
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik
Transkript
Altyazı M.K.
Jordan Peterson bir klinik psikolog ve bir gün kendisine bir danışan geliyor.
Ama bu gelen kişi kelimenin tam anlamıyla yalnız kimsesiz bir insan.
Karısı ölmüş, çocukları terk etmiş, anne babasıyla görüşmüyor.
Hayatında kimse yok. Ve Peterson ilk başta bu adamda şunu fark ediyor.
Bu adamın iletişim becerileri körermiş.
Adam doğru düzgün cümle kuramıyor.
Çünkü uzun zamandır kimseyle görüşmemiş.
Ama bir derdi var ki o yüzden klinik psikoloğa gelmiş.
Derdini de anlatmak istiyor.
Peterson diyor ki En iyisi ben bir süre bu adamı dinleyeyim derdini anlatmaya çalışsın.
Bu adam başlarda pek konuşmayı becerememesine ve zorlanmasına rağmen Seanslar boyunca derdini Peterson'a anlatıyor.
Ve genelde anlattığı dertler de yakınma ile ilgili dertler.
Hayatım şöyle çok kötü, şöyle çok yalnızım, şöyle acı çekiyorum şeklinde yakınma odaklı dertlerini anlatıyor Peterson'a.
Ama daha sonra ilginç bir şey oluyor.
Bu adam, bu gelen danışan konuştukça ağzı açılmaya başlıyor.
Bu sefer daha iyi cümleler kurmaya başlıyor, daha iyi konuşmaya başlıyor.
Ve en sonunda derdini güzel bir şekilde ifade etmeye başlıyor.
Ama olay burada da bitmiyor. Bu adam güzel konuşmaya başladıkça ve karşı tarafın Peterson'ın onu dinlediğini gördükçe davranıyor.
Karnışları da değişmeye başlıyor. O kimsesizliğinden yavaş yavaş kurtulmaya başlıyor.
Kulüplere katılıyor, insanlar arasına giriyor.
Ve o içindeki o buhran, içindeki o acıyı bir şekilde yenmeye başlıyor.
Burada ilginç durum şu. Peterson adama neredeyse hiçbir şey yapmıyor.
Adamı sadece oturup dinliyor.
Adama bir ilaç vermiyor, adama çok fazla tavsiye vermiyor.
Yaptığı şey çoğunlukla sadece oturup adamı dinlemek.
Adamı içtenlikle dinlemek ve adamın konuşmasına izin vermek.
Peterson buradan şu sonuca varıyor.
Ya ben bu adama pek bir şey yapmadım.
Sadece oturup dinledim ve konuşmasına izin verdim ve kendi kendine problemini çözdü.
Konuşmak dediğimiz eylem sadece konuşmaktan ibaret değildir.
Robotik bir şekilde kelimeleri dile getirmek değildir.
Konuşurken aynı zamanda düşünür de insan.
Zihnindeki fikirleri daha düzenli bir şekilde kurgular, onları bir mantık zincirine oturtur ki karşı tarafa derdini aktarabilsin.
Konuşmanın ilk ailesi de zaten karşı tarafa derdini anlatabilme, karşı tarafın anlayabilmesini sağlamaktır.
Ve böyle yapmak için de cümleleri, fikirleri, içindeki o anlatmak istediğini düzenli bir şekilde sunman gerekir.
Peterson'a gelen adamın anlatacak kimsesi yoktu, onu dinleyecek kimsesi yoktu.
Ve dinleyecek bir adam bulduğu vakit başta...
Derdini düzgün de anlatamadı.
Alışkın olmadığı için, sosyal becerileri köreldiği için.
Ama yavaş yavaş konuşmaya ve ifade etmeye başladıkça Peterson'ın dediği gibi aynı zamanda düşünmeye başladı.
Ve konuşması kendini ifade etmesi sonucu fikirlerindeki bazı tutarsızlıkları fark etti.
Başta dediğim gibi bu adam sadece yakınıyordu.
Şöyle yalnızım, böyle yalnızım diye yakınıyordu ama konuştukça ve fikirlerini bir zemine oturttukça fark etti ki aslında insanları kendisinden uzaklaştıran yine kendisiydi.
Daha sonra ne yaptı peki? İnsanlar arasına girmeye başladı, topluluklara girmeye başladı ve fark etti ki insanlar da gayet kucaklayıcı bir şekilde onu karşıladılar.
İnsanların arasına rahat bir şekilde girebildi ve o yalnızlıktan, kimsesizlikten kurtulabildi.
Peterson kitabının başında bize şunu söylemeye çalışıyor.
Biz insanların düzenli ve devam eden sosyal çevreleri, arkadaş ortamlarına İnsan ilişkilerine ihtiyacımız var, konuşmaya ihtiyacımız var çünkü konuşmak ilk başta bize kendimiz hakkında bir şeyler söyler.
Konuştukça düşüncelerimizi daha değerli toplu hale getiririz, daha güzel formülüze ederiz ve bu şekilde kendi içimizdeki o çarpık düşünceleri bile görebiliriz.
Bu danışanın durumu o kadar ilginç ki sadece konuşarak, kendini ifade ederek, bir şekilde derdini formülüze ederek kendi derdini yine kendisi çözüyor.
Bunu evde yapamaz mıydı kendi kendine konuşarak?
Kendi kendimize konuştuğumuz vakit ki böyle bir şey...
Pek yok da kendi kendimize düşündüğümüz vakit diyelim bazı düşünceler muğlak ve orada burada oluyor.
Bir şekilde birbirine bağlayamıyoruz, bir şekilde karışık oluyor.
Ama aynı düşünceleri başka birine ifade ettiğimiz vakit o düşünceler düzenli ve anlaşılır olmak zorunda.
Öbür türlü karşı taraf anlayamaz çünkü.
Ve bu danışan da düşüncelerini derli toplu bir hale getirmeye çalışıp karşı tarafa ifade etmeyi başardığı vakit düşüncelerindeki sıkıntıları da gördü.
Ve kendi başına çözdü bu durumu.
