
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik Güçlü insanlardaki kompleksi tetiklersen, onlar da bu kompleksten kurtulmak adına sana zarar vermekten çekinmez. Kitap: Robert Greene, İktidar
Transkript
Bu ifade ne anlama geliyor?
Senden üstün insanların...
üstün hissetmesini sağla.
Onların egolarına zarar verecek bir şey yapmaktan kaçın.
Onların yanında küstahlık yapmaya çalışma ama aynı zamanda onların egolarını da fazla okşamaktan kaçın.
Bu sefer de ters tepecek çünkü.
Robert Greene'in iktidar kitabındaki ilk yasadan bahsediyoruz bugün ve tarihsel bir olayla başlıyoruz.
17. yüzyıl Fransa'sına gidelim.
Kral 14. Louis'nin hükümdarlığında maliye bakanı olan bir figür karşımıza çıkıyor.
Nicolas Fouquet. Gösterişi, şatafatı, gücü seven bir tipti kendisi.
Ama kralın Fouquet için farklı planları vardı.
Louis Maliye Bakanlığı makamını kaldırdı ve Fukuet'in de bakanlığı böylece düşmüş oldu.
Fukuet gücün yakınında olmadan yapamazdı.
O da kralın gözüne girmek amacıyla şöyle şaşalı bir parti vereyim diye düşündü.
Partinin onur konuğu olarak kralı gösterecekti ve bu sayede krala yaptığı jestle tekrardan yüksek bir mevki edilmeyi umuyordu.
Plan bu şekildeydi ve parti cidden de muazzam bir şekilde gerçekleşti.
Havai fişekler, yemekler, danslar olsun katılımcılardan birçoğu hayatında gördüğüm en muhteşem parti buydu diyordu.
Lakin ertesi gün enteresan bir olay yaşandı.
Fouquet kralın baş silahşörü tarafından tutuklandı.
3 ay sonra Fransa hazinesinden para çalmakla suçlandı ve nihayetinde suçlu bulundu.
Fouquet hayatının son 20 yılını hücre hapsinde geçirdi.
Şimdi bu olayı efendini asla gölgede bırakma yasasından hareketle nasıl yorumlayabiliriz?
14. Louis çoğu kral gibi göz önünde olmayı, girdiği ortamlarda en çok ilgiye maruz kalan kişi olmayı seviyordu.
Fouquet de bunu bildiğinden verdiği partiyle kralın egosunu okşayacağını düşünmüştü.
Ama tam tersi oldu. Çünkü parti o kadar gösterişliydi ki dikkatler kraldan ziyade partinin organizasyoncusuna yani Fouquet'e çevrilmişti.
Kral tabii ki bunu sezecek kadar zekiydi.
Fouquet'in kalemi kırılmıştı.
Voltaire bu olay hakkında şöyle bir ifade kullanmıştı.
Gece başladığında Fouquet dünyanın zirvesindeydi.
Buna erdiğinde ise en dibe batmıştı.
Fukuyat örneğiyle yasayı çiğnemenin bir örneğini gördük.
Şimdi de yasaya uyma örneğine geçelim.
1600'lerin İtalya'sına gidiyoruz.
Galileo araştırmalarını sürdürmek adına bir sponsor yöntemi izliyordu.
Hükümdarlardan aldığı destekle çalışmalarına devam ediyordu.
Galileo icatlarını hükümdarlara, hanedanlara veriyor ve bu kişiler de Galileo'yu hediyelerle ödüllendiriyordu.
Ama bu durum Galileo için uzun vadede sıkıntılıydı.
Sonuçta güçlü insanlardan gördüğü desteğin her zaman devam edeceğinin bir garantisi yoktu.
Galileo daha... uzun vadeli bir sponsor kaynağına ulaşmak istiyordu.
Jüpiter'in uydularını keşfettiği zaman artık yeni bir strateji uygulayacaktı.
Bu keşfi sponsorları arasında bölüştürmek yerine sadece Medici hanedanlığına odaklanacaktı.
Bu hanedanlık tanrılardan Jüpiter'i hanedanlığın sembolü yapmışlardı.
Ve Galileo'nun uydu keşfi tam da onlara yönelikti.
Galileo da bu zaafı fırsat bildi.
