığa göre bu gencin o kafede ceketinde bir bıçak olsaydı öfkesinden bu bıçağı adama saplayabilirdi.
Genç adam filozofun bu argümanını son derece abartı bulur.
Sonuçta garsona sadece kızmıştır.
Öyle basit bir olay için birini bıçaklayabilecek derecede psikopat değildir.
Ama filozof için gencin öne sürdüğü bu kontrol edemediğim öfke argümanı tam olarak bu örnekler için de genellenebilir.
Genç adam filozofa o zaman üstüme kahve döküldüğü an neden öfkelendim diye sorar.
Filozofun cevabı değişmez.
Çünkü öfkelenmeyi hedefliyordun.
O an içinde birine bağırma ve hıncını alma arzusu vardı.
Garson da tam o zamanda ceketi kahvene dökünce sana gerekli malzemeyi vermiş oldu.
O garsonu küçük düşürmek ve egonu tatmin etmek istedin.
Genç bu cevap üstüne filozofa yine karşı çıkar.
O an öfkesini düşünecek bir saniyesi bile olmadığına, tamamen kontrolsüzce öfkesinin dışarı çıktığına yemin eder.
Filozof bu kısmı Öfke
kontrolsüz bir duygudan ziyade ihtiyaç olduğunda kullandığımız bir araçtır.
anne telefonu açtığında öfkesini kapatıp telefonu kapattığında öfkesini açıyorsa bizler de şartlarımıza ve hedeflerimize göre duygularımızı açıp kapatırız.
O an anne kızını hırpalamak için kendisine hedef olarak öfkelenmeyi seçmişti.
Fakat aynı hedefi sınıf öğretmenine uygulayamazdı.
O yüzden sınıf öğretmene karşı kibar rolünü hedef olarak seçti.
Eğer öfkesi kontrolsüz bir seviyede olsaydı bu annenin aynı öfkesini sınıf öğretmenine de göstermesini beklerdik.
Genç adam filozofa bu tarz bir bakış açısının nihilizce olduğunu iddia eder.
Eğer duygularımız sadece hedeflerimiz için kullandığımız anaçlarsa, özünde o spontaneliği ve irasyonelliği yoksa, o zaman biz insanlar makine gibi bir şey oluyoruzdur.
Filozof gencin kendisini yanlış anladığını söyler.
Adlerce psikoloji nihilizmle tamamen zıt bir felsefedir.
Bizi duygularımızın veya geçmişimizin değil, şu anki hedeflerimizin kontrol ettiğini söyler sadece.
Travmalarımızı gözümüzde fazla büyütmek biz insanları değişime karşı dirençle yapar.
Asıl geçmişimizde saplantılı olduğumuzda nihilistik bir hayat yaşarız.
Filozofun bu dedikleri gelince mantıklı gelse de geçmişi yenmenin çok zor olduğundan yakınır.
Ve bu sefer filozofa başka bir arkadaşından bahseder.
Gencin bu arkadaşı oldukça sosyal, insanlarla iyi anlaşan, karizmatik birisidir.
Ve gencimiz bu arkadaşını kıskanıyordur.
Çünkü kendisi arkadaşına zıt bir şekilde içine kapanık.
İnsanlar karşısında rahat olamayan birisidir.
Arkadaşı gibi sosyal açıdan karizmatik birine dönüşmek istiyordur.
Ama bir taraftan asla o arkadaşı gibi olamayacak.
Çünkü gence göre karakter doğuştan gelir.
Neyse odur değiştiremezsin.
Hatta bu genç karşısındaki filozofa arkadaşım gibi birisi olabilir miyim diye sorduğunda filozof ona kesinlikle olamazsın diye cevap vermiştir.
Genç adam filozofa bak işte sen de benim dediğime geldin der.
İnsan kendisini değiştiremez.
Fakat filozofumuzun bakış açısı farklıdır.
Gence şöyle bir soru sorar.
Neden arkadaşın gibi olmak istiyorsun?
Genç arkadaşına hayran olduğunu ve eğer onun gibi olsaydı daha mutlu bir insan olacağına inandığını söyler.
Filozof gence kendisini seviyor.
Hep sevmediğini sorar. Gençlerin sonunda itiraf etmek zorunda kalır.
Kendisini sevmesini bile geçtim.
Genç kendisinden nefret ediyordur.
Keşke bu dünyaya farklı bir kişi olarak gelseydim diye düşünüyordur.
