
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik
İçimizde dolanıyor bir yerlerde. Ne iyi ne kötü. Kitap: Robert Greene, İnsan Doğasının Yasaları
Transkript
Altyazı M.K.
İlgi ihtiyacı duymayan bir insan yok bu dünyada.
Az ya da çok hepimiz çevremizden ilgi görmeyi bekliyoruz.
En basitinden fiziksel ilgi olan göz teması.
Bir süre insanlardan kendimizi izole ettiğimizde kimseyle göz teması kurmadığımızda kendi varlığımızdan şüphe duymaya başlıyoruz.
Ama ilgi arzumuzun sıkıntısı şu bazen bu arayış o kadar toksik bir seviyeye çıkıyor ki ilgiyi elde etmek adına öz saygımızı zedeleyecek hareketler yapabiliyoruz.
İlgi görme ihtiyacını narsisizm kavramıyla da bir benzetebiliriz.
sonunda diğerlerinin kendisine gösterdiği ilgiden gücünü alır.
Narsist deyince kafamızda genelde dışa dönük bir tip canlanıyor.
İnsanların arasına kaynaşan, etkileyici konuşan, herkesi kendine hayran bırakan birisi.
Ki bir narsistin dışa dönük olması kendisinin karizmatik bir kişilik inşa etmesini bile sağlayabilir.
İçe dönük narsistlerde durum biraz daha farklı.
Kendi büyüklüklerini bir dışa dönük kadar ispat etme arayışına girmeselerdi zihin dünyasında içten içe ben çevremdeki insanlardan daha iyiyim kibrini görürüz.
Bir narsist Hele ki yetenekliyse, başarılı olmuşsa görmek istediği ilgiye sonuna kadar ulaşır.
Ama o ilgiyi devam ettirebilmek için yeteneğini devamlı sergileyip başarılı olduğunu göstermelidir.
O başarı bir gitti mi narsist kişi ilgisiz kaldığından ciddi bir kimlik krizine girecektir.
Örneğin narsist bir müzisyen düşünün.
Çok güzel bir sesi var ve öyle güzel müzikler yapıyor ki insanları kendisine hayran bırakmış.
Ama bu müzisyenin yaşı ilerledikçe sesindeki tınının kaybolduğunu ve müziklerinin artık insanları etkilemediğini düşünelim.
İşte bu narsist müzisyen.
bu sefer ciddi bir kriz geçirecektir.
Ki zaten tarihteki sanatçılara veya sporculara bakın o prime dönem dediğimiz en üretken zamanlarını açtıktan sonra genelde bir depresyon onları bekler.
Bir narsisten lider de gayet çıkabilir.
Özgüvenle dolu olması, kendinden emin konuşması insanlara yetkiler.
Zaten biz insanlar kendinden emin konuşanlara bayılırız.
O net olma hali insana bir karizma katar.
İstediği kadar saçmalasın.
Fikirlerini güzel bir diksiyon ve kendinden eminlikle ifade etti mi illaki ilgi görecektir.
Narsistler de bu kendinden eminliği sonuna kadar sergiler.
Çevremizdeki narsist bir insanın o karizmatik görünümüne kanmamak gerekiyor.
Çünkü günün sonunda narsist bir kişi karşısındakinin enerjisini, ilgisini sömürmek ister.
Ve karşı tarafı ne kadar yıprattığını da o kadar önemsemez.
Tabii insanın kendisindeki narsist belirtileri de atlamaması lazım.
Hepimizde narsist bir taraf mevcut.
Ama içimizdeki bu narsist tarafı, isterseniz karanlık tarafta diyebilirsiniz, insanları yıpratmaktansa daha üretken işlere alet etmek mümkün.
İşte... Böyle bir narsiste işlevsel narsist diyebiliriz.
İşlevsel bir narsist içindeki o yaratıcı enerjiyi kullanmayı çok iyi becerir.
Mesleğiyle arasında ruhani bir bağ kurar ve akış haline rahatlıkla girer.
Bir işi iyi yapıyor olmanın farkındalığından gücünü alır ve kendisine bir disiplin sağlar.
Hatta narsist birini düşününce aklımıza empati becerisinden yoksun biri olması gelir ya işlevsel bir narsist empati becerisini de geliştirebilir.
