
Hayatını Hiç Tanımadığın İnsanlara Göre Yaşıyor Olabilir Misin?
20 Nisan 2026 · 18 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Zihinsel ve bedensel iyi oluş yolculuğunda, anlaşıldığını hissettiğin alan Terappin yanında. PORTAL25 koduyla ilk seansın 2026 sonuna kadar %25 indirimli! #AnlaşılmakİyiGelecek
Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir.
Transkript
Terapin portalla yansımayı sunar.
Kim kendisine ben gerçekten özgürüm diyebilir ki?
Zihinsel özgürlükten bahsediyorum burada.
Mesela geçen trafikte adamın biriyle tartışır gibi oldum.
Geldim eve kafama taktım.
Bildiğin enerjimi mesai mi o trafikteki tartışmaya harcadım.
Demek istediğim başkalarının bize yaptıklarından etkileniyoruz.
Bizimle alakasız insanların birden hayatımıza girip zihnimizi etkilemesi çok kolay aslında.
Son zamanlarda yaşadığınız sıkıntıları düşünün.
Bu sıkıntıların başka insanlardan bağımsız olması neredeyse imkansızdır.
Ya benim gibi trafikte bir tartışma yaşarsınız.
Ya bir hastanede sıra beklerken birisi size kaynak atar.
Ya da alışveriş yaptığınız esnafa kolaylaştırır.
gelsin dersiniz ve sanki size küfretmişsiniz gibi bakar.
Biz insanlar kafamıza takarız böyle şeyleri.
Kaba insanlar çok etrafta.
Bu yüzden çevremizden en ufak bir kibarlık görünce hemen seviniyoruz.
Yani ben seviniyorum mesela.
Kargolarımı getiren bir adam var.
Kibar ve güleç belisi. Ben de o adamdan ne zaman kargo alsam mistik bir şekilde mutlu hissettiğimi fark ettim.
Sonra düşündüm hani niye bu kadar...
Küçük bir jestten mutlu oluyorum diye.
Abi dışarıdaki dünya böyle değil ki.
Böyle bir kibarlığa her gün rast gelmiyoruz.
Ender olduğu için de etkiliyor bizi işte.
Ama sanki insanların bizi bu kadar etkilemesinde bir sıkıntı var.
Bazen sizin de insanlara karşı bırak yapsınlar diyesiniz gelmiyor mu?
Bırak o esnaf sana cevap vermesin.
Bırak insanlar senden haz etmesin.
Bırak yapsınlar. Azıcık gamsız olmaya ihtiyacımız yok mu?
Ama hep öyle bırak yapsınlar demenin de pek iyi bir şey olduğu söylenemez.
Mesela bekleme sırasında araya kaynak atan birisine bırak kaynak atsın mı diyeceksin?
Yoksa müdahale mi edeceksin? Kaynak atmasına hep izin verirsen bu kişi bir cüret bulur.
Ve herkes aynısını yapar.
Bir kişi durmadan sana iftira atıyorsa ve sen bırak atsın diyorsan o kişi günün sonunda senin itibarını lekeler.
Ve seni sevenlerin bile sana bakış açısını değiştirebilir.
Podcast'ta size bahsedeceğim bırak yapsınlar teorisi.
İşte tam bu sebeple iki kısımdan oluşur.
İlk kısım bırak yapsınlar ve ikinci kısım kendine izin ver.
Bir örnek üzerinden anlatmama izin verin.
Diyelim ki bir arkadaşınız var ve pek inisiyatif almayan birisi kendisi.
Yani buluşmaları hep siz ayarlıyorsunuz.
Ama ondan bir karşılık gelmiyor.
Böyle bir aşamada o kişiye bırak yapsın deyip bir daha ulaşmamayı deneyebilirsiniz.
Fakat böyle yapmanız günün sonunda sizin o arkadaşınızla kopmanıza yol açabilir.
Ve içten içe arkadaşlığınızın devam etmesini istiyorsanız size gereken bırak yapsın değil.
Kendine izin ver olacaktır.
Kendine izin ver temelde inisiyatif almaktır.
