
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Hayatın bize verdiği o acı-tatlı hissiyat, arada kalmış bir hüzün-sevinç dengesi, melankolinin verdiği o mistik zevk... Kitap: Susan Cain - Bittersweet
Transkript
Altyazı M.K.
Melankoliyi seviyoruz.
Melankolik olmaktan bazen zevk bile alıyoruz.
Burada melankoliden kastettiğim aslında o hüzünlü duygusal bir ruh hali.
Duygusal bir müzik dinlemek, film izlemek, kitap okumak insanın bayağı sevdiği aktiviteler.
Hele ki bizim memlekette sanki melankoliye daha bir yatkınlık var.
Ama sanat eserlerine bir dikkat edin gerçekten de ciddi bir kısmı melankoli ve hüzün içeriyor.
Hüzün duygusu sanatçıların işlemeyi çok sevdiği bir konu.
Peki neden üzgün müzikler dinlemeyi veya trajik filmler izlemeyi bu kadar seviyoruz?
katarsis bir nevi duygu boşalımı sağlıyor.
Üzgün müzik dinlediğimiz bir anı düşünün.
Öyle duygulanırız ki hatta bazen ağlarız ama müzik bittiğinde bir rahatlama gelir.
Sanki o sıkışmış gerilmiş keder duygumuzun bir rahatladığını bir serbest kaldığını fark ederiz.
Tabi çok fazla üzgün müzik dinlemek bu mekanizmayı istismar ettiği için kişiyi daha depresif bir hale sokabilir ama dolmuş gerilmiş bir insanın o an üzgün ve müzik dinlemesi onu gerçekten rahatlatıyor.
Bir nevi önce keder duygusunda zirveyi yaşıyor müziği dinlerken ardından bu keder duygusu azalıyor ve arıma seansı gibi bir şey oluyor.
Bunun harici hayatın acı verici olduğunu ve bu acılardan nasibini aldığımızı düşünmek insanı tuhaf bir şekilde canlı hissettiriyor.
Hatta çileciliğe bile kayabiliyoruz bir açıdan.
Ya ne acılar çektim, nelerin üstesinden geldim, o kadar ızdıraba rağmen halen ayaktayım diyoruz kendimize.
Hayata baktığımızda tamamen acı diyemeyiz ama acı tatlı çok...
karmaşık bir hissiyatı var gerçekten.
Çok güzel kısımları da var, çok kötü tarafları da var.
İngilizce'de bittersweet diye bir kavrama denk geliyor.
Buruk bir sevinç diye özetleyebiliriz bu bittersweet kelimesini.
Ve yazar Susan Cain'in aynı isimde bir kitabı var ve yazar da hayatın acı tatlı tarafını, melankolik duyguları inceliyor eserinde.
Melankoliğe dair İkili bir düşünce var.
Bir taraf diyor ki melankolik hissetmek insanı geliştirir, daha derin biri yapar.
Ama bir taraf da diyor ki melankolik hissiyatlar bizi depresyona daha yatkın biri yapar.
Depresyon zaten intiharla ilişkili bir kavramdır.
Nihayetinde bizi hayattan koparır.
Yani melankoliğe dair tek bir bakış açısı yok elimizde.
İnsana iyi geldiğini de savunan var, kötü geldiğini de savunan var.
Yazarın kitabın başında bize sunduğu bir test var.
Melankoli testi. Hazırsanız soruları açıklayayım size ve siz de bu podcasti dinlerken bir kafadan bir puan vermeye çalışın.
0 ve 10 arasında bir puanlama yapmanız gerekiyor.
10 demek kesinlikle katılıyorum.
0 da kesinlikle katılmıyorum.
Tabi arada değerler de verebilirsiniz.
En son verdiğiniz puanlardan ortalamanızı hesaplamanız gerekiyor.
İlk soru, duygusal reklamlardan kolayca etkilenir misin?
2. Eski fotoğraflardan etkilenir misin?
3. Müzik, sanat ve doğaya karşı çok hassas mısın?
4. Kendini yaşlı bir ruh olarak tanımlar mısın?
5. Yağmurlu günlerde huzur bulur musun?
6. Yazar C.S.
Lewis'in yaptığı gibi sen de zevki, keskin, büyüleyici bir özlemin bıçak darbesi olarak tanımlar mısın?
7. Şiiri spora tercih eder misin veya sporda şiirsellik bulur musun?