Bu empati becerisi yaptığı işte onu motive eder.
Bir sanatçıysa mesela diğer insanların duygularını o kadar içten hisseder ki o duygu yoğunluğundan yaratıcı işler çıkartır.
Veya bir bilim adamıysa insanlara yardım etmenin, insanların hayatına dokunmanın verdiği o kahramanca his onu bilime karşı motive eder.
İçimizdeki narsiste evcilleştirmekteki kilit nokta empati becerimiz.
Eğer ki sağlıklı, işlevsel bir narsist olacaksak empati becerisi şart.
Oysa internetin yaygınlaşmasıyla empati becerimizde de ciddi bir zedelenme oldu.
Sosyal etkileşimden ziyade internette gördüğümüz dijital insan suretleri, duyguları anlama becerimizi köreltti.
Bizi daha bencil biri yaptı.
Ve bizim de inatla gittikçe bencilleşen ve bireyselleşen bu dünyada empatideki gücün farkında olmamız gerekiyor.
En basitinden insanları dinleme becerisi.
sesini bile geliştirmek empatimizi canlandıracaktır.
Herkes konuşur, bir şeyler anlatmak, ifade etmek ister ama gerçekten dinleyen, dikkatini bize verip merak eden insanların sayısı azdır.
İşte bu iyi dinleyen insanların empati yönü de gelişmiştir.
Biriyle yaptığınız sohbette karşı tarafın ne anlattığına samimi bir şekilde odaklanmayı deneyin.
Mimiklerine, ses tonuna, gözlerine ve ne dediğine dikkat edin.
Bir yerden sonra kendimizi o kişinin yerinde hissedeceğiz ve empati becerimiz de gelişmiş olacak.
İnsanları dinlemekte zorlanmamızın sebebi de kibrimizden geliyor.
Karşısındakini etkiyle dinleyebilen bir insan kibirden de uzaktır.
Oysa dinlemeye tahammülü olmayan kişiler içten içe ''Ya bu karşımdaki kişi benden düşük seviyede zaten, bana ne öğretebilir ki?'' fikrini taşımaktadır.
Bu kısımda insanın günün sonunda sadece bir insan olduğunu kabullenmesi gerekiyor.
Kusurlu varlıklarız, mükemmel değiliz, melek de değiliz.
Karşımızdaki insan hiç beklemediğimiz şekilde bize bir şeyler öğretebilir, bizden daha iyi olduğu alanlar olabilir.
Dikkatimizi kendimize değil de insanlara çevirdiğimizde onlardaki niyeti de anlıyoruz.
Bize hangi amaçla yaklaşıyor?
Gerçekten karşımızda... bizle bağ kurmak istemeye hevesli bir insan mı var yoksa rol yapıp bizi kullanmak mı istiyor?
O kişinin mimikleri, ses tonu, göz taması bile ondaki niyetin ne olduğuna dair ipuçları taşımaktadır.
Şimdi biraz gerçek hayattan narsist örneklerine geçelim.
İşin hikaye kısmı şimdi başlıyor.
Sovyetler Birliği'nin devlet başkanı Stalin tam bir kontrolcü narsist örneğiydi.
Selimli bir avrası vardı. Yanındaki adamlardan daha yaşlı biri olmasına rağmen kendisine siz değil de sen denmesini tercih ediyordu.
Alt kesimden insanları bile kendisine ulaşılabilir kılmıştı.
Muazzam bir dinleme becerisi vardı.
Gözleriyle adeta şu an tüm odamda seni dinliyorum diyordu karşı tarafa.
Siyasi mücadelesinde bu karizmasının feci bir etkisi olmuştu.
Kim Stalin'le görüşürse kendisini devrimci bir davanın parçası gibi hissediyor.
yolu yürüyor olmanın heyecanını yaşıyordu.
Ayrıca Stalin yer yer ciddi ve kaba tavrının yanında eğlenceye de düşkün birisiydi.
Şarkılar söyler, sert şakalar yapardı.
E peki bu adamın karanlık tarafı neredeydi?
Melek değildi sonuçta. Stalin'in yakın bir dostu olan Kirov'un varlığı Stalin'deki o karanlık tarafı ortaya çıkaracaktı.