Eğer buluşmaları devamlı siz ayarlıyorsanız bırakın öyle kalsın.
Veya bu durumu arkadaşınıza bildirin ve ondan da inisiyatif bekleyin.
Bırak yapsınlar teorisinin bana cazip gelen tarafı budur.
Çünkü birçok kişisel gelişim kitabı bizlere bu hayatı yaşamak için tek bir reçete sunar.
Formül gibi bunu uygulayacaksın ve alternatiflere bakmayacaksın der.
Oysa bırak yapsınlar da tam zıttı olan kendine izin verli bir dialektik kurarsın.
Yin yang gibi düşünün. Burada bence anahtar kavram sezgi.
Mesela ben yıllar önce sosyal anksiyetli olduğum zamanlarda insanların beni ciddiye almadığını hissediyor ve rahatsız oluyordum.
Eğer ben böyle bir senaryoda bırak yapsınlar deyip konformiteye kapılsaydım sosyal anksiyetimi hiçbir şekilde yenemezdim.
Ama içimde bir yerlerde insanlarla sosyalleşmek istediğimi ve anksiyetli halimin yanlış olduğunu hissediyordum.
Yapsınlar yerine kendime izin veri tercih ettim.
İnsanların içine karışarak bir şekilde anksiyetimi yendim.
Ama insan içine karıştıkça bu sefer de ayrı bir kompleksi yaşadım.
Beğenilme kaygısı. Bazı insanların benim tipime, sesime, içeriklerime negatif yorumlar yaptığını gördüm.
İşte bu aşamada bırak yapsınlar devreye girdi.
Bırak laf atsınlar bana. İnsanların hepsi beni beğenmek, sevmek zorunda değil ki.
Hepsi fikirlerime katılmak zorunda değil.
Önceki podcastlerimizde sevilmeme cesareti üzerine konuşmuştuk.
Eğer bizler yaptığımız eylemleri insanlar tarafından övgü almak adına yapıyorsak teknik olarak onların kölesi haline geliriz.
Onlar neyi beğenirse onu taklit eden biri haline düşeriz.
Evet insanların övgüsü uyuşturucu gibidir, bağımlılık yapar.
Ama bu övgüden daha anlamlı ve keyifli bir şey varsa o da özgür olduğunu hissetmektir.
Ve bunun da kaynağı yeri gelince sevilmeme cesaretini göstermekten geliyor.
Konuyu çok saptırmak istemiyorum.
Sadece bırak yapsınlar teorisinin temelde Yin-Yang gibi zıttıyla süre gelen, diyalektik bir pratik olduğunu hatırlatmak istiyorum.
Sürekli bırak yapsınlar dersen sinir bozucu bir insana dönersin.
Tam zıttını da araya serpiştirerek dengeyi yakalamalıyız.
Bırak yapsınlar demek özünde takmamaktır, umursamamaktır.
Sürekli umursamaz olan birisine tahammül edemezsin evet.
Ama her daim umursarsan hayatını mahvedecek bir parametreyi devreye sokarsın.
Stres. Her şey umursamanın ve takmanın sonucu olarak stres kaçınılmazdır.
Ciddi bir kısmımızda kronik stres denen bir durum mevcut.
Ama fark etmiyoruz bile. Kendimdeki kronik stresi fark ettiğimde iş işten geçmişti örneğin.
Zona hastalığına yakalanmıştım.
Aranızda zona olan var mı?
Tam anlamıyla süründüren bir hastalıktır.
Bağışıklık sisteminizin zayıflaması sonucu vücutta konaklayan virüsler sinir uçlarınızda iltihap oluşturmaya başlar ve cildinizde kızarıklık, acı ve yanmalar meydana gelir.
Geceleri uyuyamazsınız, eliniz karıncalanır ve giydiğiniz tişört teninizi yakar.
Kısaca baştan sona külfet dolu ve hayat kalitesini sıfırlayan bir hastalıktır.
Ben birkaç ay önce zona geçirdim 28 yaşında birisi olarak ve doktora gidip neden bu hastalığa kapıldığımı sorunca bana tek bir cevap verdi.
