
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
İslam felsefesinini en tartışmalı figürü Gazali, gerçekten de İslam'da bilim ve felsefeyi bitirdi mi?
Transkript
İslam felsefesinin açık ara en tartışmalı figürü Gazali'dir.
Bir kesim onun İslam'da felsefeyi ve aklı bitirdiğini savunur.
Gazali'nin özünde bir bilim, felsefe ve akıl düşmanı olduğunu söylerler.
Diğer bir kesim ise Gazali'nin İslam'ı en iyi anlayan ve birçok kişiyi eserleriyle Müslüman yapan üstün bir temsilci olarak görürler.
Gazali'nin dönemindeki İslam filozoflarına, özellikle İbni Sina ve Farabi'ye karşı şiddetli çıkışları olduğunu biliyoruz.
Ve bu iki filozofun felsefi tarzlarını da feci bir şekilde eleştiriyor ve nihayetinde onları kafir ilan ediyor.
Meşhur eseri olan filozofların tutarsızlığında direkt felsefe yapmak eylemenin kendince hatalarını ortaya koyuyor.
Ama bunu yine de felsefeyle yapıyor.
Kendini de hiçbir zaman filozof olarak görmüyor bu arada.
Üzünde mistik bir sufi olduğunu belirtiyor sadece.
Gazali'nin felsefi görüşleri gerçekten dikkat eder.
Hatta bazı görüşleri o holdükten yıllar sonra batılı filozoflarının da yakınsadığı görüşler.
Bazı fikirleri açısından öncü diyebileceğimiz biri.
Ama nihayetinde gazali bir Müslüman ve tüm felsefe çabasında araya sık sık Allah'ı ve duygusallığı sıkıştırmış.
Onun felsefesine kısa bir göz atalım.
Gazali 1058 yılında İran'ın Tuz bölgesinde dünyaya gelmişti.
Yerel bir medresede eğitim aldı ve daha çocuk yaştan bilgiye olan açlığını fark etti.
İslami ilimlerde aldığı notları defterine kaydediyordu.
Ta ki başına tatsız bir olay gelinceye dek.
Gazali bir gün yolculuk yaparken bir hırsız çetesinin baskınına uğramıştı.
Ve Gazali'nin bu hırsızlara söylediği tek şey ne olur defterime dokunmayın olmuştu.
Hırsızlar neden diye sorduklarında Gazali bu defterde yıllardır edindiğim bilgileri yazdım demişti.
Gazali hırsızın bu ifadesine hayran kalmış ve aynı zamanda bir aydınlanma yaşamıştı.
Bu saatten sonra not almak yerine bilgilerini ezberlemeye çalışacaktı.
Bu hırsızlık olayına Allah'ın bir mesajı olarak baktı.
Yetenekli bir öğrenciliğin devamında yine yetenekli bir İslam ilimleri öğretmeni oldu.
Fakat öğretmen olduğu sürede bir anlam krizine düştü.
Öğrencilere ders vermek egosunu tatmin ediyor, saygı görmesini sağlıyordu.
Ve ders vermeyi Allah rızası için değil de kendi çıkarı için yaptığını fark etti.
Eğitim verdiği kurumu terk ederek yollara düştü ve bir Sufi misali mistik bir hakikat arayışına koyuldu.
Kudüs'e, Mekke'ye, Medine'ye gitti, hacı ibadetini yaptı.
Tusa geri döndüğünde burada bir Sufi okulu açtı.
Öldüğünde 55 yaşındaydı ve arkasında birçok eser bırakmıştı.
Odaklanacağımız ilk eseri dalaletten hidayet olacak ve bu eserde Gazali'nin şüpheciliğine ve girdiği şüphecilik krizi sonucu İslam'a nasıl ulaştığına bakacağız.
Şimdi Gazali bu eserde ilk olarak şüphecilik yolculuğundan bahseder.
Gazali etrafındaki dindarlara baktığında hepsinin bulunduğu coğrafya veya ailesi sayesinde belli bir dine ait olduğunu görür.
Hristiyanların çocukları Hristiyan olmuştur.
Müslümanların çocukları Müslüman olmuştur.
Gazali'ye göre aileden veya coğrafyadan etkilenip bir din seçen insanların imanı özünde bir taklitten ibarettir.
kopya çekmişlerdir sadece.
Ve Gazali'ye göre gerçek dindar.
