
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik
Bir yaratığın dünyamıza indiğini düşünün. Ama bu yaratğın bizlerle iletişime geçme gibi bir derdi yok. Tamamen kayıtsız kalmış. O yaratık için biz bir böcekten farksızız. Bu podcast bölümünde H. P. Lovecraft'in hayatı ve mimarı olduğu kozmik korkunun felsefesinden bahsettim.
Transkript
Altyazı M.K.
Gökyüzüne bakmak insana engin duygular yaşatır.
Kocaman, uçsuz bucaksız bir evrende yer almamız ne kadar acayiptir değil mi?
Ama diyelim ki bir uzay gemimiz olsun.
Dünyadan uzaklaşıyoruz ve o uzaklıktan dünyaya bakıyoruz.
Daha da uzaklaşıyoruz ve bu sefer galaksimiz bir nokta kadar gözüküyor.
Daha da uzaklaşıyoruz ve bu böyle böyle gidiyor.
Evren karşısında küçücük olduğumuz gerçeği her zaman bizi evrene karşı hayran bırakmıyor.
Bazen ürpertiyor da.
Kozmik evrenin korkunç bir tarafı da var sonuçta.
H.P. Lovecraft ismini hiç duydunuz mu?
Kendisi kozmik korku türünde eserler ortaya koymuş bir yazar.
Hatta kozmik korkunun mimarı diyebiliriz onun için.
Peki nedir kozmik korku?
Günlerden bir gün dünyamıza kocaman ve daha önce hiç görmediğimiz şekilde karmışık bir canavarın geldiğini hayal edin.
Bu canavarla iletişime geçemiyoruz.
Amacını anlayamıyoruz. Üstelik bu canavar bizi takmıyor bile.
Kayıtsız kalmış. Lovecraft'in hikayeleri insanlar ve kozmik canavarlar arasındaki karşılaşmayı içerir.
Bu meraklı insanlar kozmik canavarın gizemini çözmek isterler.
Ama hiçbir yere varamazlar.
Kozmisizm karşımıza bir felsefi akım olarak da çıkar.
Absürdizm, nihilizm veya varoluşçuluğa benzer ama kendine has özellikleri de vardır.
Kozmisizmi anlamak adına önce yazarımız Lovecraft'in hayatını ve felsefesini anlamaya çalışalım.
Lovecraft içine kapanık, insanlarla konuşmaktan çekinen ve muhtemelen de sosyal anksiyet eden mustarip bir çocuktu.
Akıl sağlığının o kadar iyi olmadığı küçük yaşta anlaşılmıştı.
Lovecraft'in babası da geçirdiği bir psikotik atak sonrası akıl hastanesine kapatılmıştı.
Yani Lovecraft'in genetik olarak akıl hastalığına yatkınlığı olduğunu söyleyebiliriz.
Anneye geçersek, annesi Lovecraft'e karşı aşırı korumacı bir kadındı.
Lovecraft bir taraftan akıl hastası bir baba ve diğer taraftan da aşırı korumacı bir annenin arasında kalmıştı.
Kendisini rahat hissettiği tek yer dedesinin yanıydı.
Lovecraft'in dedesi kültürlü bir insandı ve yazarımız da dedesindeki bu entelektüel tarafa bayılıyordu.
Dedesi Lovecraft'in edebiyatla, şiirle ve genel olarak sanatla tanışmasına yardımcı olmuştu.
Zaten insanlarla pek arası bulunmayan Lovecraft, dedesinin yolu açması üstüne tüm zamanını kitaplar okumaya vermişti.
Büyükannesinin ölümü ise Lovecraft'in rüyalarını ciddi biçimde tetikleyecekti.
Bu ölümle ailedeki herkes yasa boğulmuştu.
Lovecraft bu yaz sürecinden o kadar etkilendi ki, siyahlar içindeki canavarların kendisini kovaladığı sekansları Dovecraft bu rüyalardan kanter içinde uyanıyor ama ayrıca rüyadaki bu yaratıklar Dovecraft
'in hayal gücünü geliştirip ileride tasarlayacağı canavarlar için kendisine ilham veriyordu.
Yazarımız bir gün gazetecilerin yer aldığı bir topluluğun içine girdi ve uzun zaman sonra hayatında ilk kez kendisine benzeyen, kabaca nerd diye ifade edebileceğimiz insanlarla iletişime geçti.
Bu gazeteciler tıpkı kendisi gibi edebiyata ve sanata meraklıydı.
Bu süreçte mektup yazma alışkanlığını ilerletti ve kısa hikayeler karalamaya başladı.