Jüpiter'in uydu keşfini sanki Medici'lerle bağlantılı mistik bir olaymış gibi aktardı.
Şöyle muazzam bir hikaye uydurdu.
Jüpiter'deki dört uydunun hanedanlıkla uyum halinde olduğunu ve dört erkek kardeşi temsil ettiğini söyledi.
Metice üyeleri çoktan büyülenmişti.
Galileo'yu resmi saray filozofu ve matematikçisi yaptılar.
Artık Galileo'nun sponsorluk dertleri bitmişti.
Kendisi bu hanedan üyelerindeki zaafı biliyordu.
Hepsi özel hissetmek isterdi.
Sanki tanrılar tarafından seçilmiş, üstün insanlar olduklarına inanırlardı.
Galileo da bilimsel keşiflerini onlardaki bu narsist arzuya uyarladı.
Hanedandakiler bilimsel keşiflerle, fizikle, astrolojiyle ilgilenmezdi.
Ama eğer ki bunların ucu kendi şöhretlerine çıkıyorsa o zaman iş başkaydı.
Ve Galileo da bilimini hanedan şöhretiyle harmanladığı için onların yanında sağlam bir yer edindi.
Mediçilere gücünün yetmeyeceğini biliyordu.
Yaptığı keşiflerle onları alt etmeye veya üste çıkmaya çalışmadı.
Onlara hizmet etti ve bunun karşılığını aldı.
Efendinin asla gölgede bırakma yasası bize şunu söyler.
Bu dünyada herkesin bir kompleksi vardır.
Eğer ki başarılı biriyseniz bu kompleksi yaşayan insanları tehditlemiş olursunuz mesela.
Ve hele ki bu insanlar sizden daha güçlü bir konumdaysa o komplekslerini dindirmek adına size zarar verebilirler.
Her ne kadar 14. Louis ve Medici Hanedanlığı günümüzden 300-400 yıl önce yer alsa da temeldeki psikoloji insanda hep aynıdır.
Güçlü insanlar, bulundukları konumda güvenli olmak ve çevrelerindeki insanlardan daha üstün olduğunu hissetmek isterler.
Ama onların bu arzusunu karşılamak adına abartılı bir övgü göstermek de ters tepecektir.
Çünkü bu kişiler samimiyetsizliği de rahatça sezer.
Böyle kişilerin yanında aşırı başarılı olmak, aşırı göze çarpmak bu sefer onların nazarında kıskançlıkla sonuçlanabilir.
Faenza prensi Manfredi doğal yeteneklere sahip bir adamdı.
Fiziksel görüntüsü ve karakter yapısı olsun etrafındaki insanları hayran bırakan birisiydi.
Ve bir gün Faenza, Sezar Borgia tarafından işgal edildi.
Borgia işgal edilen bu yerdeki insanları öldürmek yerine sadece kaleyi fethetmiş ve prensin de sarayda özgürce hareket etmesine izin vermişti.
Ama çok geçmeden askerler Manfredi'yi alıp hapse attılar ve ardından da öldürdüler.
Borgia bu cinayeti sanki Manfredi kendisine ihanet etmiş gibi göstermeye çalışsa da derinlerde bu prense karşı duyduğu kıskançlık yatıyordu.
Bu prens öylesine iyi bir şöhrete sahipti ki sadece varlığıyla bile Borgia'nın kendisini kompleksli hissetmesini sağlıyordu.
Borgia kompleksi sevmiyordu ve Manfredi'yi bir an önce ortadan kaldırmak istedi.
Başka bir nokta da şu. Eğer ki bir kişi efendisi tarafından seviliyorsa bile bu durum o kişinin efendisinin yanında istediğini yapabileceği anlamına gelmez.
Japonya İmparatoru Hideyoshi'nin Rikyu isminde çok sevdiği bir danışmanı vardı.
Ama bir gün Hideyoshi Rikyu'yu tutuklatıp onu idam cezasına çarptırdı.
Rikyu da idam edilmeden önce kendi hayatına son verdi.
Peki aralarından su bile sızmayan bu ikilinin arasını ne bozmuştu?
Daha sonra anlaşıldı ki Rikyu soyluluk göstergesi olan bir sandal giymiş ve mağrur şekilde bir poz veren heykelini yaptırmıştı.
