
Transkript
Hikayeler müziğe benziyor.
Sokaktan geçerken bir müzik duysak hemen kulağımız o müziğe kendini kaptırmaya başlar.
Hemen o müziğin ritminden etkilenmeye başlarız.
Benzer etki hikayelerde de var.
Diyelim ki bir otobüs yolculuğu yapıyorsunuz ve önünüzde oturan adam yanındakine bir anısını anlatmaya başlıyor.
İster istemez biz arkada oturan kişi olarak bu adamın anlattığı hikayeyi dinlemeye başlarız.
O kişiyi merak ettiğimizden plan değil.
Muhtemelen hayatımız boyunca o kişiyi bir daha görmeyeceğiz zaten.
Ama hikaye yapısı bizim dikkatimizi...
çeker ve bir yerde hikaye duyduğumuzda ister istemez kulak kabartmaya başlarız.
Hikayelere yatkın bir beynimiz var ve bir yerlerde bir hikaye anlatılıyorsa sanki bir müzik duymuş gibi dikkat kesiliyoruz.
Çünkü hikayenin de kendine has bir ritmi, bizi kendisine çeken bir melodisi var.
Hele ki karşımızda iyi bir hikaye anlatıcısı varsa güzel bir hikaye dinlemek çok keyifli bir süreç.
Hikayelerden sıkılmamamız da ilginç çünkü hikayeler de özünde birbirine benziyor.
Müzikte de benzer bir durum var.
Elimizde 12 tane nota var ama her seferinde bizi ...etkileyen bir müzik çıkartıyoruz ve bu müzik insanlara ulaşıyor.
Hikayeler de öyle. Özünde tüm hikayeler birbirine benziyor.
Belli bir hikaye örgüsü var ama her seferinde yeni bir hikaye karşımıza çıktığında...
...her ne kadar öncekilere benzese de yine de o hikayeyi tüketmek istiyoruz.
Korku hikayesi var, aşk hikayesi var, komedi hikayesi var ve hepsinin bize verdiği keyif ayrı.
Üstelik insan kendi hayatına da bir hikaye gözüyle bakıyor.
Geçmişimizi düşünüyoruz ve geçmişimizle şimdiyi kıyaslıyoruz.
Sanki hikayelerdeki karakter gelişimini kendi hayatımızda görmek istiyoruz...
Ve bir de hikayelerde karakterin başına ileride neler geleceği büyük bir merak konusudur.
Kendi hayatımıza da ister istemez böyle yaklaşıyoruz.
Merak ediyoruz ileride ne olacak.
Sanki yeni sezonunu beklediğimiz bir dizi gibi.
Günün sonunda beynimiz bu dünyayı, kendi yaşamımızı hikayeleştirerek anlıyor.
Dini kitaplara bakınca da ciddi bir kısmının hikayelerden oluştuğunu görüyoruz.
Peygamberlerin hayatı, toplumların başına gelenler.
O kadar hikayeye yatkın bir beynimiz var ki hikayeler bize bir fikri, bir felsefeyi öğretmekte çok işlevserler.
çok etkileyen bir konuşmacıyı düşünün.
Hani internette TED konuşmaları var ya.
En çok hoşunuza giden konuşmaya dikkat edin.
Anlatıcı öyle kuru kuru bilgi vermez.
Genelde bir hikaye anlatır.
Ve bizi de çeken o hikayeyi dinlemektir.
Biz insanların hikaye anlatma yeteneği yeri gelince tehlikeli de olabiliyor.
Çünkü hikayeler bizi çok etkiliyor dedik de, bir tane manipülatif biri çıkıp da yalanı hikayeye karıştırabiliyor ve öyle güzel bir yalan aktarıyor ki sana, hikayeleştiriyor, süslüyor, en son duygularını harekete geçiriyor ve inanmaya
başlıyorsun. Bazı siyasetçilere bakın o kadar güzel hikaye anlatırlar ki, işte dramatikleştirirler, en son öyle bir yere getirirler ki noktayı, hayran hayran dinleriz ama en son fark ederiz ki bu adam araya yalanlar da sıkıştırıyor.
Bu podcastta odaklanacağım kitap John Truby'nin Janraların yani Türlerin Anatomisi kitabı.
Burada tabi yazarın türlerden kastettiği hikaye türleri.
Komedi, korku, aşk gibi.
Ve yazar bu kitabı özellikle hikaye anlatıcıları için yazmış.
Şimdi kafanızda şöyle bir soru canlanabilir.
Neden böyle hikaye anlatıcılarına dair bir podcast yapıyorum ki sonuçta bu podcastı dinleyecekler arasında hikaye yazacak, yazar olmak isteyecek insanların sayısı çok fazla değildir.
Ama yazar da kitabında şunu belirtiyor ki hikayeler sadece bir eğlence aracı değil aynı zamanda bir fikir aracıdır.