Hayatı en azından bir nebze iyi gidiyorken geçmiş kendisini tekrar etti.
Hani Lovecraft daha küçükken babası akıl hastanesine yatırıldı demiştik ya.
İşte bu olaydan yaklaşık 20 sene sonra bu sefer annesi girdiği depresyon sonrası sinir krizi geçirerek akıl hastanesine yatırıldı.
Enteresan bir detay vereyim.
Annesinin yatırıldığı akıl hastanesi Lovecraft'in babasının zamanında yattığı yerle aynı yerdi.
Anlayacağınız üzere babasının kaderini bu sefer annesi yaşamıştı.
Ve tekrardan akıl hastalığının genetik tarafına dönüyoruz.
Lovecraft'in nihayetinde annesi de babası da akıl hastalığı açısından sıkıntılıydı.
Ve yazarımızın da onlardan çok farklı olmasını bekleyemezdik.
Lovecraft annesini de kaybetmesinin üzerine sancılı bir depresyon süreci yaşadı.
Ve sık sık intihar üzerine düşündü.
Ama tam bu sıralarda tanıştığı son...
Bu ikilinin ilişkisi evliliğe kadar gitti.
Dayanışma içinde olsalar da zor bir hayat yaşadılar.
İkisi de yaptıkları işlerden çok fazla bir para kazanamıyordu.
Lovecraft durmadan yeni kozmik korku hikayeleri yazıyor ama gereken ilgiyi göremiyordu.
Hayatının son dönemlerinde bağırsak kanseri teşhisi aldı ve 46 yaşında hayatını kaybetti.
Lovecraft yaşadığı süre zarfında emeğinin karşılığını alamasa da yakın arkadaşları bu adamın yaratıcı zekasını fark etmişti.
Ve Lovecraft öldükten sonra bu arkadaşlar onun eserlerini titizlikle muhafaza ettiler ve kitlelere ulaşmasını sağladılar.
Lovecraft günümüzde korku türüne devrim getiren bir üstad olarak kabul edilir.
Sonuçta bu yazarımız vampirler, hayaletler ve cinlerle kendini tekrar eden korku türüne kozmik korku isminde yeni bir soluk getirmişti.
Hikayeleri daha önce görülmemiş tuhaf yaratıkları içeriyordu.
Örneğin en popülerleri olan Kutulhu'ya bakalım.
Bu yaratık bir ahtapot, ejderha ve insan karışımıydı.
Kafa kısmı bir ahtapotken insana benzeyen bir vücudu, kolları bacakları vardı.
Sırtında ise kanatları bulunuyordu.
Podcastimizin bu kısmında Lovecraft'in felsefesine geçelim.
Kozmisizm bize ne anlatmaya çalışıyor?
Genelde korku hikayelerinde ne olur?
Bir canavar bir insana musallat olur değil mi?
Ama bu durum çok inceden de olsa kurban kişinin egosunu okşar.
Sonuçta o kişi bir canavar tarafından ciddiye alınıyordur.
Fark edilmiştir. Başka galaksilerden gelen uzaylılar insan ırkını yok etmeye çalışır.
Bir ruh, geçmişte kendisine yanlışlar yapan kişiden intikam almak ister.
Bu hikayelerde insanın bir kıymeti, daha doğrusu önemi ve bir rolü vardır.
İnsan, canavar tarafından dikkate alınmıştır sonuçta.
Kozmik korkuda böyle bir durumun kırıntısı bile yoktur.
İnsan önemsizdir, değersizdir.
Bir canavar dünyamıza gelmiş olabilir.
Ama gelme sebebi insan ırkını yok etmek filan değildir.
İnsan ırkının ne önemi vardır ki bu koca evrende?
İşte Lovecraft'ın korku türündeki en büyük...
devrimi budur. Korkunu merkezine yerleştirdiğimiz insan egosunu kırıp parçalamıştır.
Lovecraft bir mektubunda insanlardan bahsederken şöyle bir ifade kullanır.
Mikroskobik bir evrenin arka kapısındaki zavallı, küçücük bir sinek pisliğinin sakinleri.
Lovecraft de insan, insan değildir.
Bir karıncadır, böcektir.
Kendisini akıllı zanneden insan, evrenin hakikatine karşı tam bir cahildir.
Ama bu cahillik, insana yardımcı olan bir cahillik türüdür.
Kutulhu'nun çağrısındaki o meşhur pasajı hatırlayalım.
Dünyadaki en merhametli şey, bence, insan zihninin tüm içerikleri ilişkilendirmedeki yetersizliğidir.
