
Bir Şeyleri "Zahmetsiz" Yapabilmek | Wu Wei Felsefesi
22 Haziran 2026 · 19 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Amazon Prime Day 22-29 Haziran! Bu fırsatlarla yerinde duramayacaksın. Hemen keşfet!
Transkript
Amazon portalla yansımayı sunar.
Cem Yılmaz stand-up'larını seven birisiyim.
Fakat birçok insan gibi ben de son yıllardaki performanslarının eskiye nazaran bir tık düşük seviyede olduğunu düşünenlerdenim.
Geçenlerde özellikle son stand-up'ını izledikten sonra bunun üstüne düşündüm.
Cem Yılmaz'ın eski gösterileri tekrar tekrar izlenebilecek derecede bağımlılık yapıyorken yenileri neden aynı hissiyatı yakalayamıyor?
Bazı insanlar bunu Cem Yılmaz'ın sınıf atlaması sonucu o burjuva kesime dahil olmasında, yani tırnak içinde halktan kopmasında buluyordu.
Doğru olabilir ama bana sorarsanız bunun sebebi başka.
Arkadaşlar Cem Yılmaz'ın stand-up'larında artık spontanelik yok.
Kendisi bir skripten okuyormuş hissiyatı veriyor son gösterilerde.
Belirli bir şemayı izliyormuş gibi.
Oysa önceki gösterilerin en keyif verici kısımları kendisinin seyircilerle laf dalaşına girdiği ve o an spontane gelişen espriler yaptığı kısımlardı.
Bu yeni gösterilerde o seyirciyle etkileşimi ve doğal gelişen hazır cevap esprileri göremiyoruz.
Bu durum bana aşırı planlı olmanın lanetini hatırlatıyor.
Eğer yaptığımız işte aşırı planlıysak ve spontaneliğe hiç yer vermiyorsak aslında büyüyü de kaçırmış oluyoruz.
Cem Yılmaz örneğinde bunu seyirciyle etkileşim açısından verebiliriz.
Fakat farklı farklı birçok örnek de var.
Mesela bir futbol takımı istediği kadar taktik yapsın ve maç içinde bu taktiğe sadık kalsın.
Öyle bir an gelir ki taktik işe yaramaz ve her futbolcunun özgürce gelişen ve taktiğe bağlı kalmayan taraflarını göstermesi gerekir.
Sanırım bu durumu spontane ifadesinin yapabiliriz.
Yanında çabasızlık ifadesi de özetliyor.
Çabasızlık yani bir şeylerin kendiliğinden gerçekleşme hali.
Bir açıdan büyüleyici değil midir bu çabasızlık hali?
Daha geçen gün Messi'nin Dünya Kupası'nda head trick yaptığım maçın özetini izliyordum.
Ve izlediğim videonun yorumlarında bir örüntü vardı.
İnsanlar Messi'nin bu golleri sanki...
Çok kolaymış gibi atmasından söz ediyordu.
Messi saha içinde bir kasıntı halinde değildi.
Top onun ayağına kendiliğinden geliyor ve yine kaleye kendiliğinden gidiyor gibiydi.
Sanıtın üstün bir şekilde icra eden herkes de bu çabasızlık halini görüyoruz aslında.
Şu an YouTube'a Picasso yazarsanız siyah beyaz bir kamerada kendisinin resim yaptığı videoyu görürsünüz.
Bu videoyu fırsat bulursanız bir izleyin derim.
Picasso fırça darbelerini atarken o kadar rahat ve çabasız ki.
Her bir fırça darbesi adeta yağmur yağması veya güneşin açması gibi doğal ve zahmet.
Birkaç gün önce gittiğim Fazıl Say konserinde yine benzer bir durumu gözlemledim.
Fazıl Say Mother Earth konçertosunu çalıyordu ve ben de bu sırada piyanistin el hareketlerini izleme fırsatı yakaladım.
Adamın elleri durmuyordu. Sanki spor yapıyormuş gibi devamlı bir tempo ve hareket halindeydi.
Üstelik Fazıl Say sadece piyano tuşlarına değil, tuşların arkasındaki tellere de ellerini koyup sesi manipüle ediyordu.