Peterson aynı zamanda şunun da üzerinde duruyor.
Belli sosyal ortamlara girmemiz, belli bir insan ilişkilerine sahip olmamız bizi aşırılıklardan korur.
En iyisi bir örnek vereyim. Diyelim ki alkol bağımlılığı geliştirdiniz ve bir arkadaş ortamınız var.
Eğer bu arkadaş ortamı gerçekten samimiyse ve senin iyiliğini istiyorsa ne diyeceklerdir?
Abi kendine gel ne yapıyorsun? Bırak şu alkolü.
Yoksa kötü şeyler gelecek başına.
Mahvolacaksın. Silkelen kendine gel der.
Bir şekilde seni dengete tutar.
Veya kilo aldığın vakitte benzer şekilde olur.
Abi ayı gibi olmuşsun. Zayıfla biraz artık.
Seni bir dengede bir düzende tutmaya çalışır sosyal ilişkiler ve bu açıdan insan ilişkileri kişiye kendisi hakkında bir geri bildirim de veriyor bir yerde.
Peterson'a gelen danışan başta kimsesizdi ve bu yüzden ona geri bildirim verebilecek biri de yoktu.
Ve insan da kendisine geri bildirimi çok dürüst bir şekilde vermez bazen.
Böyle olunca ne yaptı?
Battıkça battı, battıkça battı ve çevresinde abi batıyorsun, dibe vuracaksın diyen kimse yoktu.
Oysa birkaç insan olduğu vakit çevrende O vakit diyorlar sana abi batıyorsun kendine gel abi dibi göreceksin şeklinde.
İnsan ilişkileri zannettiğimizden çok daha önemlidir ve en çok faydasını da yine kendimiz görürüz demeye çalışıyor Peterson.
Aslında bunun güzel bir örneğini korona gösterdi.
Koronada ne oldu? Uzun bir süre insanları bilgisayar ekranından iki boyutlu piksel piksel gördük.
Ve herkesi delirtti bu durum.
Depresyon artmaya başladı. Çünkü şunu fark ettik ki ya bir insanla fiziksel bir şekilde buluşmak, tokalaşmak, göz göze temas kurmak, etin ete değmesi.
Bunlar çok güzel şeylermiş.
Bunu fark ettirdi. İnsan ilişkilerine ne kadar muhtaçmışız onu gösterdi.
Yaşama bir oyundur diyebilir miyiz?
Yaşamı bir nevi oyun gibi düşünebilir miyiz?
Peterson için yaşamın kendisini bir oyun olarak görmektense yaşamı bir oyunlar bütünü.
Seri oyunlardan oluşan bir bütün şeklinde görmek gerekir.
Birkaç tane oyundan oluşmaktadır yaşam ve nedir bu oyunlar?
Kariyer, para... İş, insan ilişkileri şeklinde.
Ve bir oyunun yapısında neler vardır?
Kuralları vardır bir kere.
Onun dışında iyi oynayan vardır, kötü oynayan vardır, kazanan vardır, kaybeden vardır.
Nihayetinde bir oyunda hiyerarşi vardır.
O oyunu iyi oynayanlar vardır, kötü oynayanlar vardır.
Yeni bir oyuna başladığımız vakit ne olur?
Oyun hakkında pek bir şey bilmiyoruzdur.
O yüzden hiyerarşiye üstten değil de alttan gireriz.
Yani o oyuna karşı amatör bir şekilde başlarız.
Ve Peterson bir oyuna ya da hayatta herhangi yeni bir işe başladığımız vakit o amatörlüğü budadalık olarak değerlendirir.
Burada o budalalık hakaret olarak değil budalalık kavramı hem o yungun arketiplerinde hem de o tarot kartında geçen the fool dediğimiz enayi aptal şeklindeki kavramlara denk geliyor.
Burada aslında demek istediği şu bir oyuna başladığın vakit veya hayatta yeni bir işe baş koyduğun vakit o işi kötü yapacaksın.
Bir nevi aptalca yapacaksın bir nevi soytarı şekilde yapacaksın o işi.
Yani tabiri caizse o yeni başladığın işin budalası olacaksın.
Yine o budalalık kavramına geçmeden önce yeni bir işe başladığımız vakit o...
Amatörlükten biraz bahsetmek istiyorum.
Diyelim ki matematiğiniz kötü ve geliştirmek istiyorsunuz.
Yani düzenli soru çözmeye başladınız.
Başta ne olacak? Hep yanlış yapacaksınız.
Çünkü zor. Çalışmamışsınız önceden.
Öğrenecek çok fazla şey var.
Hadi biraz daha pratik bir örnek vereyim.
Atıyorum kilo almışsınız. Bayağıdır spor da yapmıyorsunuz.
Ve kendinize diyorsunuz ki. Ben işte her gün yarım saat düzenli koşuya çıkacağım.
Daha sonra koşuya çıkıyorsun. 5 dakika sonra götünden nefes almaya başlıyorsun.
Burada o Peterson'ın budaralık dediği şeyden kasıt daha önce yapmadığımız, yeni aşina olduğumuz bir işe kendimizi attığımız vakit yaptığımız amatörlük, yaptığımız o beceriksizlik şeklinde.
Aklınıza gelebilecek her işe başladığımızda başta kötü bir seviyeden başlıyoruz, pek beceremiyoruz ve bu...
Bir açıdan heves kırıcı bir şey çünkü görüyoruz ki gidilecek çok yol var, kendini daha yükseklerle kıyaslamaya başladığın vakit görüyorsun ki çok fazla eksiğin var ve bir şekilde heves kırıcı bir şey.
Ama tam bu kısımda Peterson o budala arketipinden bahsediyor ve tarot kartlarından örnek veriyor.
Tarot kartlarında The Fool veya Deli diye çevrilen bu kart biraz tuhaf bir karttır.
Bir adam endişesiz ve kendine güvenen bir şekilde bir uçurumun kenarında durmaktadır ve yukarıya bakmaktadır.
Çok zeki veya çok yetkin biri gibi gözükmez pek.
Tam anlamıyla budala gibi gözükür.