Sonsuzluğun, kara denizlerinin ortasında, cehaletin sakin bir adasında yaşıyoruz ve çok uzağa yolculuk etmek için amaçlanmadık.
Her biri kendi yönünde ilerleyen bilimler, şimdiye kadar bize pek bir zarar vermedi.
Ancak bir gün, ayrışmış bilgilerin bir araya getirilmesi, gerçekliğin ve içindeki korkunç konumumuzun öylesine ürpertici manzaralarını açacak ki, ya vahiyden delireceğiz ya da ölümcül ışıktan, yeni bir karanlık çağın huzuruna ve
göm... güvenliğine kaçacağız. Lovecraft bizleri korkutmak için karmaşık geometriyi kullanmaya bayılır.
İnsan zihninin algılayamadığı boyutlar, fraktanlar ve matematiksel denklemler görürüz hikayede.
Öklit geometrisi var ya, hatta öğrencilik hayatımızda hep öklit geometrisi temelinde problemler çözdük.
İşte Lovecraft'in eserlerinde geometri, öklit geometrisi gibi çözebileceğimiz bir problem değildir.
Bu korku hikayelerindeki karmaşık geometriler aslında göremediğimiz canavarlar olarak karşımıza çıkar.
Şu an gözümüzle algıladığımız cisimler 3 boyutludur.
Ama kozmik... korku, geometriyi insan aklının ötesinde bir yere koyarak aslında yakınımızda bulunan Fakat göremediğimiz canavarları işin içine katar.
Düşünün ki şu an bu podcast'ı dinlerken yanınızda bir canavar yer alıyor.
Ama o kadar karmaşık ve sizi aşan bir geometriye sahip ki öklit geometrisine alışan zihninizle bu yaratığı fark edemiyorsunuz.
Bu yaratığı aynı zamanda ruh ve cin gibi doğaüstü varlıklarla karıştırmamak gerek.
Hayalet konsepti temelinde insanların göremediği bir şeydir.
Ama Lovecraft'teki canlıların görünmezliği ruhani bir varlık olarak değil de karmaşık geometri olarak karşımıza çıkar.
Bilimsel bir taraf içerir.
Örneğin cadı evindeki rüyalar eserine bakalım.
Bu hikayede ana karakterimiz Walter ismindeki bir matematik öğrencisidir.
Ve bu öğrenci bir gün lanetli olduğu iddia edilen bir eve kiracı olarak gelir.
Rivayetlere göre bu ev zamanında ünlü bir cadıya aittir.
Ve Walter bu eve girer girmez enteresan rüyalar görmeye başlar.
Evin geometrisi kayar, bambaşka imgeler karşısına çıkar.
Ve sanki Walter'ın üçüncü gözü açılmış gibidir.
Bu senaryonun biraz Matrix koktuğunu söyleyebiliriz.
Matrix'te simülasyondan uyanan Neo misali, Walter'da bir uyanış yaşar.
Ama bu uyanış, Walter'ı delirtecek derecede karmaşık ve ürperticidir.
Daha fenası, yazarımız Walter'ın gördüklerini doğal olarak kelimelere dökümediği için, Walter'ın o lanetli evde neler gördüğünü zihnimizde canlandıramayız.
Matrix demişken Lovecraft eserlerinin yasaklı bilgi konseptini çok sevdiğini de belirtelim.
Lovecraft'in hikayelerindeki tüm ana karakterler genelde meraklı ve hakikatin peşinde koşan araştırmacılardır.
Bu kişiler bazen yasaklı bir kitap bulur ve bu kitabın hikmetini çözmeye çalışırken akıl sağlıklarını kaybederler.
Üstelik belli bir yerden sonra bu karakterler için geri dönüş yoktur.
Yasaklı bilgiye giden yola adım attıkları an artık her şey onlar için daha kötüye gidecektir.
daha da zarar görür.
Cahillik, mutluluktur sözü tam da Lovecraft'e uyar.
Eğer bu hikayede bir araştırmacı ben gerçeğin peşinden koşacağım diyorsa o vakit mutlu olma şansı yoktur.
Ama Lovecraft biz insanlara dair enteresan bir psikolojiyi de gözler önüne serer.
Sadece mutlu olmakla yetinmek istemeyiz.
Bir şeyleri bilme arzusu taşırız.
Merakımız bizi besler ve tehlikeye maruz kalmak isteriz.
O yüzden bu hikayelerdeki insan karakterlerine yoğun bir empati duyarız.
Çünkü onlar da bizim gibi meraklı insanlar.
Mutlu olmakla yetinmek istemezler.
Kendilerini riske atmak ve o hakikate ulaşmak isterler.