8. Gün içinde birkaç kere yoğun bir duygu akışı gerçekleşir mi sende?
9. Üzgün müzikler senin ruhunu yükseltir mi?
10. Her şeyde hem mutluluk hem de melankoli bulmaya meyilli misin?
11. Her gün hayatın bir güzelliğini fark eder misin?
12. Dokunaklı kelimesi seni tanımlar mı?
Arkadaşlarınla onların derdi hakkında konuşmayı sever misin?
Eğer verdiğiniz cevaplardan hareketle ortalamanız 4'ten küçük çıkıyorsa siz melankoliden uzak bir insansınız.
Gayet iyimser diyebileceğimiz bir insansınız hatta.
4 ve 6 arasında ise tam orta kıvamdasınız.
6'dan yüksek ise size gayet melankolik biri diyebiliriz.
Bu arada benim skorum 7 falan çıktı yani gayet melankolik çıktım.
Ki benim kanalı takip edenler varsa bu bilgiye şaşırmazlar.
Kanalın zaten odak noktası şu iki duygu korku ve keder.
Ve ben de bu iki duyguyu açıkçası korku ve kederi hayatımda yoğun bir şekilde yaşıyorum.
Melankoliğe de gayet meyilim var.
Hani bunu da kabul ediyorum. Duygulara aslında işlevsel bakmamız gerekiyor.
Örneğin korku duygusu her zaman kötü değil bazen bize yardımcı oluyor.
Gidip saçma sapan işler yapmamızı engelliyor.
Örneğin yağmurlu bir havada arabayla hız yapmak istesek korku duygumuz ne diyecektir?
Ya hava ıslak. kaza yapabilirsin, kendin ölebilirsin hatta birini öldürebilirsin ona çarparak.
O yüzden kork ve bu eylemden vazgeç.
Yani korku bir nevi seni hayata bağlıyor.
Sana demek istediği bir şey var.
Öfke duygusuna da işlevsel yaklaşabiliriz.
Bu hayatta bazen bizi ezmek isteyecek insanlar olacak ve onlara karşı da bir agresif tepki göstermek hatta yeri gelince öfkemizi onlara kusmak gerekiyor ki sağlam kalalım.
Özellikle hakkımızı aramamız gerektiği anlarda öfke duygusu bize baya bir yardımcı oluyor.
Peki üzgünlük duygusunun veya melankolik hissetmenin bir iş Üzgünlük duygusu insanları bir araya getirmede çok iyi.
Bir cenazeyi düşünün ve o cenazeye birbirleriyle küs insanlar geldiğini hayal edin.
O an o iki insanı bir araya getirmen çok zordur.
Çünkü küslerdir adı üzerinde.
Ama ortak bir kedere sahiplerdir.
Onların ortak arkadaşı hayatını kaybetmiştir.
Ve o an o üzgünlük duygusu onları ister istemez bir araya getirir.
Üzgünlük duygusu insanları bir araya getirebiliyor.
O küslüğü, o geçmiş defterleri bile bazen kapatabiliyor.
Ayrıca üzgünlük duygusu yardım duygumuzla da çok yakından alakalı.
Üzgünlük duygusunu yoğun hissettiğimizde yardımsever bir insana dönüşebiliyoruz.
Örneğin bu senenin başında trajik bir olay yaşadık.
Deprem. Ve hepimiz ne yaptık?
Apar topar deprem bölgesine yardımlar yollamaya başladık.
Para yardımı, erzak yardımı, kıyafet yardımı.
Ve bunları yapmaktaki o temel duygumuz neydi?
Üzüntü duygusuydu.
Çünkü deprem zedeler için öyle bir üzüldük ki içimizden bir yardım arzusu fışkırdı bildiğiniz.
Empati kurduk onlarla, bu empatimiz üzüntüyü tetikledi ve üzüntü de en son bize söyledi ki yardım et, bir şeyler yap, elini taşın altına koy.
Üzüntü duygusu özellikle toplumsal dayanışmada, birlik olmamız gereken o yardım faaliyetlerinde bizi bağlayan bir duygu.
Merhametsiz deriz ya bazı insanlara.
Bu kişiler genelde hiç üzgünlük hissetmeyen psikopat bir olmaya gayet yatkındır.
Karşı taraf için üzülmez çünkü saf kincidir.
İntikam gözüyle bakar her şeye.
Ama en son bu kişinin etrafında biri de kalmaz.