Filozof bu kısımda Adler'in bir sözünü söyler.
Önemli olan kişinin dünyaya nasıl geldiği değil, elindeki malzemelerle ne yaptığıdır.
Genç yine söylenmeye başlar.
Bu dünyada hiçbir şey eşit değil.
Bazıları zengin ailede dünyaya gelir, bazıları fakir.
Bazıları genetik olarak şanslı doğar, bazıları şanssız.
Mutsuzluğumun nedeni ben değilim.
İçinde olduğum şartlar.
Bu sözler üzerine filozof gelince sen mutsuz olmayı seçtin der.
Tamamen seçimlerin yüzünden bu haldesin.
Filozof karakter ve mizah ifadesini kullanmayı pek sevmez.
Onun yerine yaşam tarzı ifadesini kullanır.
Ve insanı oluşturan da yaşam tarzıdır yani seçimleridir.
Peki insanlar neden mutsuz olmayı seçer ki diye sorar.
genç. Filozof için bunun cevabı korkudur.
Aslında birçok şeyin sebebinde korku duygusu yatar.
İnsanlar değişmek istemez çünkü değiştikleri zaman neyle başa çıkacakları belirsizliğinden korkarlar.
Olduğun haline kalmak daha güvenilir bir rota olmuştur her zaman.
Adler psikolojisi özünde cesaret psikolojisidir.
Neyi yapmak istiyorsan yap ama öncesinde o cesareti göstermen gerekir.
Ve mutlu olmak da her şey gibi cesaret işidir.
Genç filozofa sorar.
Bu cesareti tam olarak nasıl kazanırım?
Filozof için gencin ilk yapması gereken keşke arkadaşım gibi olabilseydin tarzı haset dolu ifadeleri bırakmasıdır.
Çünkü tüm bu ifadeler özünde bir mazerettir ve kişiyi tembelliğe teşvik eder.
Temelinde korku yatar. Filozof yazar olmak isteyen bir arkadaşından bahseder.
Bu arkadaşı durmadan ben bir roman yazarı olmak istiyorum diyor fakat asla olmasının başına oturup bir şeyler karalamıyordur.
Bunun sebebi korku duygusudur.
Yazacağı romanın başarısız olacağından, reddedilmekten korktuğu için eyleme geçme cesareti gösteremiyordur.
Oysa reddedilmek son derece aydınlatıcı ve geliştirici bir şeydir.
bir eylemdir. Reddedilen bir insan hırslanıp başarıya çok daha iyi kanalize olabilir.
Müthiş bir özgüven geliştirebilir.
Veya o işin kendisine uygun olmadığını anlayıp ona daha uygun bir alanda uzmanlaşabilir.
Reddedilmek insana kendi gerçekliğini sunar.
Gencimiz filozofun bu konuşmasından epey etkilenir ve yavaş yavaş Adler psikolojisini anlamaya başlar.
Adler psikolojisi özünde tümden bir sorumluluk almayı öğretir.
Şu an bu hayatta başıma ne gelmişse nasıl bir haldeysem bunun tek sorumlusu benim demeyi sağlar.
Çünkü ancak böylesine kapsayıcı bir sorumluluğu sırtına yüklediğin takdirde gereken cesareti gösterebilirsin.
Genç ve filozofun görüşmesinde ilk gece böyle sona erer.
İkisi de sohbetleri sonucu epey yorulmuştur.
İkilinin sohbetlerinden tam bir hafta geçmiştir.
Genç adam hevesli bir şekilde filozofun çalışma odasını tekrar ziyaret eder.
Şüpheyle yaklaştığı bu ihtiyar gerçekten de yaşam hakkında bir şeyler biliyordur.
Ama yine de gence göre bu filozofun düştüğü hatalar vardır.
Filozof geçmişi fazla küçümsüyordur.
Gence göre biz insanlar geçmişimizi öyle kolay kolay unutamayız.
Geçmişimizden asla tamamen kurtulamayız.
Ve filozofun kapısını çalan bu genç yeni bir düello için hazırdır.
Filozofa gelir ve onun bazı fikirlerinin aklına yatmadığını söyler.
Gence kendisini sevmeyişin altında aslında hedeflerinin bu doğrultuda olduğunu söylemiştir.
Genç filozofa sorar. Kendimi sevmeyişimde nasıl bir avantajım olabilir ki?
Filozof önce gençten kendisini neden sevmediğini açıklamasını ister.