Hikayeler konusunda tecrübe kazandıkça, hikayeleri anlama konusunda belli bir seviyeye geldikçe hayata dair bir şeyler de öğreniyoruz.
Güzel hikayeler genelde bir fikri kurcalayan hikayelerdir.
Amacı hayata dair bir hakikati keşfetmektir.
Bir hakikat yolculuğu gibidir güzel hikayeler.
Dünyayı bir hakikat hazinesi olarak düşünelim.
Dünyanın belli yerlerinde hayata dair bazı bilgiler var ve hikayeleri de bizi bu bilgilere, bizi bu hakikatlere götüren haritalar gözüyle bakabiliriz.
Tabi her hikaye bizi hakikate götürmez ama gerçekten güzel hikayeler.
Bize iyi gelen hikayeler hakikati bize yansıtan hikayelerdir.
O yüzden hikaye dediğimiz konsepti sadece bir eğlence aracı olarak görmektense hakikati gizleyen bulmacalar olarak görmek daha doğru.
Yazarın değindiği nokta her hikaye türünün bir klişesi olması.
Ama bu klişeler öyle kötü bir şey değil çünkü klişe deyince insanın aklına sanki artık bırakılması gereken eskimiş püskünmüş gereksiz şeyler gibi geliyor.
Oysa klişeler hikayenin baya sağlam taşları ve hikayelerde klişenin barınması o kadar da kötü bir şey değil.
Elinizde bir aşk hikayesi mi var?
Genelde aşk hikayesi nasıl başlar?
Önce iki kişi birbirine yabancıdır ve bir şekilde tanışırlar.
O ilk tanışma anında bir gerilim oluşur ve genelde aşk hikayeleri böyle ilerler.
İlk tanışma olmadan veya o iki kişinin birbirini tanımasını içermeyen bir aşk hikayesi eksik kalabilir.
Veya korku hikayesi mi yazıyorsun?
Korku hikayeleri genelde huzurlu bir ortamda başlıyor.
İlk başta her şey yolundadır, ters giden pek bir şey yoktur.
Daha sonra o korku faktörü ortaya çıkmaya başlar.
Yavaş yavaş gerilir ve yaklaşık...
Şık hikayenin dörtte birinde o korku faktörü ciddi şekilde ortaya çıkar.
Ve hikaye de asıl o zaman başlamış olur.
Yani önce bir güvenle başlıyor korku hikayesi.
Ardından mitesi artırmaya başlıyor.
Direkt başlar başlamaz bizi korkutan, korkuyla başlayan bir hikaye bir tık bize yabancı gelir.
O yüzden böyle klişeler aslında korkuda baya işe yarıyor.
Yani toparlarsak yazarın burada bize demek istediği, hikayelerdeki belli klişeleri kırmana gerek yok.
Çünkü bu klişeler o kadar işe yaramıştır ki yıllarca süre gelmiştir.
O yüzden hikayenin böyle klişe içermesine bir nebze izin ver.
Orijinal olacağım diye çok aykırı, çok yabancı bir hikaye anlatmak insanlar üzerinde o kadar da etki bırakmayacaktır.
Hikayeler için ne dedik, hakikati gizleyen bulmacalar.
Ve her hikaye türünün de bize vermek istediği bir mesaj, anlatmak istediği bir felsefe var.
Mesela korku hikayesinde genelde ne görürüz?
Korkularla mücadele etmenin önemi karşımıza çıkar.
Suç hikayelerinde yasa dışı işlere bulaşmış kişilerin ya hapse girdiğini ya da mezara girdiğini görürüz.
Aşk hikayesindeki mesaj nedir?
Aşk fedakarlık ister, iki tarafında özverili bir şekilde çaba göstermesi gerekir.
Her hikaye türünün ahlaki bir altyapısı vardır ve içten içe bize bu mesajı vermeye çalışırlar.
Aynı zamanda hikayelerin bir türü de vardır.
Yani türü olmayan bir hikaye görmeyiz.
Ama bu demek değil ki hikayenin sadece tek bir türü olmak zorunda.
Hatta günümüzdeki hikayelere dikkat edin, genelde birkaç türün kalması şeklinde karşımıza çıkıyor.
Yani korku hikayesi ama içinde bir komedi faktörü de var veya aşk faktörü de var.
Ki korku hikayelerinde komedyenin bir nebze olması o kadar fena bir şey değil.
O hikayedeki gerilimi azaltabiliyor.
Çok abartıya kaçmadan olacak tabii.
Çünkü bir korku hikayesinde çok fazla komedi içermesi o korkunun ciddiyetini bozuyor.
Bir hikayenin ana merkezi bir türü var.
Tabii başka türler de ona eşlik ediyor.
Ama bu eklenti türler o ana türün odağını pek bozmaması lazım.