Böyle taklit ederek değil de tüm hücreleriyle inanarak kendi varlığından emin olduğu kadar Allah'ın varlığından emin olarak iman etmelidir.
Peki imana büyükleri taklit ederek değil de objektif bir bilgiyle yani akılla nasıl ulaşılır?
Gazali ilk önce biz insanların bilgi edinme yöntemlerini inceler.
Bilgiyi en basit edinme yöntemimiz duyu organlarımızdır.
Gözümüzle bulutlu havalara bakarak yağmurun geleceğini anlarız.
Bir yemeği koklayarak, bir sesi duyarak çevremizdeki dünya hakkında bilgi ediniriz.
Fakat Gazali'ye göre duyu organlarımız aracılığıyla edindiğimiz bilgiler hiçbir zaman tam olarak doğru değildir.
Mesela bir patatesin tavada kızarma sesiyle yağmur sesini birbirine karıştırabiliriz.
Gözümüzle gördüğümüzü sandığımız bir obje aslında bir seraptan ibaret olabilir.
Nihayetinde Gazali objektif bilgiye ulaşmada duyu organlarımıza güvenemeyeceğimizi söyler.
duy organlarımızı bir kenara bırakalım.
Biz insanların bir de zekası var değil mi?
Duy organlarımıza güvenemeyeceğimizi bile zekamızla anlıyoruz.
Lakin Gazali'ye göre aklımız bile güvenilir değildir ve bunu açıklarken rüya metaforunu kullanır.
Bizler rüyalarımızın çoğunu o rüyayı yaşarken gerçek zannederiz.
Ancak uyandığımızda bir rüya olduğunu anlarız.
Rüyada beynimiz çalışır ve bu beyin bize o rüyayı gerçekmiş gibi hissettirir.
Yani bize yalan söyler. Gazali benzer bir mantıkla bu hayatında bir rüya olabileceğini ve aklımızın bizi kandırmış olabileceğini söyler.
Sonuçta rüyalarda gayet de kandırıcı olabilmektedir bu akıl.
Ve Gazali duyu organlarının yanında bizlerin aklımızla bile gerçeğe ulaşamayacağımızı söyler.
Ve Gazali tam bu ifadeleri düşündüğü an bir şüphe krizine girer.
Eğer duyu organları ve akıl güvenilir değilse neyle gerçeğe ulaşacaktır ki?
Etrafındaki her şeyden şüphe duyacak bir hale gelmiştir.
Üstelik bu şüpheden kurtulmak için aklını kullanıyordur.
Fakat en başta aklında güvenilir olmadığını kabul ederek kendisini kısır bir döngüye sokmuştur.
İşte Gazali bu kısır döngüden Allah'ın dokunuşuyla çıktığını söyler.
Tam bu kriz anında yüreğinde Allah'ın temasını hisseder ve tam o an gerçek bilgiye kavuştuğunu bilir.
İşte Gazali'nin tam bir sufi olduğunu buradan anlarız.
Aklı aşan bir duygusallıkla Allah'ı ispat eder.
Gazali'nin bu şüpheci tavrı bir batı filozofunun fikirlerine aşırı benziyor değil mi?
Descartes da tıpkı Gazali gibi bir şüphe krizine girmişti.
Her şeyden, duyu organlarından şüphe duyabileceğini söylemişti.
Ama Gazali'nin aksine Descartes akıldan şüphe etmemişti.
Çünkü şüphe ederken bile aklını kullandığını söyleyerek aklın inkar edilemez bir gerçeklik taşıdığını anlamıştı.
Gazali nasıl ki her şeyden şüphe duyarak Allah'a ulaşmışsa Descartes da nihayet Hristiyan'ın tanrısı.
Ama yöntemleri farklıydı.
Gazali'nin tanrı argümanı Descartes'inkine kıyasla çok daha mistik ve duygusal kalıyor.
Veya Gazali'nin rüya argümanına aşırı benzer bir argümanı Descartes'te kurmuştu.
Ve işin garip tarafı ne biliyor musunuz?
Gazali bu şüpheciliğe Descartes'ten tam 600 yıl önce bulaşmıştı.
Eğer tam tersi olsaydı insanlar Gazali'yi muhtemelen Descartes'ten kopya çekti olarak yorumlarlardı.
Ve bazıları Descartes'in şüphecilikte Gazali'den kopya çektiğini düşündüler.
