
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik
Transkript
Ölünce ne oluyor? Her şey bitiyor mu yoksa yeni mi başlıyor?
Ruh var mı bir kere? Ruh varsa ölümsüz mü?
Ölümsüzse nereye gidiyor, ne yapıyor?
Bunlar zor sorular ama daha kolay bir soru var.
O da öldükten sonra bedene ne oldu?
Çünkü bedeni gözlemleyebiliyoruz.
Öldükten sonra bedeni inceleyebiliyoruz.
Bazı bedenler toprağın altına mezara giriyor.
Bazıları ise kremasyon dediğimiz yakılma sürecinden geçiyor.
Ama ilginç kısım ise mezara giren veya yakılan bedenlerden ziyade araştırılmak için saklanan bedenler.
Ki biz de bunlara kadavra diyoruz.
Bir insanın kadavra olması, anatomi çalışmaları için bedeninin kullanılması bazı kesimlerce saygısızca gürülen bir pratik.
Çünkü o insanın bedeni ne olursa olsun ölse bile saygıyı hak ediyor ve belli bir usül içerisinde muamele görmesi gerekiyor.
Ama şöyle de bir gerçek var.
sayesinde birçok insanın hayatı kurtuldu ve halen de kurtuluyor.
Bu videoda odaklanacağım kitap Mary Roach'un Steve ismindeki eseri.
Türkçe'ye de kaskatı veya kadavra şeklinde çevrilmiş ve başlamadan hassasiyeti olanlar için uyarayım bazı kısımlar rahatsız edici gelebilir.
Yazarın gördüğü ilk kadavra yabancı birisine ait değil hatta annesine ait ve bu durumu şöyle açıklıyor.
Bir ölünün yanında bulunmak ölmekte olan birinin yanında bulunmaktan daha kolay gelir bana.
Acı içinde değiller. Ölümden korkmazlar.
Annemin ölüsüyle geçirdiğim yarım saat, annemin acılar içinde ölmekte olan haliyle geçirdiğim saatlere kıyasla çok daha kolaydı.
Aynı zamanda yazar bu kitabı boyunca birçok kadavraya maruz kaldığını belirtiyor.
Ama şunu da ekliyor. Normalde bir kadavra alışkın olmayan bir insana korkutucu gelir.
Bir ölü bir insan bedenidir sonuçta.
Ama pek de öyle olmadığına hatta bir iki kadavra sonrası gayet de duruma alıştığını belirtiyor.
Bir kadavranın en kritik kısmı neresi acaba?
Aslında kadavranın her yeri kritik.
Bir kere iç organlar var mesela.
Bağışlanacaksa onlar çok kritik.
Deri çok kritik. Deri de bağışlanabiliyor.
Ama kafanın ayrı bir yeri var.
Bir kere kafa kadavrada en çok dikkat çeken yerlerden birisi.
Eğer bir kadavra görürsek muhtemelen ilk başta o kadavranın yüzü ne?
sıfatına bakacağız. Elimiz, ayaklarımız, vücudumuzdaki herhangi bir bölge diğer insanlara benziyor.
Ama yüzümüz çok karakteristik.
Her insanın farklı bir yüzü, farklı bir suratı var.
Bu bana mesela çok ilginç geliyor.
Her insanda nasıl bu kadar farklı yüz kombinasyonlarıyla...
Bambaşka yüzlere sahip olabiliyoruz.
Ama bir kadavrada kafanın olayı sadece yüz değil, o kafanın içindeki beyin de araştırmaları için çok önemli.
Mary Roach bir üniversitenin tıp fakültesindeki anatomi laboratuvarına giriyor.
Ve bir bakıyor ki bu laboratuvarda 40 tane kesilmiş kafa kadavrası var.
Ve Mary'nin aklına gelen ilk soru şu oluyor.
Birinin görevi bu kafaları kesmekti.
Kafayı bedenden ayırmaktı.
Ve bunu 40 tanesi için yaptı.
Acaba bu kim diye çevresindeki insanlara soruyor.
Daha sonra onu bir kadına yönlendiriyorlar.
Kadına sorduğu ilk soru da şu şekilde.
Nasıl bu kafaları kesebiliyorsun?
Çünkü biraz iğrenç bir iş ve çok zor bir iş.
Kendini nasıl psikolojik olarak hazırlıyorsun böyle bir işe?
Bu görevi kafaları bedenden ayırmak olan kadının da verdiği cevap şu şekilde.
Onları bal mumu olarak düşünüyorum.
Daha sonra yazar bu kadavralarla çalışan insanlardaki ortak durumu görüyor.
Bu insanlar o kadavraya bir insan bedeni olarak bakmıyor.
Onu bir nevi nesneleştiriyor, kişiliksizleştiriyor ve bunu da yapmak zorunda.
