
ADIM30 koduyla ilk Terappin seansın 15 gün boyunca %30 indirimli! 💜 Kendine ve bağlarına zaman ayırmak için sınırlı süreli teklifi kaçırma.
#AnlaşılmakİyiGelecek
@terappin.online
https://terappin.com/
Transkript
Terapin portalla yansımayı sunar.
Hepimizin gerçekleştirmek istediği hedef, yaşamak istediği bir hayat var.
Aslında ne yapmamız gerektiğini biliyoruz.
Daha fazla çabalamamız, çalışmamız gerektiğinin farkındayız.
Ama bir türlü o masanın başına geçemiyoruz.
Bizi sürekli tembelliğe iten bir dirençle karşı karşıyayız.
Bu direnç hayatın her günü peşimizde.
Sabah bizi yataktan kaldırmıyor, masaya oturtmuyor, dışarı çıkartmıyor.
Tek amacı bizi pasifize etmek.
Steven Pressfield ismindeki bir yazar, bizleri tembelliğe iten ve işlerimizi yapmamızı engelleyen bu güce...
Ve yazdığı kitapta bu direnci açıklayıp hayatımızı zorlaştıran tembelliğimizden nasıl kurtulabileceğimize değinir.
Ve ben de sizlere bu podcast'ta bu kitaptan bahsetmek istiyorum.
Yazarın dirençten ne kastettiğini anladık gibi.
Direnç kısaca bizi tembelliğe iten ve yapmamız gereken işi engelleyen psikolojik bir güçtür.
Ama bu direncin özellikle ortaya çıktığı durumlar vardır.
Diyelim ki toplumdaki normların aksine kendi yolunuzda yürümeye çalışıyorsunuz.
Sanatçı veya işte bir yazar olmaya çalışıyorsunuz mesela.
İşte böyle bir karar aldığınız andan itibaren direnç tüm gücüyle size saldırır.
O işe uygun olmadığınızı, herkes gibi sıradan bir işe devam etmenizi size öğütler.
Veya girişimci olmak istiyorsunuz.
İş kurmak, bir startup başlatmak istiyorsunuz.
Direnç yine böyle riskli senaryolarda üstünüze atlar.
Size bu girişiminizin aslında iyi bir fikir olmadığını ve batacağını söyler.
Pasifliğe ve herkes gibi olmaya yeter.
Bu gücü şeytan ayartması gibi de düşünebilirsiniz.
Oldukça sinsidir çünkü.
Sizin tam en zayıf yönlerinize ve komplekslerinize saldırır.
Kendinizden utanan, çekingen biriyseniz direnç tam bu noktadan size darbesini yapar.
Yazmak istediğiniz o kitabı veya çekmek istediğiniz o içeriği görür görmez kendinizi yetersiz hissettirmeye çalışır.
Varlığınızdan utanmanızı ister.
Sonuçta direncin tek bir amacı vardır.
Sizi tembel birine dönüştürmek.
Eylemsiz kılmak. Ve birini eylemsiz kılmanın en kolay noktalarından birisi o kişinin korkularına oynamaktır.
Ve maalesef bizler bu dirençle savaşabiliriz ama onu asla yenemeyiz.
İster 90 yaşına kadar muhteşem disiplinle çalışan birisi olun.
Direnç yine gelir ve 90 yaşında sizi tembelliğe hapsetmek ister.
Aktör Henry Fonda 75 yaşında bile çıkacağı sahne performanslarından önce korkudan kusarmış.
Düşünseniz adam... 50 yıllık aktör, binlerce sahne almış ama yine de dirençten kurtulamıyor.
Sahneye çıkmadan önce bu güç onu korkutup sahneye çıkmaktan uzaklaştırmaya çalışıyor.
Dirençle mücadelemiz her gün her saniye devam eder.
Onu asla tam olarak yenemeyiz.
Her gün onunla tekrardan savaşmak gerekir.
Ve direnç bir işe yeni başlayanların yanında bitiş çizgisine yaklaşmış.
Başarıya ramak kalmış insanlara karşı da şiddetini artırır.
Örnek verelim. Odisea destanını artık bilmeyenimiz yok.
Christopher Nolan sağ olsun herkes bu destan hakkında kabaca bir bilgiye sahip.