Ama Gazali'nin dalaletten hidayeti eseri Descartes'in zamanında Letince'ye çevrilmemişti.
Yani anlayacağınız bu iki tarih figür birbirlerinden 600 yıl arayla benzer felsefi problemleri birbirinden bağımsız olarak kurcalamıştı.
Gazali'nin felsefesine geri dönelim.
Şimdi Gazali girdiği şüphecilik krizi sonunda Allah'ı yüreğinde hissederek yenmişti.
Ve bu uyanış sonucu felsefenin ne kadar tehlikeli bir uğraş olabileceğini de anlamıştı.
Felsefeyle uğraşan insanları üçe ayırmıştı.
materyalistler, naturalistler ve teistler.
Gazali için materyalist insanlar Tanrı'nın varlığı ve metafiziği reddederek tamamen kurtarılmayacak bir şekilde kafirdiler.
Naturalistler ise doğada Tanrı'nın izlerini görerek bir yaratıcı gücü anlamış ama İslam'ı seçmedikleri için yine kafir olmaktan kurtulamamışlardır.
Bu naturalistleri daha çok panteist gibi görebilirsiniz.
Bir de teistler vardır yani Tanrı'ya inananlar.
Gazali yaratıcıya inanmanın bile yeterli olmadığını savunmuştur.
Çünkü ona göre İbn-i Sina ve Farabi gibi Müslüman filozoflar her ne kadar Allah'a inandılar İslam'la örtüşmeyecek fikirleri benimsedikleri için kafir sayılırlar.
Gazali'nin bu iki figüre karşı tam bir tekfirci olduğunu söyleyebiliriz.
Gazali ardından bilim hakkında görüşlerini bildirir.
Matematik, fizik, biyoloji gibi bilimler Gazali için dinle hiçbir şekilde tutansızlık sergileyemez.
Eğer böyle bir ihtimal varsa yanlış olan din değil de bilimdir.
Bilimle uğraşmakta bir sıkıntı yoktur ama Gazali'ye göre bilim yeni bir şey keşfetmez.
Sadece Allah'ın işleyiş mekanizmasını anlamamızı sağlar.
Ve felsefenin tehlikesi gibi bilimle uğraşmanın da tehlike...
Özellikle de matematik üzerinden.
Matematikle uğraşmanın bir kişiyi kafir yapabileceğini savunur.
Çünkü matematikte inkar edilemeyen ispatlar vardır.
Ve bir matematikçi matematikte bir şeyleri ispat etmenin verdiği ego ile metafizik işlerine karışırsa.
dini reddedecek noktaya gelebilir.
Matematikle uğraştığı için bu disiplini bir din gibi görüp İslam'dan uzaklaşabilir.
Yani amiyane tabirle namaz kılmak yerine matematikle uğraşmak gibi durumlar yüzünden Gazali bilimlere genel olarak mesafeli yaklaşır.
Gazali öyle bilim insanlarını veya filozofları etkileyici insanlar olarak görmez.
Ortaya yeni bir şey koymuyorsunuz.
Sadece var olan şeyleri keşfediyorsunuz der onlara.
Gazali'nin felsefeye dair en ünlü eseri filozofların tutarsızlığıdır.
Ve bu eserde Farabi ve İbn-i Sina'yı kafir ilan etmiştir.
Çünkü bu iki İslam filozoflarının üç temel görüşü İslam'la çelişiyordur Gazali'ye göre.
Bu üç görüşten ilki dünyanın ebediliği görüşüdür.
İkinci görüş Allah'ın bilgisine sınırlı olduğu ve üçüncü görüşte bedensel dirilişi reddetmektir.
İşte Gazali bu İslam filozoflarının bu üç görüşü benimsediği için onları kafir ilan etmiştir.
İbn-i Sina ve Farabi'yi taklitçi olmakla suçlar ve ortaya yeni bir şey koymadıklarını, Aristo gibi antik günah filozoflarından kopya fikirleri pişirip öne sürdüklerini iddia eder.
Hatta İbn-i Sinan ve Farabi'nin böyle kafirce görüşlere sahip olduğu için öldürülmeleri gerektiğini bile söyleyecek kadar ileri gider.
Esirini filozofların tutarsızlığı ismini kasıtlı olarak seçmiştir.
Çünkü ona göre felsefe aklı temeli alarak yaptığımız bir eylemdir.
Aklımızla bazı öncüler belirleyip felsefi bir sonuca ulaşırız.