Ama gözü yükseklerdedir, bir hedefi vardır ve en önemlisi bir hevesi vardır.
O budala arketipinin özünde de bu fikir yatar.
Yeni şeyler denemekten korkmayan, yeni yolları açmaktan çekinmeyen ve bunun uğruna o amatörlüğü yaşamaktan, budala olmaktan da kaçınmayan bir karakterdir.
Ve Jung burada çok güzel bir bağlantı kurar.
Jung'un ayrıca bir kurtarıcı arketipi de vardır.
Tam bir kahraman şeklinde olan.
Ve bir kişi eğer kurtarıcı arketipine ulaşmak istiyorsa yolu önce o budala arketipinden geçmelidir.
Bu ne demektir? Bir işte profesyonel olmak istiyorsan yolun önce o amatörlükten geçmelidir.
Bu aslında hepimizin bildiği bir konsept.
Yeni bir işe başladığımız vakit kötü başlarız, giderek gelişiriz.
Ama Peterson'ın burada o budala arketipinin üzerinde durmasının nedeni şu ki budala arketipinde pek bir şey yok.
Bir yetkinlik yok, bir profesyonellik yok, bir iş yok, bir olan yok ama hiçbir şey yoksa en azından hevesi var.
Bir şekilde hevesli ve tutkulu bir karakteri temsil ediyor.
Oysa yeni bir işe başladığımız vakit hissedilen amatörlük çok rahat bir şekilde heves kırabiliyor.
Ama Jung'un tabiriyle kurtarıcı olmak için budala olmak gerekiyorsa iyi bir yerlere gelmek için de bu sancılı süreçte dayanmak gerekiyor.
Mesela filmlerde çok görürüz bu hikayeyi.
Başta budala karakterinde başlayıp daha sonra kurtarıcı, yetkin bir karakteri bürünen.
Mesela benim... Bunların arasında en sevdiğimiz Rocky filmi.
Adama bakıyoruz başlarda sokaklarda sürten herhangi bir hedef olmayan biri.
Daha sonra yeni bir yola baş koyuyor.
Kendine bir hedef seçiyor.
İlk başlarda muhteşem mi dövüşüyor?
Hayır. Çok çalışıyor, çok çabalıyor ve en önemlisi bu sancılı süreçte.
Bu yükselme sürecinde hevesini asla kaybetmiyor.
Hatta o ilk Rocky filminde çok güzel bir sahne vardır o Philadelphia sabahı diye.
İşte Rocky sabahın dördünde yatağından kalkar, çiğ yumurtaları bardağına koyar, bardaktan içer, buz gibi havada koşuya çıkar filan.
Aslında çok güzel bir sahnedir çünkü ulaşılacak o kadar fazla şey vardır ki Rocky'nin hedefi olarak.
Yükselmesi gerekiyordur, antrenman yapması gerekiyordur, daha yolun çok başındadır.
Bir taraftan kendinden de şüphe duyuyordur ama hevesini kaybetmiyordur.
Yine bir yola çıkmıştır ve bu yolda yürümeye devam ediyordur.
Her ne kadar çevresindekiler dalga geçse inanmasa bile o budala arketipini benimsemiştir.
Tamam demiştir. Budalayım şu an ama ileride yükseleceğim.
İleride daha yetkin bir seviyeye geleceğim.
Baktığımızda böyle filmleri çok seviyoruz.
Çünkü gerçekten o konsepti başta kötü başlayıp budala başlayıp daha sonra yükselen daha sonra o kurtarıcı vasfına eren.
Başta her şeyi sıçıp batıran, daha sonra kendine gelen, daha sonra kendini gösteren.
Çoğu filme bakın olay örgüsü bu şekilde ilerliyor ve böyle hikayeleri çok seviyoruz.
Başka türlü bir hikaye olsa bir adam gayet iyi bir şekilde başlıyor, gayet iyi bir şekilde bitiriyor.
Bu filmden bir şey anlamayız çünkü değişim nerede, gelişme nerede?
Oysa böyle kötü bir mevkiden başlayıp daha yüksek yerlere gelen filmleri çok seviyoruz çünkü bize hitap ediyor.
Bir şekilde eğer kötü durumdaysa ki genelde kötü durumdayız, o yükselme hevesini veriyor bize.
Ama yeni bir işe baş koyduğumuz vakit o amatörlükten, o...
tecrübesizlikten o budalalık vasfından korkuyorsak bu sefer yeni bir şey de yapamıyoruz.
Bir şekilde Peterson'ın bu kısımda da bize söylemeye çalıştığı şey şu.
Yeni bir işe mi başlayacaksın? Kötü olarak başlayacaksın.
Bunu kabullen. Başka şansın yok.
Kötü yapacaksın. Hata yapacaksın.
Çok fazla fark olduğunu göreceksin senle yukarıdakiler arasında.
Ama sabır göster. Hevesini kaybetme.
Dayan çünkü başka yolu yok.
Bir işe tepeden başlayamazsın.
Bir hiyerarşide tepeden giremezsin.
Alttan başlayacaksın ve öyle yükseleceksin.
Ve sabrı göster. Hevesini kırma ki yükselebilesin.
Demeye çalışıyor bize bu bölümde.
Hepimizin başına gelmiştir.
İşte bir grup projesi yapıyorsun.
Grup arkadaşların var. Herkese görev dağılımı yapılmış.
Ve bir kişi üzerine düşen görevi yapmıyor.
Sorumluluk almıyor ve sorumsuz bir şekilde davranıyor.
Ve böyle olunca da tüm proje sıkıntıya giriyor.
Çünkü bu sefer onun yapmadığı işi sen ve geri kalan ekip üyeleri yapmaya çalışıyorlar.
Ama... Sizin de halihazırda sahip olduğunuz görevler var.
Bunun üstüne onun da görevini yapmak hem zorluyor hem de yavaştan o sorumsuz insana kurulmaya başlıyorsun haklı olarak.
İçten işe küfür ediyorsun. Çok tatsız bir durum herkes yaşamıştır.