Sadece ellere odaklandığımda bu eserin çalınması inanılmaz zor ve yorucu bir piyano bestesi olduğunu fark ettim.
Sonra bir de sanatçının yüzüne baktım.
Fazıl Say'ın suratı sanki dünyanın en kolay ve keyifli işini yapıyormuş gibiydi.
Çalarken gülümsüyordu, kendinden geçiyordu.
Size verdiğim tüm bu örneklerdeki ortak nokta egonun ortadan kaybolması, kişiliğin çözülmesiydi.
İcra eden kişi kim olduğunu, nerede olduğunu, insanların onun hakkında ne düşündüğünü umursamıyordu.
Ve en önemlisi dışarıdan baktığımızda epey zor gözüken bir işi zahmetsizce yapıyordu.
Şu ana kadar sanatçı ve sporculardan örnek verdim.
Ama bizim kadın milli voleybol takımımızdan bahsetmemek olmaz.
Ve daha geçen gün kadın milli voleybol takımımız uluslar liginde Fransa'yı 3-0 yendi.
Ve bu galibiyetin kendisinden daha büyüleyici olan takımın galibiyeti zahmetsizce ve rahat göstermesiydi.
Kızlar sanki antrenman maçına çıkıyor gibilerdi.
Bizim takımı maçlarını izlemek gerçekten keyifli arkadaşlar.
Melisa Vargas'ın servisleri olsun, Cansu Özbay'ın pasları veya İlkin Aydın'ın smaçları olsun.
O topun oradan oraya gidişini izlemekten keyif alıyorum.
Daha önce... voleybolla pek alakası olmamış benim için bile ilgi çekici bir spora dönüştü.
Ve takımın en çok sevdiğim özelliği zor şeyleri zahmetsizce yapıyormuş gibi göstermeleri.
Bizlerin de günlük hayata... En çok aradığı kavramlardan birisi bu zahmetsizlik çünkü.
Ürün satın almak istiyoruz, internete giriyoruz ve eğer bir indirim yoksa o ürünü almak bir nebze külfet geliyor.
Ama bu podcast'imizin sponsoru da tam burada devreye giriyor.
22-29 Haziran tarihleri arasında Amazon Prime Day'in muhteşem indirimleri var.
Dili ki Amazon'un geçen Kasım ayında gülümseten Kasım fırsatlarıyla beraber ne kadar güvenilir bir e-ticaret platformu olduklarını kanıtlamalarından sonra bu yeni fırsatlarını da kaçırmayın derim.
Amazon Prime Day için linkimizi bu podcast'in...
açıklama kısmına bıraktım. Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.
Çabasızlık dedik. Kendiliğinden gelişen ve spontan olan süreçler dedik.
Ve bu kavramların Taoizm felsefesinde bir karşılığı var aslında.
Wu Wei. Türkçe'ye farklı çevirileri var bu kavramın.
Eylemsizlik, eylemsiz eylem veya zorlanmadan yapılan eylem diye çeviriler bulunmakta.
Ama benim bu kavram için en çok içime sinen çeviri zahmetsiz eylem.
Wu Wei Taoizm felsefesinin bünyesindeki bir konsepttir ve size biraz önce verdiğim tüm gerçek iş örneklerini Wu Wei kavramıyla açıklayabiliriz.
Wu Wei'in detaylarına geçmeden evvel Taoizm hakkında kısa bir hatırlatma yapmak istiyorum.
Taoizm felsefesiyle ilk tanışanların sorduğu soru şudur.
Tao ne demektir? Ve bu soruyu araştırır araştırmaz o malum cevapla karşılaşırlar.
Tao kelimelerle açıklanamayan, hissedilerek deneyim edilen bir kavramdır.
Tao'nun kelimelerle yapabileceğimiz hiçbir tanımı yoktur.
Yaşamın hakikat enerjisidir diyeceğim ama yine kelimelerle anlatmaya çalışmış oluyorum böylece.
Kısaca tanımsızdır. Ve Wu Wei felsefesi içinde benzer bir durumu işaret edebiliriz.
Wu Wei her ne kadar tanım olarak zahmetsizlik gibi anlamlara gelse de tanımları sıkıştıramayacağımız bir yapıya sahiptir.