Ve gazali felsefe yaparak aklın güvenilmez olduğuna vardığından felsefenin özünde kendini çürüten bir disiplin olduğunu söyler.
Hani Gazali, İbn-i Sina ve Farabi 3 görüşlerinden dolayı kafir ilan etti demiştik ya.
Şimdi bu görüşlerden birisi olan dünyanın ebediliğine geçelim.
Gazali'ye göre dünyanın veya daha geniş tabirle evrenin sonsuz olduğu görüşü Kur'an'la çelişmektedir.
Kur'an'da Allah için o ol der ve olur şeklinde bir ifade geçer.
Bu ayete göre Allah bir şeyi yoktan var edebilir ve bu şey gayet evrende olabilir.
Gazali'ye göre evrenin ebediliğini kabul etmek Allah'ın kudretine bir iftira olacaktır.
Çünkü Allah bu sonsuz şeyi...
kendisi yaratmamış olacaktır.
Oysa Gazali için sonsuz olan tek şey Allah'tır ve her şey gibi evreni de belli bir zaman diliminde o yaratmıştır.
Ona göre eğer evren ebedidir dersek ya Allah'ın yaratma kudretinin sınırlı olduğunu kabul ederiz ya da evren aslında Tanrı'dır gibi panteist bir düşünceyi benimseriz.
İki durumda Gazali için kafirliğe girer.
Peki bu iki İslam filozofu neden hem Allah'a hem de evrenin ebediliğine inanırlar ki?
Eğer ki evren sonsuz değilse ve Allah bu evreni hiçlikten yaratmışsa Allah bu fikre durduk yere kapılmamıştır.
Öncesinde evren Yani Allah bir olay sonucu fikrini değiştirip bu kararı almıştır.
Ama evren daha yaratılmamışsa ortalık hiçlikten ibarettir ve hiçlikte Allah neden bir karar alacak değişime maruz kalsın ki?
Bu fikri savunanlara göre Allah'ın evreni yaratmaya karar verebilmesi için dışarıdan tetiklenen bir nedensellik gerekir.
Ama eğer evren de yoksa dışarıdan tetikleyecek o ilk neden de yoktur.
Bu kişiler Allah'ın durduk yere sadece kendisi öyle istediği için evreni yaratmıştır ihtimaline inanmazlar.
O yüzden evrenin de Allah'la birlikte sonsuz olduğunu düşünürler.
Gazale'ye göre böyle düşünmek Allah'ın yüceliğini azaltıp onu insana indirgemektir.
Allah'ın iradesiyle insan iradesini bir görmektir.
Allah'ın tüm nedensellik örgüsünü yıkarak sadece kendisinin canı öyle istediği için evreni yaratabileceğini düşünür.
Gazali'nin bu filozofları tekfir etmesinin başka bir sebebi de Allah'ın bilgisini sınırlamalarıdır.
Allah'ın bilgisinin genel konular hakkında olduğu fakat atom gibi parçacıksal açıdan bilgiye sahip olmadığı görüşüdür.
Gazali bu fikre yine Kur'an ayetiyle karşı çıkar.
Göklerde ve yerde zerre miktarda bir şey bile ondan gizli kalmaz ifadesiyle Allah'ın atom altı parçacıkları gibi akla gelebilecek her konuda bilgisi olduğunu savunur.
İbn-i Sina'ya göre Allah'ın özü düşüncesidir ve Allah maddeden bağımsız olduğu için madde hakkında düşünmez ve bilgi sahibi de olmaz.
Bu bilgi sahibi olmaması bir yetersizlik değil.
Sadece maddesel olmamanın bir sonucudur.
Gazali'ye göre İbn-i Sinan'ın bu görüşleri Allah'ın bir sıfatı olan her şeyi bilmekle çelişiyordur.
Ve bu iki İslam filozofuna katılmadığı son noktada bedensel diriliş hakkındaki görüşleridir.
Ruhun ölümsüzlüğünü kabul ederler fakat ahirette bedensel dirilişin mümkün olmadığını savunurlar.
Bedensel ölümümüz gerçekleştiğinde ve ahirete gittiğimizde Allah'ın bu bedenimizi tekrar yaratıp ruhumuza vermesi sonucu bu yeni bedenle eski bedenimiz aynı olmayacaktır.
Yani teknik olarak... Bedenimiz dirilmez.
Sadece yeni bir beden ediniriz.