Gencimiz özgüvensizliğinden, sosyal beceriksizliğinden hatta tipsiz olmasından hareketle kendisini sevmediğini belirtir.
Bunun üstüne filozof geçmişte bir kız danışanıyla yaşadığı olaydan bahseder.
Bu kızın hoşlandığı bir adam vardır.
Fakat kız ne zaman konuşursa yüzü kızardığı için bu adama açılmaktan korkuyordur.
açılmasında önünde tek engel olarak yüzünün kızarmasını gösteriyordur.
Filozof için bu kızın yüzünün kızarması.
Onun işine geliyordu. Çünkü onu en çok korktuğu şeyden, reddedilme korkusundan uzaklaştırıyordu.
Konfor alanıydı. Adler psikolojisinde bu durumun çözüm yolu kızın yüz kızarmasını çözmek değildir.
Çünkü aynı kız yüz kızarmasını çözse bu sefer başka bir tarafını dert edip mazeret bulacaktır.
Tek bir çözüm vardır. Cesaretlendirme.
Sonuç ne olursa olsun eyleme geçme cesaretini gösterme.
Filozof tekrar gence döner.
Gençteki kendini sevmeme durumunun altında yatan, kızdaki reddedilme korkusuna benzerdir.
Genç başkaları tarafından hoşlanılmamaktan korkar.
Aşağılanmaktan, küçük düşmekten, insanlar tarafından incirmekten korkar.
Bu korkusu gence bir hedef seçtirmiştir.
Kendini sevmemek. Eğer kendisini sevmezse bu korkusuyla yüzleşmek zorunda kalmaz.
Çünkü en başta insanlarla kaynaşmasını sağlayacak öz saygıyı devreden çıkarmış olur.
Filozof bu konudan hareketli asıl bahsetmek istediği konseptten gence bahseder.
Genç'e sorar aşağılık kompleksi denilen kavrama aşina mısın diye.
Genç tabii ki diye cevap verir.
Genç hayatı boyunca aşağılık kompleksiyle yaşamıştır.
Bir haber okur, haberde onun yaşında gençlerin başarısından bahseder ve gencimiz aşağılık hisseder.
Bir arkadaşı başarılı olur, mutlu olur ve genç itiraf etmekte zorlandığı bir hasetle dolup taşar.
Bu sırada filozof gence bana bir bak, görünüşümde seni hayal kırıklığına uğratan bir şey var mı diye sorar.
Gencimiz olur mu öyle şey, gayet normal gözüküyorsunuz deyince filozof üsteler.
Rahat ol, içinde... Konu aşağılık kompleksi iken filozof bir itiraf
yapar. O da gencin yaşındayken aşağılık kompleksini yaşamıştır.
Akranlarına kıyasla boyu kısa olduğu için ciddiye alınmadığını düşünmüştür.
Peki filozofumuz boy kompleksini nasıl yenmiştir?
Tüm komplekslerin öznel olduklarını fark ederek.
Bu filozof eğer dünya üzerindeki tek insan olsaydı boyunu dert etmezdi.
Çünkü kıyaslayabileceği birisi kalmazdı.
Ama zamanında çevresinde hep kendisinden uzun insanlar görünce böyle bir kompleksle mücadele etti.
Filozofun demek istediği şudur.
Her türlü komplekslerimiz, zeka, boy, tip, yetenek bunların hepsi insanlar arasındaki kıyas sonucu meydana gelmiştir.
Kendi başlarına bir değeri yoktur.
Kendimizi o kıyaslamaya sokarak aşağılık hissederiz.
Şimdi Adler psikolojisinde de ciddi bir yer kaplayan bu aşağılık kompleksini daha...
derinlemesini inceleyelim. Filozof aşağılık kompleksi ile aşağılık duygusu arasında bir ayrım yapar.
Aşağılık duygusunu herkes hisseder ve aşağılık kompleksi kadar zararlı değildir.
Aşağılık duygusunu hisseden bir insan bu duyguyu bir sinyal olarak yorumlayıp kendisini geliştirme yönünde adım atabilir.
Mesela kıskançlık temelli aşağılık duygusundan bahsedelim.
Eğer bu hayatta çok kıskandığımız biri varsa şu bir gerçektir ki içten içe o kişinin yerine geçmek istiyoruzdur.
Ve bu duygumuzu komplekse dönüştürmeden yani kıskandığımız kişiye çamur atmadan hayatımıza uyarlayıp sağlıklı bir gelişme gösterebiliriz.