Kirov, Stalin'in sadık bir yandışıydı.
Ama halk Stalin'in gaddarlığından bıktıktan sonra Kirov'un itibarı daha da artacaktı.
Ciddi bir kesim yeni devlet başkanının Kirov olması gerektiğini düşünmüştü.
Hatta Kirov'un başına geçmesi adına Stalin'e suikast yapma planları ortalıkta dolaşıyordu.
Ama Kirov her şeye rağmen Stalin'in yanındaydı.
Stalin hakkındaki suikast planlarını duyduktan sonra Kirov'la arasındaki mesafeyi açmaya başladı.
Aralarındaki soğukluk o kadar belliydi ki Kirov istediği kadar Stalin'e yaranmaya çalışsın.
Stalin bu adamı bir dost değil de bir rakip gibi görmeye başlamıştı çoktan.
Hatta Kirov'un kendisine bu kadar sadık olduğunu bilmesine rağmen yine de artık bu adam bir rakipti.
Kirov suikaste uğrayıp öldürüldüğünde bazı insanlar bu suikastin arkasında Stalin'in parmağı olduğunu düşündü.
Stalin bu suikast sonrası çevresindeki insanlara daha gaddar biri olmaya başladı.
Bu sevecen ve sempatik adamın gitgide acımasızlaştığını görüyordu.
Çevresindekiler ondan o kadar korkuyordu ki Stalin eğer bir kelimeyi yanlış telaffuz ederse diğerleri de öyle telaffuz etmeye başlıyordu.
Çünkü eğer doğru bir şekilde telaffuz ederlerse Stalin'in onları yanlış anlayacağından korkuyorlardı.
Stalin yakın yoldaşlarını akşam evinde içmeye çağırır ve bu buluşmalarda narsist hatta sadist bile değil bileceğimiz tarafını ortaya çıkarırdı.
Adamlarını ısrarla içerip sarhoş eder çünkü sarhoşluklarında onların kendisinden gizlediği bir bilgiyi itiraf edeceklerini düşünürdü.
Adamlarını alkol masasında zorla dans ettirir hatta bolca çömelip kalkma içeren yöresel bir dansı onlara yaptırıp sanki acı içine kalmalarından keyif alırdı.
Dışarıdan sevecen görünen bu adamın içine baktığımızda çevresindekileri bir kukla gibi oynatan, kontrol bağımlısı bir narsisten başka bir şey görmüyorduk.
Stalin tarzı kontrolcü narsistlerin sinsi noktası gerçekten iyi bir dinleyici olup empati yapabilmeleri.
Stalin çevresindeki insanlara o kadar ilgiyle yaklaşıyordu ki güven kazanmak onun işiydi.
Ama derinlerdeki tutkusu ve amacı insanlar arasında bir duygusal bağ yaratıp ardından onları istediği gibi kontrol etmekti.
Sevimli gözükmesi, ilgi göstermesi, sempatik davranmasının altında insanların sadece güvenini değil kontrolünü de kazanmak yatıyordu.
Stalin gibi tipler gerçek hayatta en çok hangi konumda olurlar bir tahmin etmeye çalışın.
Evet siyaset denebilir ama özellikle şirket patronlarında Stalin usulü narsisizm Çalışanlarına ilgiyle yaklaşır, onları dinler, biz bir aileyiz mesajını verir, yeri gelince bolca över ama o çalışanın
kontrolünü de tamamen ele geçirmek ister.
Sonuçta patron kendisidir ve diğeri de çalışandır.
O güç hiyerarşisinin zedelenmesine asla izin vermez ve bir çalışan da çıkıp ufak bir patronluk tasladığında Stalin'in Kirova yaptığı gibi o da çalışanının kalemini kırmaktan çekinmez.
Şimdi başka bir narsist örneğine geçelim, tiyatral narsist.
17. yüzyılda Fransız bir rahibe olan Jane de Belciel'e bakalım.
Jane'e dışarıdan baktığımızda güzelliğiyle dikkat çeken ama bakışlarında sinsiliği sezebildiğin biri olduğunu görüyorduk.
Ki bazı insanlar sinsi olduğunu gerçekten belli ederler.
İyidir, hoştur, güzel gözüküyordur ama bakışlarında bir terslik, bir çakallık vardır.