Bu heykeli de sarayın en önemli tapınağının içine koydurtmuştu.
Hideyoshi de Rikyu'nun bu hamlesiyle haddini aştığına karar verdi.
Danışmanını ne kadar sevse de Rikyu'nun heykel yaptırması çizmeyi aşmıştı.
Rikyu imparatorla olan muhabbetine güvenerek böyle bir şey yapmıştı tabii ki.
Ama kaçırdığı nokta asla bir imparatorun o kırılgan egosuna zarar vermemek gerçeğiydi.
Bu ikisi arasındaki drama bizdeki...
Sultan Süleyman ve Pargalı arasındaki duruma da baya benziyor bu arada.
Tabi Efendi'yi gölgede bırakabileceğimiz senaryolarda bulunmakta.
Sonuçta güçlünün gücünü kaybetmesi tarihin bize hep gösterdiği bir durumdur.
Ama böyle bir senaryoda bile efendinin düşüşüne kasti müdahaleler etmek, dikkatleri üzerimize çekeceğinden pek bir şey yapmadan o düşüşün doğal akışına sabretmek daha akıllıca olacaktır.
Yasayı toparlarsak Robert Greene bu yasaya imaj olarak yıldızları seçmiş.
Güneş parladığı zaman yıldızlar gözükmez.
Ve bu yasa bize der ki Güneşin parlamasına izin verin ve soluklaşmaktan çekinmeyin.
Siz orada bir yıldız olarak varsınız.
Varlığınız önemli ama güneşin yanında dikkat çekmek güneşi gücendirecektir.
2. Yasaya geçelim.
Arkadaşlarınıza asla fazla güvenmeyin.
Bu yasa arkadaşlıktaki muhtemel kıskançlığa dikkat çekiyor.
Bir arkadaşınız yeri geldiğinde aranızdaki muhabbetten istifade ederek size karşı zorbalaşabilir, şımarabilir.
Arkadaşlar zaaflarımızı çok iyi bildiklerinden günü gelince arkadaştan düşman olduğunda bize nereden vuracaklarının farkındadırlar.
9. yüzyıla Bizans İmparatorluğuna gidelim.
İmparatorluğun başında 3.
Michael isminde genç bir adam bulunmaktaydı.
Michael toy ve olaylardan bir haber bir hükümdardı.
Etrafında dönen entrikalardan, çevresindeki üçkağıtçı kişilerden haberi yoktu.
Ama Michael'ın Basilius isminde ve her zaman güvenebileceği bir arkadaşı vardı.
Basilius önceden bir at eğitimcisiydi.
Ve bir gün vahşi bir atın saldırısında Basilius Michael'ı kurtarmıştı.
Michael da o andan sonra Basilius'tan etkilenmiş ve bu adama gerekli yardımları yapmıştı.
Köylü Basilius'un iyi okullara gitmesini sağlamış, onu yanına almış ve sarayın etkili bir elemanı yapmıştı.
Michael Bizans İmparatoru olduğunda aklına hemen Basilius geldi.
Sonuçta zamanında hayatını kurtaran ve bu kadar güvendiği bir adamı, arkadaşını baş danışman yapabilirdi.
Çevresindekiler bu fikre pek sıcak bakmamıştı.
Baş danışman olarak Basilius yerine Michael'ın amcasını seçmesi gerektiğini söylediler.
Michael duygusal davrandı ve seçimini Basilius'tan taraf kullandı.
Basilius zekiydi. Ne yapması gerektiğini hızlıca kavradı.
Michael da bu hevesli arkadaşına karşı oldukça bonkördü.
Basilius'un maaşı her seferinde zanlanıyordu.
Ve hatta Michael Basilius'u kendi metresiyle evlendirdi.
Sonuçta Michael'ın kafasından şu düşünce geçiyordu.
Basilius'a güveniyorum. O hep benim yanımda olacak ve bu yüzden onu ödüllendirmem gerek.
Ordunun başında Michael'ın amcası bulunmaktaydı.
Basilius bu durumdan hoşnut değildi.
Ordunun başına kendisi geçmek istiyordu.
O yüzden yavaştan Michael'ı işlemeye başladı.
Amcasının aslında bir hain olduğunu ve amacının tahta geçmek olduğunu söyledi.