Bu destanda Odysseus ülkesine, evine ve ailesine kavuşmaya çalışan bir kahraman olarak karşımıza çıkar.
Ve bir seferinde Odysseus'un vatanına ulaşmasına ramak kalmıştır.
Ve tam o sırada direncin gücüne kapılarak kısa bir kestirme yapar uykuya dalar.
Ve uyuduğu sırada gemisinden bir kişi Odysseus'un çantasını karıştırmaya başlar.
Bu çantanın içinde Odysseus'un özenle sakladığı şiddetli rüzgarlar bulunmaktadır.
içinde altın bulunduğunu sanarak açar ve serbest kalan şiddetleri rüzgarlar, hedefe tam varmak üzere olan Odysseus'un gemisini yoldan saptırır.
Başarıya çok yakınlaştığımız sırada bu başarıyı sabote edecek güçler bize son vuruşlarını yapmaya çalışır.
Bitiş çizgisine ulaşmak için o çizgide bizi bekleyen direnci de yenmek gerekir.
Direnç kendine müttefik toplamayı sever.
Müttefik derken diğer insanlardan bahsediyorum.
Bir hedefiniz var diyelim. Bu hedefinizi diğer insanlarla paylaştığınızda bir heves kaybı hissedersiniz.
Çünkü insanlar sizin hedeflerinize sizin inandığınız kadar inanmaz.
Bazen dalga geçerler, bazen ciddiye alırlar, bazense sahte olduğunu belli eden destekleyici laflar ederler.
O yüzden hedefinizi başkalarıyla paylaşmayın denir.
Hedefimizi diğerleriyle paylaştığımızda onların negatif enerjisi hedefimize sıçrar.
O hedefle kurduğumuz kişisel bağın büyüsü zarar görür.
Hedefimiz için çaba göstermek içimizden gelmez ve nihayetinde direnç bu savaşı kazanmış olur.
Eğer bu gücü sanmak istiyorsak bunun yöntemlerinden birisi hedeflerimize dair ketum birisi olmaktır.
Öyle herkese ne yapmak istediğimizi söylememektir.
Direncin en çok sevdiği tabiri ertelemektir.
Ertele. İki saat sonra yaparsın.
Yarın yaparsın. Oysa ertelemek döngüselliğe kapı açar.
Yani yarını ertelediğimiz bir işin zamanı geldiğinde onu tekrar yarını erteleme olasılığımız giderek artar.
Zincirlenen erteleme kararları sonsuzluğa yakınsar.
Ve sonuç olarak o yapmak istediğimiz şeyi asla yapamamış oluruz.
Aslında birçok zararlı alışkanlığımız veya bağımlılığımız bir yandan bu direnç kavramıyla bağlantılıdır.
Yapmamız gereken işi yapmayız, oturur boş boş düşünürüz ve bu sırada ayartıcıların tuzağına düşeriz.
Canı sıkılan birisi gün boyunca cinsellik üstüne düşünebilir veya bu can sıkıntısını alkolle, abur cuburla geçiştirmeye çalışabilir.
Günlük hayatta durduk yere çıkardığımız dramalar bile dirençle ilişkilidir.
Aylaklık eden bir kişi, bu boşluk hissine o kadar dayanamaz ki, iyi giden bir ilişkisinde problem çıkartıp o ilişkiyi sabote edebilir.
birbirine katıp gereksiz yere drama çıkarabilir.
Can sıkıntısını. Yapması gereken işle çözmek yerine böyle toksik bir yolu tercih etmiştir.
Ama tüm bunlardan da öte direnci belki de En tehlikeli tarafı, insanda bıraktığı o huzursuzluk ve mutsuzluk hissidir.
Tembellik yaptığımız günleri bir düşünün.
Gece yatağa girdiğinizde o huzursuzluk hissi sizi yer bitirir, çürümüş hissedersiniz, içiniz rahat etmez.
Bir de tam tersini düşünün.
Tembelliğinizi yenip iyi işler çıkardığınız günler yatak adeta bir ödül gibi hissettirir.
Yastığa kafanızı koyduğunuzda vücudunuz, beyniniz, vicdanınız, her bir dokunuz rahatlamış halde olur.
En güzel uykular birimli geçirdiğimiz günün gecelerinde yaşanır.
Direncin bizi çürüten taraflarında...
O içimizde oluşturduğu huzursuzluk hissidir.