Stres. Sen uzun süre bir stres halinde olduğun için bu genç yaşta zonaya yakalanmışsın dedi.
Daha garip bir doktor bana senin yaşlarında çok fazla zona hastası geliyor.
Ve çoğunun sebebi de stresten kaynaklanıyor dedi.
Neyse ki zona hastalığını 3 haftada tamamen atlattım.
Ama gerçekten o 3 hafta rezalet bir süreçti.
Uyamıyordum geceleri. Gün boyu gergindim ve sırtım bir yere temas ettiğinde kaşındıran, sinir bozucu bir acıya maruz kalıyordum.
Asıl konumuza gelelim. Doktorun dediği gibi kronik bir stres halinde olduğum için zona olmuştum.
Peki neyi stres ediyordum bu kadar?
İnsanları tabii yine iyi olacak.
Bir olaya takıyordum, geçmişte onun stresini yaşıyordum veya fantezi dünyamda gelecekteki senaryolara da stres oluyordum.
Benim gibi çok insan var ve arkadaşlar bizler gerçekten ne kadar stresli olduğumuzu ipin ucuna gelene kadar fark etmiyoruz.
Hep etrafta duyuyoruz sigara, alkol, uyuşturucunun zararları diye.
Oysa stres de en az bunlar kadar zararlı.
Stres altında beynimizin prefrontal korteks dediğimiz bölgesi doğru düzgün çalışmamaya başlar.
Beynimizdeki bu bölge bizim planlama, hatırlama ve karar alma eylemlerimizi yönetir.
Hepimiz iyi çalışmamıza rağmen soruları çözerken stres olduğumuz bir sınavda nasıl çuvalladığımızı biliriz.
Stres zeka seviyemizi düşürür, bizi hızlı yaşlandırır.
Altyazı M.K.
vizyoterapist ve spor eğitmenlerinden de oluşan 600'e aşkın uzman kadro karşılıyor.
Terapin platformuna mobil veya web üzerinden kolaylıkla erişebiliyorsunuz.
Online temelli bir platform oluşu sayesinde esnek saatlerden dilediğinizi seçebiliyorsunuz.
Eğer kişisel gizliliğiniz konusunda hassassanız, platformu anonim olarak kullanabiliyor.
Kameranız kapalı bir şekilde seanslara katılabiliyorsunuz.
Uzmanların profillerini, danışanların yorumlarını inceleyip size en uygun olanını seçebiliyor ve her bütçeye uygun paketlerden devam edebiliyorsunuz.
Sizin için bir indirim kodumuz da bulunmakta.
Portal 25 koduyla terapinde ilk seansınız 2026 sonuna kadar %25 indirimli.
Terapine dair link ve indirim kodumuzu bu bölümün açıklama kısmına bıraktım.
Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.
Stres konusuna geri dönelim.
Benim stresle başa çıkma yöntemlerimden birisi mindfulness meditasyonu oldu.
Normalde böyle meditasyon işlerine karşı önyargılı demeyelim de pek ciddi alan birisi değildim.
Ama insan çaresiz hissedince her ettiği lafı yutan bir canlı.
Ne demiştik? Yeterince perişan bir insanı bir hamam böceğine bile taptırabilirsin.
Her neyse. Mindfulness meditasyonu temelde bir farkındalıktır.
Nefesini, bedenini, duyu organlarını, düşüncelerini fark eder ve derin nefeslerle sakinleşirsin.
Bu meditasyon benim kronik stresimi öldürmedi ama en azından ne zamanlar stresli olduğumu fark etmemi sağladı.
Ve stresimin asıl kaynağının ya hayalimdeki düşünceler ya da tembelliğimden kaynaklandığını gördüm.
Geleceğe dair hayalli senaryolar üretip onların gerçekleşeceğini sanarak stres oluyorum.
Ne demişti Seneca? Çoğu zaman gerçeklikten değil, kuruntularımızdan dolayı acı çekeriz.
Stresimin başka bir sebebi de tembellik.
Tıpkı bu podcast'ı hazırlarken olduğu gibi işlerimi son ana bıraktığımda stres oluyorum.