Amcaya iftira attı. Michael da Basilius'un laflarına ikna olmuş ve amcasına suikast yapma fikrini kabul etmişti.
Basilius Michael'ın amcasını bıçaklayarak öldürdü.
Amcanın ölmesiyle başkomutanlık koltuğu boş kaldı.
Basilius da Michael'dan bu mevkiye kendisini yerleştirmesini talep etti.
Basilius her geçen gün daha da güçlendi.
Birkaç yıl sonra Michael...
Aşırı harcamaları yüzünden maddi sıkıntıya düşmüş ve Basilius Tanda geçmişte ona verdiği ödünç paraları geri ödemesini istemişti.
Basilius bu teklifi reddetti.
Michael Dumour'a uğramıştı.
O kadar yardım ettiği. Paralar ve mevkiler verdiği arkadaşından bir yardım istemiş ve Basilius hiç de o taraflı olmamıştı.
Michael yavaş yavaş acı gerçeği fark etti.
Arkadaşını bir güç zehirlenmesiyle maruz bırakmış.
İçindeki nankörü zamanında fark edememişti.
Adeta bu arkadaşa yardımlarıyla ondan bir canavar yaratmıştı.
Basilius'un bu aşamada kendisinden daha fazla parası, askeri ve gücü vardı.
Ve bir gün... O malum olay gerçekleşti.
Michael bir sabah odasının askerler tarafından kuşatıldığını gördü.
Askerler bu imparatoru bıçaklarken Basilius'un planı da başarılı olmuştu.
İmparator Basilius bu eski arkadaşı ve eski hükümdarı Michael'ın kafasını bir sopanın ucuna takıp Bizans sokaklarında dolaşıyordu.
Michael'ın hatası Basilius'a ne isterse onu vermek olmuştu.
Bu adam asla haddini bildirmedi.
Bak ben imparatorum sen değilsin tarzı mesajlar vermedi.
Onu yükselttikçe yükseltti.
Günün sonunda Michael kendisini ak...
Arkadaş arkadaşı satmazdı.
Oysa mevzu güç olduğu zaman tarihte insanlar babalarına, kardeşlerine bile saldırmışlardı.
Michael ve Basilius arasındaki ilişki yasaya uymama durumuna bir örnek.
Yasaya uyan tarihi bir olaya geçelim şimdi de.
M.S. 222 yılında Han Hanedanı'nın çöküşünden sonra Çin tarihi bir çıkmaza girmişti.
Ne zaman bir imparator başa geçse bu imparatora bir komplo kuruluyor ve yerine daha güçlü bir imparator geliyordu.
Ama bu güçlü imparator da gözden düştü mü o da katledilip yerine başka bir imparator geliyordu.
Çin imparatoru olmak neredeyse iki sene sonra suikasta uğramak demekti.
959 yılına geldiğimizde General Sung imparatorluğun başına geçmişti.
Her imparator gibi Sung da can telaşına düşmüştü.
Generaller toplaşıp önceki hükümdarlar gibi kendisinin de canına kastedebilirdi.
Sung enteresan bir yöntem dinleyecekti.
Bir gün generalleri toplayıp sağlam bir ziyafet verdi ve generallere bir konuşma yaptı.
Konuşmasında generallerin eğer fırsat bulurlarsa kendi canına kastedebileceğinin farkında olduğunu belirtti.
Ama bu generaller aynı zamanda imparatorun şüpheleri sonucu kendileri de ölebilirdi.
Sung onlara bir anlaşma teklif etti.
Sizi araziler, evler, kadınlar vereceğim.
Görevinizden istifa edin ve huzur içinde yaşayın dedi.
Generaller şaşırmıştı.
Yine de imparatorun teklifini kabul ettiler.
Sonuçta bir general olmak da imparatorun elinden ölmeye yatkın bir meslekti.
Sung ilerleyen yıllarda da benzer bir taktik uyguladı.
Savaşı kaybeden krallar kendisine teslim olduğunda onları sarayına davet edip bir dostluk yemeği düzenliyordu.
Bir gün yendiği bir krala şarap ikram etmiş ama bu kral da şarabın zehirli olduğunu düşünerek içmekten çekinmişti.
Sung da en son o kadehi ağzına dikip şarabın zehirli olmadığını krala ispat etmişti.
O saatten sonra kral, Sung'un sadık bir yaveri olmuştu.