Özünde böyle projelerde bir kişi sorumluluk almadığı vakit sadece kendisini değil çevresini de mahvediyor.
Genel projeyi mahvediyor ve bir şekilde sadece bir kişinin sorumsuz olması bile aslında çok şeyi mahvediyor.
Jordan Peterson surumluluk alma fikriyle gündeme gelmiş birisi aslında.
Kendisinin en çok izlenen videosu daha bir 5-6 sene önce o sınıfta çektiği Surumluluk Almalısın videosuydu.
Çünkü Jordan Peterson anlamlı bir hayatla surumluluk aldığın bir hayatı aynı kefeye koyuyor ve ikisini birbirine bağlıyor.
Anlamlı bir hayat mı istiyorsun?
Nihilizmden, karamsarlıktan, bir şekilde Burhan'dan uzak bir hayat mı istiyorsun?
Diyor ki bize Jordan Peterson, tek çarem var, sorumluluk alacaksın.
Ve bu kısımda mutlu olmaya da değiniyor.
Çünkü bazı insanlar için hayatın amacı mutlu olmak olmalı.
Ama Peterson çok katılmıyor bu konuya.
Mutlu olma duygusunu kesinlikle hafife almıyor.
Çünkü zaten bir insan mutlu olduğu vakit çevresini de mutlu eder.
Çok da güzel bir duygudur, bunu kabul ediyor.
Ama şunu söylüyor ki, mutlu olmak tuhaf bir duygu.
Çünkü ne zaman geleceği belli değil.
Bazen her şey düzgün gider, her şey tıkırındadır.
Ama mutsuzsundur.
Ama bazen işler o kadar rayında gitmemesine rağmen...
Atıyorum bir arkadaşınla buluşursun, sohbet edersin, mutlu olursun.
Gider sokakta bir kedi seversin, mutlu olursun.
Çok karmaşık ve çok da dengesiz bir duygu bir yerde.
Sanki bir yan etki olarak geliyor.
Evet geldiği vakit karşılanmalı, geldiği vakit tabii ki de benimsenmeli.
Ama peşinde koşmaya değer bir duygu olduğunu söylemiyor.
Çünkü... Çok karmaşık bir duygu ve sen kovaladıkça o daha da kaçabilir.
Arada zaten gelecektir.
Geldiği vakit açık ol ama hayatın tek hedefi olarak da mutlu olmayı koyma diyor.
Onun yerine daha üst bir şey seç.
O da anlamlı bir hayat olsun diyor.
Çünkü Peterson için mutlu olmadan yaşayabiliriz ki...
Genelde öyle yaşıyoruz. Ama anlam olmadan yaşayamayız.
Çünkü anlamı, bizi hayatta tutan o tutamacı, o desteği kaybettiğimiz vakit karamsarlık ve nihilizm bizi bekliyordur.
Ve o bataktan çıkmak da zordur.
O yüzden her zaman arkanın yaslanacağının anlam dediğim bir değer olmak zorunda.
Ve ne demiştik başta? Peterson anlamı sorumluluk ile bağlıyor.
Bu yüzden... Anlamlı bir hayat istiyorsan, bir şekilde dik durduğun ve kolay kolay yere düşmediğin bir hayat istiyorsan, alabildiğin kadar sorumluluk al diyor sana.
Peterson aynı zamanda zevk kavramına da değiniyor ve iki türlü zevkten bahsediyor.
Bir anlık zevk, işte çok acıkırsın güzel bir yemek yersin, oyun oynarsın.
Eğlenirsin. Bu tür anlık zevkler.
Diğeri de süreçsel zevk olarak adlandırıyor.
Yani bir hedefin vardır, bir hedefine doğru yakınlaşıyorsundur ve hedefine yakınlaşmanın, bir hedef uğruna mücadele etmenin verdiği zevk.
Ve bu anlık zevkler her ne kadar çok cazibeli gözükse de Peterson için bir hedefe, anlamlı bir hedefe doğru yürüyor olmanın verdiği o süreçsel zevk çok daha keyifli.
Ve Peterson biz insanlarda hedef koymak, geleceği düşünme ve daha iyi gelecek için çabalama mekanizmalarının çok iyi çalıştığını ve bu sayede hayvanlardan ayrıldığımıza dikkat çekiyor.
Ve zebralardan örnek veriyor.
Bir zebranın en büyük düşmanı nedir?
Aslanlardır genelde. Ama bir zebra aslanların bulunduğu bir ortamda gayet takılabilir.
Geleceği pek düşünmez. Aslan geldiği vakit dürtüsel, tepkisel olarak kaçar.
Normalde ne bekleriz zebradan?
Ya burada aslanlar var en iyisi ben yavaştan buradan tüyeyim ki bu aslanlar acıktığı vakit bana saldırmasın.
Oysa zebra ve hayvanların geneli de pek öyle...
Geleceğe yönelik plan kurmaz, geleceğe yönelik düşünmezler.
Şu anda tepkisel olarak harekete geçerler ki bu onlara genelde pahalıya patlar.
Oysa insanlarda şöyle güzel bir mekanizma vardır.
Biz gelecekteki halimizi düşünebiliyoruzdur.
Geleceğe yönelik planlar yapabiliyoruz ve geleceğe yönelik hedefler koyabiliyoruzdur.
Peterson için bu kavram Geleceği düşünebilme ve gelecekteki halimiz için planlar yapabilme biz insanların en büyük güçlerinden biridir.
Bu sayede bu kadar gelişebilmişizdir.
Ve fedakarlık dediğimiz konseptin de bu yüzden ortaya çıktığını işaret eder.
Fedakarlık nedir? Daha az değerli bir şeyi feda edip bunun sonucunda daha değerli bir şeye ulaşmadır.
Bir nevi geleceğe yöneliktir.
Dinlerde vardır. Fedakarlık kavramı.
Tanrı'ya bir kurban sunulur, kurban feda edilir.
Bunun sonucunda o kurbandan daha değerli bir şey kazanırsın.
O da Tanrı'nın rızasıdır.
Hedeflerimizde fedakarlık yaparız.