O korku komedi örneğinde verdiğim gibi.
Merkezinde korku var. Arada komedi iyi geliyor ama komedi abartılınca bu sefer korkunun değeri gitgide azalacak.
Ve bu podcast'te kitaptan da hareketle 3 hikaye türünün derinine inmek istiyorum.
Ve ilk hikaye türümüz benim favorilerimden korku türü.
Yazarın korku türüne dair ilk tavsiyesi şu.
Bir korku hikayesi mi tasarlıyorsun?
O hikaye ölümü içermeli ya da en azından ölüm fikrini kurcalamalı.
Bakıyorsun çünkü insanın en büyük korkusu günün sonunda ölüm korkusu ve...
başka eklenti korkularımızla dönüp dolaşıp ölüm korkusuna çıkıyor.
Ölümle kesişmeyen veya ucu ölüme dokunmayan bir korku hikayesi eksik kalıyor.
Yazar korku hikayesinin zıttı olarak dedektiflik hikayesine örnek gösteriyor.
Bu ilk başta kafamıza tam yatmıyor çünkü bakıyoruz dedektiflik hikayelerinde bayağı da bir korku var.
Mesela True Detective'i düşünün.
Dizide ne oluyordu? Dedektifler seri katillerin, psikopatların yani korkunç insanların peşine düşüyordu.
Ve kitabımızın yazarı ölüm olmalı dedi ya korkuda.
E dedektiflik hikayesinde zaten ölüm var.
Ölüm nasıl gerçekleşti bunu araştırıyorlar.
Yazarın dikkat çektiği zıtlık daha çok akıl noktasında.
Dedektiflik hikayesinde akıl ön planda.
O dedektif bulmaca misali aklını kullanarak, kanıtları kullanarak o cinayeti çözmeye çalışıyor.
Parçaları birleştiriyor, ipuçlarını yakalıyor.
Tam bir akıl işi. Oysa yazarımıza göre...
korku hikayesinde akılsızlık ön planda.
Ölümün anlamsızlığı, dehşeti, o canavarlar karşımıza çıkıyor.
Pek aklımızın sindiremediği şeyler.
Tabii korku ve dedektif türlerini yazarımızın zıt olarak görmesi bu iki tür yan yana gelemez anlamına çıkmıyor.
Hatta dedektif ve korku yan yana geldiğinde hoş bir kontrast yakalıyorlar.
Bir taraftan korkunun verdiği anlamsızlık, akılsızlık.
Bir taraftan da dedektifliğin verdiği akıl ve mantık.
Yani dedektif korku hikayeleri akıl ve akıl dışılığın bir buluşması gibi.
Korku hikayelerinde belli yapı taşları var.
Örneğin ana karakterimizin bir zayıflığı olması gerekiyor.
Bu kişisel bir korkusu olabilir veya geçmiş travması olabilir.
Zayıf bir yönü var ve bunu aşması gerekiyor.
Hatta ortaya çıkan korku faktörü de, örneğin canavar da, durmadan karakterimizin bu zayıf yönüne saldırıyor.
Tabiri caizse ameliyatlı yerinden vurmaya çalışıyor.
Karakterimizin geçmişte yaptığı hatalar olabilir ve hikayede bunun acısını psikolojik olarak vicdan azabı şeklinde yaşayabilir.
Ama korku hikayelerinin bu kısımda kullanmayı sevdiği bir konsept var.
Hayalet konsepti. Korku hikayelerindeki hayaletlere dikkat edin.
Genelde şöyle bir işlevi vardır.
Geçmişteki kapanmamış defterlerin hesabını sorar.
Diyelim ki bir adam düşünün.
Bu adam karısını aldatsın.
Hatta daha sonra bu karısı ölsün bir şekilde.
Ve o karısının hayaleti de bu sefer adamdan ve metresinden intikam almaya çalışsın.
İşte korku hikayesinde bir hayalet örneği.
Geçmişten gelen bir hesap.
Gerçek hayatta geçmişin hesabı hayaletler yerine vicdan azabı veya aldığın hukuki cezalar olarak karşına çıkabiliyor.
Ama korku hikayeleri hayaletleri kullanarak zamanında işlediğin hataların bedelini zoraki olarak ödetiyor sana.
Korku filmler hayaletleri kullanarak bize şunu söylüyor.
Geçmişte yaptığın hatalar bu hayatta peşini o kadar kolay kolay bırakmıyor.
Hatta bu hatalarla yüzleşmedikçe, onlarla bir barış veya anlaşma sağlamadıkça devamlı sana hayalet misali musallat oluyor.
Korku hikayelerinde başka bir konsepti perili evdir.
Ana karakterin yolu bir şekilde asla girmek istemediği o perili eve düşer.
Ve en son bu eve korksa da girmek zorunda kalır.