Adem ve Havva anlatısından beri süre gelen o yasak bilgi arzusu tüm insanların içinde yer aldığından Lovecraft'in hikayeleri bize müthiş sürükleyici gelir.
Gerçeğin peşinden koşan o dedektif karakterler aslında bizlerizdir çünkü.
Bilimin gelişmesi, daha zeki insanlar olmamız, evrene ve kendimize karşı daha fazla şey bilmemiz, tüm bunlar hep medeniyete arttırılan şeyler olarak gözükür.
Oysa Lovecraft'te tam tersidir.
Medeniyet diye zannettiğimiz tüm bu gelişmeler bizi aslında daha da geriye götürüyordur.
Dinlerdeki o kıyamet senaryosunun bir benzerini yazarımızın eserlerinde görürüz.
Ve hikayelerde akıl hastalığının da işlenişi oldukça ilginçtir.
Bu hikayelerde akıl hastalığının aslında yüksek bir farkındalığa işaret ettiğini görürüz.
Örneğin zamanın dışındaki gölge hikayelerinde, Yani
yaratık ana karakteri umursamamış sadece kendi hakikat amacı için ana karakteri bir araç olarak kullanmıştır.
Ana karakterimiz kozmik bir yaratığın varlığını hisseder hissetmez ilk önce delirdiğini zanneder.
Ama hikaye ilerledikçe delirmediğini, kozmik bir farkındalık yaşadığını anlar.
Bu süreçte kozmik yaratığın insana kendini sunma şekli de etkili olmuştur.
Örneğin Kutulhu kendisini asla tam olarak göstermez.
İnsanlar onun sadece belli bir parçasına maruz kalırlar.
Fiziki görünümüne %100 şahit olamazlar.
Ayrıca Kutulhu insanların rüyalarına da girdiği için bu yaratığa maruz kalan kişi acaba hepsi bir rüya mıydı?
Kafayı mı yiyorum endişesi taşır.
Aklını kaybettiğini düşünür.
Ne demiştik? Lovecraft hikayelerinde akıl hastalığı bir farkındalık sıçramasına işaret eder.
Kişiler delirdiklerini zannederler ama oysa üst bir bilinçle iletişime geçmişlerdir sadece.
Ayrıca bu hikaye kozmik yaratık ve insan arasındaki kudret farkını da ortaya koyar.
Ne demiştik? Bazı bilgiler insan için yasaklanmıştır ve bu bilgiye ulaşmaya insanın gücü yetmez.
Oysa kozmik bir yaratık için ki bu yaratıklar bazen tanrılar olarak da geçer, bilgiye rahatça ulaşabilen varlıklardır.
Onlar için yasaklı bilgi veya yasak elma diye bir şey yoktur.
O yasak elma insana özeldir.
Bu açıdan Lovecraft evreninde bir teoloji yaptığını da söyleyebiliriz.
Kozmik tanrılar ve aciz insanlar arasındaki kudret farkı çok barizdir.
Şimdi kozmisizm felsefi akımını ona benzeyen başka felsefi akımlarla kıyaslamak istiyorum.
Özellikle şu üç felsefi akımla.
Absürdizm, varoluşçuluk ve nihilizm.
Bu üç akımında kozmisizmle ortak noktaları olduğunu söyleyebiliriz.
Örneğin varoluşçuluk bize ne der kabaca?
Evrenin hal hazırda ve önceden belirli bir anlamı yoktur.
Ama insan daha sonradan, var olduktan sonra bu evrene bir anlam atfeder.
Var olarak ve yaşayarak hayatı anlamlı hale getirir.
Baktığımızda bu felsefenin kozmik korkuya kıyasla epey optimistik olduğunu söyleyebiliriz.
Ama Lovecraft hikayelerindeki figürler de hikayenin bir kısmında varoluşçuluğa düşerler.
Ta ki acı gerçekle karşılaşana kadar.
Araştırmacı ana karakterlerimiz kozmik yaratıkların farkına vardığı an hayatlarında yeni bir amaç ve anlam oluşur.
Onların hayatındaki yeni anlam o kozmik yaratığın gizemini çözmektir.
Araştırmacı tüm gücüyle bu anlamın peşinden koşar ama asla o anlamı yakalayamaz.
bir nevi Sisyphos gibidir.
Lovecraft hikayelerine kötü sonla biten varoluşçu karakterlerin hikayesi diyebiliriz.
Veya absürdizme odaklanalım.
Absürdizm ilk olarak anlamsız bir hayata anlam katma çabamızın saçmalığına odaklanır.
Zaten anlamsız olan bir hayata anlam yükleme çabası başlı başına absürttür.