Şimdiyi feda ederiz. Şu an çalışırız, emek gösteririz.
Eğlence fırsatlarını feda ederiz ama geleceği kazanırız.
Gelecekte daha değerli olan o hedefi kazanırız.
Bir şekilde fedakarlık kavramının çok içten, yapımıza çok uygun bir kavram olduğundan bahseder ve hedef ve sorumluluk kavramlarıyla beraber değerlendirilmesi...
Nasıl ki anlamlı bir yaşamın öncülü sorumluluk almaksa, sorumluluk almanın da öncülü fedakarlık yapmaktır.
Peki tamam, o zaman hedef olarak neyi seçeceğiz?
Neyi feda edeceğiz?
Bunlar biraz muğlak kavramlar değil mi?
Peterson burada vicdan kavramına dikkat çekiyor ve şunu demeye çalışıyor aslında.
İnsan içten içe neyi hedef alması gerektiğini, neyi feda etmesi gerektiğini bilir.
Vicdanı başta söyler. Şimdi vicdan dediğimiz kavramın çok detayına girmek istemiyorum da gerçekten hepimizin içinde o mistik bir ses mi ne denir öyle bir şey var.
Gidip ödevimiz olduğu vakit, işlerimiz olduğu vakit oyun oynuyorsak kötü hissediyoruz.
İçimizden bir ses... Kalk abi ne yapıyorsun diyor bize.
Nihayetinde Peterson şuna odaklanıyor.
İnsan içten içe ne yapması gerektiğini bilir.
Potansiyelinin farkındadır ve hedefini de bilir.
Neyi feda etmesi gerektiğini bilir.
Neye sorumluluk alması gerektiğini bilir.
İnadını bunları yapmaz. Onlar ayrı bir mevzudur ama cevabı insanın kendi içinde yatar zaten.
O yüzden böyle sorulara cevap aramak yerine o içindeki o sesle kulak vermelidir der.
İşin olduğu vakit eğlence yapıyorsan vicdanın seni cezalandıracaktır, yargılayacaktır ve bu demek oluyordur ki onu yapma.
Ve Peterson özünde bu vicdan dediğimiz şeyin de bazen çok ağır ve çok yargılayıcı olabildiğinden dikkat çeker.
Eğer potansiyelini biliyorsan ve gerçekten yerinde oturuyorsan, o potansiyeli gerçekleştiremiyorsan, bir şekilde olman gereken yerde değilsen, ilk başta cezayı kendi vicdanın veriyor.
İlk başta o vicdanın sana kızıyor, vicdanın seni yargılıyor.
Ve Peterson burada çok güzel bir noktaya parmak basıyor.
Ne zaman ki sorumluluk almaya başlarsan, aynı zamanda vicdanın da rahatlayacak.
Çünkü hep konuşuyor vicdanın, durmadan sana hakaret ediyor, durmadan sana kızıyor.
Ama diyeceksin ki... Tamam her şeye rağmen, tüm kusurlarıma, tüm eksiklerime rağmen al bak şunu yaptım.
Şunun uğruna sorumluluk aldım.
Şu taşı aldım şuraya koydum.
Ve bu şekilde o durmadan bağıran, durmadan susmayan o vicdanın sesini susturabilirsin demek istiyor ki bence bu çok önemli.
Bence bu çok güzel bir nokta.
Çünkü günün sonunda o en acımasız yargıcımız yine kendimiziz.
Kendimizin üstüne yine en çok kendimiz geliyoruz.
Ama bir şekilde sorumluluk alıp bir işler yaptığımız vakit en azından şunu diyebiliyoruz.
Al bak bunu yaptım. Hiçbir şey yapmasam bile bunu yaptım.
O yüzden gözünü seveyim biraz sus diyebiliyoruz vicdana karşı.
Bu bence çok mantıklı ve hoşuma giden bir nokta.
Eğer vicdanı susturmak istiyorsan tek yol sorumluluk almak fikri.
Aynı zamanda Peters'ın bir hedefinin olmasının da hayatı kolaylaştırdığından bahsediyor.
Bu biraz tuhaf çünkü tam tersi daha mantıklı gibi geliyor bazen.
Bir hedef aldık, işte bir iş aldık başımıza, uğraşmamız gerek.
Koşturmamız gerek şeklinde.
Hedefin zorluğuyla beraber geleceğini düşünüyoruz da Peterson için tam tersi.
Bir hedefin bir rotan olduğu vakit hayat daha da kolaylaşacaktır diyor bize.
Çünkü bir hedefin olması hayatın kompleksliğini dizginler.
Atlardan örnek vereyim. Atlara yarışlarda at gözlüğü takarlar değil mi?
Şöyle kenarları kapatan ciltten.
E bu ne işe yarar? İşte at sağa sola bakmasın, dikkati dağılmasın, hedefine kitli bir şekilde yürüsün.
Etrafındaki olaylara çok aldırış etmesin.
Ama bir insanın at gözlüğü takması...
O kadar da iyi bir şey değil gibi hatta kötü şöhretli bir deyim bu at gözlüğü takmak.
Peterson için bir hedef seçmek, bu hedef uğruna bir at gözlüğü takıp dışarıyla olan bağlantıları bir nebze kesmek o kadar da kötü bir şey değil.
Çünkü hayat çok kompleks, hayat çok karmaşık.
Etrafımızda her zaman bir şeyler oluyor. Siyasette bir şey oluyor, haberlerde bir şey oluyor, çevremizde bir şey oluyor.
Hiçbir şey olmasa... Kendimiz dertler üretiyoruz.
Geçmişi düşünüyoruz, geleceği düşünüyoruz.
Kaygı duyacağımız, ansiyetimizi coşturacak çok fazla şey var.
Ve bir şekilde etrafımızdaki her şeye dikkat etmeye başladığımız vakit hiçbir şey yapamıyoruz.
Olduğumuz yerde daha kötü hissediyoruz sadece.
Oysa yeri geldiğinde çevrendeki olaylara bir dur deyip ve hedefinin peşinden gitmek kişiye iyi gelecektir.