Bir sabah kalkarsın ve yataktan inanılmaz kolay bir şekilde ve uykunu almış bir halde kalkarsın.
Arkadaş sohbetlerinde hiç zorlanmadan mükemmel espriler yapar herkesi güldürürsün.
Yapman gereken işin başına oturduğun an saatler su gibi akıp gider.
Sen de özel kendi hayatında illaki Wu Wei deneyimini yaşadın.
Sana külfet gelen o işleri yaparken birden zahmetsizlik hissettin.
O yüzden biliyorsun aslında ne anlama geldiğini.
Ve ben de sizlere bu podcastta Wu Wei felsefesinden bahsetmek istiyorum.
Gerek Taoizm'de gerek de Wu Wei'de doğaya sıkça atıf yapıldığını görürüz.
Doğanın bir kontrol ihtiyacı duymadan kendi kendine varoluşunu sürdürebilmesinden sıkça bahsedilir.
Doğada bir şey olacaksa olması gerektiği zaman olur.
Doğayı zorlayamazsın. Bir çiçek eğer açacaksa açacak zamanı gelmiştir.
Bir tohum ekmen için gereken koşullar bellidir.
Değiştiremezsin. Doğanın bir ritmi vardır ve bu ritmi kontrol edemezsin.
Bu ritim tıpkı daha önce bahsettiğimiz spontanelik kavramı gibi kendiliğinden gerçekleşir.
Aşırı hırslı bir çiftçi daha çok kar etme katına arazisindeki bitkileri daha fazla sulamaya, daha fazla bitki ekmeye ve biçmeye başlar.
Doğayı o kadar boyunduru altına almaya çalışmıştır ki en son tüm ektikleri verimsiz bir şekilde ölür gider ve arazisi bomboş kalır.
Ve o an çiftçi hırsının bile doğayı kontrol edemeyeceğini anlar.
Her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği diye bir söz var ya, işte çiftçinin yaşadığı durum tam olarak budur.
Veya helikopter bir aileyi düşünelim.
Helikopter aile evladının tepesinde sürekli uçuşup çocuğunun yaptığı her hareketi kontrol etmeye çalışan aile tipidir.
Ve bu ailelerin çocukları bir yerde patlar.
Ters teper ve tüm o kontroller boşa gider.
Bu vey bir şeyleri kontrol etme çabamızın nafileliğine odaklanır.
Tavizli ve Doğu felsefesi dediğimizde İki figür özellikle dikkatimizi çekiyor.
Lao Tzu ve Confucius.
Ve bu iki figür her ne kadar gerek tasvir olarak gerek de coğrafi olarak birbirlerine epey yakın gözükseler de aralarında önemli bir fark vardır.
Confucius erdem kavramı üstüne düşünmüş ve nihayetinde şu sonuca varmıştır.
Kasıtlı olarak iyiliği tercih et ve çevreni de iyiliğe yönelt.
Dünya ancak böyle kurtarılır.
Ama Lao Tzu'ya geçersek böyle bir düşünce göremiyoruz.
Lao Tzu dünyayı kurtarılacak bir yer olarak görmez.
İnsanları da kendimizi de iyilik için zorlamamızı uygun bulmaz.
Çünkü ona göre bir insan bir şeye zorlandığı an...
doğanın işleyişine karşı çıkılmış olunur.
Kişi kendi fikrinin iyi ve doğru olduğunu varsayar ve kendi görüşünü kabul etmeyen insanları yanlış tarafta görüp onlara ideolojisini zorla dayatmaya çalışır.
İdeolojiler temelde hakikati çözdüğünü iddia eden insanlardan oluşmaktadır.
Doğu felsefesinde keşfedilmeyi bekleyen ve insan tarafından çözülebilen bir hakikat kavrayışı yoktur oysa.
Onlara göre yaşam çözülmesi gereken bir bilmece değildir.
Laotusu ve savunduğu Wu Wei felsefesinin kendimizi ve çevremizi iyiye zorlamamak gerektiğine dair tartışmalı bir görüşü var.
Çünkü bize hep ne öğretildi?