İşte Jane de bu sinsi tarafını belli eden bir rahibeydi.
Jane'in gördüğü rüyalar da bir tuhaftı.
Kilise rahibi olan Grandier ismindeki bir adam rüyalarına giriyor ve Jane'e saldırıyordu.
Gerçek hayatta bu rahipten pek de haz etmiyordu.
Bu rahibi gördüğü rüyalarda bir yerden sonra erotikleşmeye başladı.
Jane bu rüyayı diğer rahibelere bahsettiğinde o rahibeler de benzer rüyalar gördüklerini belirtti.
Grandier bu rahibeler arasında tepki çekmeye başladı.
Rahibeler bu adamın şeytan aracılığıyla kendilerine sahip olduğunu düşünüyorlardı.
Grandier'a atılan bu itiraflar güç kazanmasıyla bu adam idam cezasına çarptırıldı.
Ve bu süreçte ciddi işkence gördü.
Jane'den başlayan bu iftira dalgası büyümüştü.
Jane pek hoşlanmadığı bu adamı adeta Dane'i istismar ederek ölüme çarptırmıştı.
Jane'in şeytani rüyaları devam etti ve yolun sonunda Surin isminde başka bir rahiple tanıştı.
Surin, Grandier'ın aksine Jane'in hoşuna gitmişti.
Ve ne hikmetse Surin'in varlığından sonra Jane o şeytani rüyalarından kurtulmuştu.
Beyaz atlı prensi gelmiş ve onu kurtarmıştı.
Jane, Surin'le olan ilişkisini bir şanşöhret meselesine dönüştürmeye karar verdi.
Surin'e şöyle dedi. Avrupa'yı gezelim.
Beni şeytanlardan nasıl kurtardığını diğer insanlara da anlatalım.
Canlı canlı gösterelim.
Bildiğin bir şov yapalım. Tabi Surin bunu duyunca şaşırdı.
Kendisi öyle şan şöhret gibi kavramlara Jane kadar ilgili değildi.
Hatta Jane gibi rahibe birinin, dünyeviden ziyade tanrısala yakın gözükmesi gereken birinin bu kadar şan ve şöhret peşinde koşması çelişkili gelmişti.
Ama Jane'in teklifini kabul etti ve bu ikili şeytan çıkarma ayinleriyle Avrupa'da bir patlama yarattı.
İnsanlar akın akın Jane'in şeytandan kurtuluş hikayesini dinlemeye geliyor ve Jane de bu süreçte bir yıldız gibi ilgi görüyordu.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Jane gibi teatral narsistler böyle mazlum, gariban rolünü oynayıp ilgiyi elde etme konusunda çok sinsidirler.
Gerektiği yerde dini de kullanır, tabuları da yıkar, drama da yaratır ama günün sonunda o ilgi ihtiyacını bir şekilde alır.
Attığı yalanları incelikle kurgular ve ilk bakışta bu insana inanmak gelir içimizden.
Ama anlattığı hikayenin detaylarında hileyi ve ilgi duyma açlığını görebiliriz.
Böyle kişiler ilgiyi gördükleri an şımarır ve daha da ileri giderler.
Hep tek bir kişi üzerinden konuştuk, şimdi de narsist bir çift üzerinden gidelim.
Tolstoy ve karısı Sonya.
Tolstoy bir gün karısına karşı dürüst olmak istediğinden ona kendi günlüğünü okutmayı seçti.
Sonya'nın bu günlükleri okuyunca ilk fark ettiği, Tolstoy'u aslında hiç de iyi tanımadığı olmuştu.
Tolstoy günlüklerinde Sonya'yı aldattığını, genel evlere gidip ben soğukluğu kaptığını ve kumarbazlığını yazmıştı.
Sonya Tolstoy'dan tiksinmiş ama her şeyden öte Tolstoy'un neden böyle, iğrençliklerle dolu günlüğünü kendisine okutmak...
istediğini merak etmişti. Sonya tüm bu acı gerçeklere rağmen Tolstoy'u terk etmedi ve bu ikisi uzun sürecek bir evliliğe adım attılar.
Tolstoy bu süreçte asla unutulmayacak kitaplar yazdı ve maddi yönden ailesini huzura kavuşturdu.