Trajikomik bir oyalanmaca gibidir.
Ve benzer absürtlük kozmik hikayelerde de vardır.
Örneğin buradaki insanlar o yasaklı bilginin peşinden büyük bir hevesle koşar.
Ama en sonunda bunun cezasını çekerler.
Baktığımızda absürt bir durum değil midir bu?
Merakla harekete geçer, zekasını kullanır ama en sonunda hüsrana uğrar.
Kozmik yaratıklar bile absürtlük içerir.
Bu yaratıkların insanlara zarar vermesini.
En azından insanları umursamasını bekleriz.
Ama yaratıklar tamamen kendi halinde tıkılıp insanları ghostlaması absürt gözüküyor.
Hikayelerde inceden de olsa mizahi bir ton barınmasının sebebi insanların kafayı kozmik yaratıklara takmasına rağmen kozmik yaratıkların insanları hiç de umursamamasıdır.
Şimdi gelelim nihilizm ve kozmisizm arasındaki ilişkiye.
Kozmisizm bana öyle geliyor ki felsefi akımlardan en çok nihilizme yakındır.
Lovecraft kozmik ölçekte tüm ahlak yargılarımızın ve değerlerimizin bir önemi kalmadığını savunur.
Nihilizm de zaten tüm değerlerin özünde değersiz olduğunu söyler.
Nihilizmdeki o karamsarlık ve yıkıcılık kozmisizmde kayıtsızlık olarak karşımıza çıkar.
Lovecraft'in bir ateist olduğunu biliyoruz ve kitabındaki o nihilist dokuyu da hesaba katarsak, bence bu yazarımız hayal gücünü kullanarak o nihilist dünyasından kaçmak istedi.
Can sıkıntısını yazdığı hikayelerle dizginlemek istedi.
Ailesindeki akıl hastalığından o kadar etkilenmişti ki, benzer bir akıl hastalığını karakterlerine bir kusur olarak değil de bir farkındalık sıçraması olarak yansıttı.
Bilime karşı hem bir ilgi hem de bir güvensizlik duyuyordu.
Öğrencilik hayatında derslerde başarılıydı ama matematik ve geometri hariç.
Belki de bu yüzden... eserlerinde öklit dışı geometriyi ve açıklanamayan matematik formüllerini kullanmak istedi ve bizi de matematiğe karşı o anlaşılmazlığa maruz bıraktı.
Lovecraft, kozmik korkuya benzer bir deneyimi direkt kendi hayatında yaşadığı için eserlerine aktarması bu kadar kolay oldu.
Lovecraft'in korku felsefesi neden bu kadar iyi çalışıyor?
Korkuyu bir gerçeklik bozulması olarak düşünelim.
Diyelim ki evinize hırsız girdi, korkunç şeyler bunlar değil mi?
Ama bu durumları korkunç yapan bir etmen de bizim gerçeklik algımızı bozmasıdır.
Hatta böyle deneyimler yaşayan insanlar ilk başta yaşadıkları bu korkunç deneyimin gerçekliğine inanamazlar.
Sanki bir rüyadalarda uyanacaklarmış gibi düşünürler.
Korku, bir açıdan gerçekliğin beklenmedik tokadıdır.
Araba kazasıdır. Sizi takip eden psikopattır.
Gerçek olan ama kendi dünyanızda gerçekte hesaba katmadığınızdır.
İşte Lovecraft bu korku faktörünü kullanır.
Normal bir hayat yaşayan bir adamın karşısına tak diye kozmik bir yaratık çıkar.
Adam da bu aşamada gerçekliği sorgular ve ürpertiği iliklerine kadar hisseder.
Bu gerçek dışılık o kadar farklı yerlere çekilebilir ki.
Mesela bir fantezi evrenini düşünün.
Tamamen gerçek dışıdır. Ejderhalar, büyüler, iksirler.
Ama fantezi içeriklerini tüketmek insanın hoşuna gider.
Çünkü bu gerçek dışılık estetik ve macerayla bezenmiştir.
Lovecraft gerçek dışılığı korkuyla harmanlar.
Ve bu sefer fantezideki heyecan arayışı bir tekinsizlik hissiyle yer değiştirir.
Eğer kozmik korku türüne dair film izlemek istiyorsanız size iki tane film önerim olacak.
Bir tanesi 1982 yapımı The Thing, Türkçesiyle Şey isimli film.
Diğeri de Annihilation isminde Türkçesiyle yok oluş olan 2018 yapımı film.
Ve evet podcastimizi de bu aşamada bitirmek uygun olacaktır.
Kendinize iyi bakın arkadaşlar. Bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
