
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik
Her savaş aynı taktikle kazanılmaz. Bazen gerilla usülü savaşmak, kaosu benimsemek gerekir. Kitap: Robert Greene, 33 Stratejide Savaş
Transkript
Altyazı M.K.
Yaşam ardı arkası kesilmeyen savaşlardan oluşmakta.
Burada savaşı çok genel bir anlamda kullanıyorum.
Sadece orduların savaşı değil.
Herhangi bir insanın hayatla olan mücadelesine savaş olarak bakmak gayet makul.
Varoluşumuz bir savaş.
Her gün uyanmak, para kazanmak, kariyer inşa etmek.
Sürekli bir mücadele ve bir savaş içerisindeyiz.
Ve bir savaşın olmazsa olmazı nedir?
Düşman. Bir rakip, bir direnç, bir karşı güç gerekir değil mi bize savaşabilmek için?
Ayrıca her savaşın bir de stratejisi vardır.
Düşmana nasıl yaklaşıyorsun?
Düşmanını iyi tanıyor musun? Bir savaş için bunlar çok önemli.
Milattan önce 400'lü yıllara gidelim.
Xenophon isminde bir Yunan filozof ve asker bir gün arkadaşının tavsiyesiyle Persliler için paralı asker olmaya karar vermişti.
Ama bir Yunan olmasına rağmen Yunan düşmanı Persler için bir asker olacaktı.
Ki kendisi gibi Yunan olmasına rağmen Persliler için savaşacak başka paralı askerler de vardı.
Xenophon'da öyle pek bir asker havası yoktu.
Ailesinden ona yüklü miktarda para miras kalmıştı ve rahat bir hayat sürüyordu.
Hobilerinden biri dostu Sokrates'le felsefe ve hayata dair muhabbetler etmekti.
bir macera lazımdı. Askerlik sonucunda belki hayata dair bir şeyler öğrenir hatta bu öğrendiklerini bir kitap haline bile getirebilirdi.
Ama savaş bekledikleri gibi Persler ve karşı taraf arasında gerçekleşmedi.
Persler ve Persler arasında gerçekleşti.
Bu paralı Yunan askerleri kendilerini bir iç savaşın içinde bulmuşlardı.
Ve artık etrafları Perslerle doluydu.
Bu iç savaş sonlandığında Pers ordusu, içlerindeki bu Yunanları, bu arada içimizdeki Yunan tabirini bizim sokak röportajlarında da görüyoruz.
Her neyse içlerindeki bu Yunanları en iyisi memleketlerine yollayalım, bize daha fazla ayak bağı olmasınlar diye düşündü.
Yunanlar bir terslik fark etti.
Perslilerin kendilerine hadi evinize dönün bahanesiyle verdikleri erzak çok azdı.
Ayrıca onları götürdükleri yol da tekinsizdi.
Persliler onları gerçekten memleketlerine mi göndereceklerdi yoksa bu bir tuzak mıydı?
Bazı Yunan komutanlar kendi aralarında toplantı yaptığında Persliler tarafından saldırıya uğrayıp öldürülmüşlerdi.
Bu paralı askerlerden oluşan Yunan ekibi kaybolmuş bir haldeydi.
Liderleri öldürüldüğünden bir amaç krizi yaşıyorlar.
Çoğu ölümü kabullenmişti ve kimsenin Perslerle savaşmak gibi bir niyeti yoktu.
Tam o sıralarda suskun olan Xenophon söz alacaktı.
Onun söz almasını sağlayan olaysa gördüğü bir rüyaydı.
Xenophon rüyasında babasının evinin yandığını gördü.
Alevin sebebi ise Zeus'un babasının evine attığı bir yıldırımdı.
Xenophon dehşet içinde kalktığı bu rüyasını şöyle yorumlayacaktı.
Eğer bu Yunan askerleri Perslerle karşı savaşmazsa, o pasif hallerini daha devam ettirirlerse ölüm hepsinin canını alacaktı.
Bu askerler paralı askerdi.
Savaşmak için öyle ulvi, yüce bir motivasyonları yoktu.