Gazale'ye göre bedensel dirilişe inanmamak da bir kafirliktir.
Ahirette bedenimiz dünyadakiyle aynı olacaktır ve ölüm bunu değiştiremez.
Ona göre yaşarken bile bedenimiz değişir, yaşlanır.
Ama yine de aynı bedende olduğumuzu kabul ederiz.
Çünkü odaklandığımız kısım ruhtur.
Ruhumuz aynı kaldığı sürece bedene aynı deriz.
Ölünce ruhumuz ölmeyeceği için ahiretteki bedenin dirildiğini kabul etmemiz gerektiğini.
Çünkü bizi biz yapanın asıl ruh olduğunu söyler.
Şimdi de Gazali'nin belki de en büyüleyici fikrine, nedensellik hakkındaki görüşlerine geçelim.
Ve tıpkı Descartes örneğinde olduğu gibi Gazali'nin nedensellik görüşlerini ondan 700 yıl sonra dünyaya gelen David Hume'da da görüyoruz.
Gazali bize aslında der ki nedensellik diye bir şey yoktur.
Biz sadece öyleymiş gibi zannederiz.
Nedensellik gibi gözüken bağlar sadece Allah'ın öyle istemesi sonucu oluşur.
Biraz daha derinleşelim. İbn-i Sina'ya göre evrende gerçekleşen her şeyin açıklanabilir bir sebep-sonuç ilişkisi vardır.
Ve Allah'ın bağlığını da bu nedensellik açıklar.
Nedenini kovalarsak sonsuza kadar gideriz.
Ama ilk nedene ulaşabilir miyiz?
Eğer ilk nedenden söz edeceksek bu nedenin bir nedeni olmamalı.
Yani sadece kendi başına oluşmuş olmalıdır.
İşte İbn-i Sina nedeni olmayan ama tüm sonuçları başlatan bu ilk nedeni Allah'a koyar.
Allah'ın var olmasının nedeni kendinde gizledir.
İçkindir. Ama dünyadaki diğer tüm olayları neden sonuç ilişkisiyle yorumlayabiliriz İbn-i Sina'ya göre?
Gazali işte bu nedenselliği reddeder.
Mesela bir pamuğu kibritle yaktığımızı düşünelim.
Pamuk neden yanar? Çünkü kibritten çıkan alev ona bulaşmıştır.
Bu kadar basit. Bu yanma olayını kimyasallıkla da açıklayabiliriz.
Fakat Gazali bu nedensellikte bir yanılgıya düştüğümüzü söyler.
Alışkanlık yanılgısı. Ona göre ateş pamuğu yakar dememizin tek sebebi geçmişte hep ateşin pamuğu yaktığını görmemizdir.
Alışkanlık sonucu sanki ateş illaki pamuğu yakacakmış gibi bir nedensellik yasasını kabul ederiz.
Fakat Gazali'ye göre ateşin pamuğu her zaman yakacağı kesin değildir.
Çünkü nedensellik bilimsel bir yasa değil, Allah'ın dokunuşudur.
O pamuk nedensellikten değil de Allah'ın öyle istemesinden dolayı yanmıştır.
Gazali aslında gerçekten iyi bir noktaya değinmiştir.
Nasıl ki her şeyden şüphe duyuyorsak nedensellikten de şüphe duyabiliriz.
Alışkanlığımız olmasaydı o pamuğun her zaman yandığını görmeseydik yine de bir nedensellik kurabilir miydik?
Pamuğun yanmasını doğa yasalarıyla açıklayabiliriz.
Ama doğa yasalarını bir yasa olarak görmemizin sebebi hep geçmişte aynı şekilde işlemesinden dolayıdır.
David Hume da bu alışkanlığa değinir.
Eğer nedenselliği alışkanlıklarla açıklayabiliyorsak o zaman nedensellikteki bu boşluğu nasıl doldururuz?
İşte Gazali bu boşluğa Allah'ın dokunuşunu koyuyor.
Gazali'nin İbni Sina ve Farabi'yi feci şekilde topa tuttuğunu görüyoruz.
Ve tam bu sırada denklememizde başka bir tarihi figür beliriyor.
İbni Rüşd. Gazali filozofların tutarsızlığını yazdıktan sonra İbn-i Rüşd buna karşılık olarak tutarsızlığın tutarsızlığı isminde bir eser kaleme almıştı.