Korku hikayesinde perili ev, karakterimize hayatın öyle toz pembe olmadığını, hayatın iğrenç, korkunç taraflarının da olduğunu göstermek ister.
Karakterimiz o perili evin içine girer, korkar ama oradan çıktığında bu sefer daha geliştiğini görürüz.
Perili ev acı veren bir sınavdır ama bu sınava geçmesini bilirsen daha güçlü birine dönüşürsün.
Hayalet dedik, peril ev dedik.
Korku hikayelerinde bir konsept daha var.
O da canavar. Ve korku hikayesinde canavar neyi temsil ediyor?
Ölümü temsil ediyor. Bir canavarı nihai amacı ana karakterimizi öldürmektir.
Ve karakterimiz de hikaye boyunca canavardan kaçar ama bir yerden sonra artık yeter der ve bu canavarla bir mücadele içerisine girer.
Ana karakterin canavarla savaşı bizim ölümle olan savaşımıza benziyor sanki.
Biz de ölümden kaçmak istiyoruz ve ölümü en azından kendi çapımızda yenmek istiyoruz.
Bizden geride kalacak çocuklar yapmak, büyük işler başarıp adımızı tarihe yazdırmak, dünyada bir şeyler imza atmak...
Bunlar sanki dönüp dolaşıp o ölüm dediğimiz konsepti, ölümün bizi yok etmesine karşı gösterdiğimiz bir mücadele gibi.
Ama teknik olarak ölümü yenemiyoruz.
Yani öleceğiz bir gün ve korku hikayelerinde de genelde ne olur?
Canavarı yenemezsin. Canavarla mücadele edersin, onu zorlarsın, ondan kaçarsın ama genelde canavar öyle kolay kolay ölmez.
Hatta tam öldü zannedersin, tekrar ortaya çıkar.
Ya tam ölmemiştir, yanlış anlamışsındır ya da başka bir formda karşımıza çıkar.
Korku hikayesinde canavarla mücadele eden karakter kendisi hakkında da bir şeyler öğrenir.
Fark eder ki belki zannettiğinden daha güçlüdür.
Bu canavarla öyle sağlam mücadele etmiştir ki kendinden beklemediği bir performans sergilemiştir.
Veya tam tersi bu canavarla karşılaşınca zannettiğinden çok daha zayıf olduğunu hatta özünde ne kadar aciz olduğunu fark edebilir.
Ana karakterimizin karşılaşması o karakterimizin derinliğine dair bir şeyler öğretiyor.
Korku hikayeleri hayatın ne kadar acımasız ve vahşi olduğunu bize anlatmak için bir araç gibi geliyor.
Çünkü bakıyorsun hikayede dışarısı seni öldürmek isteyen canavarlarla dolu ve sadece tek bir çarem var.
O canavardan kurtulman gerekiyor.
Ya canavarla savaşacaksın ya ondan kaçacaksın ama o canavarın eline düşmeyeceksin.
Hayat böyledir, acımasızdır, korkunçtur.
Beğenmiyorsan oynama. Ama eğer oynayacaksan tek çaren mücadele demek istiyor bize korku hikayeleri.
Yazarımız aynı zamanda korku hikayeleri ve din arasında da bağlantı kuruyor.
Korku hikayelerinde bir canavar var dedik.
Peki dinlerde o canavar figür kime denk geliyor?
Şeytana. Şeytan durmadan...
İnsanı ayartmaya çalışıyor.
İnsanı hataya düşürmeye çalışıyor.
Ve canavar gibi şeytan da ortalıktan kaybolmuyor.
Öyle emekliye ayrıldığını falan görmüyorsun.
Durmadan insanı ayartmaya çalışıyor.
Veya din korku hikayesi örneğine dair şunu söyleyebiliriz.
Hani hayaletler geçmişte yaşadığımız hataları unutmaz.
Hatta bize musallat olup geçmişimizdeki hatalarla yüzleşmemizi isterler dedik ya.
Dinlerde de benzer bir konsept vardır.
İşlediğin günahlar unutulmaz.
Tanrı bunu... Aklında tutar ve en son insan bir hesaba çekilir.
Bu geçmişte işlediğin günahlar yüzünden hesaba çekilme hayaletin sana musallat olma konseptine benziyor.
Hatta yazar Hristiyanlık özelinde insanın çarmıha gerilmesine örnek gösteriyor ve diyor ki al bak çarmıha gerilmek.
Tam bir korku hikayesinden çıkma.
İnsanın eline ve ayaklarına çiviler çakılıyor ve acı içinde ölüyor.
Korku hikayeleri hayatın acımasız tarafını yüzümüze vurmayı sever dedik de bazen bu acımasız tarafla tek başımıza mücadele ederken zorlanabiliyoruz.