Liderleri de ölünce ne yapacaklarını şaşırmışlardı.
Bu adamlar duygusuzdu.
Ksenafon fark etti ki eğer bu adamlarda bir öfke duygusu uyandırabilirse bu duygu onları daha diri bir asker yapacaktı.
Ksenafon bu askerlere Persilerin kendilerine nasıl da ihanet ettiğini hatırlattı.
Askerlerde yavaş yavaş bir öfke, bir intikam ama en önemlisi ne olursa olsun Persilerin elinde ölmemek gibi fikirler uyanmaya başladı.
Düşmanlarını hatırladıkları an yaşam enerjileri adeta tekrar ortaya çıkmıştı.
Ksenafon sağ kalan subaylarla bir toplantı yaptı.
Düşman artık belliydi ve ne olursa olsun Persilerle hiçbir parçası yoktu.
pazarlık yapmadan savaşılacaktı.
Ordusunun zalimleşmesine izin verecekti.
Gerekirse toprak yiyecekler ama ölmeyeceklerdi.
Ve evlerine sağ salim dönerek Perslerden intikam almış olacaklardı.
Xenophon'un intikam ve hayatta kalma zihniyeti tüm orduya yansımıştı.
Askerler daha önceleri bilmedikleri bu bölgeye uyum sağlamayı öğrendi.
Bu Yunan ordusunun neredeyse hepsi sağ salim evlerine ulaşmıştı.
Xenophon askerlerine yaşamın nihayetinde bir mücadele olduğunu hatırlatmıştı.
Ve o an bu uyuşuk paralı askerler kendilerini coşkulu bir savaşçıya Tabii ayrıca düşmanları olduğu fikri de onları güçlendirmişti.
İnsana bazen dostu değil de düşmanı yol gösterir.
Düşmanını tanıdığın vakit ne uğruna savaştığını hatırlar ve içindeki o savaşçıyı uyandırırsın.
Bu paralı ve düşük motivasyonlu Yunan askerleri düşmanları olan Persileri hatırlayıp kendilerini paralı askerden birer savaşçıya dönüştürmüşlerdi.
1970'lerdeki İngiliz siyasetinde de düşman fikrine dair örnekler karşımıza çıkıyor.
O tarihlerde İngiltere'deki siyaset tuhaf bir döngüye girmişti.
Seçimi bir sefer işçi partisi diğer seferde muhafazakar parti kazanıyordu.
Bu iki parti adeta anlaşmış gibi görevlerini birbirlerine teslim ediyordu.
Ama 1974 yılında muhafazakar parti seçimi kaybedince partidekiler arasında bir gerginlik çıkmış, parti ikiye bölünmüş ve bir kısım partiye yeni bir kan gelmesi gerektiğini savunmuştu.
Bu gerilim sonucu Margaret Thatcher...
...isminde bir kadın muhafazakar partinin başına gelmişti.
Margaret daha önceki başkanlara pek benzemiyordu.
Kadındı bir kere. Siyaset arenası kadın parti başkanı görmeye alışık değildi.
Margaret öyle zengin bir aileden de gelmiyordu.
Manav bir babanın kızıydı ve bununla gurur duyardı.
Ama Margaret her şeyden öte savaşçı bir kadındı.
Öyle sakin, barışçıl bir konuşma tarzı yoktu.
Şiddetliydi, coşkuluydu.
Rakip partiyle adeta savaşan bir kadındı.
İşçi partisinin başındaki isim James Callaghan'dı.
Ve her ne kadar Margaret muhafazakar partinin başına gelse de...
iktidarı James'in elinden alamıyordu.
İşçi partisi iktidardayken Margaret bu partiye yönelik ağır eleştiriler getirmişti.
İşçi partisi insanlardaki girişimci ruhu öldürüyor ve İngiltere'yi felaket ve ekonomik krizin eşiğine getiriyordu.
Margaret bu tarz ifadelerle James'e adeta savaş açmıştı.
Ama James daha yumuşak bir siyaset tarzı benimsemişti.
Genelde açıklamalarını Margaret'ın aksine sakinlikle yapardı.