Biz eğer kendimizi iyi olmaya zorlamazsak, ihtiraslarımızı ve arzularımızı kontrol etmezsek onlar bizi kontrol eder ve ele geçirir.
Nihayetinde kötü ve zararlı bir insana dönüşürüz.
Wu Wei'in tartışmalı tarafları tabii ki bulunmakta.
Bunlara podcast'in sonlarına doğru değineceğiz.
Şimdilik devam edelim. Bir şeyi zorlamanın ters tepmesi veya İsmet Özel'den alıntı yaptığım gibi her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği.
Günlük hayatımızda bu zorlama, ters etme mevzusuna o kadar fazla örnek verilebilir ki.
Mesela geçen internette nasıl karizmatik olunur diye bir video görmüştüm.
Epey de izlenmişti video. Ama şöyle bir durum var.
Bizim bir insanı karizmatik bulmamızı sağlayan şey o kişinin karizmasını zahmetsizce göstermesi.
O kişi internetten videoları izleyip nasıl karizmatik olurum diye düşünmüyor.
Doğal ve içten bir karizması var.
Eğer o kişide biz kasıntı ve suni bir karizmatik gözükme kaygısı görseydik o andan itibaren karizması kaybolurdu.
İnternetteki bu nasıl karizmatik olurum videoları da bir açıdan kendisiyle çelişen bir yapıda bunu demek istiyorum.
Nasıl karizmatik olurum diye araştırma yapmak karizmatik bir şey değil çünkü.
Burada anahtar nokta ego kavramı.
Bizler egomuz yani benliğimiz üstüne düşündükçe benliğimizle aramızdaki bağı o an koparmış oluyoruz aslında.
Örnek vereyim biraz kafamıza daha iyi otursun.
Lisede dershane giderken Ankara'nın Kızılay sokaklarında her daim başıma gelen bir durum vardı.
İnsan kalabalığı içinde yürüyordum, yanımdan insanlar geçiyordu ve ya karşımdaki kişi ya da ben istemsizce birbirimize yol veriyor ve yürümeye devam ediyorduk.
Fakat ben ne zamanki o an yürüyüş eylemi üstüne düşünsem, adımlarımı, karşıma birisi çıkınca nereye doğru yol vereceğimi, nasıl duraksayacağımı vs.
Bunları ne zaman düşünsem karşımdakiyle çarpışacak gibi oluyordum.
Oysa sadece o yürüme eylemine izin versem ve hiçbir zahmete girmesem zaten bedenim kendiliğinden rotasını buluyor ve kimseye çarpmadan ilerleyebiliyordum.
Küçüklüğümde bisiklet sürerken de benzer bir durumu anımsıyorum.
Bisikleti sürerken üstüne düşünmediğim vakit gayet iyi bir şekilde sürebiliyordum.
Ama ne zamanki bisiklet pedalını, tekerleği, bisikletimin o anki mekaniğini düşünsem ayakların birbirine dolaşıyor ve bisiklet üzerinde dengemi kaybediyordum.
Ego devreye girdiğinde süreçten kopuyordum.
Bir işe odaklanmakta temelde benzer mekanizmada ilerler.
Kitap okuyorsun ve odaklandın gittin diyelim.
O an kitaba odaklandığını düşündüğün an bu fikir zihnine düştüğü an odağını kaybetmişsin demektir.
Ne kadar da iyi odaklandın vay be dediğin an o konsantrasyonun kesildiği andır aslında.
Bu podcastı hazırlamaya başladığım andan itibaren garip bir şekilde bu Wu Wei felsefesiyle örtüşen birçok örnek karşıma çıkmaya başladı.
Geçen podcasttan hatırlarsınız.
Anlamlı tesadüfler veya senkroniste konularından bahsettim.
Ve YouTube'da izlediğim rastgele bir Michael Jackson videosunda sanatçı bu anlattığım konseptten bahsediyordu.
Tesadüfe bakın. Bu belgeselde bir muhabir Michael Jackson'a nasıl bu kadar iyi dans ediyorsun diye sormuştu.
Ve Jackson tek bir ifade kullanmıştı.
Dans etmenin birinci şartı düşünmemektir diyordu.
Düşündüğün an danstaki hareketini yanlış yaparsın demişti.