Bu iki durumla hala mücadele etmekteyim.
Tabi bırak yapsınlar teorisinin de stresime oldukça faydalı olduğu anlar var.
Geçen bir kafeye geçmiştim çalışmak için.
Ve yan masada bir çocuk vardı.
Hastaydı galiba durmadan öksürüyor hapşuruyordu.
Ama hani çocuk sanki maksimum sesle öksürmek için çaba gösteriyor gibiydi.
O öksürüğün sesini beynimin içinde hissediyor.
Ve işlerime odaklanamıyordum.
Yine stres olmaya başladım işlerimi tam odaklı halledemediğim için.
Sonra aklıma kitapta yazan tavsiye geldi.
Bırak yapsın. Bırak öksürsün.
Niye bu kadar takılıyorum ki?
Adamın öksürmesine izin verdim.
Öksür dedim ne olacak? Kulaklığımla müziğimi açtım ve önümdeki işe odaklanmaya başladım.
Her olayı umursayan birisi olduğunuzda yaşam feci şekilde yoruculaşmaya başlıyor.
Kabul edelim hepimiz daha umursamaz birisi olmak isteriz her zaman.
Kişinin birden değişmesi ve bırak yapsınlar demesi mümkün değil.
Bu bir süreç. Ama bu süreçteki bazı olaylar süreci gerçekten hızlandırıyor.
Benim örneğimde bu süreci hızlandıran şey rezil olmak oldu.
Hani öyle büyük rezil olmaktan bahsetmiyorum ama kendimce bir rezillik diyebilirim.
Sosyal aksiyoneti bölümünde anlatmıştım bu hikayemi.
2023 senesinde beni bir üniversitenin TEDx etkinliğine konuşmacı olarak çağırıyorlar.
Ve ben sahnede anksiyet eden kafa yiyorum.
Sesim titriyor, aşırı hızlı konuşuyorum ve en sonunda berbat ötesi bir sunum yapıyorum.
Hayatım boyunca bir sahnede ve insanların karşısında rezil olmaktan aşırı korkardım.
Ama bu deneyim sonrası tek hissettiğim şu ifade olmuştu.
Ya bu muymuş? O kadar gözümde büyütmüştüm ki rezil olmayı.
Aslında ne kadar basit bir şey olduğunu sunumdan sonra fark etmiştim.
Ve o andan sonra kendime, e sen yine konuşmalara gitmeye devam et.
Bırak rezil olacaksan ol.
Bırak sesin titresin dedim.
Ve yeni konuşmalara katıla katıla o eski aleme kıyasla epey mesafe kat ettiğimi gördüm.
Rezil olmak gerçekten dönüştürücü bir şey.
Stand-up'ça Doğu Demirkov da kariyerine rezil olarak başlayanlardandı.
Yeteneksizlerinize katıldığında tüm salon onu yuhalamış.
Jürilerden Sergen de, sen stand-up'a bulaşma, mühendislikten devam et demişti.
Benim gibi küçük bir s... olana değil de tüm Türkiye'ye rezil olmuştu Doğu.
O zamanlar 14-15 yaşlarında olan ben bu programı izlediğimde Doğu için çok utandığımı ve üzüldüğümü hatırlıyorum.
Adamın hayatı kaydı diye düşünüyordum.
Doğu da böyle bir olay sonrası stand-up'ı bırakıp asıl mesleği olan bilgisayar mühendisliğine geri dönmeyi düşündü.
Ama iş başvuruları sırasında bir arkadaşı çıkıp ona şunu söyledi.
Madem ki bu kadar rezil oldun, dibi gördün.
Bari stand-up'tan devam et.
Batabileceğin kadar battın zaten.
Bundan sonra ne yapsan yükselirsin.
Doğu da bu cevap üzerine stand-up'a devam etme kararı aldı.
Şimdi biletleri yok satan son derece başarılı bir stand-up'cı.
Ve Doğu eğer o rezilliği yaşamasaydı.
Şu anki başarısını getiren umursamaz tavra sahip olamazdı.
Kısacası bırak yapsınlar kafasına ulaşmanın en hızlı yolu rezil olmaktan geçiyor.