Margaret ise her eleştirisinde meseleyi daha da büyütüyordu.
İşçi partisine karşı olan mücadeleyi bir nevi haçlı seferleri olarak lanse ediyordu.
Kimse bu kadının seçimi kazanacağına inanmamıştı.
O kadar ayrıtırıcı konuşuyor.
Halkı öyle keskin bir şekilde sol sağa diye ayırıyordu ki.
Ama seçim vakti geldiğinde Margaret büyük bir farkla kazanmıştı.
Taktiği işe yaramıştı. İşçi partisine bir düşman, bir tehdit, bizdeki tabiriyle dış mihrak gibi göstermesi halkta karşılık bulmuş ve kendisine seçimi kazandırmıştı.
Margaret artık İngiltere'nin başbakanı olmuştu.
Kendisinin biraz daha yumuşamasını, sonuçta o kadar mücadele ettiği iktidarı aldıktan sonra artık daha ılımlı bir çizgide yürümesini bekleriz.
değil mi? Hayır. Margaret gerilimi gittikçe körükledi.
Uyguladığı ekonomik politikalar İngiltere'ye o kadar da iyi gelmemişti.
İşsizlik feci seviyeleri çıktı.
Partisinden saygın isimler bile artık Margaret'ı eleştirmeye başlamıştı.
Margaret ise kendi partisinden olan kişilere bile düşmanlık besliyor.
Etrafında ona yakın kim varsa uzaklaştırıyordu.
Bir sonraki seçimde artık kazanmayacağı belliydi.
1982 yılında Arjantin'i yöneten bir junta İngiltere'ye ait olan Falkland adalarını işgal edecekti.
Bu juntanın motivasyonu Falkland adalarının aslında kendilerine ait olduklarını düşünmeleriydi.
Junta bu işgali başarıyla tamamlayacağına inanmıştı.
İngiltere kendilerinden bu kadar uzak olan bir adanın hakkını muhtemelen savunmaz diye düşünmüşlerdi.
Ama Margaret bu işgali öğrenir öğrenmez donanmayı şak diye Falkland adalarına yolladı.
Margaret'ın donanma hamlesi ciddi bir para kaybı demekti.
İşçi partisi Margaret'ın donanmayla beraber yaptığı bu masrafı fazla bulup kendisini eleştirmişti.
Kendi partisinden bile eleştiriler geliyordu.
Hele ki Margaret Falkland adalarını kurtarmayı başaramazsa tam anlamıyla ile rezil olacaktı.
Ama kendisi inatçı ve özgüvenliydi.
Donanma başarıyla Falkland adalarını geri aldı ve Margaret'ın bu hamlesi kendisini daha da güçlendirmişti.
Halk bu kadar ekonomik probleme rağmen Margaret'ın dış düşmanlarla bu kadar acımasız savaşmasını çok sevmişti.
Ve önlerindeki iki seçimde de oylarını tekrar Margaret'a verdiler.
Margaret sonraki iki seçimi de kazanmıştı.
Kendisinin lakabı daha sonra Demir Lady olacaktı.
Bu lakab kendisine uzlaşmaz ve acımasız liderlik tarzından dolayı verilmişti.
Margaret bir düşman yaratma ustası Sevimli, uysal bir lider olayım diye düşünmedi.
İçten içe halkın özgüvenli, sert hatta bir nebze korkulan liderlerden hoşlandığını biliyordu.
Ve kendisini de bu imaja soktu.
Kendisinden nefret eden insanların olmasına izin verdi.
Ama bu akci tavrı kendisine müthiş bir coşkuyla bağlanan müritlerini de yanında getirmişti.
Kalabalığın içinde savaşılmaz.
Savaşmak için yer açılması, bir savaş meydanı ortaya koyulması, bir kutuplaşma yaratılması gerekir.
İşte Margaret savaş meydanları yaratıp halkı kutuplaştırıyordu.
Ve tüm bu taktikleri siyaset arenasında işe yaramıştı.
Ondaki bu agresif tavır kendisini diri ve enerjik tutuyordu.