Öbür türlü bir kadavraya ya bu bir ara yaşamış olan bir insanın bedeniydi şu an ben bunu kesiyorum şeklinde yaklaştığım vakit o psikolojik ve duygusal yük insana fazla geliyor.
Ve o soğukkanlılığı sergileyemiyor.
Şimdi girdiği laboratuvarda 40 tane kafa kadavrası var demiştim.
Ve bu her kafanın başında da 2 tane plastik cerrah var ve kafa üzerinde çalışmalar yapıyor.
Peki kafa üzerinde ne yapıyor bu cerrahlar?
Yüz gerdirme pratiği yapıyorlar.
Görüyor ki estetik cerrahide yüz gerdirme veya burun ameliyatı gibi pratikler önce kafa kadavralarında yapılıyor.
Daha sonra gerçek hayatta insanlara geçiliyor.
Baktığımızda bu estetik operasyon pratikleri için kafa kadavrası kullanılması çok normal.
Çünkü bu estetik ameliyatları herhangi bir pratik yapmadan gerçek insanlarda deneseler hata yaptıkları vakit geri dönüş yok.
Ve onu geçtim insan kafasını modellemek de çok zor.
O yüzümüzün, cildimizin hatları, o yağların, kasların bulunduğu...
bölgeler çok spesifik.
Bunu modellemek yerine veya gerçek insan üzerinde bu ameliyatı denemek yerine önce kafa kadavralarında pratik yapıyorlar bu estetik cerrahlar.
Daha sonra gerçek insanlara geçiyorlar.
Mary Roach burada şunun üzerinde duruyor.
Normalde kendisini kadavra olarak bağışlayan bir insanda ne tür bir motivasyon var?
İşte benim kadavram ileride bazı insanların hayatını kurtaracak.
Hayati bir etkide bulunacağım.
Onların hayatlarını kurtaracağım şeklinde.
Oysa bir kadavra her zaman hayati İşlerde kullanılmıyor.
Estetik cerrahide bazı insanların estetik kaygılarını gidermek için de kadavra kullanabiliyoruz.
İşte anlatıyoruz ya insan bedeninin kafa kısmı bu kadavra şu an artık estetik operasyonların pratiğinde bile kullanılıyor diye.
Eskiden kadavralara ulaşmak bu kadar kolay değildi.
Çünkü eski zamanlarda bir insan bedenini kadavra olarak kullanmak bir tabuydu.
Bir kere ölen kişinin ruhuna yönelik bir saygısızlıktı.
Bir kişi bedenen ölmüş olsa da ruhun devam ettiği inancı çok yaygındı ve o ruh kendi bedeni üzerinde bir hakka da sahipti.
O yüzden ölen bir bedeni kadavra olarak kullanmak o ölen kişiye bir saygısızlık olarak görülüyordu.
Ama o geçmiş dönemdeki anatomistlere baktığımızda halen kadavralarla çalışmalar yapıyorlar.
Peki kadavra bu kadar tabuysa bu insan kadavra...
Bu anatomistler nereden elde ediyordu?
Biraz önceye dönelim ne demiştim?
Bir bedeni kadavra olarak kullanmak o ölen kişiye yönelik bir saygısızlıktır.
Çünkü o ölen kişi bedenine karşı bir saygıyı hak ediyordu fikri vardı.
O zaman öyle biri düşünelim ki o saygıyı hak etmeyen biri olsun.
O kişinin kadavrasını kullanabilir miydik?
Geçmiş dönemde bazı hükümetler İdam edilmiş suçlu insanların kadavra olarak kullanılmasına izin veriyordu.
Ama bu pratik bile tepki çekmeye başladı.
O ölen mahkumun yakınları diyorlardı ki bu hükümetlere ya tamam adamı öldürün de en azından kadavra olarak kullanmayın.
Kadavra o kadar kritik ve hassas bir noktadaydı.
Hatta bazı suçlu yakınları şunu iddia ediyordu.
Bu kadavra, sizin yaptığınız bu iş o mahkumun işlediği suçtan bile daha kötü.
İdam edilmekten bile daha kötü.
Hatta hükümetler bunu da biraz koz olarak kullanmaya başladı.
Potansiyel suçlulara diyorlardı ki eğer ki bir suç işlerseniz...
Sizi yalnızca idam etmeyeceğiz.
Aynı zamanda bedenlerinizi anatomistlere vereceğiz.
Ve kadavra olarak kesip biçecekler sizi.
Ama her idam edilen mahkumda kadavra olmuyordu.
O suçun ağır bir suç olması gerekiyordu ki o beden de kadavra olarak kullanılabilsin.
Ve bir kadavrayı elde etmek o anatomistler için halen bir enderliğe sahipti.
Şimdi bir tarafta kadavra talep eden bir kısım var.
Anatomistler, araştırmacılar.
Bir tarafta da kadavrayı biraz kısıtlayan, çok az kadavra veren bir hükümet var.
Böyle olduğu vakit ne olmaya başlar?