Bir kişiyi öfkeyle, intikamla yenebilirsin, yok edebilirsin.
Ama merhamet ile o kişiyi kendi tarafına çekebilirsin.
Ve merhametin özü de neye dayanıyor?
Karşı taraf için de üzülebilmeye dayanıyor.
Ve bu açıdan baktığımızda her duyguda olduğu gibi üzgünlük veya keder duygusunu da çok...
Büyük bir işlevi var. Yazarın bize anlattığı bir hikaye var.
Zarif bir İtalyan kadını düşünün.
Gayet kafası çalışan çok da hoş bir kadın.
İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikalı bir askerle tanışıp evleniyor bu kadın.
Bir köye yerleşiyorlar. Bu köyde bir çiftlikleri var.
Aynı zamanda aile kuruyorlar.
Çocuk yapıyorlar ve mutlu mesut yaşıyorlar.
Ardından kadının ailesi yani eşi ve çocukları köyün dışına gidiyorlar.
Çünkü domuzlarını satmaları gerek.
Ve bu süreçte kadın evde tek başına kalıyor.
Yani böyle anlatınca malum hikayelere dönüyor.
gibi iş ama benzer bir yere çıkıyor zaten hikayemiz.
Bu süreçte kadın evde yalnızken çat kapı yakışıklı bir fotoğrafçı çıka geliyor.
Bu fotoğrafçı köye filan yabancı.
Bu yüzden kadına soruyor şuraya nasıl giderim filan diye.
Ama tabi bu ikisi birbirlerini görür görmez tutuluyorlar.
Bildiğin aşık oluyorlar. Ve bu 4 günlük süreçte yani kadının ailesi dışarıdayken kadın bu fotoğrafçı adamla bir aşk yaşıyor.
En son kadının ailesi eve geleceği zaman bu fotoğrafçı kadına diyor ki gel benimle kaçalım beraber.
Aşkımızı yaşayalım doyasıya.
Kadın eşyalarını topluyor, tam ailesini geride bırakacak ama son anda vazgeçiyor.
Düşünüyor ki benim bir kocam, çocuklarım var.
Ben her ne kadar bu adama aşık olsam da ailemi geride bırakamam.
Ve en son fotoğrafçı tek başına küyü terk ediyor.
Ve bu ikili kalan hayatları boyunca birbirlerinden ayrı ama her daim birbirlerini özleyerek yaşıyorlar.
Bu bir film hikayesi aslında ve film çıktıktan sonra izleyenler ikiye bölünüyor.
Bir taraf diyor ki aşk işte böyle tutkulu bir şey.
Keşke kadın o adamla kaçsaydı.
Bu çok güzel bir hikaye.
Ama bir taraf da diyor ki aşk dediğimiz şey böyle bir şey değil.
Böyle duygusal, çocukça bir şey değil.
Aşk dediğin fedakarlık ister, mücadele ister, aile ister.
Bu ikili tamamen duygusal ve çocukça takıldı ve en sonunda bedelini ödedi.
Yazarımız da bu yasak aşk psikolojisini anlamaya çalışıyor.
Çevrenize bakın veya çevrenizde göremediniz.
Haberleri... bakın böyle yasak aşklar gayet de sık yaşanıyor hatta.
Bir taraftan melankolik bir tarafı var bu yasak aşkın.
Çünkü sonu iyi bitmiyor genelde bu yasak aşkların.
Ortaya çıkıyor bu aldatma ve illa ki bu iki kişinin de başına bela oluyor.
Peki insan neden sonucu bu kadar belli olan bir yasak aşkı yaşamayı tercih eder ki?
Yazar bu kısımda Elan The Button ismindeki bir felsefecinin makalesine odaklanıyor.
Adamın ismini doğru telaffuz ettiğimi bilmiyorum bu arada.
Makalenin ismi neden yanlış kişiyle evleneceksin?
Ve makalenin ana fikri kabaca şu.
Kafamızda kurduğumuz o özel ruh eşini, o ideal aşk aslında bulamayacağız.
Günün sonunda evleneceğimiz kişi illa ki kafamızdaki idealden farklı biri olacak.
Ve bu yazarın tavsiyesi şöyle.
O mükemmel kavramını aramaktansa, o ideal ruh eşini aramaktansa hali hazırda ilişkini geliştirmeye çalış.
Birbirinize yardımcı olun, destekleyici olun, bir ilişki inşa edin.