Uzlaşmacı bir figür olmak yerine düşmanlarını parçalamaya hazır olan tavrı ona kötü ekonomik politikaya rağmen 3 tane seçim kazandırmıştı.
Düşmanlık özellikle günümüzde açıkça sergilenen bir şey değil.
İnsanlar genelde amaçlarını düşmanlarından gizlemesini iyi bilirler ki darbe almak istemezler.
Hele bazı karakterler vardır ki tam bir barış şanlısı, uzlaşmacı gözükür ama içten içe sizi kendilerine düşman bellemişlerdir.
O barışçıl maskenin ardında yatan bambaşka bir motivasyon olabilir.
Hele ki bize dost gözükenlere karşı da ayık olmak gerekiyor.
Çin Komünist Partisi lideri Mao bu durumu en yakın dostlarından biri olan Lin de fark etmişti.
Lin, Mao yükseldikçe Mao'ya karşı da Daha coşkulu, daha yakın biri olmuştu.
Mao'yu aşırı över ve her hareketini onaylardı.
Mao Lin'deki bu durumun samimi olmadığını fark etti.
Lin yüksek mertebelere gelmek için Mao'yu övüyordu.
Üzünde samimiyetsizdi ve Mao bunu hissetti.
Eğer karşımızda bizi çok fazla öven birisi varsa insan bu kısımda sezgilerine güvenmesi gerekiyor.
Bize gelen iltifatları, övgüleri, abartı, yapay buluyorsak muhtemelen gerçekten de öyledir.
Ve bize övgüleri dizen bu kişi içten içe kendi çıkarına dair bir şey düşünüyordur.
Hatta belki bizden nefret eden biri bile olabilir.
Bu tarz kişilerle kasti olarak tartışmaya girmek de önemli.
İnsanlar genelde bize karşı gerçek duygularını öyle sıradan bir sohbet esnasında değil, tartışma esnasında belli ederler.
Çocuklukta bile tartışmanın önemi vardır.
Arkadaşlar ve ebeveynlerle yapılan tartışmalar çocuğu hayata hazırlar.
Hakkını savunmayı öğretir.
Tartışmalardan kaçan, hep uzlaşmacı büyüyen çocukların ileride sorun yaşaması daha olası.
Tartışma, rekabet bunlar bizi motive eder.
Hatta yaratıcı tarafımızı bile besler.
Salvador Dali, bazı insanlar ...romantik veya dindar tavırlardan aşırı rahatsız olurdu.
Nevi rahatsız olduğu insanlara karşı bir başkaldırı olarak görüyordu.
Ondaki bu tartışma hevesi yaratıcı damarını besliyordu.
Akıllı düşman, akılsız dosttan iyidir derler ya, düşmanın akıllı, becerikli olanı bizi de geliştirir.
Japon samuraylar ne kadar iyi olduklarını kanıtlamak için en iyi samuraylarla dövüşürdü.
Muhammed Ali döneminin en iyi boksörlerini yendiği için efsane olmuştu.
Kaliteli bir düşmanı yenmek, insanı zirveye taşıyan şeydir.
Hatta kaliteli bir düşmana yenilmek bile, basit bir düşmanı yenmekten daha geliştiricidir.
Bazı insanların düşmanlarına yaklaşırken yalana başvurduğunu veya en azından gerçeğin üstünü örttüğünü de bilmek gerek.
Xenophon orduyu motive etmek için Perslileri bir canavarmış gibi lanse etmişti.
Oysa Perslilerin uygarlığa ne kadar yardım ettiğinden hiç bahsetmemişti.
Onları ne kadar zalim gösterirse asker de o kadar motive olacaktı.
Başka bir savaş stratejisi ise eski savaşları tekrarlamamak.
Her savaşa yeni bir savaşmış gibi yaklaşmak.
Gerilla usulü kaosu benimsemek.
Bir strateji bir savaşta işe yarıyorsa O stratejinin her savaşta işe yarayacağının bir garantisi yok.
Devamlı yeni stratejiler geliştirmek.
Düşmanın hamlelerine göre oynamak en iyi yoldur.
Ve Napolyon'un taktiği de buna benziyor.