Ve bu eserinde İbn-i Sina ve Farabi'yi savunup onların felsefi düşüncelerinin İslam açısından hiçbir sıkıntı teşkil etmediğini belirtiyordu.
İbn-i Rüşd'e göre felsefe ile uğraşmak bir mümin için sorumluluktu.
Çünkü Kur'an zaten bize aklını kullan, çevrene bir bak diyordu.
İbn-i Rüşd hatta antik filozoflara kadar giden bir felsefe tarihini bilmenin de bir dindar için gerekli olduğunu söylüyordu.
Peki diyelim ki felsefenin bize gösterdiği ile Kur'an'ın bize gösterdiği...
arasında bir tutansızlık çıktı.
O zaman ne yapmalıydık? İbn-i Rüşd için Kur'an alegorik bir kitaptır.
Yani kinayeler içerir.
Tamamen dümdüz bir şekilde yazılmamıştır.
Mesela bir ayet Allah'ın elinden bahsediyorsa buradaki el tabiri.
Böyle biz insanların elleri gibi değil de Allah'ın her şeyi kontrol eden eli, kaderi bilmesi olarak yorumlanmalıdır.
Eğer felsefe uğraşlarımız bizi Kur'an ayetlerinden farklı bir sonuca çıkarıyorsa İbn-i Rüşd'e göre o vakit Kur'an ayetlerini farklı bir bakış açısıyla yorumlayarak gerçeğe ulaşmalıyız.
İbn-i Rüşd'ün bu görüşünün bazı ilahiyatçılar tarafından eleştirildiğini söylememe gerek yoktur.
Sonuç olarak İbn-i Rüşd, Gazali'nin İbn-i Sina ve Farabi'ye olan tavırlarını son derece yanlış bulur.
Çünkü Kur'an metnine aligorik olarak bakmadan olduğu gibi kabul etmeye çalışmıştır.
Gazali'nin felsefecilerle olan atışmasını bir kenara bırakıp din hakkındaki görüşlerine geçelim.
Gazali'ye göre eğer bir kişi kendisine gerçek bir mümin demek istiyorsa olabileceği en emin şekilde Allah'a inanmalıdır.
Bu imanı anlatmak için şöyle bir metafor kuralım.
Diyelim ki bir kedi sahibiyiz ve kediyi evde bırakıp dışarı çıktık.
Evimize geri dönerken kedimizin bizi evde beklediğine inanırız ama %100 emin değilizdir.
Halen o kedinin pencereden kaçmış olabilme ihtimali vardır ve bir şüphe duyarız.
İşte Gazali'ye göre bir kişi Allah inancında da benzer bir şüpheye düşüyorsa gerçekten iman etmiş olmaz.
Şimdi bu kedi örneğini devam ettirelim.
Diyelim ki evimize yaklaştık ve kapıyı açmadan içeriden bir miyavlama sesi duyduk.
Bu sefer kedimizin neredeyse evde olduğundan %100 eminizdir.
Ama yine de çok düşük bir ihtimal ya.
O kedimiz evden kaçıp yerine başka bir kedi gelmiş olabilir.
Azıcık da olsa kırıntı kadar şüphe duyabiliyoruzdur.
Gazali için Allah'tan duyulacak böylesine küçücük bir şüphenin bile olmaması gerekiyordur.
En son evimizin kapısını açtığımızda ve kedimizi karşımızda gördüğümüzde artık onun evde olduğundan hiç şüphe kalmayacak şekilde %100 emin olmuşuzdur.
İşte Gazali'ye göre Allah'a tam olarak böyle inanılmalıdır.
İçinde zerre şüphe yer almayacak.
Sanki gözleriyle görmüş gibi inanamayacak.
anlar. Ona göre gerçek bir mümindir.
Gazali için Allah'ın varlığını aklıyla değil de kalbiyle hissettiği için inandığını söylemiştik.
Ki ona göre Allah'ı gerçekten bulmanın tek yoludur bu.
Akıl hiçbir zaman tam olarak Tanrı'yı ispatlayamayacaktır.
Ancak o ilahi deneyimle Tanrı'nın varlığı tescillenecektir.
Gazali bu ilahi deneyime nasıl ulaşılacağını okuyucularına aktarmak ister.
Öncelikle bu ilahi deneyimin bilgiyle alakası yoktur.
Gazali sarhoş adam örneğini verir.