Ama aşağılık kompleksinde bir kader mahkumluğu havası vardır.
Ben asla o kişi gibi olamam.
Ben eksik yaratıldım. O özel birisi şeklinde radikal fikirlere kıpırdırız.
Mazeretlere her zamankinden daha fazla sığınırız.
Onun ailesi zengin, onun tipi güzel, onun boyu uzun gibi.
İşte bu komplekstir. Üstelik şöyle ilginç bir durum da vardır.
Genelde aşağılık kompleksi hep başarısız ve hayatsız diyebileceğimiz insanlarda bulunur zannederiz.
Oysa kendisini ispat etmiş insanlarda da aşağılık kompleksi gayet bulunabilir.
Gerçi onlardaki kompleksi Adler psikolojisinde üstünlük kompleksi denir.
Ve aşağılık olana zıt ifadeler içerdiğine bakmayın.
Özün de bu iki kavramda kompleks sınıfına girer.
İlla ki karşılaşmışsınızdır hayatınızda.
Bir insan tipi vardır. Durmadan kendisini över.
Dışarıdan ne kadar utanç verici olduğuna bakmadan hep kendisine dair başarıları anlatır.
İşte bu bir üstünlük kompleksidir ve temelinde o aşağılık hissi yatar.
Üstünlük ve aşağılık kompleksleri birbirlerini tamamlar aslında.
Kendilerini hunharca öven kişiler aslında şu gerçeği kaçırırlar.
İnsanlar sandığımız kadar akılsız canlılar değillerdir.
Kimin ne kadar başarılı olduğunu, neler yapabildiğini bilirler.
Ama kendisini durmadan öven kişi içten içe acaba çevremdekiler beni ezik biri olarak görüyor mu korkusunu taşır.
Ve korkusunu da üstünlük taslayarak ıslah etmeye çalışır.
Ne demiştik? Alder psikolojisinde korkuyla mücadele en önemli kavramlardan birisidir.
Ve üstünlük kompleksine sahip olan kişi aşağılanmaktan, insanlar tarafından değersiz görülmekten delilercesine korktuğu için için böyle davranıyordur.
Gencimiz giderek filozofun fikirlerine ısınmaya ve onları mantıklı bulmaya başlıyordur.
Evet gencimizin geçmişine saplantı halinde olması aslında bir savunma mekanizmasıdır.
Korku temelli bir hayat yaşadığı için komplekslerle doludur.
Ve filozofun dediklerinde haklılık payı vardır.
Ve tüm bu sorunların temelinde insanların gözünde nasıl göründüğü kaygısı yer alır.
Filozof 3. günde genci tekrar karşısına alır ve en önemli konuşmasını yapar.
Kitabın kapak ismi olan sevilmeme cesareti hakkında konuşacaklardır.
Tabi ki güzel bir istir.
İyi hissettirir öncelikle.
Ama iyi hissetmekten daha güzel bir his vardır.
Özgür hissetmek. Ve bu da anca sevilmeme cesareti gösterdiğin zaman gerçekleşir.
Filozofla genci konuşacakları son konu özgürlük üzerinedir.
Filozof gence özgürlüğü nasıl tanımlarsın diye sorar.
Genç tam bir tanım yapamaz ama onun yerine özgürlüğü parayla bağdaştırır.
Yeterince parası olan birisi istediği yemeği yer, istediği yeri gezer.
Evet para ve özgürlük kavramlarının kesiştiği noktalar tabii ki vardır.
Fakat filozof için özgürlük temelde para gibi maddi bir şey değil de insanlar arası ilişkilerde belli olan bir dinamiktir.
Filozof için özgürlük insanlar tarafından sevilmeme cesaretini gösterebilmektir.
Hayatımızın en zor problemlerinden birisidir bu sevilmeme cesareti.
İşin acı tarafı içinde bulunduğumuz sistem bizi illa birisine sevdirmemizi ister.
Kendini otorite figürüne sevdirenler her zaman diğerlerine kıyasla daha kolay yükselmiştir.
Patronun yalakası daha kolay terfi alır.
Öğretmenin yalakası referans mektubunu kapar.
Kendimizi sevdirmenin belli çıkarları tabii ki vardır.
Fakat böyle yaparak özgürlüğümüzü de diskalifiye etmiş oluruz.