Böyle zamanlarda uzman yardımı almak, terapiye başvurmak hiç de fena bir seçenek değil.
Ve 300'e yakın uzman klinik psikologlarıyla hizmet veren online platform terapin bu kısımda devreye giriyor.
İster bilgisayardan ister telefondan kullanabildiğiniz terapin uygulamasında ihtiyaç duyduğunuz psikologlara rahatça ulaşabiliyor.
Geniş fiyat politikası sayesinde bütçenize uygun bir şekilde seçim yapabiliyorsunuz.
veya hangi uzmanlık alanına dikkat etmeniz gerektiğine dair kafanızda bir soru işareti mi var?
Terapinin size sunduğu başlangıç testiyle size en uygun psikologla kolayca eşleşebiliyorsunuz.
Tabi isterseniz uygulamadaki psikologların tek tek özgeçmişlerine ve danışanlardan gelen yorumlara göz atıp incelemenize göre bir psikolog seçimi yapmanız da mümkün.
Terapi sırasında kameranızı açmak veya gerçek isminizi belirtmek diye bir zorunluluk da yok.
Bu süreçte anonim kalma hakkı tamamen size kalmış.
Terepin size seans sonrasında bile psikologlarla uygulama üzerinden mesajlaşma imkanı tanıyor.
Hatta anlık istek özelliği sayesinde uygulama içerisinde o an çevrim içi olan psikologlarla 7-24 seans gerçekleştirebilme imkanı sunuyor.
Evden çıkıp bir terapiye fiziksel olarak katılmak size külfet mi geliyor?
Veya bir uzmanla konuşurken anonimliğinizi bir kenara bırakmanız sizi tedirgin mi ediyor?
İşte Terapin, yenilikçi ve online yöntemleriyle terapiye dair tüm bu problemlerinizi çözmeye hazır.
Ve evet, indirim kodumuz da var sizler için.
Portal20 koduyla ilk terapi seansına özel %20 indirimden yararlanabiliyorsunuz.
Terapin hakkında detaylı bilgi almak istiyorsanız uygulamanın linkini ve indirim kodumuzu bu podcastin açıklama kısmında belirttim.
Korku türü üzerinde yeterince durduk gibi şimdi korku türüne çok uzak bir tür komedi türüne geçelim.
Komedi hikayeleri haddini bilmekte iyi bir kere.
Karakterimizin başına genelde komedi hikayelerinde ne geliyor?
Talihsiz, şanssız olaylar geliyor.
Ama bunlar gelirken abartıya da kaçılmıyor mesela.
Yazının verdiği bir örnek şu.
Bir karakter sokakta yürüyor, muz kabuğuna basıp düşüyor ve o an komik bir sekans oluşuyor.
Ama bu benzer sekans şöyle gerçekleşse.
Karakter muza basıp düşüyor ama bu sefer kafasını yarıyor, kanlar akmaya başlıyor.
En sonunda ölüyor. Böyle bir hikaye anlatılsa o kadar da...
Komedi gibi gelmez bize.
Hatta korkuya daha yakınsar.
Komedi hikayeleri çok ciddi trajedileri hesaba katmayarak, dediğim gibi haddini bilerek korkuya yakınsamaktan kendini alıkoyuyor.
Komedi hikayesinde karakterimizin başına kötü olaylar gelebilir.
Acı dolu olaylar gelebilir ama bunların hep bir sınırı, hep bir limiti vardır.
O sağlam bir trajediye kaçmaz bu acılar.
Henry Bergson'un bir komedi tanımı var.
Ona göre komedi, bir insanın şu üç forma indirgemesini içeriyor.
İnsan komedi hikayesinde ya bir hayvana indirgeniyor, ya bir çocuğa indirgeniyor, ya da bir makineye indirgeniyor.
Fena bir tanım değil gerçekten.
Komedi hikayelerine bir bakın.
Komik karakterler ya hayvana ya çocuğa ya da makinaya benziyor.
Mesela hayvana benzediğinde komedi faktörü nasıl sağlanıyor?
Küfürler, cinsel şakalar devreye giriyor.
Veya çocuğa benziyor komik karakterler.
Çok saflar, işleri güçleri eğlence ve Peter Pan sendromundan musterip gibiler.
Hayvana indirgenen komedi hikayelerinde benim aklıma Recep İvedik örneği geldi.
Ama çocuğa indirgenen komedi hikayelerinde Hababam sınıfı bence fena bir örnek değil.
İnsanın makineye indirgendiği korku da şöyle işliyor.
İnsan o kadar insan olmaktan uzak ki, duygusuz, robot gibi, ruhsuz ve bu insandan farklı tavrı, o robot tavrı insana komik geliyor.
Bu podcast'ın başında korku türü çok fazla komedi içermemeli çünkü o ciddiyetin ağırlığını korumalı demiştim.