Rezil olmak bize dış onayın o kadar da mühim bir şey olmadığını gösterir.
Herkesi umursuyoruz çünkü dış onaya muhtacız.
Oysa dünyanın en iyi işini yapsan bile insanlar beğenmeyecekleri bir şey bulabilirler.
Kendimizi gururlandıracak, içsel onayı tatmin edecek işlerin peşinden koşmalıyız.
Asıl amaç içsel olmalı ama dış onay da bonus olarak gelmeli ve tuz biberi olmalı.
Udağımızı sadece dışsal onaya ayırırsak özgürlüğümüzü de onlara teslim etmiş oluruz.
Kıyaslama kadar yaptığımız başka bir aktivite var mıdır?
Kendi fiziğimizi başkalarıyla kıyaslarız.
Arabamızı, paramızı, başarılarımızı, karakterimizi.
Kıyaslama sonucu yaşanan kıskançlık evrenseldir.
Hepimiz kıskancız, ben de öyleyim.
Sesi benden daha iyi olan, benden daha iyi konuşan, daha iyi içerikler üreten birisini görünce kıskanıyorum.
Sen de kendine göre kriterlerle başkalarını kıskanıyorsun.
Nedense kimse kıskançlığını öyle kolay kolay itiraf etmez.
Utanç verici bir duygudur. Aşağılık kompleksimizi tetikler.
Oysa kıskançlığı da bırak yapsınlar yaklaşımıyla ele almak lazım.
Bırak o kişi senden daha başarılı olsun, senden daha zengin, daha yetenekli olsun.
Dünyanın yetenekli ve özel insanlara ihtiyacı var.
Bırak başarsınlar, yapsınlar.
Ama kendine izin ver deyip bu kıskançlığı anlamaya çalış.
Bu duygu temelde bir sinyal çünkü.
Bir şeyleri yanlış yaptığını gösterir sana.
Bir devlet ailesinde çalışıyorsan ve girişimci insanları kıskanıyorsan bu durum işini sevmediğini ve içten içe girişimci olmak istediğini söyler sana.
Kızlarla arası iyi olan o adamı kıskanıyorsan muhtemelen hiç kız arkadaşın olmamıştır ve bunun eksikliğini yaşıyorsundur.
Başarılı insanları kıskanıyorsan kendinin yeterince başarılı olduğunu düşünmüyorsundur.
Bu sinyalleri dinlemeye çalışalım.
Kıskandığımız kişilerden de ve bu duygudan da öğreneceklerimiz var.
Eğer ki kıskançlığına hasetle yaklaşırsan elinde sadece mızmızlanmak kalır.
Ve bu hiçbir işe yaramaz. Hepimiz bu hayatı elimizdeki kartlarla oynamak zorundayız.
Elin beklediği kadar iyi olmayabilir.
Çoğumuzun eli öyle. Şanslı insanlar arasında değiliz.
Ama mızmızlanırsak işleri sadece daha kötü bir hale getirmiş oluruz.
Elimizdeki kartlarla elimizden geleni yaptığımızda bunun tatmini...
Tüm arkadaşların nereye gitti?
Liseden üniversiteye geçtiğinde lisedekilerin bir kısmı kaybolur.
Üniversiteden iş hayatına geçtiğinde de bu sefer üniversitedekiler.
Bir zamanlar sıkı fıkı olduğumuz arkadaşlarla kopuş yaşamak kadar olağan bir durum yoktur.
Ki bu kopuşu yaşamak için araya illa ki bir küslüğün girmesine gerek de yoktur.
Arkadaşların 3 temel dayanak noktası vardır.
Yakınlık, zamanlama ve enerji.
Yakınlık derken oturduğunuz yerlerin yakın olmasından bahsediyorum.
Aynı şehirde olan arkadaşınızla iletişiminiz kolay kolay bitmez.
Ama o kişi atıyorum Amerika gibi 10 saat farkı olan bir yere gitmeyse, o eski arkadaşlarınızın devam etmesi imkansızın bile ötesindedir.