Tembellik ederek yanlış yaptığımızı, kendimizi heba ettiğimizi içten içebiliriz.
Direnci hep tembellik kavramıyla ilişkilendirdik.
Oysa direncin bir diğer besin kaynağı korkudur.
Sizi korkutan ama karakter gelişiminiz için yapmanız gereken olaylar karşınıza çıktığında bir zinciri hapsolmak misali sizin hareket etmenizi engeller.
Zamanında sosyal anksiyeteden mustarip olduğumu podcastlerde defalarca anlattım.
Ve hayat bu anksiyetimi sınayan bazı senaryoları bana sunmuştu.
Youtube kanalım yükseldiğinde bazı üniversitelerden seminerler için konuşmacı davetleri alıyordum.
Anksiyetimi bir teste sokmak, hatta onu yenebilmek için muhteşem fırsattı bu konuşmalar.
Ama bana bu konuşma davetleri gelir gelmez muhteşem bir direnç hissettim.
Sanki bazı güçler beni o konuşmaya göndermek istemiyordu.
Ve kararlıydı bu güçler.
Ta ki o direncin sesini kısıp robotik bir şekilde korkularımın üzerine gittiğimde anksiyetimin ciddi ölçüde azaldığını gördüm.
Yaşamınıza bakın. Sizi geliştirecek ama korktuğunuz bir olayla karşılaştığınızda o korkunuzla yüzleşmek ilk başta imkansız gibi gelir.
Bu işi beceremeyeceğinizden eminsinizdir.
İşte bu eminliği size yaşatan dirençtir.
Gelişimin üstündeki en büyük engeldir bu.
En iyi kariyerlere sahip insanların ortak noktası.
Devamlı korkularının üstlerine gitmesidir.
Bir oyuncu yapmaktan korktuğu rol...
Bir yazar yazmaktan korktu hikayeyi yazınca efsane olur.
Bir şeyden korkuyorsak bu korku o şeyi yapmamız gerektiği anlamına gelir.
Direnç temelde psikolojiktir ve psikolojik problemlerimizle tek başımıza mücadele etmek zorunda değiliz.
Bir uzmanın yardımı sandığınızdan çok daha etkili olabilir.
Eğer terapiye ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız sizlere hem şahsen kullandığım ve adım 30 koduyla da %30 indirime sahip olacağınız terapinden bahsetmek istiyorum.
Terapin sizlerin ruhsal, bedensel ve zihinsel ihtiyaçlarınıza yönelik iyi oluşunuzu.
Bünyesindeki uzmanların desteğiyle sağlayan bir dijital sağlık platformudur.
Altyazı M.K.
Danışanların yorumlarını inceleyip size en uygun olanını seçebiliyor ve her bütçeye uygun paketlerden devam edebiliyorsunuz.
Podcast'imize özel bir indirim kodumuz da bulunmakta.
Adım 30 koduyla ilk terapi seansın 15 gün boyunca %30 indirimli.
Terapine dair link ve indirim kodumuzu bu bölümün açıklama kısmına bıraktım.
Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.
Bu dirençle hepimiz her gün mücadele ediyoruz.
Peki onunla mücadelenin en etkili yöntemi nedir?
Pressfield bu noktada iki tabirin ayrımına dikkat çeker.
Amatör ve profesyonel.
Her işin bir amatörü vardır bir de profesyoneli.
Amatör yaptığı işe bir hobi olarak bakar.
Profesyonelse yaptığı işi ciddiye alır.
Amatör bir işi yapmak istediğinde veya hissettiğinde yapar.
İlham gelmesini bekler.
O masaya sadece canı oturmak istediğinde oturur.
Profesyonelse ilham perisinin o masaya oturunca kendiliğinden geleceğini bilir.
Canı istemese bile soğukkanlı bir şekilde o masaya oturur ve işini yapar.
Bir gün ünlü bir yazara sormuşlar.
Yazılarını nasıl bir sistemle yazıyorsun?
İlham gelmesini mi bekliyorsun yoksa bir program mı?
var mı diye. Ve yazar şöyle cevap vermiş.
Ben sadece ilham geldiğinde yazarım.
Ve o kadar şanslıyım ki ilham her sabah hiç aksatmadan saat 9'da geliyor.
Yazarın bu cevabı anlatmak istediğimizde çok güzel özetler.