Ama komedi ve korku arasında şöyle bir benzerlik var.
İkisinde de insan indirgeniyor.
İnsanı bir nevi aşağılıyor bu iki türde.
Komedi hikayesinde insan Bergson'un dediği gibi hayvan, çocuk veya makine türlerine indirgeniyor.
Bir korku hikayesinde de insan canavarla karşılaştığında o acizliğini veya canavar karşısında savunmasız tarafını fark ediyor.
Yazarımız komedi türüne zıt olarak aksiyon türünü gösteriyor.
Aksiyon hikayelerinde adı üzerinde bir aksiyon vardır.
İnsan bir şeyler başarır ve dönüp dolaşıp insanın kudretine geliyoruz.
İnsan hata yapar, başına kötü şeyler gelir ama aksiyon hikayesinin sonunda bir başarı, bir elde etme vardır.
Oysa komedi hikayeleri direkt insanın başarısızlığına, acizliğine ve kusuruna odaklanıyor.
Dedektiflik içeren komedi türü de hoş bir kontrast yakalıyor.
Çünkü bir taraftan dedektiflik aklını kullanmanı istiyor.
Ama bir taraftan da akılsızlıklar yapıyorsun ve komik sekanslar ortaya çıkıyor.
Mesela Hangover filmi bence buna iyi bir örnek.
Bekarlığa veda partisi için bir arkadaş ekibi Vegas'a gidiyor.
Ama sabah bir kalkıyorlar ki damat ortada yok.
Ve bu ekip damadı aramaya çalışıyor.
Bir taraftan akıllarını kullanmaya çalışıyorlar.
İpuçlarını bir araya getiriyorlar.
Ama bir taraftan da akılsızlık yapıyorlar ve komedi faktörü ortaya çıkıyor.
Dedektiflik ve komedi türleri arasında gidip gelen o akıl ve akıl dışılık hoş bir zıtlık yaratıyor.
Benzerini dedektiflik ve korku türlerinde de görmüştük.
Ama komedi ve korkunun bir araya gelmesi bir tık eğreti duruyor.
İkisi de dedektiflikle beraber iyi gidiyor ama ikisi de özünde insanı indirgediği için hikayede ikisinin de ciddi derecede yer alması birbirlerini yok etmelerine sebep oluyor.
Düşünsenize bir korku filmine gidiyorsunuz, korkmak gerilmek istiyorsunuz ama en son filmden güle oynaya çıkıyorsunuz.
Böyle korku filmi pek de hoşunuza gitmez.
Sonuçta korkmaya gittiniz.
Gerilmeye gittiniz. Veya benzer şekilde komedi hikayesine, komedi filmine gidiyorsunuz.
Ama en son korkarak çıkıyorsunuz sinemadan.
Bu sefer de yine o filmden memnun kalmazsınız.
Çünkü gitme motivasyonumuz korkmak değil.
Gülmek. Komedi filminin olayı zaten ciddiyetsiz ve rahat olması.
Korkma telaşına kapılırsak direkt filmden kopmaya başlarız.
Son bir hikaye türünü daha işlemek istiyorum bu podcastte.
Ve o da aşk hikayesi.
Öyle bir türler işledik ki sanki birbirinden en uzak 3 tür gibi.
Komedi, korku, aşk.
Aşk hikayeleri bazen çok yavan kalabiliyor.
Lisel aşkları veya drama dolu toksik yapay aşklar gibi.
Ama aşk dediğimiz duygu yani iki kişinin birbirine duyduğu o yakınlık çok kompleks bir kavram ve aşk hikayesi de derin konseptler sunabiliyor bize.
Örneğin aşk hikayesi ve aksiyon hikayesinin benzer tarafları var.
İki kişi birbirinden hoşlanıyor ve bir tarafın harekete geçmesi, aksiyon alması gerekiyor.
Tamamen duygusal, zihinde gerçekleşen bir aşk hikayesini niye merak edelim?
İlla ki bir aksiyon görmek istiyoruz aşk hikayesinde.
Hikayede aşk duygusunu hisseden karakter ilk başta bir korkuyor, gerilmeye başlıyor.
Çünkü aşık olduğunu fark ediyor ve bu daha önce pek yaşamadığı bir his.
O yoğun hissi fark etmenin verdiği bir tedirginlik de var.
Aşık olmak büyüleyici bir tarafa sahip olmasının yanında ürpertici bir tarafa da sahip.
Her zaman pozitif, iyimser bir kavram olacak diye bir şey yok.
Bazen kişiye çok kötü gelebiliyor.
Zihnini bulanıklaştırıyor, bildiğin sarhoş gibi yapıyor.
Yani bir aşk hikayesinde kötü karakter direkt aşk duygusunun kendisi olabiliyor.
Aşk hikayelerinde 3 tane temel aşama var.