Napolyon'un yükselişi insanlık tarihinin gördüğü en akıl almaz olaylardan birisiydi.
Savaş üstüne savaş kazanıyordu.
Bazılarının gözünde artık bir savaş tanrısıydı.
Ama bazıları da örneğin Prusyalı generaller Napolyon'u o kadar yükseltmiyor.
Bu adamın düşmanları fazla zayıf olduğundan savaşları böyle kolay kazanabildiğini düşünüyordu.
Napolyon ve Prusya'nın karşılaştığı Karşı karşıya geleceği bir savaş Napolyon'un gerçek mi sahte mi olduğunu gösterecekti.
Prusya askerleri tam bir robot düzenindeydiler.
Çok sistematik hareketlerle geçmiş zamanlarda işe yarayan o eski stratejileri kullanacaklardı.
Napolyon'un pataküte diyebileceğimiz kaotik stratejilerinin bu sefer işe yaramayacağına inanıyorlardı.
Sonunda Prusya ordusu onlara hep yardım etmiş olan iğni saldırı taktiğiyle Napolyon ordusuna saldırdı.
Ama Fransız askerleri daha önce gördükleri askerlere benzemiyordu.
Erzaklarının sırtlarında taşıyor ve çok hızlı hareket ediyor.
Gizlenmesini de çok iyi beceriyorlardı.
Prusya tarafının aklı karışmıştı.
Daha önce ne böyle bir ordu ne de böyle bir strateji görmüşlerdi.
Fransız askerleri adeta şeytan sinsiliğinde hareket ediyordu.
Savaşın sonucu Napolyon için şaşırtıcı değildi.
Prusya ordusu Dumur'a uğramıştı.
Napolyon'un savaş taktikleri ilk bakışta kaotik, rastgele gibi gözüküyordu.
Oysa Napolyon her savaş öncesi sadece o savaşa özel bir taktik geliştirerek ilerliyordu.
Devamlı kendini yenileyen bir komutan olması düşman tarafı için daha önce pek görülmemiş bir durumdu.
Prusya ordusuysa Fransızlar aksine fazla geleneksel kafadaydı.
Yaşlı generaller senelerdir kullandıkları taktiklere bel bağlamıştı.
Prusya ordusundaki bu durum insan psikolojisiyle de çok alakalı.
Bazen biz de bu hayatı yaşarken belli kalıplarımızı kırmak istemiyoruz.
E çalışıyor zaten, yenilik yapmayayım diye düşünürüz ama hayatın akışı o kadar dinamiktir ki en güvendiğimiz taktiklerin bile bozulması bir ana bakar.
Bir taktiğin işe yaraması, hatta birkaç kere işe yaraması, o taktiğin her zaman işe yarayacağının garantisini vermez.
Geçmişe bağımlılık, yanında tembelliği ve yüzeyserliği de getirir.
Prusya ordusu tembellik etmişti ve bedelini ağır bir yenilgiyle ödediler.
Şimdi Napolyon gibi başka bir savaşçıya bakalım.
Ama bu savaşçı bir asker değil.
Bir samuray. Hatta gelmiş geçmiş en iyi samuraylardan biri olarak görülen Miyamoto Musashi.
Onun düello taktikleri de Napolyon gibi yaratıcı ve kaotik.
1605 yılında Musashi bir düelloya davet edilmişti.
Matasashiro ismindeki bir kılıç ustası samuray olan babası ve amcasının ölümüne şahit olmuştu.
Ve bu iki adamı da öldüren kişi Musashi idi.
Matasashiro babasının ve amcasının intikamını almak için Musashi ile bir düello yapacaktı.
Musashi bu düelloyu tabi ki kabul edecekti.
En iyi samuray olmak isteyen birisiydi ve bu seviyede düello ayrımı yapamazdı.
Ama Musashi'nin dostları Matashishiro'nun teklifinde bir tuzak olduğunu fark edip Musashi'ye dediler ki en iyisi düello'ya birlikte gidelim çünkü rakibin de birkaç adamla gelip seni kolay yoldan öldürmek isteyecek.
Musashi arkadaşlarının bu teklifini kabul etmedi.