Sung'un başka bir taktiği de ele geçirdiği kralları sanki öldürecekmiş gibi yapıp son anda onları Canı bağışlanan krallar Sung'a daha sıkı bağlanıyorlardı.
Sung tam anlamıyla politik bir hükümdardı.
Etrafındaki generallerle çatışmak yerine onlarla uzlaşmaya gitmeyi seçmişti.
Dost gibi görünen samimiyetsiz insanları yanından uzaklaştırmış ama kazandığı savaşlardan kendisine teslim olan kralları da yani eski düşmanlarını da affedip onları sadık birer dosta dönüştürmüştü.
Eski düşmanlarının hayatlarını bağışlıyormuş süsü vererek onları dostlara dönüştürmeyi iyi beceriyordu.
Günümüze dönelim. Arkadaşımızla iş yapma fikri her zaman cazip gelmiştir.
Sonuçta bir arkadaşımız hem zeka hem hayat görüşü olarak genellikle bize yakındır.
Birbirimizin eksiğini yediğini bildiğimizden o kişinin nabzına göre şerbet vermeye iyi biliriz.
Bir arkadaşımızla ortak bir işe girmek ilk bakışta makul gözüküyor.
Ama problem şurada. Arkadaşlarımızı bile o kadar iyi tanımıyoruz.
İnsanlar karanlık taraflarını en yakın dostlarından bile ustalıkla gizler.
Basilius'un Michael'dan gizlediği gibi.
herkes bambaşka taraflarını ortaya döker.
Basilius ve Michael sıradan iki köylü olsaydı, arkadaşlıkları muhteşem ilerlerdi.
Ama işin içine güç ve şöhret gibi parametreler girdiğinde, insan ağırsızlaşmaya başlar.
Arkadaşın arkadaş olarak kalmasını istiyorsak, onlarla beraber iş yapmak o kadar da iyi bir yöntem olmayacaktır.
Üçüncü ve son yasaya geçelim.
Niyetinizi gizleyin. Eylemlerimizin arkasındaki amacı tam olarak açıklamadığımız takdirde insanlar bize karşı bir savunma hazırlayamazlar.
Niyetimizi gizlemek adına dikkat dağıtıcıları serpiştirmek iyi bir yöntem olabilir.
Şimdi niyeti gizlemek yasasını çiğneyen tarihi bir örnekle devam edelim.
17. yüzyıl Fransa'sındaki ünlü sosyete fahişesi Ninon'a bir gün misafir olarak Mark isminde bir adam gelmişti.
Mark'in amacı bir kontesi baştan çıkarmaktı.
Ama ne yapıp edip bunu başaramıyordu.
O da sosyete fahişesi Ninon'dan tavsiye almak istemişti.
Ninon çok geçmeden bu adamın kadın psikolojisine dair ne kadar beceriksiz olduğunu fark etti.
Ama yine de bu gence yardım etmek istiyordu.
Ona verdiği ilk tavsiye kontese yakınlaş ama bir taraftan da...
mesafeli ve kayıtsız davranmaya çalış olmuştu.
Hatta ona karşı flörtöz değil de derdini anlatacağım bir arkadaş gibi davran dedi.
Ninon biliyordu ki bu hamleler sonucu Kontes'in kafası karışacaktı.
Kendisine hep tavlamak niyetiyle gelen bu adam, arkadaşça yaklaştığında Kontes afa alacak ve bu adam üzerine düşünmeye başlayacaktı.
Ve Ninon için bir kadın çözemediği ve gizemli gözüken bir adamdan etkilenirdi.
Ninon verdiği tavsiyelerdeki vitesi daha da arttırdı.
Marke bu sefer de Kontes'in de katılacağı bir şölene Yanında genç ve güzel bir kadınla gitmeye çalış dedi.
Kontes Marky'i bu kadınla görünce kendisinden vazgeçtiğini sanacak.
Azalan ilgiden dolayı kadını kıskanmaya başlayacak.
Ve her şeyden öte Marky'nin başka kadınlar tarafından da ilgi gördüğünü zannedecekti.
Planlar gerçekten işe yaramıştı.
Kontes birden kendisinden uzaklaşan ve başka bir kadınla yemeğe gelen bu adamı kıskanmaya başlamış.