Bu süreçte gelişime yol açın.
Yasak aşklar çocukça çünkü ilk başta o kişinin...
ideal, o ruh eşi olduğunu zannettiriyor sana.
Ama yasak aşk ilerlemeye başlayınca o kişiden de sıkılabiliyorsun ve hiç beklediğin biri gibi de çıkmayabiliyor.
Ve yasak aşk günün sonunda seni o tatsız melankoliye hapsediyor.
Çünkü başka bir ilişki kursan bile devamlı o yasak aşkı düşünüyorsun.
Bir nevi hayat aslında sıkıcılaşmaya, can sıkıcı bir hale gelmeye başlıyor.
Şimdi geçelim melankoli ve yaratıcılık arasındaki ilişkiye.
Çünkü bu ikisi de çok bir arada kullanılan iki kavram.
Sorumuz şu, melankolik olmak bir kişiyi daha yaratıcı yapar mı?
Sanatçının o özel yaratıcılık damarını melankolik hissiyatlar daha da besler mi?
The tortured artist veya acı çeken sanatçı dediğimiz bir konsept var ya, ne der bize bu konsept?
Bir sanatçıyı acı besler, çektiği dertler besler hatta bu sayede sanat üretir.
Peki gerçekten böyle midir?
Acı çeken, akıl hastası sanatçılar dediğimizde ilk aklımıza gelen örneklerden biri Van Gogh.
Evet kendisi cidden de yoğun nöbetler geçiren birisiydi.
Hatta o dönemlerde kendisine bir tanık konulamadı çünkü psikiyatri daha gelişmemişti.
Ama muhtemelen bipolar ve epilepsi tarzı bir hastalığa sahipti.
Ve şunu herkes kabul eder ki Van Gogh hayatı boyunca acı çekti.
Peki acı çekmesi onun yaratıcılığını arttırmış mıdır?
Van Gogh'un kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplara baktığınızda aslında pek de böyle bir durum göremiyoruz.
Van Gogh nöbet bastırdığı an şok olmuş bir halde eylemsiz kalıyor.
En yaratıcı olduğu zamanlar, acı çektiği anlardan ziyade huzur dolu olduğu anlar.
Yani acı çeker çekmez fırçaya sarılması gibi bir durum pek yok.
Ama bazı çalışmalara bakıyorsun o melankolik ruh hali veya acıların da sanatçıyı besleyebildiğini gösteriyor.
Mesela Christopher Zara'nın The Tortured Artist yani acı çeken sanatçı diye bir kitabı var.
Ve yazar bu kitabında birçok yaratıcı sanatçının hayatında belli bir miktarda acı çektiğini hatta normal bir insana kıyasla daha duygusal veya daha acı dolu bir hayat yaşadıklarını belirtiyor.
Ve buna karşılık olarak da psikiyatri profesörü Philip Maskin de diyor ki yaratıcı insanlar depresif oldukları an yaratıcı olmazlar.
Yaratıcılık çünkü bir açıdan...
Coşkulu bir süreçtir, kişiyi mutlu eder ve yaratıcı olmak için de o coşkuyu hissetmen yani depresiflikten sıyrılman gerekiyordur.
Peki melankoli ve yaratıcılık hakkında son kararımız ne olmalı?
En iyi cevap orta yoldan gitmek galiba.
Yaratıcı insanlara baktığımızda sanki yaşamı acı tatlı bir sentez olarak görmeye daha meyilliler.
Acıya bezenmiş zevke daha yakınlar gibi sanki.
Düşünsenize tamamen depresif, tamamen karamsar, melankolik bir insanın yaratıcı olması da zor.
Yaratıcılık çünkü hayatla bir bağının olmasını gerektiren bir aktivite.
Zaten yazar Susan Cain'de yaratıcılığı karanlıktan aydınlığa geçiş olarak tanımlıyor.
İlk başta bir karanlık ruh hali yaratıcılık için iğneyi verebilir.
İlk dokunuşu yapabilir.
Nihayetinde o karanlıktan bir aydınlık damıtmak gerekiyor.
Bir sanatçı acı çeker, acısını eserine aktarmak ister ve öyle güzel aktarır ki en son bu acı bir zevke döner.
Bir nevi acıdan zevke ulaşmıştır.
Yani yazarın tabiriyle karanlıktan aydınlığa ulaşmıştır.