Ama Tolstoy tüm bu başarıya, şöhrete rağmen 50 yaşına geldiğinde bir krizle karşılaşacaktı.
Yazdığı kitaplardan utanmış, dini sorgulamaya başlamıştı.
Artık kitap yazmamaya ve kırsal bölgede bir köylü gibi yaşamaya karar vermişti.
Sonya bu karara tepkiliydi tabii ki.
Tolstoy'un bu zerdüş... yeni yaşam tarzı ilk önce kendi ailesine zarar verecekti.
Bu ikili arasındaki ilişki bu karardan sonra bozulmaya başladı.
Tolstoy Sonya'nın tepkisini sanki en başından kendisini para için kullanan bir kadın olarak yorumladı.
Sonya da Tolstoy'un iki yüzlü olduğunu, kırsal hayat tarzına geçmesine rağmen materyali sevkleri bırakamadığını düşünüyordu.
Tolstoy'un depresyonu o kadar ciddi seviyeye ulaşmıştı ki bir seferinde karlar içinde yürüyüp donarak intihar etmek istemiş ve bir aile üyesi onu son anda kurtarmıştı.
Sonya ile olan ilişkisi kısır bir döngüye girmişti çoktan.
Tolstoy Sonya'nın kalbini kırıyor ve her defasında da pişman olup af diliyordu.
Ama bazen bir benzerini de Sonya yapıyordu.
Tolstoy'a hakaretler edip gerisin geri özür diliyordu.
Tolstoy en sonunda bu ilişkiyi bitirme kararı aldı.
Tolstoy'la ilişkisi biten Sonya'da intihar girişiminde bulunmuş ve yazdığı mektuplarla Tolstoy'a geri dönmesi için yalvarmıştı.
Karşımızda tam anlamıyla toksik bir ilişki vardı.
Tolstoy'un gitgide bozulan sağlığı en son ölümüyle bitecekti.
Sonya, Tostoy'un ölüm haberini alır almaz ilk önce kendisini suçlamaya başladı.
Tostoy'un ölü bedeninin yanına gelmiş ve ondan kendisini affetmesini istemişti.
Tostoy sadece kitaplarıyla değil, karısıyla olan ilişkisiyle de son derece dramatik bir hayat yaşadı.
Şimdi bu toksik ilişkide Tostoy'un narsist taraflarını görmek mümkün.
Zevkine olan düşkünlüğü, karşı tarafa olan gaddarlığı olsun karısına çok çektirmişti.
Ama Sonya da az değildi.
Tostoy kadar olmasa da onda da narsistlik görüyorduk.
Bu ikisi birbirini anlamamaya yemin etmiş bir çift gibiydi.
İlişkideki empati eksikliği iki tarafa da acı vermişti.
Örneğin Sonya, Tolstoy'un günlüğünü okumasıyla bu adamın hiç de düşünmediği bir tarafını görmüştü.
Sanki karşısında bambaşka bir adam vardı ve Sonya, Tolstoy'daki bu karanlık taraftan bir haberdi.
Tolstoy da Sonya gibi geleneksel bir kadının evliliğe olan bakış açısını anlamamakta ısrar ediyor, arzularına yenik düşüp her seferinde bu kadını mutsuz ediyordu.
İnsan karşı tarafı da kendisi gibi zannetmeye meyilli.
Sanki karşımızdaki kişi bizle aynı değerler sistemine sahipmiş gibi düşünüyoruz.
Oysa Tolstoy ve Sonya örneğinde bu ikilinin hayata bambaşka bakan insanlar olduğunu biliyoruz.
Tolstoy'un 50 yaş krizine Sonya anlam verememişti mesela.
Ama Tolstoy ciddi ve gerçek bir kriz yaşamıştı.
Bu kadar farklı karakterlerin evlenmesi için empati becerisi şarttı.
Ama iki tarafında inatla empatiye yanaşmaması en son bu ilişkiyi uzun süren bir ıstıraba dönüştürmüştü.
Bu anlattığım 3 hikayede narsist biri olmanın toksik taraflarını görüyoruz.
Peki sağlıklı ve işlevsel bir narsist olarak gösterebileceğimiz biri var mı?