Önce ilk tanışma, ilk bakışma.
Ardından buluşma ve aşkın resmi olarak başlaması.
Ve en sonda tartışma, ayrılık veya özlem.
İlk bakışma anıyla hikayemizin motoru çalışmaya başlıyor.
Ardından tabi bir buluşmanın gerçekleşmesi lazım.
Klişe örnek nedir? Birbirinden hoşlanan iki kişi o an yolda çarpışıyorlar ve fark ediyorlar ki aa hoşlandığım kişi karşıma çıktı.
Hikayelerin bunu yapmasındaki sebep şu.
Bu aşkın bir nevi onların kaderinde olduğunu göstermek.
O an evren, tanrı, kısmet, bir güç bu ikisini bir araya getirdi.
Hoşlanan iki kişinin bir ilişkiye geçmesi için yollarını açtı.
Ve ilk buluşmadan, ilk temastan şunu anlıyoruz ki ikisi arkadaş falan olmayacaktır.
Aralarında hiç öyle bir dinamik yoktur.
O aşkın verdiği bir gerilim vardır ve bundan sonra ya bu iki kişi bir ilişkiye başlayacak ya da yollara ayrılacaktır.
Aşk hikayelerinde bu ikili arasındaki ilişkinin arkadaşla hiç benzemediği, çok farklı, bambaşka bir dinamik olduğuna özellikle dikkat ediliyor.
Tabii aşk hikayemiz genelde iki ana karakter arasında yaşansa da bazen yan karakterler de devreye giriyor.
Örneğin aşık taraflardan birinin yakın arkadaşı bu ilişkiye dair arkadaşına tavsiye vermeye başlıyor.
Ya bu ilişkiyi destekliyor ya da olmaz bu aşkı bırak bu aşkın devamı gelmez diyor.
Ve hikayelerin yapmaktan keyif aldığı konseptlerden biri de bu yakın arkadaşı haksız çıkarmak.
Yakın arkadaş bu ilişki olmaz diye baskı yapar, arkadaşının kafasını çelmeye çalışır.
Oysa bir bakarsın ki gayet güzel bir ilişki başlar.
Aşk hikayeleri çiftleri belli açılardan zıt yapmayı çok severler.
Bu tabi Türk filmlerinde gördüğümüz zengin erkek, fakir kadın veya yaşlı erkek, genç kadın tarzı çok geleneksel farklılıklardan ziyade karakter farklılıkları hikayeye ayrı bir dinamik katıyor.
Örneğin içe dönük bir erkekle dışa dönük bir kadının ilişkisi.
Aşk hikayeleri bize şu mesajı vermeye çalışıyor.
Dışarıdan baktığımızda zıt gözüken, uyumsuz gözüken çiftler bile aslında çok uyumlu, çok sağlıklı bir ilişki yürütebilirler.
O birbirlerini tamam... Ayrıca böyle bir farklılığın olması gerekiyor çünkü hikayeye dinamik katıyor.
Farklılıklar çatışma ve tartışma doğuruyor.
İçe dönük erkek, dışa dönük kadın aşkı dedik ya mesela.
Bir pazar gününü düşünelim.
Kadın diyecektir ki dışarıya çıkalım gezelim biraz.
Erkek de diyecektir ki dışarıya çıkmaya gerek falan yok.
Oturalım evimizde bir film izleyelim.
Ardından bir tartışma çıkıyor ki aşk hikayesinde asıl aradığımız şey tartışmaya şahit olmak.
Tartışmanın, dramanın olmadığı, toz pembe, kusursuz bir aşk hikayesi bizi kendine bağlamaz.
Başka bir önemli kavram Aile.
Bir aşk hikayesinde mevzunun aileye gelmemesi imkansız.
İlla ki taraflardan birisinin ailesi sıkıntı çıkarıyor.
Karşı tarafı beğenmiyor hatta karşı tarafın çocuğunun aşkını hak etmediğini düşünüyor.
Ve yavaştan çocuğunun zihnine o tohumları ekmeye başlıyor.
Aşık çiftler sadece birbirleriyle değil birbirlerinin ailesiyle de bir mücadele içine giriyor.
Bu süreçte aşk bir teste girmiş oluyor aslında.
Bakalım aile testini geçebilecek mi bu çiftler?
Aşkın teste sokulması önemli bir konsept.
Benzer bir duruma korku hikayelerinde değinmiştik.
Ana karakterimizin canavarla yüzleşmesi sonucu karakterine dair bir şeyler öğreniyorduk.
Bir nevi teste sokuluyordu.
Aşk hikayesinde de iki karaktere bir kriz senaryosu yaşatarak aşklarının ne kadar sağlam olduğu üzerine bir test yapılıyor.
Örnek vermek gerekirse sevgilisi olan bir adamı düşünün.