Yani yaratıcılı sadece acı dolu bir süreç görmekten ziyade karanlıktan aydınlığa geçiş olarak görmek çok daha mantıklı aslında.
Yazar burada Beethoven'ın neşeye övgü eserini örnek gösteriyor.
Beethoven hayatının bir kısmında aşırı mutlu biriydi.
Sanatı takdir görüyordu, üst kademeden dostlar edinmişti.
Sevilen, saygı gören biriydi.
Kardeşine yazdığı mektuplardan bu hayata olan olumlu bağını görüyorduk.
Ama ardından işler biraz ters gitmeye başladı.
Hatta baya ters gitmeye başladı.
Onu sevmeyen bir kadına aşık oldu.
İnsan ilişkileri giderek kötüleşti ve yalnızlaştı.
Ve en son sağırlığı baş gösterdi.
Bir müzisyenin başına girebilecek en kötü şeydi sağır olmak.
Tatlı bir hayattan acıya geçişi bildiğiniz görmüştük.
Ama Beethoven sağır bir haldeyken bile bestelemeyi bırakmadı.
Zihninde çalan bir müzik vardı ve onun ismi Neşe'ye Övgü eseriydi.
Bu besteği tamamladıktan sonra bir orkestra bu eseri icra ediyordu.
Ve Beethoven da oradaydı.
Şarkı bittikten sonra Beethoven'ın arkası dönüktü.
Gelen alkış seslerini de duyamıyordu.
Ama bir geri dönüp baktığında herkesin gözlerinde yaşlar.
Herkes ayağa kalkmış bu sağır bir şekilde müzik icra eden Beethoven'a bakıyordu.
Herkes bayılmıştı Beethoven'ın bu eserine.
İşte onu... yaratıcılığı burada yatıyordu.
Tatlı bir hayattan acı dolu bir hayata geçiş ama yine de mücadele edip bu acıdan bir yaratıcılık, bir sanat damıtma ve tekrardan o tatlı hayata ulaşma.
Sanat terapisi dediğimiz şey de buna benziyor arkadaşlar.
Acını, o içindeki derdi, yaratıcılığınla damıtarak pozitife ulaşmaya çalışıyorsun.
Sanatla uğraşmak işte bu yüzden çok önemli çünkü bizi o karanlıktan aydınlığa taşıyabiliyor.
Burada demiyorum ki illaki bir sanat icra edin.
Tabii bir enstrüman çalsanız, resim yapsanız eminim çok iyi gelecektir size.
Ama bunları yapmasanız bile sanatla olan bağı koparmamak gerekiyor.
Mesela arada bir müzeye gitmek, edebiyatla ilgili bir şeyler okumak veya hayatın güzelliğine karşı açık olmak, o hayattaki sanat sağlığı görmek.
Sanat bizim hayatımızda olması gerekiyor.
Öbür türlü bu acılar bazen fazla gelebiliyor.
Ama bazı görüşteki insanlar için üzülmek veya negatif duygulara sahip olmak hiç de güzel bir şey değil.
Mesela çekim yasası fanatikleri ne diyor?
Düşüncelerinin bir frekansı var ve bu frekans evrende rezone oluyor.
Yani ne düşünüyorsan onu çekiyorsun.
Devamlı pozitif düşünürsen pozitif şeyleri çekeceksin.
Ama arada üzülürsen, negatif düşünürsen bu sefer daha kötü bir bela getireceksin başına.
Daha kötü şeyleri çekeceksin.
Bir açıdan çekim yasasını ben...
toksik pozitifliğe benzetiyorum.
Çünkü senin üzülme fırsatını bile elinden alıyor.
Ama bu podcast boyunca ne dedik?
Üzgünlük her zaman negatif bir duygu değil.
Pozitife giden yolda da yardımcımız olabiliyor.
Bizi yardımsever, derin bir insan yapabiliyor yeri geldiğinde.
Yaratıcılığımızı besleyebiliyor.
Sonuçta bu yaratıcılık gibi süreçlerde acıya anlam kazandıran süreçlerdir.
Zaten bir insan için en kötüsü anlam veremediği bir acıdır.
Bu neden benim başıma geliyor?
Bu acıdaki anlam ne? Böyle soruları sordukça acı daha da büyümeye başlıyor.
Ama acıdaki hikmeti görmeye başladığımız zaman o acıyı sindirmemiz çok daha kolaylaşıyor.
Bizi melankoliye iten konseptlerden biridir ölüm.