Nasıl ki sarhoşluğun nasıl bir şey olduğunu bilmekle gerçekten sarhoş olmak arasında bir fark varsa bu ilahi deneyimi bilmekle yaşamak birbirinden bahsedilmez.
Bambaşka şeylerdir. Bunun için mümin kişi sufizmi benimsemelidir.
Ve sufizm için ilk şart kalbi temizlemektir.
Kalbi temizlemenin yöntemlerinden ilki tüm dünyevi arzuları ve kaygıları bir kenara bırakmaktır.
Para, şans, şöhret, aşk, sevdiklerimiz, işimiz...
Tüm bunlardan kaygı duymaya bir son vermek gerekir.
Kalp temizlendikten sonra kişi durmadan Allah ismini zikretmeli ve bu zikir halini devam ettirerek sonunda Allah'ın varlığını içinde hissetmelidir.
Bu arada Gazali'nin bahsettiği bu hipnotik zikir seansının bir benzerini bazı dini tarikatlarda, hatta spritüelist yaşam koçu tarikatlarında bile görmüşsünüzdür.
Gazali'nin son olarak yine enteresan bir fikrinden bahsetmek istiyorum.
Gazali'ye göre Allah mümkün dünyaların en mükemmelini yaratmıştır.
Daha iyi bir dünya, daha kusursuz bir dünya yaratılamazdı.
Ve yarattığı bu mümkün dünyaların en iyisinde bulduğumuz kusurların hepsi insan kaynaklıdır.
Dünyaya dair kafamıza yatmayan meselelerde bile bizim görmediğimiz ama Allah'ın bildiği bir hikmet vardır.
Allah yaratabileceği en iyi dünyayı yaratmıştır görüşü Gazali'den çok yıllar sonra bazı filozoflar tarafından eleştirilmiştir.
Mesela gelen itirazlardan birisi tahmin ettiğiniz gibi kötülük problemidir.
Ama öyle insan kaynaklı kötülüklerden bahsetmiyorum.
Saçma sapan, insandan bağımsız gerçekleşen kötülüklerden bahsediyorum.
Mesela deprem veya şimşek çakması, sel basması doğal afetler.
Dünyamızda deprem olmasaydı, şimşek çakmasından insanlar ölmeseydi daha iyi bir dünya olmaz mıydı?
Gazali kötülük problemine fazla girmiyor.
Ama bu bahsettiğim insandan bağımsız saçma kötülükler gerçekten de Tanrı'nın varlığına dair en sağlam itirazlardan birisi.
Artık toparlamanın vakti geldi.
Sonuç olarak Gazali için İslam'da felsefeyi bitirdi demek abartı bir yorum olacaktır.
Dönemin en meşhur İslam filozoflarına öylesiye karşı çıktığı ve hatta onların ölümünü istediği doğru.
Felsefe ve bilimi de İbnülüş kadar ciddiye almadığı da doğru.
Ama Gazali nihayetinde felsefeyi yine felsefe yaparak çürütmeye çalışmıştır.
Arada Kur'an ayetlerini referans vererek bakın Kur'an sizi yanlışlıyor dese de genellikle felsefi yolla felsefeye karşı çıkmıştır.
Descartes ve David Hume'un fikirlerine onlardan yüzlerce yıl önce kaleme almış olması bile ne kadar zeki biri olduğunu kanıtlamaya yeter.
Evet İbn-i Sinan Farabi ve İbn-i Rüşd'den sonra öyle aşırı göze çarpan İslam felsefecisi çıkmadığı doğru.
Ama bu olayı direkt Gazali ile bağlamak abartı olacaktır.
Gazali günün sonunda bir dindardı ve her şeyden şüphe duymasına rağmen Allah'tan herhangi bir şüphe duyduğu süreçten bile bahsetmiyordu.
Allah'ın varlığını aklen değil de duygusal olarak açıklamaya çalışmasıyla yanlış bir yöntem seçtiğini düşünüyorum ben.
Duygusal bir iman hem hissel hem de devamlılık açısından fena gözükmüyor.
Ama eğer Tanrı gerçekten varsa bize bu aklı veren kişi de kendisi.
Ve bizler de haklı olarak bir zahmet duygusal bir aydınlanmayla değil de bize verilen akılla Tanrı'yı bulabilelim diyoruz.
Evet bu kısımda podcastimizi bitirebiliriz.
Kendinize iyi bakın arkadaşlar ve bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