Çünkü hayatı bir nebze basitleştirecektir.
O hayatın dayanılmaz kompleksliğini azaltacaktır ve insanın da buna ihtiyacı vardır demeye getiriyor.
Bir ormandasın ve bu ormanda kayboldun.
Çevrene bakıyorsun, hiçbir şey anlamıyorsun.
Her şey çok karışık. Sadece ağaçlar var, kediler dolaşıyor, yılanlar var.
Daha da gerilmeye başlıyorsun ormanda çok yabancı olduğun için.
Oysa... Tepene baksan, bir yıldızı hedef olarak seçsen belki o yıldız sayesinde yönünü tayin edeceksin.
Bu hedef seçme olayı da bir açıdan buna benziyor.
Bir hedefimiz olmadığı vakit çevremizdeki olaylara çok hassas ve çok duyarlı hale geliyoruz.
Ve bu bazen bizi çok yorabiliyor.
Oysa bir hedef seçtiğimiz vakit tamamen olmasa bile bir nevi çevremizdeki olaylara ister istemez gözümüzü kapatıyoruz ve o rahatlamayı kendimize veriyoruz.
Bu hedef ve odaklanma olayları çok ilginç çünkü gerçekten bir hedefe odaklandığımız vakit çok bariz olan bir şeyi bile gözümüzden kaçırabiliyoruz.
Buna ilgili bir deney de var. Görünmez goril deneyi diye geçiyor.
İşte deneklere bir tane video izletiyorlar ve bu videoda iki takım var.
Beyaz takım ve siyah takım.
Ve bu iki takım kendi aralarında paslaşmalar yapıyorlar.
Deneklere de diyorlar ki beyaz takımın toplamda kaç pas yaptığını bize söyleyin.
Videonun sonuna kadar. Ve videoda bu sırada paslaşmalar devam ederken goril kostümü giymiş bir adam.
Geliyor sahneye. Bildiğin yavaş yavaş geliyor, ortada duruyor, göğsünü yumrukluyor hatta.
En sonunda yavaş yavaş gidiyor.
En son deneklere soruyorlar.
Beyaz takım kaç bas yaptı?
İşte denekler cevabını veriyor.
Daha sonra deneklere şunu soruyorlar.
Gorili gördünüz mü? Deneklerin yarısı ne gorili diyor.
Gorili görmemişler. Bu deneyde deneklerin yarısı bildiğin yavaş yavaş sahnenin ortasına gelen, göğsünü yumruklayan, daha sonra yavaş yavaş sahneden çıkan bu goril kostümü giymiş adamı fark etmediler.
Bu çok ilginç bir deney çünkü bariz ortada olan bir şeyi kaçırıyorsun ve Peterson'ın dediğine çıkıyor biraz.
Bir işe odaklandığımız vakit gerçekten gözümüz başka bir şey görmüyor.
Hani bunu her zaman yapmak ve at gözlüğüne her zaman takmak tabii ki de iyi bir şey değildir ama bir şekilde hayatın o kompleksliğine, karmaşıklığına karşı bazen o at gözlüğünü takıp hedefe kilitlenmen gerektiğini söylüyor.
Mesela daha önceki...
Kısımda neyden bahsetmiştim?
Rocky filminden bahsetmiştim değil mi?
Bu hedef kavramı filmlerde veya hikayelerde de çok yaygın.
Genelde hikayelerde ne olur?
Bir adam vardır, hedefi vardır ve hedefinin peşinden koşar.
Hatta hedefi uğruna acılar çeker, bu hedefini başaracağına kimse inanmaz ve böyle şeyler hikayeyi daha bir tatlı hale getirir.
Hedef dediğimiz kavram o kadar hayatımızın içinde bir kavram ki gerçekten yapımızda işlenmiş.
Hedef kurmak dediğimiz şey insanın neredeyse fıtratında olan bir şey.
Muhtemelen bu yüzden biz spor müsabakasında, rekabetlerde deli gibi kendimizi kaptırıyoruz.
Tuttuğumuz takımı maçlarında kendimizi kaybediyoruz çünkü onlarla birlikte biz de bir hedefe koşuyoruz.
Oyun oynarken muhteşem konsantrasyon gösteriyoruz çünkü bir hedefimiz var, bir görevimiz var ve onun peşinden gidiyoruz.
Nietzsche, Peterson'ın sevdiği filozoflardan biri ve özellikle Nietzsche'nin Tanrı öldü sözü üzerinde duruyor Peterson.
Nietzsche Tanrı öldüğü sözüyle ne demek istiyordu?
Artık aydınlanma çağının başlamasıyla beraber akıl ve bilime verilen önem artmıştı, sorgulamalar artmaya başlamıştı ve artık insanların arasında direkt Tanrı'nın varlığına yönelik sorgulamalar başlamıştı.
Ve bunun sonucunda uzun süredir etkisini gösteren din yavaş yavaş etkisini kaybetmeye başlamıştı ve insanlar da inançlarından uzaklaşmaya başlamıştı.
Ama bu olay yani dini değerlerin yavaş yavaş azalmaya başlaması Nietzsche'nin öyle güle oynaya keşfettiği bir şey değildi.
Hatta bundan büyük tedirginlik duyuyordu.
Çünkü din uzun zamandır toplum kurucu çok önemli bir kavramdı.
Ve bir nevi Jenga'yı biliyoruz ya Jenga'daki taşlardan En alt taşı çekmek gibiydi bu durum.
Jenga'da en alttaki taşı çekerse ne olur?
O denge bozulur ve yapı yıkılır.
Çünkü temel gitmiştir. Ve Nietzsche'de buna benzer bir şeyin olacağını öngördü.
Dini değerlerin azalmasıyla beraber birçok şey yıkılacaktı.
Bu yıkılma hem psikolojik hem de sosyolojik ölçekte gerçekleşecekti.
Ve bu büyük bir sorundu.
Nietzsche şunu öngördü ki bu dini değerlerin yıkılması sonucu iki kavram devreye girecekti.
Biri totaliter ideolojiler, diğeri de nihilizm.