Yazar öyle boş boş dolanıp ilham perisinin ona gelmesini beklemez.
Bir profesyonel gibi her sabah saat 9'da işinin başında olur.
Zaten o masaya bir kere oturdu mu ilham kendiliğinden o masaya uğrar.
Özellikle yazarlık gibi yaratıcı işlerde o spontane gelen mistik ilham gücünden bahsedilir.
Evet ara sıra insanın zihnine muhteşem...
bir çalışma şevki gelebilir.
Ama en iyi yazarlar sadece bu periyle en sık görüşenler değil, aynı zamanda bu periyle denk düşmek için masa başına en sık oturanlardan çıkar.
Başarılı olmak için yaptığımız işte profesyonel olmalıyız diye düşünebilirsiniz.
Oysa profesyonellik başarıdan da bağımsızdır.
Bir iş yapıyorsan direkt profesyonel olmak zorundasındır zaten.
Haftanın her günü veya çoğu günü o işle uğraşmak zorundayız.
Sonuçta bu işten para kazanıyoruz.
Zor zamanlarımızda hasta olduğumuzda, depresyondayken yine de bu işe gidiyoruz.
Hayatımızın ciddi bir kısmını direkt bu iş kaplıyor.
Yani bizden yaptığımız işte amatör olmayı seçersek bu sadece her şeyi daha zor bir hale getirmiş olur.
Daha başarısız oluruz, daha az para kazanırız.
ve ironik bir şekilde işimizden daha az keyif alırız.
Amatör bu işten keyif almaya odaklandığı için canı istediği zaman çalışır ve bu sistem ters tepeceğinden alması gereken keyfi de tam olarak alamaz.
Ara sıra güzel işler ortaya koyabilir ama bir devamlılığı olmadığı için kariyeri hep bir sallantı halindedir.
Profesyonelse o işi yapmayı canı istemediği zamanlarda bile kendini bir şekilde masaya oturtur.
Yaptığı işten keyif almak ister tabii ki.
Ama birinci önceliği o işi büyütmektir.
Ödemesi gereken faturalar olduğunu bilir.
işi sever. Ama o işi haddinden fazla romantize edip hayatın gerçeklerine kör bir hale getirmez kendini.
Kendimize soralım. Yaptığımız işe amatörce mi yoksa profesyonelce mi yaklaşıyoruz?
Sadece canımız istediği zamanlar mı çalışıyoruz?
Amatörler fazlasıyla duygusaldır.
Birisi yaptıkları iş hakkında kötü bir şey söyledi mi veya eleştirildi mi hemen alınırlar.
Profesyoneller bu açıdan kalın derili insanlardır.
Eleştiriden işine yarayacak kısımları alır ve devam eder.
Mevzuyu kişiselleştirmez.
Podcast'in kalan kısmında biraz kişisel hikayemden ve kendi görüşlerimden bu bağlamda bahsetmek istiyorum.
Geçtiğimiz günlerde durduk yere tembellik yaptım ve aşırı düşündüğüm bir gün geçirdim.
Tembellik yapmaya da hiç ihtiyacım yoktu aslında.
Yapılacak onca işim olmasına rağmen yan gelip yattım.
Peki dinlenmiş veya deşarj olmuş hissettim mi?
Hayır, tam tersi tembelliğim tembelli çağırmıştı.
Daha yorgun ve uyuşuk hissetmiştim o günün sonunda.
Deşarj dediğimiz olay.
İyi bir çalışmanın sonunda yaptığımız tembellikler de ortaya çıkar.
Öyle işimiz varken yaptığımız tembellikler sadece vicdan azabı çektirir bize.
Ense yaptığım bu günün ertesinde yine çok geç bir saatte uyanmış ve tembelliğime devam etmiştim.
Artık hani bu halimden midem bulanıyordu.
Kötü hissediyordum ama bir türlü o çalışma masasına kendimi oturtamıyordum.
Direnç çok fazlaydı. En son tıpkı bir robot gibi kendimi o masaya oturttum ve hiçbir şey düşünmedim.
Ne tembelliğimi ne yapılacak işlerimi.
Hiçbir şeyi. Sadece masaya geçip yapmam gerekeni bir robot duygusuzluğuyla yapmaya başladım.
Ve sadece bir iki saat sonra önceki halime kıyasla inanılmaz derecede iyi hissettiğimi fark ettim.