Bir gün bir tane mekana gidiyor.
O an çok da güzel bir kız flörtöz bir biçimde adama yaklaşıyor.
Hikaye bize ne göstermeye çalışıyor?
Bakalım bu adam aşkına sadık kalabilecek mi?
Yoksa sevgilisini aldatıp bu flörtöz kızla beraber mi olacak?
Aşkın teste sokulması karakterlerin birbirini gerçekte ne kadar sevdiğini göstermek için kullanılıyor.
Bu hikaye türünün ciddi bir kısmını iletişim yani oturup konuşma oluşturuyor.
Flört tarafı mesela. Üzümde bir laf dalaşı gibidir.
Kadın ve erkek duası arasındaki farklar karşımıza çıkar.
Ama bunlar birbirlerini çok kırmadan hoş bir çekişme misali yaşanır.
Tatlı bir savaş gibi düşünebiliriz.
Yazarımız aşık çiftlerdeki cinselliğin öncülü olarak iyi bir sohbet örneğini veriyor.
Sağlam bir aşk hikayesinde cinselliği mi katacaksın?
Onun öncesinde karakterleri iyi bir sohbetten geçir.
Birbirleriyle keyifli bir sohbet etsinler diyor.
Karakterlerde cinselliğin öncesi önemli olduğu gibi sonrası da önemli çünkü bu da bir nevi aşk testi.
Cinsellikten sonra da erkek yatıp uyuyorsa veya apar topar evden kaçıyorsa amacı belli mi zaten?
Ama aralarında gerçekleşen ilk cinsel ilişki sonrası yine o aşk devam ediyorsa tamam bu karakterlerin amacı bir ilişki yaşamak.
yani cinsellik sonrası karakterleri gözlemleyerek yine aşkın bir teste sokulması gerçekleşmiş oluyor.
Aşk hikayelerinde benim en çok ilgimi çeken kısım bir çiftin oturup konuşabilmesinin, dertleşebilmesinin ne kadar önemli olduğunu göstermesi.
Aşk hikayelerinde çiftler dans ederler, cinsel ilişkiye girerler, gezerler ama genelde konuşurken görürüz onları.
Asıl dinamik o konuşmada yatıyordur.
Sonuçta iki karşıt cinsin hem biyolojik hem psikolojik olarak birbirinden çok farklı iki insanın oturup saatlerce konuşması kadar insanı derinleştiren başka bir süreç yoktur ki.
Trajik evlilikler veya istenmeyen evlilikler diyoruz ya bu evliliğin bozuk olduğunu nereden anlıyoruz?
İletişimsizlikten anlıyoruz.
Bu iki kişi evlenmiştir ama bir türlü oturup konuşamıyorlardır.
Birbirlerine tahammül edemiyorlardır.
Hatta dinlemiyorlardır bile.
Özünde oturup iki çift laf edemediğin veya arkadaşça bir dinamik yakalayamadığın biriyle evlenmenin ne kadar trajik olduğunu göstermek isterler bize.
Kaliteli bir aşk hikayesi günün sonunda anlık arzulardan ziyade sağlıklı bir iletişimin ilişkiyi hayatta tuttuğunu bize göstermek istiyor.
Yavaştan podcast'i toparlayalım.
Bu anlattığım hikaye konseplerine dikkat edin.
Gerçek hayatta da benzer durumlar var.
İşte bu yüzden hikayeleri hakikat bulmacası olarak görüyoruz.
Bir hakikati sıkıcı bir şekilde sunmak yerine keyifli bir şekilde sunuyorlar bize.
Oturup aşkla ilgili, korkuyla ilgili bilimsel makale okusak bu kadar keyif almayız.
Ama belli konseplerin hikaye aracılığıyla işlenmesi bizim için çok keyifli.
Aynı zamanda içten içe bir şeyler de öğreniyoruz.
Hayatımızın da hikayeye benzediğini söyledik ama hikayelerin genelde baskın bir türü varken Hayatın baskın bir türü olduğunu söylemek zor.
Hayat gerçekten tüm türlerin, korkunun, komedinin, aşkın çok karman çorman, karışık işlendiği bir konsept.
Ama benim hayat hikaye benzerliğinde en çok hoşuma giden nokta ikisinin de merak icermesi.
Başlarda demiştim ya bir hikaye bizi merak ettirerek kendine bağlıyor.
Merak ediyoruz karakterimizin başına ne gelecek.
Ve insanın kendi hayatına da böyle bakması gerekiyor.
Gelecekte başımıza neler gelecek?
Hayat bizi kimlerle karşılaştıracak?
Bu merak duygusunu diri tuttuğumuz zaman hayata karşı sanki bizi çok saran bir film izler gibi hayatı yaşamaya başlıyoruz.
Evet arkadaşlar bu podcastlik benden bu kadar.
Bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