Arkadaşınızla aynı ülkede ama farklı şehirlerdeyseniz bile görüşme sıklığınız ciddi şekilde azalacaktır.
İkinci nokta zamanlamadır.
Eğer mesai saatleriniz örtüşüyorsa arkadaşınızla buluşmak çok kolaydır.
Ama farklı meslek gruplarında sıkıntılar çıkar.
Mesela doktor ve arkadaşınızla buluşma ayarlamaya çalışıyorsanız hafta sonu nöbetlerini hesaba katmanız gerekecektir.
Kendi işini yapan freelancer bir arkadaşınız varsa hafta sonunda veya sizin mesai saatlerinizin dışında çalışıyor olabilir.
Ve onunla bir buluşma ayarlamak çok zordur.
Arkadaşlık için üçüncü ve son dayanak noktası da enerjidir.
Enerjiniz yoksa kimseyle sosyalleşmezsiniz.
Enerjisi olmayanda sosyalleşmezsiniz.
istemez. Ve insanlar hayatlarının değişmesiyle size kalan enerjilerini de değiştirirler.
Misal arkadaş ortamınızda birisi sevgili yapmışsa doğal olarak size ayırdığı sosyal enerjiyi kısacak ve sevgilisiyle vakit geçirecektir.
Konuyu toparlarsak lise ve üniversite arkadaşlıklarının birden hızlı bir şekilde kurulabilmesi ve kısa sürede sağlam bağlara kavuşabilmesi işte tam bu üç parametre sayesindedir.
Aynı okula gidiyorsunuz fiziken yakınsanız zamanlamalarınız örtüşüyor.
Aynı saatte okula gidip okuldan çıkıyorsunuz.
Hayatın sorumlulukları çok olmadığı için sosyal yüklü miktarda enerjiniz kalıyor.
İşte bu sebeple lise ve üniversite arkadaşlıkları birden oluşur ve kısa sürede güçlenir ama bir ömür sürmez.
Dönüp bir sönümlenen arkadaşlıklarınıza bakın.
En az bu üç dayanak noktasından birisi.
Çoğu zamanda üçü kaybolmuş demektir.
Sabahında can cer olduğun arkadaşlıkların artık tükenmesi insana tatsız gelir.
Ne yapmak gerekir ki böyle durumda?
Belki de arkadaşlığa fazla romantik yaklaşıyoruz.
Bazı ilişkilerimiz sönümlenmesi gerekiyorsa sönümlensin.
Bırakın bitsin. Arkadaşlıkların güzel tarafı spontane, yani kendiliğinden oluşmasıdır.
Birine gider ve senle arkadaş olacağımı kabul eder misin demezsin.
Muhtemelen aynı sırada denk gelirsiniz, beklenmedik bir şekilde iletişime geçersiniz ve devamı gelir.
Arkadaşlığın cazibesi de budur zaten.
Kendiliğinden oluşmuş, hatta kadersizi bir araya getirmiş gibi hissettirir.
Ama aynı kadersizin yollarınızı ayırdığında, o arkadaşlığınızı eski hale getirmek için çabalamak pek de işe yaramayacaktır.
Biten arkadaşlığı kabullenmek demek.
O kişiyi ghostlamak, mesajlarına dönmemek veya hal hatır sormak.
Sormamak değildir tabii ki de. Sadece o güzel zamanların eskide kaldığını kabullenmek.
Ve bu meseleyi bir dert haline getirmemektir.
Hayat bu işte. Ben şu an 28 yaşındayım.
Ama 20 yaşındaki o arkadaş grubumdaki enerjiyi ve frekansı asla yakalayamayacağım hayat boyunca.
Ve bunu biliyorum. Ama işte o arkadaşlığım da o zamanlar güzeldi.
Hayatımız çeptır çeptır ilerliyor.
Ve yaklaşık her 5 yılda bir yeni çeptıra giriyoruz.
Yeni insanlarla tanışıyor, eskilerle aramızı açıyoruz.
Bundan daha doğal bir şey yok.
O yüzden bırakın sönümlenen arkadaşlıklar sönümlensin.
Anormal bir durum yaşamıyorsunuz.