Mantığı basit. Birine kendini nasıl sevdirirsin?
Onun çıkarına uygun davranarak.
Yani kontrolü ona vererek.
O neyden hoşlanıyorsa o kılığa bürünürsün.
Onun istediği maskeyi takarsın.
Bir nevi onun kuklası olursun.
O yüzden asıl özgürlük sevilmeme cesaretini göstermektir.
Genç bu konuşma üstüne ailesini hatırlar.
Zamanında ailesi bu gençten farklı bir meslek sahibi olmasını istemiştir.
Ama genç ailesini dinlemeyerek kütüphaneci olmuştur.
Başlarda ailesinin dediğini yapmayarak suçlu hissetse de nihayetinde kendi yolundan gitme cesaretini göstermekten memnundur.
Fakat halen içinin kemiren bir his vardır.
Bu genç kendi yolundan gitmiştir gitmesine.
Böyle yaparak ailesi tarafından onay görme arzusunu tatmin edememiştir.
Bu kısımda eksik kalmıştır.
Gencin kafasına takılan problem de budur.
Onay görme arzumuzla sevilmeme cesareti arasında nasıl bir seçim yaparız?
Mesela bir heykel tıraşsınız ve günleri geceleri birbirine katarak mükemmel heykeller yapıyorsunuz.
Bu heykellerin başkaları tarafından takdir görmesini istersiniz değil mi?
Yaptığımız işin göze çarpmasını ve övgü almasını bekleriz.
Muhteşem bir motivasyondur hatta bu.
Böyle bir ikilemden nasıl kurtulacağız ki?
Filozofun bu probleme cevabı yine Adler psikolojisindeki bir konsept olan görevlerin ayrılmasıdır.
Görevlerin ayrılması tam olarak ne demek?
Sadece kendi sorumluluğunu almak demek.
Başkasının bizim hakkımızda ne düşündüğü onun görevidir, onun sorumluluğudur.
Bizim tek bir sorumluluğumuz vardır.
Kendi hayatımızı yaşamak.
Eğer başkalarının hakkımızda ne düşündüğünü dert edineceksek o vakit onların görevini sırtımıza almış oluruz.
Ve bir başkasının görevini sırtında taşıyan kişi kendi görevini sırtlayamaz.
Filozof burada mesafe kavramına değinir.
Günün sonunda kişi insanlarla kendisi arasına sağlıklı bir mesafe koymalıdır.
Sürekli mıç mıç olmak görevlerin ayrılmasını bozar.
Ve kişiler birbirlerinin hayatını sırtlamaya çalışır.
Genç bu düşüncelere itiraz eder.
Sonuçta eğer bir yakın arkadaşımız bize yardım etmek amacıyla hayatımıza müdahale ediyorsa onu tersleyip Benim hayatıma karışma mı demeliyiz?
Arkadaşımız iyi niyetiyle bize yakınlaşıyor sonuçta.
Böyle durumlarda şak diye mesafe koymak hiç de kolay olmaz.
Oysa filozof için ilişkisel mesafe o ilişkiyi daha sağlıklı kılacaktır.
İlla ki başınıza gelmiştir.
Ailenizle, sevgilinizle veya bir arkadaşınızla haddinden fazla yakınlaştığınızda, ikinizin hayatı tek bir potada erimeye başladığında birbirinizle kurulmaya başlarsınız.
Konumuz olan sevilmeme cesareti de bu mesafe kavramıyla ilgilidir.
Eğer özgür olmak istiyorsak mesafeye ihtiyacımız var.
Sevilmeme cesaretini göstermemiz gerekiyor.
Tabi bu sevilmeme cesareti gidip de insanların nefret edeceği bir insana dönüşmek değil.
Bazıları sevilmemekten keyif alıp direkt insanlara benaltı vurabilir.
Bunu yapmasındaki amaç ego tatminidir.
Fakat sevilmeme cesareti temelde insanlara antipatik gözükmekten ziyade onların bizim hakkımızdaki düşüncelerine kayıtsız kalmaktan ibarettir.
Sevilmemeyi istemek değildir.
Sevilmeme... Evet podcastimizi bu kısımda bitirebiliriz.
Sevilmeme Cesareti kitabı benim üzerinde baya düşündüğüm bir konuyu diyalog halinde keyifli bir şekilde aktarmış.
Kitabı elimden geldiğince size aktarmaya çalıştım.
Benden bu kadar. Bir dahaki bölümlerde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