Ama dostlarının dediğini tabi ki ciddiye almıştı.
Gerçekten de teke tek bir düello yerine Matashishiro ve yakınları ona topluca saldırabilirlerdi.
Sonuçta bir intikam amacıyla geliyordu.
Ama yine de Musashi olay yerine tek başına gitmeye karar verdi.
Musashi Musashi sadece fiziksel savaşı değil, psikolojik savaşa da bayılıyordu.
Bazı düellolarına bilerek geç kalır, saatler sonrasında gelir ve böylece rakibini kızdırmış olurdu.
Öfkelenen bir rakibi yenmekse daha kolaydı çünkü bir samuray en iyi duygusuz ve sakinken dövüşürdü.
Ama Musashi bu sefer düelloya geç gelmedi ve erkenden bir yere pusu kurdu.
Matashishiro gerçekten de bir ekiple beraber gelip hızlı bir şekilde Musashi'yi öldürmek istemişti.
Ve o an Musashi kurduğu pusudan bir anda çıkıp Matashishiro'yu öldürdü.
Kalan adamlar ne olduğunu anlattı.
anlayamadan Musashi onları da öldürdü.
Pusuya düşürüldükleri için doğru düzgün bir konum da alamamışlardı.
Ne olduklarını fark etmeden öldüler.
Musashi bu olaydan sonra Japonya'nın en büyük samurayı olmak üzereydi.
Ama şimdi de karşısına daha önceleri pek aşina olmadığı bir rakip çıkmıştı.
Baiken isminde bir savaşçı.
Baiken'in savaş aletleri ve tarzı bir tuhaftı.
Ucuna çelik top bağlı uzun bir zincir ve diğer elinde de orak tutuyordu.
O klasik kılıç ustaları gibi savaşmazdı.
Önce rakibine o zincire bağlı çelik topu atıyor.
Rakip o topu savuşturmaya çalışırken Bayiken de rakibinin işini orakla bitiriyordu.
Musashi'nin yakınları Bayiken'in fazla tuhaf ve aykırı bir savaşçı olduğunu, Musashi'nin Budialo'dan vazgeçmesi gerektiğini söylediler.
Musashi ne yaptı? Tabii ki yakınlarını dinlemedi ve Bayiken'le savaşmayı kabul etti.
Ama Budialo'ya Matasashiro da olduğu gibi özel bir taktikle yaklaşacaktı.
Geçenki taktik işe yaramazdı.
Yeni bir yöntem geliştirmesi gerekiyordu.
Musashi elinde bir uzun bir kısa kılıçla Bayiken'in karşısına çıktı.
Bayiken şaşırmıştı çünkü Musashi'nin klasik tek elini kullanan bir olmasını beklerken iki elini de kullanabilen bir samuray olduğunu fark etti.
Musashi ilk Baiken'in saldırı yapmasına izin veremezdi.
Çünkü o çelik top üstüne geldi ve Musashi tuzağa düşmüş olurdu.
Bu yüzden Musashi de düello başlar başlamaz ilk kendisi saldırdı.
Baiken zinciri atmakta kararsız kalmış ve afallamıştı.
Çünkü zinciri atıp Musashi'nin uzun kılıç tutan kolunu etkisiz hale getirirse bu sefer de Musashi kısa kılıcı tutan koluyla kendisinin işini bitirecekti.
Baiken'deki bu afallama performansını etkilemişti.
Musashi bir elindeki kılıçla rakibin dengesini bozup diğer elindeki kılıcıyla da Bayiken'in işini bitirdi.
Yenilmez denilen Bayiken artık ölmüştü.
Musashi gibi biri için rakipler biter mi bitmez.
Sonuçta kendisi Japonya'nın en iyi samuray olarak nam salmış birisiydi.
Ve her samuray da yeterli seviyeye geldiğinde Musashi'ye meydan okuyordu.
Bu sefer Ganryu ismindeki bir samuray çıka geldi.
Ganryu'nun olayı ise çok uzun bir kılıçla dövüşmesiydi.
Musashi Ganryu'nun karşısında onun kılıcından daha uzun bir kürekle çıkmıştı.