Totaliter ideolojiler diyecekti ki uzun süre sahnede olan din artık sahneden yavaştan çekiliyor.
O zaman artık sıra bize geldi.
Artık sahneyi biz alacağız.
Biz kendi ideolojilerimizi insanlara zorla dayatacağız.
Peki nihilizm ne diyordu? Hiçbir değer yok, hiçbir anlam yok.
Nietzsche totaliter ideolojileri reddetti.
Nihilizme de cevap olarak üst insan dediğimiz konsepti ortaya atmıştı.
Ne derdi bize üst insan? Yaşamın özünde objektif bir değeri yoktur ve özünde değersiz olan bu yaşama kendi değerlerini sen diktettireceksin.
Sen kendi değerini kendin üreteceksin ve bu değerler uğruna yaşayacaksın.
Ama Peterson'ın bu üst insan konseptine iki itirazı var.
Birincisi eğer herkes üst insan gibi yaşayacaksa ortak değerler nerede olacak?
Herkes kendi kafasına göre değer üretecekse ve kendi ürettiği değeri takip edecekse bu sefer değer çatışması olacaktır.
Oysa bir toplumun düzenli bir şekilde işleyebilmesi için ortak değerler gerekmektedir.
Üst insan konseptinde herkes kendi değerlerini ortaya atıp özlen değerlerine savunduğu vakit insan değerleri birbirleriyle çatışacak ve bu da toplumda bir soruna yol açacaktır.
Oysa bir toplumun ayakta durabilmesi için ortak değerler gerekir.
Mesela burada Peterson Dine de hakkını veriyor.
Dinin bu kadar ayakta kalabilmesinin ve toplumlarda güzelce benimsenebilmesinin nedeni insanlara ortak değerler vermesidir.
Ve biriyle ortak değere sahip olduğun vakit o kişiyle kolay kolay da çatışmazsın.
Peki dinlerde bu durum nasıl işler?
Dinlerde bir değeri insan belirlemez.
Tanrı belirler, insan boyun eğer.
Ve bir değeri Tanrı belirliyorsa o değer de gayet...
O dine inanan insanların ortak değeridir.
Ve bu şekilde o ortak değerlerin temeli atmasıyla beraber bir toplum inşa edilebilir.
Ve Peterson için Nietzsche'nin üst insanında herkes kendi kafasına göre değer belirleyeceği için herkes ayrı telden çalmaya başlayacaktır.
Ne toplum inşa edilebilecektir ne de insanlar birbirleriyle anlaşabilecektir.
Peterson'ın üst insan konseptine şöyle bir itirazı da var ve bu ilginç olan itiraz.
Peterson diyor ki Nietzsche'ye ya tamam insanlar kendi değerini yaratsın, kendi değerini inşa etsin diyorsun da insan buna muktedir mi?
İnsan kendi değerini inşa edebilecek kadar güçlü mü?
Peterson burada biraz Jung'un fikirlerinden de etkilenip şuna varıyor.
Bir insanın kendi başına bir değer üretebilmesi ve o değeri takip edebilmesi mümkün değildir.
Çünkü insan ilk başta kendisini ciddiye almaz, kendisine sözler verir tutmaz, kendisini sorgular, kendisinden tereddüt eder.
Peterson için değer dediğimiz kavram bir insan tarafından takip edilebilmesi için o insandan daha üst bir merci tarafından belirlenmiş olması gerekir.
O insandan aşkın, o insandan daha yüce, o insandan daha üstün bir değer olması gerekir ki insan o değeri takip edebilsin.
Ama kendi yarattığı değeri insan takip edemez der bize Peterson.
Nihilizm ve üst insandan bahsettik.
Şimdi bir de Jordan Peterson'ın totaliter ideolojiler hakkında ne düşündüğünden bahsedelim.
Peterson ideolojilere karşı şöyle bir eleştiri getiriyor.
Bu ideolojiler... Tıpkı tek tanrı inancına benzer.
Tek tanrı inancında bir inanan genelde ne yapar?
Her şeyi tanrıyla açıklamaya çalışır.
Her gördüğü olayı, başına gelen her şeyi tanrı kavramıyla anlamlandırmaya çalışır.
Peterson için ideolojiler de böyledir.
Hayatta her şeyi tek bir parametre veya tek bir fikirle açıklamaya çalışırlar.
Oysa hayat çok komplekstir ve çok karmaşıktır ve asla tek bir fikirle, tek bir parametreyle açıklanamaz.
Burada Freud ve Marx'dan bahseder mesela.
Freud'un her şeyi libido ile açıklamaya çalışması, Marx'ın da sınıf çatışmasıyla açıklamaya çalışması Peterson için İdeolojilerin sıkıntılarına benzer.
Çünkü hayat o kadar karmaşıktır ve o kadar komplekstir ki tek bir parametre her ne kadar haklılık payı bulunursa bulunsun her şeyi açıklamaya yetmez.
Peki o zaman ne yapmamız gerekir?
Bir tarafta ideolojiler ayrı bir bataklıksa, öbür tarafta nihilizm üst insan konseptleri de sıkıntılıysa hayatımızda değer olarak neyi seçmeliyiz?
Hem senden aşkın senden üstün bir değer olsun hem de senin sıfırdan icat etmediğin toplumlarda uzun zamanda var olan bir değer olsun ve Peterson için bu değer iyi bir insan olmak.
İyi dediğimiz kavrama hizmet etmek ve dünyadaki iyiliği artırmak.
Hayatımızın merkezine almamız gereken değerin bu iyi kavramı olması gerektiğini söylüyor.
Peterson kitabın sonlarına doğru acı probleminden bahsediyor.
Ama öyle standart acılardan ziyade büyük acılardan ve herkesin başına gelebilecek ciddi acılardan bahsediyor.
Nelerdir bunlar? Her şey düzgün gidiyor.
Bir baktın kanser oldun, bir baktın 6 ay ömrün kaldı.
Her şey düzgün gidiyor.
Bir baktın ailen kaza yaptı ve artık yoklar.
Her şey düzgün gidiyor.