Karizmayak geri dönelim. Ne demiştik?
Karizmatik olmaya çalışmak ilk başta karizmatik bir şey değildir.
Başka birisiymiş gibi gözüken insanları samimi olarak görmeyiz.
Hani ilişki sayfalarında zamanında durmadan tekrarlanan bir tavsiye vardı.
Diyelim ki bir erkek kızla buluşacak.
Ona verilen tavsiye şuydu.
Sadece kendin ol kanka.
Severse sever, sevmezse sevmez.
Bu sadece kendin ol kanka muhabbeti her ne kadar günümüzde bir espri malzemesi gibi algılansa da aslında doğruluk payına sahiptir.
O erkek kızla buluştuğu zaman bir kasıntı haline girerse, etkileyici ve komik gözükme zahmetine girip kasılırsa, karşısındaki kız bunu fark eder ve samimiyetsizliği görür.
Biz insanlarda samimiyetsizliği sezme özelliği vardır.
Fazıl Say'dan bahsettim size.
Eserini icra ederken ne kadar kendinden geçtiğini ve el alemi umursamadığını söyledim.
Ve YouTube'da Fazıl Say'ın bu eserini çalan başka bir piyanisti gördüğümde aralarındaki farkı anladım.
Bu diğer piyanist çalarken o kadar rolleniyor, gerilip kısılıyordu ki bu kontrol çabası esere de yansımıştı.
Fazıl Say ile aynı parçayı çalsalar da müziğin tınısı farklıydı.
Fazıl Say'ınki kadar içten değildi.
O piyanist belki de eserinden ziyade o eseri çalarken karizmatik görmeye odaklandığı için o zahmetsiz hale girememişti.
Bu hayatın keyfi spontanelikte arkadaşlar.
Plansızlıkta ve düşüncesizlikte.
Çünkü biz bir şeyi istediğimizde ve isteğimizin gerçekleşmesi için kendimizi zorladığımızda aklımıza ilk gelen şey acizliğimiz oluyor.
O istediğimiz şeyi şu an elde edemediğimizin yoksulluğunu çekiyor.
Ve sanki o şeyi elde ettiğimizde her şeyin düzeleceğine inanıyoruz.
Ve bizi andan kuparan da tam olarak bu.
Bir şeyi istemek ve şu an feda edip gelecekte vuntu bulmak.
Sevgilinizle veya bir arkadaşınızla etkinlik planı yapıyorsunuz diyelim.
Bunun raconu nedir? Belli bir plan yaparsın.
Şu gün şu saatte buluşuyoruz ve şunu yapıyoruz.
E gayet makul de bir seçenektir planlı ilerlemek.
Herkesin işi gücü var sonuçta.
Zamanımız kısıtlı. Ama bir sefer tamamen plansız, spontane, öylesine bir etkinlik yapmayı deneyin.
Göreceksiniz ki planlı olanlara kıyasla çok daha keyifli geçecek bu spontane olan.
Planlı bir etkinlikte o tarih yaklaşınca insanın gidesi gelmiyor bazen.
İşler yetişmiyor ve en önemlisi önceden planladığın için etkinliğe karşı bir beklentin oluşuyor.
Eğer etkinlikten sonra bu beklenti pek karşılanmamışsa içine sinmiyor genel olarak.
Ama plansız bir etkinlikte böyle bir olay yok.
Beklenti yok çünkü. Zaten o an alınan beklenmedik bir kararla bir şey yapıyorsun.
Gözünde büyütmeden, kendince kriterler koymadan yaptığın bir etkinlik olduğu için zahmetsiz hissettiriyor ve keyif veriyor.
Arkadaşlarınızla olan sohbetlerinizi düşünün.
Bana göre bu hayatta en keyifli anlardan biri siz samimi arkadaş ortamlarında gerçekleşen sohbetlerdir.
Ve bu sohbetlerin neden bu kadar keyifli olduğunu anlamaya çalışalım.
Bir kere kasıntı bir hal yok.
Kimse rol kesmeye olduğundan daha karizmatik gözükmeye çalışmıyor.
Sohbet belli bir kontrolde ilerlemiyor.