Evet kürek. Ama Musashi öncesinden bu küreğin ucunu sivritmişti.
Yani gayet de öldürücü bir kürekti.
Üstelik Musashi yine bilerek geç kalmış ve Ganryu'nun sinirini...
Duel öncesi Musashi, Ganru'ya laf sokup kafasını karıştırdı ve Oğuz'un küreği sayesinde Ganru'nun ayaklarına vurarak dengesini kaybedip düşmesini sağladı.
Yere düşer düşmez de Ganru'nun işini bitirdi.
Musashi o andan sonra rakibe olmayan bir samuray olarak kabul edilmişti.
Miyamoto Musashi'nin hiç yenilmemesinin bir sebebi var.
Musashi her maçına özel bir strateji geliştirirdi.
Asla aynı stratejiyle yaklaşmaz çünkü her rakibin özel olduğunu bilirdi.
Matsushiro da rakibin bir ekiple geleceğini bildiğinden böyle bir durumda tek şansının pusu kurup tüm bu kişileri hızlıca öldürmek olduğunu biliyordu.
Liderleri Matsushiro'nun birden öldüğünü gören yandaşları da bir şok olmuştu ve adeta donak almışlardı.
Musashi'nin bu donuk adamları öldürmesi de uzun sürmedi.
Veya Musashi'nin Banken'le dövüşünde de karşısına iki kılıçla...
çıkması muazzam bir taktikti.
Baiken hep tek kılıçlı samuraylarla dövüşmeye alışmıştı ve ilk hamleyi her zaman zinciriyle kendisi yapardı.
Oysa Musashi hem iki elinde kılıçlarla geldi hem de ilk hamleyi kendisi yaptı.
Veya Ganru'yla savaşırken Musashi'nin önce Ganru'yu sinirlendirmesi.
Elindeki küreği sanki bir silah değilmiş gibi göstermesi.
Bunlar da sinsi taktikler olarak geçebiliyor.
Musashi rakiplerinin belli taktiklere saplanıp kaldığını fark etmişti.
Evet yenilmemişlerdi çünkü onların da rakipleri hep aynı taktiklerle kendilerine saldırmışlardı.
Musashi biliyordu ki yaratıcı olursa bu yenilmez denilen adamları da yenecekti.
İşte Musashi'deki yaratıcı stratejik zeka bir savaş için kilit nokta.
Benzeri Napolyon'da da vardı.
Ve bu ikisi gerilla mantaliteleri sayesinde bu kadar başarılı olmuşlardı.
Hayatımızda bazı anlar vardır ya diyelim ki biriyle tartışmaya girdik ve tartışmayı kaybettik.
Ama bu tartışmadan 10-15 dakika sonra kafamızda ya keşke karşımdakine şöyle bir cevap verseydim o zaman tartışmayı ben kazanmış olurdum şeklinde düşünceler belirdi.
O tartışma tekrarlansa hatta aklımıza bu sonradan gelen fikir sayesinde kazanacağımızı da biliriz.
Ama nedense tartışma anında bu güzel fikir aklımıza gelmez.
İşte savaşlardaki başarısızlık da buna benziyor.
Generallerin savaş esnasında düşünemedikleri taktikler iş işten geçince akıllarına geliyor.
Bu Napolyon'daki veya Musashi'deki anlık strateji kurma becerisi öyle kitapla...
Teoriyle olacak iş pek değil.
Onun yerine kendimizi geçmişten sıyırıp anda kalmamız gerekiyor.
Bu iki savaşçının da aklına gelen güzel taktikler akış haline girebildikleri için gelmişti.
İnsanın bazen öğrendiklerini unutması veya zihnini boş bir hale getirmesi akış haline girmeyi daha da kolaylaştıracaktır.
Zaferlere de çok bağlı kalmamak gerekiyor.
Son savaşını kazanmış bir general bir dahaki savaşında o son savaşta kullandığı taktiği kullanmaya yatkın olacaktır.
Sonuçta zafer sarhoşluğu dediğimiz bir durum var.
Kazanırsak aynı taktik yine kazanacaktır.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