Hatta işin ucu genelde dönüp dolaşıp ölüm kavramına geliyor.
Mesela depremden de örnek verdim.
Orada da odağımız neydi?
Depremde ölen insanlar veya depremde sevdiklerini kaybedenler.
Ölüm kavramıyla hep bir mücadelemiz var.
Bu mücadele genelde psikolojik ölçekte gerçekleşiyor.
Ölüm kavramını sindirmeye çalışıyoruz ve kendimizi ölüme hazırlamaya çalışıyoruz.
Ama bilimsel açıdan da ölümle bir mücadele içindeyiz.
Bazı bilim ve teknoloji girişimcileri ölümsüzlük arayışına çıktılar.
Zaten bayağıdır süre gelen bir insan ömrünü uzatma arzumuz var ve hiç de fena gitmiyoruz.
Şu an geçmişteki insanlara göre ortalama olarak daha uzun bir ömre sahibiz.
uzatmak değil baya ömür bitirmemek.
Yani ölüm konseptini silmek.
Bu girişimciler ciddi paralarla araştırmalarla ölümsüzlük idealini gerçekleştirmeye çalışıyorlar.
Ama bu davaya yani ölümsüzlük arzusuna gelen bazı itirazlar var.
Çünkü bazılarına göre ölüm Baya işlevsel bir kavram.
Steve Jobs'ın ölüm hakkındaki fikirlerini hatırlayın.
Yeni gelenlere yer açıyor ölüm.
Aslında başka insanların yaşaması için bizim ölmemiz gerekiyor.
Çünkü kısıtlı sayıda kaynak var bu dünyada.
Steve Jobs ayrıca ölümün insana bir cesaret verdiğini, bir kudret verdiğini de söylüyordu.
Ölümü düşündüğün zaman gündelik korkuların, yargılanma korkusu bunların bir önemi kalmıyor.
Ölüm fikri sana kendi yolundan gitmek için cüret veriyor.
Sanki bu ölümsüzlük arayışlarımız teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkmış bir şey gibi geliyor.
Oysa geçmişten beri süre gelen bir şey bu ölümsüzlük arayışı.
En eski edebi eser olan Gılgamış Destanı'na bakın.
Orada bile bir ölümsüzlük arayışı var.
Gılgamış'ın en yakın arkadaşı Enkidu hayatını kaybediyor ve Gılgamış şunu fark ediyor.
Ölüm diye bir şey var ve bu ölüm bir gün nasıl ki arkadaşıma, dostuma geldiği gibi bana da gelecek.
Ama Gılgamış bu hayatı seviyor ve ölümden kaçmak istiyor.
Daha doğrusu ölümü yenmek istiyor.
Araştırıyor, ediyor, buluyor.
En son ölümsüzlüğü verecek bir bitkiyi keşfediyor.
Gidiyor yakalıyor bu bitkiyi.
Ama bir ara uyuyakalıyor ve gelen yılan bu ölümsüzlük bitkisini yiyor ve gılgamış artık çaresiz kalıyor.
Ölüm karşısında hiçbir silahı kalmadı ve bir gün o da ölecek artık.
İnsanlıktan çıkan en eski edebi eserde bile ölüm kavramı var.
Ve ölümden kaçamayacağımıza vurgu yapılıyor.
Bu destan bize ölümsüzlüğün imkansız olduğunu göstermiyor sadece.
Aynı zamanda ölümün hayatı anlamlı kıldığını da gösteriyor.
En yakın dostluğu ölen gılgamı şunu fark ediyor.
Hayat özünde kırılgan bir yapıya sahip.
Ve bu kırılganlık aynı zamanda hayatı değerli de yapıyor.
Ölüm farkındalığı gılgamışa bir tevazu katıyor.
Ama herkes de böyle işlemiyor.
Bazen ölüm farkındalığı kişiyi dünyevi hırsara da boğabiliyor.
Mesela Breaking Bad'i hatırlayın.
Walter White ana karakterimizin başına ne geliyordu?
Kanser olduğunu öğreniyordu. Az bir ömrü kalmıştı.
Ailesine para bırakmak adına yasa dışı işlere girdi.
Ama bir yerden sonra bu gücü kuvveti o kadar sevdi ki etrafındakilere zarar vermeye başladı.
Bir nevi artık ailesi için değil de kendi egosu için savaşmaya başladı.
Bunun altında yakın bir zamanda öleceği gerçeği yatıyordu.