Tamamen spontane. Futbol, siyaset, din, eski anılar, goy goy, tüm bu konular arasında seri ve absürt geçişler yaşanıyor.
Ve en önemlisi egomuz yok.
Arkadaşlarımızla birlikteyken el alem ne der diye düşünmüyoruz.
Arkadaşlarımızdan utanmıyoruz.
Dost meclisinde yaptığımız sohbetlerin bize bu kadar keyif vermesinin altında.
Bu ve felsefesiyle ortak noktalarda buluşması yatıyor.
Bu podcastlerde stoğacılıktan, budizmden, varoluşçuluktan bahsettik.
Ve şu an bahsettiğimiz Wuwei felsefesi olsun.
Yaşam öğretilerinin neredeyse hepsinde göze çarpan ortak bir tema görüyoruz.
El alem ne der diyerek yaşanılmaz.
Messi topunu oynarken el alem ne der diye düşünmüyor.
Maç içinde saçına şekil vermeye falan çalışmıyor veya editler için poz kesmiyor.
Oyununu oynuyor sadece. Fazlasal piyano çalıp kendinden geçerken onu izleyen insanların bu adam neden şekilden şekile sokuyor kendisini tarzı bir yargıda bulunacakları ihtimalini umursamıyor.
Bu kişiler egolarından bir kopuş yaşadıkları için sanatlarını zahmetsiz bir şekilde icra ediyorlar.
Bu ve bizden sadece el alem neden fikrinden sıyrılmamızı değil güven kavramını hayatımızın merkezine de almamızı istiyor.
Eğer kendimize güvenmiyorsak bir şeyleri plansız ve spontane yapmaktan çekiniriz.
Ne öneğini vermiştik? Bir erkek var, kızla date'e çıkacak ama date öncesi kıza hangi esprileri yapacağını, hayatına dair nelerden bahsedeceğini önceden hazırlıyor.
İtkileyici gözükmeye çalışıyor.
Ama bunun temelinde kendine olan güvensizliği yatıyor.
Çünkü işleri planlamadan, kontrol etmeden yapsa batıracağını zannediyor.
Wu Wei'in temelinde güven kavramı yatar arkadaşlar.
Bu güveni farklı boyutlarda açabilirsiniz inancınıza göre.
Allah'a güvenmek, karma'ya güvenmek veya kendine güvenmek gibi.
Ama Wu Wei günün sonunda bir şeye güvenmemiz ve o güvendiğimiz şeyin kollarına kendimizi bırakmamız gerektiğini söyler.
Bir Müslüman da Wu Wei yapabilir.
İslam'da tevekkül inancıyla bu felsefenin oldukça benzer noktaları vardır.
Sonuçta tevekkül kavramı da bir insanın yapacağını yapıp gerisini Allah'a bırakması ve Allah'a güvenmesidir.
Ama aynı zamanda bir ateist de hayatında Wu Wei...
felsefesini bir tanrıya değil de kendisine güvenerek gerçekleştirebilir.
Taoizme dair en çok sevdiğim taraflardan birisi bir din olmaması.
Taoizm bir din gibi görülmeyi reddediyor.
Hakikati çözdüğünü iddia etmiyor.
Ama tam olarak bu yüzden de dünya üzerindeki herkesin yer yer kullanabileceği bir araç haline geliyor.
Buvey felsefesinin tartışmalı taraflarına biraz değinelim ne derseniz.
Buvey bize zahmetsizliği önerir.
Fakat zahmetsiz bir yaşamı tercih edersek hedeflerimize, hırslarımıza nasıl ulaşırız ki?
Bizi hedeflerimize ulaştıran gösterdiğiniz çabalar ve zahmetler değil midir?
Bu kısımda Charles Bukowski'den bahsetmek istiyorum.
Bukowski'nin mezar taşında yazan ve hayatı boyunca da sıkça kullandığı bir ifade vardır.
Çabalama. Bahsettiğimiz felsefeyle oldukça bağdaşan çabalamamak tabiri bizi pasifize etmez mi peki?
Potansiyelimizi gerçekleştirmemizi engellemez mi?
Bu kısımda şöyle bir nüans var.
Bukovski aslında bize çabalama derken tembellik yap demez.