Bir baktın sakat kaldın ve ömrünün sonuna kadar öyle yaşayacaksın.
Bu tarz bize çok yakın ve her an gerçekleşebilecek felaketlerin üzerinde duruyor.
Ve düşündüğümüz vakit bu felaketler gerçekten başımıza gelebilir ve bu aşırı sinir bozucu bir şey.
Hayat o kadar pamuk ipliğine bağlı ki bu saydığım felaketlerin içimizden birisinin başına gelmesi gayet olası.
Ki geliyor da. Ve böyle acıları düşündüğümüz vakit, böyle acıların bize ne kadar yakın olduğunu bildiğimiz vakit ve en kötüsü böyle acıları yaşadığımız vakit hayata karşı bir kin, bir isyan, bir sistem duygusu da geliştirebiliyoruz.
Hayata karşı bir toksik iyimserlikte bulunmaya gerek yok.
Hayat zor mu? Zor.
Kötü mü? Kötü. Kötülük muhtemelen iyilikten daha fazla.
Ve böyle kötülük problemiyle boğulduğumuz vakit hayat yaşamaya değer mi?
Sorusu da gündeme geliyor. Peterson burada antinatalizm fikrinden bahsediyor.
Eğer hayatta bu kadar acı varsa, bu kadar kötülük varsa ve en kötüsü bu kötülük giderek daha kötü bir hale alıyorsa, gelecekten hiç umudumuz yoksa bu dünyaya bir çocuk getirmenin anlamı var mıdır?
Bu dünyaya bir çocuk getirmek direkt o çocuğa karşı işlenecek bir suçtur der bize antinatalizm.
Ve Peterson bu kısımda başka bir fikirden de bahsediyor.
Ve bu fikre örnek olarak da Goethe'nin Faust eserindeki Mephistopheles karakterini.
veriyor bize. Mephistopheles şeytanı simgeleyen bir karakter ve şöyle bir felsefesi var.
Diyor ki bize Mephistopheles dünyada yaşamaya değer hiçbir şey yoktur.
Çünkü dünya temelinde acıdan ibarettir.
Kötülükten ibarettir. Eğer dünyanın temeli böyle bir kötülükten besleniyorsa o zaman varsın dünya olmasın.
Yansın dünya. Kimse yaşamasın.
Hiçbir şey olmasın. Her şeyi yok edelim.
Peki Peterson'ın bu görüşlere karşı cevabı ne?
Bu antinatelizm veya Mephistopheles felsefesine karşı Peterson neyi savunuyor?
Burada kendisi ilginç bir örnek veriyor.
O örnekte yaz tutmak.
Sevdiğimiz bir kişi öldüğü vakit yaz tutarız.
Peki bu ne demektir? O kişinin yaşamına değer verdiğimizi gösterir aslında.
O kişinin varlığı yokluğundan daha iyidir ki yok olması can sıkmıştır.
Acı vermiştir. Ve Peterson buradan şuraya varıyor.
Birilerinin ölümünde yaz tutuyorsak bu aslında yaşamın değerli olduğunu gösterir.
Çünkü o kişinin varlığı yokluğundan daha üstündür.
O kişinin varlığı bize daha iyi gelmiştir ve o kişinin yaşamı değerlidir.
Biz öldüğümüz vakit bizim arkamızdan da yaz tutacaklar olacaktır ve bu da demektir ki bizim yaşamlarımız da değerlidir.
Yani hayata tamamen Mephistopheles gibi bir cehennem gözüyle bakmamız yerine her iki güzelliklere de göz çevirmemizi ister.
Ve bunlardan biri de hali hazırda var olan yakınlarımızdır.
Çünkü bir gün onlar da ölür.
Ve biz de arkalarından yas tutacağızdır.
Bu demektir ki ölüm karanlığıyla gelecek.
Hayır bu demektir ki onların yaşamı şu an için var oldukları müddetçe çok değerli.
Bunun kıymetini bilmek ve şükretmek gerektiğinden bahsediyor.
Tamamen kötülükten ibaret değil.
Hayat bir cehennem değil ve hayatta güzel şeyler de var.
Ve eğer bu güzel şeylerin farkında değilsen, o güzel şeylere sahip olduğun için şükretmiyorsan kötülüklere karşı daha açık oluyorsun.
Özünde bunu demeye çalışıyor.
İyi şeylerin farkına var ve bunları şükret demeye çalışıyor aslında.
Baktığımızda evet ailemize ve çevremizdeki insanların varlığına dair şükretmek tabii ki de çok güzel ama insanlığın geneline bile şükredebiliriz en azından üretken insanlara.
Şu an düşünsenize kameradan size bir şeyler aktarıyorum, internet var, bilgi ediniyoruz.
Hayata dair birçok şey, araba, ulaşım, eğitim bunların hepsini bizden önceki insanlar bizim için yaptı.
Hayatlarını feda ettiler bir nevi biz rahat edelim diye.
Onlara karşı bir şükür borcumuz ve aynı zamanda bir sorumluluğumuz bile var.
Ve bu borcu ödemenin tek yolu da bizden sonrakiler için aynı güzelliği bizim yapmamız bu sefer.
Bu düşünceyi benimseyen ve bunun uğruna çaba gösteren biri de öyle hayatın zorluklarına karşı kolay kolay yıkılmaz.
Özünde Peterson bu kitabında bize yepyeni bilgiler sunmuyor.
Onun dediklerini ondan önce insanlar da demiştim.
Ama bize sunduğu bu bilgiler halen çok değerli.
Çünkü bazen unutuyoruz bunları.
Sorumluluk almamız gerektiğini, bir hedefimizin olması gerektiğini, şükretmemiz gerektiğini bunları unutabiliyoruz.
Ve eğer kötü zamanlarda unutmuşsak daha kolay etkileniyoruz o kötülüklerden.
O yüzden hem bu kitabı hem de Jordan Peterson'ı seven birisiyim.
Çünkü benim de zor zamanlarımda bana yardım eden fikirlerdi bunlar.
Umarım size de yardım etmiştir.
Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