Demek istediğim şu. Çalışmak biz insanlara iyi geliyor arkadaşlar.
Bir şeyin ucundan tutmak, bir şeyler yapmak bizi besliyor.
Biz genelde tam tersini yapıyoruz.
Çok düşünüyoruz ve az yapıyoruz.
Emin olun az düşünüp çok yapmaya başladığınızda hayat daha keyifli bir hale geliyor.
Şöyle ki eğer gerçekten ciddi bir derdiniz varsa ve bu derdinizi meşguliyetinizle örtmeye çalışıyorsanız bu meşguliyet dinamiği bir yerde patlayabilir.
Ama şundan eminim ki bizim günlük hayatımızdaki birçok sıkıntımız yapmamız gereken işleri erteleyip tembellik ettiğimiz için var.
O evi toplamadığımızda, o alışverişi yapmadığımızda veya o işi bitirmediğimizde tüm bunlar yük olarak zihnimizde birikiyor.
Ve anı kaçırıyoruz. Yaşamdan keyif almıyoruz.
Tembelliğimin ikinci gününde robotik bir şekilde o masaya oturduktan sonra gece yatağa girdiğimde hayatımın en iyi uykularından birisine uyudum.
Üstelik günüm o kadar verimli de geçmemişti.
Yarısını heba etmiştim.
Ama en azından günün kalan kısmında elinden geleni yapmanın verdiği vicdani bir rahatlık vardı.
Direnci yenip yapmanız gereken işi yapmak muhteşem hissettiriyor ve yaptığımız işten keyif almamızı sağlıyor.
Ama olayı da şurada. O işten keyif almaya odaklandığında ters tepiyor.
Onun yerine o işi iyi yapmaya odaklanıp keyfi kendi halinde bırakmak gerekiyor.
Keyif almak kendiliğinden ortaya çıkması gereken bir şey.
Değindiğimiz o amatör-profesyonel ayrımına geri dönelim.
Bir işin amatörlerinin önceliği keyif almaktır.
Canları istediği zaman çalışırlar.
Ama profesyoneller o işten nefret ettikleri zamanlarda bile oturur çalışırlar.
Mike Tyson'ın bu konu hakkında...
hakkında çok güzel bir sözü vardır.
Disiplin, nefret ettiğin bir işi sanki o işe aşıkmışsın gibi yapmaktır der.
Dünya üzerinde disiplinin bundan daha iyi bir tanımı olamaz herhalde.
Nefret ettiğin bir işi sanki o işe aşıkmışsın gibi yapmak.
Yani direnciye inip işin başına oturmaktan bahsediyor.
Direnci neden yenmek zorundayız?
Çünkü direnç bizim sadece daha üretken bir insan olmamızı sağlamaz.
Ayrıca kendi yolundan yürüme cesaretini göstermemizi de sağlar.
Bizler ne zamanki sürüden sıyrılıp yeni bir işin ucundan tutmak istesek, sadece kendi içimizdeki dirençle değil, başka insanların ve dış dünyanın dirençleriyle de karşılaşırız.
Yakınlarımız o işin bize uygun olmadığını söyleyebilir, bize güvenmeyebilirler.
Hepsini geçtim. Şu anki modern dünyanın bize sunduğu birçok şey, başlı başına bir direnç örneğidir.
Modern dünya bizi genellikle şu iki ruha haline sokar.
Öfke ve uyuşukluk.
Ülke haberlerine bakar öfkelenirsin.
Sosyal medyada takılır uyuşursun.
Ardından ekonomiyi düşünür öfkelenir ve sonra futbol izler uyuşursun.
Direncin de en çok sevdiği iki ruh halidir.
Öfke ve uyuşukluk. Çünkü öfkeli ve uyuşuk bir insan doğru dürüst bir iş yapamaz ki.
Gün boyu aylaklık eder. Bizler her gün kendi içsel dirençlerimizin yanında dünyanın dışsal dirençleriyle de mücadele ederiz.
O yüzden dürüst olmak gerekir ki dirençle mücadele etmek gerçekten zor bir şeydir.
Kimse kolay bir şey olduğunu iddia edemez.
Fakat başka çaremiz de yoktur.
Yenilgiyi kabul etsek istemediğimiz bir hayatın içine sürüklenir, bizim yerimize karar alan insanların kölesi oluruz.