Hatta Marky artık gözüne daha çekici gelmeye başlamıştı.
Kontes gittikçe Marky'e gösterdiği ilgiyi arttırdı.
Artık esprilerine daha sesli.
gülüyor, daha flörtöz davranıyordu.
Kale düşmek üzereydi. Bir gün Marky Kontes'in evine ziyarete geldi.
Kont yani Kontes'in kocası evde yoktu ve bu ikili yalnızdı.
Marky da gaza gelerek Nino'nun ona verdiği gizemli ol tavsiyelerini kırmaya ve içinden geldiği gibi davranmaya başladı.
Kontes'in elini tuttu ve onu sevdiğini söyledi.
Kontes birden soğumuştu.
Marky'deki o gizem ve ulaşılmazlık havası bozulmuştu bir kere.
Kontes özür dileyip odadan ayrıldı.
Marky sonraları tekrar Kontes'in evine ziyarete gelmek istemiş ama Ama Kontes kabul etmemişti.
Denk getirip sohbet ettikleri zaman da artık o eski kimyalarından eser yoktu.
Sosyete fahişesi Ninon baştan çıkarma konusunda adeta çevresine danışmanlık veren bir uzmandı.
Soylu aileler gelip bu kadından ilişki tavsiyesi alıyordu.
İnsanların gizemi, belirsizliği, bulmacaları sevdiğini bildiğinden Marki'den de gizemli ve çözülemez davranmasını istemişti.
Bir flörtöz, bir arkadaşla yakınlaşması.
Etrafındaki kadınlardan da ilgi gördüğünü göstermesi işe yarayan taktiklerdi.
Günün sonunda Marki'nin niyetini...
Niyeti gizlenmiş, büyü başlamıştı.
Ama Marky ne zamanki gaza gelip niyetini şak diye belli etti, işte o zaman büyü bozuldu.
Kontes, Marky'nin kendisinden hoşlandığını duyar duymaz tüm bunların bir oyun olduğunu sezmişti.
O arkadaşça yakınlaşmalar, baloya başka kadınlarla gelmeler, hepsi kendini tavlama oyunuydu.
O saatten sonra Kontes'in gözünde Marky'nin hiçbir çekiciliği kalmamıştı.
İyi başladığı oyunu kötü bitirmişti.
Markey ve Contess arasındaki ilişki, niyetini gizlemek yasasını çiğnemeye dair bir örnek.
Yasaya uymaya dair bir örneğe geçelim.
Prusya'da bir vekil olan Otto von Bismarck, Prusya'nın iktidarı adına Avusturya ile savaşmak fikrini destekleyen bir figürdü.
Ama savaş arzusunu dillendirirse halktan ve vekillerden tepki göreceğinin farkındaydı.
Bismarck da rol yapmaya başladı.
Savaşın ne kadar kötü bir şey olduğundan, yetim kalan çocuklardan, evlatsız kalan babalardan bahsetti.
Duygusal ve tam anlamıyla savaş karşıtı bir konuşma yaptı.
Bismarck bu konuşmayla beraber gördüğü destek sonrası önce bakanlığa ardından da başbakanlığa terfi etti.
En sonunda krala o kadar...
Nihayetinde gizlediği niyeti ortaya çıktığında savaş çoktan başlamıştı.
Kendimizi ifade etmeyi, niyetlerimizden bahsetmeyi seviyoruz.
Dürüst olmanın bir erdem olduğunu bildiğimizden içimizin ve dışımızın bir olmasını istiyoruz.
Ama güce ulaşan kişiler çoğu zaman dürüst olmamışlar.
Niyetlerini ustalıkla gizleyip samimiyet maskesi takmışlardır.
İnsanları kandırmak o kadar da zor değildir.
İşin içine Bismarck gibi duygusallık kattığımızda insanlar söylenenlere inanırlar.
Samimi gözüktüğümüz sürece insanlar dürüst olduğumuzu, yalan söylemediğimizi zannederler.
Oysa samimiyet ilüzyonu gayet de rol yaparak elde edilir.
dinilebilen bir şeydir. Bismarck gibi kişiler samimi gözükür, duygusal konuşur ama içlerindeki niyet bambaşkadır.
Ve evet arkadaşlar, bu podcastlik benden bu kadar.
Bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