Hayatın akışı böyle. Daha doğrusu sizin insanları değiştirebileceğinize inancınız var mı?
Diyelim ki bir yakınınız sigara içiyor.
Ama öyle böyle değil günde 3 paket.
Kalp sorunları da var bu kişinin.
Şimdi siz bu yakınınıza gidip istediğiniz kadar sigarayı bırak hayatını mahvediyorsun deyin.
Bu kişi sizin uyarılarınızı asla takmayacaktır.
Üstelik bunun sebebi o kişinin sizi takmaması da değildir.
Muhtemelen size değer veriyordur, laflarınızı önemsiyordur ve doğru da buluyordur.
Ama bu kişinin sigara bağımlılığı kendisiyle ilgilidir.
Sigarayı bırakıp bırakmama kararını da bir tek kendisi verecektir.
Bizden insanlara özellikle sevdiklerimizi değiştirmek isteriz.
Durmadan öğütler, tavsiyeler veririz.
Ama belki de bırak yapsın deyip o kişiyi kendi halinde bırakmak gerekiyordur.
Toksik ilişkiye sahip olan arkadaşının senin tavsiyelerinle değil de karşısındakinin toksikliğini fark ettiğinde ilişkiyi bitirecektir.
Sigara içen arkadaşın merdivende nefes nefese kaldığında acaba bıraksam mı diye düşünecektir.
Senin bırak demenle değil, bırak yapsınlar teorisi.
İnsanların ancak değişmek istedikleri zaman değişeceğini söyler.
Üstelik devamlı bir yakınımıza tavsiye ver.
onu değiştirmeye çalışmak ters tepip size sinirlenmesine yol açar.
Bir düşünün diyelim ki kilo problemleriniz var ve bir arkadaşınız size gelip diyor ki beslenmeni değiştirmen lazım, spor yapman lazım.
Sizi değiştirmeye çalışan bu kişiye sinir olursunuz.
Çünkü içten içe siz de biliyorsunuzdur neyi yanlış yaptığınızı veya neyi yapmanız gerektiğini.
Araştırmalar gösteriyor ki bir arkadaşınızın hayatını düzeltmesi için tehdit etseniz bile işe yaramıyor.
Birisi sizden tavsiye, öğüt aldığında beynin dinleme bölümü kapanıyor.
Şimdi tabi bu durumun değiştiği kısımlar var.
Eğer önce o kişi sizden bir yardım istemişse, bir tavsiye istemişse, size danışıyorsa ve ilk adımı o atmışsa tabi ki sizi dinler.
Ama halihazırda kendisinin de bildiği, hayatında yanlış yaptığı şeyleri durduk yere ona söylemeniz, o kişinin bir kulağından girip diğerinden çıkmakla sonuçlanacaktır.
Zeki Demirkubuz'un hayat filminde ailesini üniversite okuyorum ayağına kandıran karakter ne diyordu?
Burası Türkiye oğlum. Burada herkes inanmak istediğine inanır.
Evet insan inanmak istediğine inanır.
Ama aynı zamanda yapmak istediğini yapar.
O yüzden tavsiyeleriniz sizle kalsın.
Bırakın insanlar yapsınlar ve kendileri öğrensinler.
Herkesin kendi hayatı nihayetinde.
Dünya hassas kalpler için cehennemdir demişti Dostoyevski.
Bizler buradaki hassas kalbi hep iyi yürekli ve dünyadaki kötülüklere karşı duyarlı insanlar olarak görürüz.
Oysa hassas kalp çok daha geniş bir çerçeveden ele alınabilir.
İnsanların düşüncelerini umursamak da, kendinizi herkese sevdirmeye çalışmak da hassas kalp işidir sonuçta.
Yaşam fazlasıyla karmaşık ve zor arkadaşlar.
Ve hayatımız hiç tanımadığımız insanlara göre yaşamak için fazla kısa.
Günün sonunda kendimizle baş başayız.
Ve gerçek tatmin başkalarını kendisine sevdiren bir insana değil, kendimizle gurur duyacağımız bir insana dönüşmek.
Kendinize iyi bakın ve bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