İçimizdeki yaratıcı enerjiyi kendi yolumuza kanalize etmediğimiz zaman bu enerji içimizde patlayıp bizi zararlı alışkanlıklara bile yönlendirir.
Alkol, sosyal medya, fast food gibi birçok bağımlılığın temelinde dirence yenilmiş insanın tembelliği ve can sıkıntısı yatar.
Enerjisini yaratıcı bir işe aktarmak yerine sadece aynaklık eder.
Ve içinde biriken o enerji...
O can sıkıntısı da çıkış yolunu zararlı alışkanlıklarda bulur.
Geçenlerde Andrew Huberman'ın podcastini dinliyordum.
Ve Huberman podcast çekmeye başlamadan önce epey kararsız ve sancılı bir süreç yaşadığından bahsediyordu.
Arkadaşları podcast işinin kendisine uygun olmadığını söylüyorlarmış zamanında.
Huberman bu süreçte kendinden de şüphe duyduğunu belirtiyor.
Ama içinde bitmek bilmeyen bir anlatma enerjisi varmış.
İnsanların karşısına çıkıp onlara bilgi vermeye dayalı bir enerji içinde o kadar birikmiş ki en son patlayacak kıvama geldiğinde artık yeter deyip podcast işine başlamış.
Kendi içerik üreticiliği hikayemi düşündüğümde benzer örüntüleri görüyorum.
Çevreme içerik üretmek istediğimi genelde söylemezdim.
Ama kendimden şüphe ettiğim çok anlar oldu.
Sesimi, anlatış şeklimi baya baya başarısız buluyordum.
Tüm bunlara rağmen içimde bitmek bilmeyen bir anlatma isteği vardı.
O enerji o kadar patlamak üzereydi ki en son kötü yaptığımı bilerek içerik üretmeye başladım.
Ve devamı geldi. Şunu söylemeye çalışıyorum.
Sizin de içinizde ne yapmanız gerektiğini söyleyen bir enerji illaki vardır.
Bu müzik, spor veya sanat konusunda bir uğraş olabilir.
Ve direnç de en çok kendi yolumuzdan gitmek istediğinde önümüzde bilir.
Eğer o direnci yenemezsek, biriken enerji bizi yanlış alışkanlıklara ve pişmanlıklarla dolu bir yaşama sürer.
Dirençle mücadelenin en anlamlı tarafı, kendi yolumuzdan gitme cesaretini gösterdiğimiz zaman ortaya çıkar.
Direncin en büyük silahı bağımlılıklardır.
İçimizdeki yaşam enerjisini zararlı alışkanlıklara akıtıp bizi sömürmek ister.
Ve tüm bağımlılıklar da bizden şu gerçeği gizlemeye çalışır.
Bir gün öleceğimiz gerçeği.
Ve bir gün öleceğimiz gerçeğinin de anlatmak istediği tek bir şey vardır.
Zamanını boşa harcama.
Bu dünyada zamanımız kısıtlı arkadaşlar.
Üstelik hepimizin yaşlanınca öleceğinin garantisi de yok.
Yarınımızın bile garantisi yok.
Ve bir gün ölüm kapımızı çaldığında gözümüzü arkada bırakmayacak etmenlerden birisi bu hayatta verimli bir işin ucundan tuttuğumuzun farkındalığıdır.
Her gün bu dirençle savaşmak zorundayız.
Fakat her gün bir savaşa uyandığımız hayat fikri biraz bezdirici değil mi?
Neden hep hayatı savaş olarak görmeliyiz ki?
Dirençle savaşmak bir taraftan aşırı keyifli ve anlamlı hissettiriyor.
Hatta savaştan ziyade dansa daha yakın bile denebilir.
O direnci kırıp masaya oturduğunda ve bir akış haline girdiğinde muazzam hissediyorsun.
Dark Knight filminde bir sahne vardı ya hani.
Batman Joker'e beni öldürmek mi istiyorsun diye sorduğunda Joker ne senin öldürmesi sen beni tamamlıyorsun demişti.
Direncede böyle bakmak lazım.
Hayatımız boyunca savaşacağımız ama nihayetinde bizi tamamlayan bir güç.
Bu podcastlik benden bu kadar arkadaşlar.
Kendinize iyi bakın ve bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