Ve Walter White dünyadan ayrılmadan önce bir şeyleri başarmış olmak istiyordu.
Ve az zamanı kaldığı için zafere giden her yol mübahtır gibi bir felsefeyi benimsemiş ve karanlık bir psikolojiye bürünmüştü.
Şimdi ölümsüzlük arayan girişimcilere geri dönelim.
Bu kişiler tıpkı Gılgamış'ın bulduğu gibi bu ölümsüzlük veren bitkiyi tekrardan ortaya çıkarmak istiyorlar.
Bu araştırmacılara şu açıdan destek verebiliriz en azından.
Bu dünyada herkes yaşlanınca ölmüyor.
Hastalıktan, kanserden, virüsten ölenler var.
Ve bu girişimciler dolaylı yoldan da olsa bu erken ölümlere bir çözüm bulabiliyor.
Ama tabii onların arzusu erken ölümü yenmekten çok daha fazlası.
Direkt ölümü yenmek istiyorlar.
Yazarımız gidip bu ölümsüzlük hedefine sahip girişimcilerle görüşüyor ve görüştüğü isimlerden biri de Keith ismindeki bir adam.
Ve Keith de neden ölümsüzlük arayışında olduğunu temellendirmek istiyor ve yazarımıza şunu soruyor.
Yarın ölmek ister misin? Yazarımız hayır diye cevap veriyor.
Peki sonraki gün? Yine hayır.
Peki sonraki gün? Yine hayır.
80 yaşında ölmek istiyorum dediğimizde bile bu sefer gün saymaya başlarız içten içe.
Aa ölümüm yaklaşıyor deriz ve yavaş yavaş hayatımıza olan odağımızı kaybederiz.
Ölümün belirsiz olması, ne zaman geleceğinin belli olmaması hayata odaklanmamızı sağlıyor.
Çünkü öleceğimizi bilsek bu sefer o tarihe odaklanırız.
Durmadan öleceğimiz zamana ne kadar kaldığını düşünmeye başlarız.
Ama belirsiz olduğu için en son ölüm hakkında düşünmeyi de bırakıp Hayata odaklanmaya çalışıyoruz.
Yani ölümün ne zaman geleceğinin belli olmaması bir taraftan bizi hayata bağlıyor.
O kadar kötü bir şey değil. Psikolojik açıdan yaklaştık.
Peki sosyolojik açıdan yaklaşsak ne olur?
Terör yönetim teorisi isminde bir konsept var.
Bu teori bize der ki bir insanın en çok korktuğu şeylerden biri değersiz, anlamsız bir hayat yaşamasıdır.
Çünkü ölüm geldiği zaman ve anlamsız bir hayat yaşadığı zaman geride hiçbir şey bırakmamış olacaktır.
Bu yüzden insan ne yapar?
Devamlı bir grup içerisine girmeye çalışır.
Bu grup bir din olabilir, bir ideoloji olabilir.
İnsanlar bu tarz gruplara girdikçe ölümsüzlüğe karşı bir mücadele başlatmış olur bir nevi.
Çünkü kendisi... ise bile bu grubun davası devam edecektir ve gruba da bir etki yaptığı için ölümsüzlüğe bir adım atmış gibi görür kendisini.
Ama sıkıntı şudur. Her insan kendi içinde gruplaşmaya başladığı zaman bu sefer çatışmalar da başlar.
Savaşlar da ortaya çıkmaya başlar.
Ölümsüzlüğü arayan girişimcilerin bir nevi motivasyonu da buradan geliyor.
Çünkü ölümsüz olduğumuz zaman hayat bir gün bitecek, önemli işler yapmalıyım tarzı grup kaygıları da bizi terk edecek ve huzur içinde yaşamaya daha yatkın olacağız.
Bu aslında benim pek katıldığım bir görüş değil çünkü bence ölümsüzlüğü bile bulsak bu hayatta bir şeyler elde etmek, o dünyevi hırslarımız bunu bitirmeyecek gibi sanki.
Yavaştan bu podcasti toparlayayım.
Nihayetinde o melankolik kavramına geri dönersek yazarın yaratıcılıkla kurduğu bağlantı benim çok hoşuma gitti.
O karanlıktan aydınlığa geçiş olarak melankolik tavır bence her insanda olması gereken.
Dinlediğiniz için teşekkürler arkadaşlar.
Bu podcastlik benden bu kadar.
Bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