Evet, İngiliz kaşif Shackleton.
Shackleton 1915 yılında mürettebatıyla beraber çıktıkları geminin Antarktika'daki bir buz kütlesine saplanmasıyla ekibine gemiyi terk edin emri vermişti.
Shackleton bu yolculuğa Antarktika kıtasını karasal yoldan geçip bir tarih yazmak amacıyla çıkmıştı.
Ama geldiği noktada yanına aldığı 27 kişiyle bir buz kütlesi üstünde mahsur kalmışlardı.
Shackleton için yeni hayat hedefi bu yola soktuğu 27 kişiyi hayatı tutup sağ salim evlerine yollamaktı.
İngenlerle dolu bir süreç onları bekliyordu.
Kış yaklaşıyor, erzak...
kazalıyor ve en fenası bu 27 kişinin moralleri düşüyordu.
Shackleton bir lider olarak ilk önce tüm sorumluluğu kendi üstüne alıp bu adamlarla elinden geldiği kadar empati yapacak ve onların morallerini hep diri tutacaktı.
Gidip bu 27 kişiyle tek tek sohbet eder, onların ilgisini çekecek konuları açar ve espriler yapardı.
İnsanlara uyum sağlayıp onların suyuna gitmek adeta Shackleton'ın yeteneğiydi.
Ekipte çok farklı alanlardan gelmiş insanlar bulunmaktaydı.
Bilim adamı, sanatçı, aşçı, sporcu.
Shackleton her insanın ilgi yalanlarını tespit edip muhabbeti de öyle kuruyordu.
Bazı insanları anlamak daha zordu ve Shackleton bu kısımda insanların beden diline odaklandı.
Örneğin 2000 fizikçisine görev dağılımında hep ağır işler kalıyordu.
Ve fizikçi her ne kadar sözsel olarak yakınmasa da gün geçtikçe moralinin düştüğünü fiziksel olarak beden diliyle belli ediyordu.
Shackleton hemen bu adamdaki moral düşüklüğünü tespit edip fizikçiyi daha rahat işlerle görevlendirdi.
Ekipteki bazıları ise kibirli insanlardı.
Örneğin fotoğrafçı Frank kendini önemli hissetmek isteyen bir tipti.
Shackleton bu adamdaki züppe tarafı görünce Adama kalkıp bir ders vermek yerine ondaki bu züppe tarafı besledi, suyuna gitti.
Onu yanına alıp özelliği gösterdi, fikirlerini övdü ve günün sonunda Frank daha çalışkan bir insan olmaya başladı.
Shackleton adeta bir duygu gözlemcisi, empati doktoruydu.
İnsanlara ne iyi gelir, ne iyi gelmez çok iyi biliyordu.
Ve günün sonunda uzun süren bir hayatta kalma mücadelesini atlatıp bu 27 adamı sağ salim ve hatta güçlü bir moralle evlerine ulaştırmayı başardı.
Shackleton tam da sağlıklı narsist diyebileceğimiz bir insandı.
Bir lider olduğunu, zekasını ve kudretini biliyordu.
Kendini ekipteki diğer insanlardan üstün görse de empati becerisini asla bir kenara atmıyordu.
Yeri gelir insanların egosunu besler, hatta bir lider olarak ekibindeki alt seviye insanların fikrini dinler, bazen onların dediklerini yapardı.
Ben liderim, dediğim dedik, çaldığım düdük şeklindeki bir kafa yapısına asla sahip olmadı.
Narsist taraflarını empatiyle ıslah ettiğinden Tolstoy ve Stalin'deki gibi toksik bir narsist değil de işlevsel bir narsist olmuştu.
Empati becerisi için adı üstünde karşı tarafa odamızı verip ilgimizi belli etmek gerekiyor.
İçimizdeki o sesi, devamlı süre gelen monoloğu susturup, karşı tarafın ruhuna girdiğimiz an sağlıklı bir ilişkinin kapısını açacağız.
Karşımızdaki insan zannettiğimizden daha karmaşık, anlaması gerçekten zor.
Ama o kişiyi anlamaya olan uğraşımız bile sağlıklı bir ilişki için güçlü bir temel ortaya koyuyor.
Evet arkadaşlar, bu podcastlik benden bu kadar.
Bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