Hedeflerin için çaba göster ama bu süreç sana çabasızmış gibi hissettirsin der.
Bukovski gençliğinde iyi bir yazar olmak istedi.
Bunu arzuladı ama kimse onu okumazken ve o bir şeyler karalarken çabalamış veya zahmete girmiş hissetmiyordu.
Çünkü yazmaktan keyif alıyordu.
Ünlü olsa da olmasa da yazı yazmaya devam ederdi.
O yüzden Wuwei'deki zahmetsizlik kavramını da Bukovski'nin çaba gösterme kavramına benzetiyorum ben.
Hedeflerimiz olsun. Ama bu hedefe ulaşmaya çalışırken işin süreç kısmından keyif almıyorsak, sadece sonuç odaklıysak ve hedefe doğru attığımız her adım bize anlamdan ziyade külfet hissettiriyorsa muhtemelen yanlış bir
hedef seçmişizdir demektir.
Bu ve bizden hedeflerimize ulaşmamızı ister.
Ama hedeflerimize ulaşırken mızmızlanmamızı istemez.
Her felsefede olduğu gibi Wu Wei'in de kendince eksik noktaları var.
Ama ben son olarak bana dokunan kısımlardan bahsetmek istiyorum.
Benim de herkes gibi geçmişimde aşamadığım bazı olaylar var.
Ve bu olayların sorumlusu da benim hata yapmam.
Ve insanlık hali bu tatsız olaylar bazen gün içinde aklıma gelir.
Genelde ben aklıma gelen bu tatsız düşünceyi anında zihnimden def ederek yenmeye çalışırdım.
O kötü düşünce aklıma mı geldi?
Silemen zihninden. Ama böyle yaparak o düşünceyi sadece birkaç saat veya birkaç gün öteye ertelediğimi fark ettim.
Wu Wei bize böyle bir durumda...
zihnimize gelen tatsız düşünceyi ondan kaçmadan Kabullenip sakince hatta nazikçe o düşünceyi bırakmamızı söyler.
Ben de artık böyle yapmaya çalışıyorum ve faydasını gördüm.
Zihnime o kötü düşünce gelince karalar bağlamıyorum.
Hemen kafamdan yok olsun diye çabalamıyorum.
Sanki zahmetsizce o düşünceyi zihnimden uzaklaştırıyorum, durumu normalleştiriyorum.
Geçmişimize dair aşamadığımız mevzular her insanın aklına gelir sonuçta.
Wu Wei'in benim hayatıma kattığı artı bu saplantılı düşüncelerimle mücadele etme biçimimi gevşetmesiydi.
Ama Wu Wei bana bundan çok daha önemli bir etmeni be...
Daha doğrusu bir erdemi hatırlamamı sağladı.
Bu podcast'ı hazırlarken de ben de bazı parçalar yerinde oturdu diyeyim.
Ve o erdem sabır arkadaşlar.
Benim bir şeylere ulaşmaya karşı pek tahammülüm kalmamış onu fark ettim.
Sabırsızlaşmışım. Yaptığım işin de bunda etkisi var galiba.
Seri içerikler üretip o etkileşimi almaya o kadar ulaşmışım ki bazı güzel şeylerin sabırla gerçekleşeceğini kaçırmışım.
İnsanlar 3-5 sene kapanıp kitap yazıyor, film çekiyor.
Sabırla ve o etkileşim hızlılığına düşmeden yavaş yavaş üretiyorlar.
Ve sabrın meyvesi de ayrı bir tatlı oluyor.
Huawei bize neden hep doğadan bahsediyordu?
Çünkü doğa acele etmez arkadaşlar.
Doğada her şey olması gerektiği zaman olur.
Bir meyve olgunlaşacaksa olgunlaşma zamanı gelmiştir.
Ağaçtan yere bu meyve zamanı geldiğinde düşer.
Eğer siz de benim gibi zamanla daha sabırsız bir insana dönüşmüşseniz Huawei'in bizim gibilere en önemli mesajı zahmetsizlik kavramından ziyade sabır kavramı arkadaşlar.
Ve evet bu podcastlik benden bu kadar.
Kendinize iyi bakın ve yeni bölümlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