Bir tarafta talep var ama o talep karşılanmıyor.
Yasadışı yollardan bir kadavra elde edilmek istenir.
Ve nihayetinde bir kadavra kara borsası oluşmaya başlar.
Ve bir kadavra elde etmek için akla gelen ilk yöntem nedir?
Mezar kazmak. Ve o mezardan bedenleri çalmak.
Aslında bu mezar hırsızlığının geçmişi çok eskiye dayanıyor.
Mezar kazmaktaki motivasyonlardan biri o ölünün yanında değerli eşyalar da gömülmüşse o değerli eşyaları çalmaktı.
Ölü işe yaramıyordu o zamanlar.
Ama kadavranın kıymete binmesiyle beraber mezar hırsızları artık direkt bedeni çalmaya başladı.
Mezardan bedenleri çalıyor ve para karşılığında araştırmacılara satıyorlardı.
Ama bazıları fark etti ki bir kadavra elde etmenin tek yolu mezar kazmak değildi.
Başka bir yolu da vardı.
O da... İnsan öldürmek.
Bu kısımda Burke ve Hare isminde ikilinin işlediği cinayetler devreye giriyor.
Hare eşiyle beraber bir pansiyon işletiyor.
Ve bu pansiyonda kalan ve borcunu ödemeyen bir kişi var.
Ve bu borcunu ödemeyen kişi bir gün yatağında ölü bulunuyor.
Hare de arkadaşı Burke ile şöyle bir karara varıyor.
Ya bu adam borçluydu ve bana borcunu ödemeden bu dünyadan çekip gitti.
En iyisi ben bunun bedenini kadavra olarak bir araştırmacıya satayım.
Böylece o da bana olan, bize olan borcunu ödemiş olsun.
Daha sonra bu ikisi ölü bedeni alıp bir doktora satıyorlar ve fark ediyorlar ki bu işte para var.
Bu ikili... para olduğunu anlayınca seri cinayetler işlemeye başlıyor.
Yani bu kadavra borsasında iki yöntem karşımıza çıkıyor.
Ya kadavra çalacaksın ya da kadavra yaratacaksın yani birini öldüreceksin.
Ve bu ceset çalma işini yapanlar da sadece para kazanmak isteyen hırsızlar değildi.
Bazı doktorlar veya tıp öğrencileri de kendi çalışmaları için mezarlardan beden çalmaya başlamışlardı.
Hatta 1788'de bu durumla ilgili New York'ta çıkan bir isyan var.
O dönemde Columbia Üniversitesi'ndeki bazı doktorlar yakınlardaki mezarlardan beden çalıyorlardı ve bu durum bir şekilde halk arasında fark edildi ve yayılmaya başlandı.
Ve halk da bu duruma çok sinirlendi ve gidip doktorlara karşı bir linç kampanyası başlattılar.
Bu isyan sırasında ölen doktorlar da oldu.
Ve nihayetinde bu olay halktan büyük tepki çekmişti ve bunu fark eden otoriteler de mezar hırsızlığına dair ağır cezalar getirmeye başladılar.
Ama şöyle bir durum vardı bu cezalar pek işe yaramıyordu.
Yine bazı araştırmacılar veya bazı hırsızlar rağbet olduğu için gidip bazı mezarlardan beden çalıyorlardı yine.
Benim ve birçok insanın en büyük korkularından biri araba kazası geçirmek.
Bu kazalar sonucu sakat kalabiliyorsun, daha kötüsü ölebiliyorsun.
Bunu fark eden araç şirketleri de bir kaygıya düşüyor haliyle.
Aracımızı yalnızca estetik değil, göze hoş bir şekilde değil, aynı zamanda güvenli de tasarlamalıydık şeklinde bir düşünce beliriyor.
Ve daha sonra da bazı testler yapmaya başlıyorlar.
Araçları kaza senaryolarına maruz bırakıyorlar.
İşte kafa kafaya çarpışma, yandan çarpışma gibi.
Ama bir şeye ihtiyaç duyuyorlar.
Bu aracın içinde birinin olması gerekiyor ki bir darbenin insan vücuduna ne kadar hasar verdiğini veya kemiği kırıp kırmadığını ölçebilelim.
Bu kaza testlerinde gerçek insanları kullanamazdılar.
çarpışma testi mankenlere de pek işe yaramıyordu.
Çünkü o insan vücudunun dinamikliğini pek sağlayamıyordu.
Buradan nereye varacağımı anladınız.
Evet bir ara bu çarpışma testlerinde kadavralar kullanıldı.
Bu kadavradaki bazı kısımlara kemiklere ivme ölçerler yerleştirildi.
Daha sonra bazı kaza senaryolarına maruz bırakıldılar.
Daha sonra bu kadavralar x-ray'e maruz tutuldu ve kemiğin kırılıp kırılmadığına bakıldı.
Bunun sonucunda ne kadar kuvvetin bir kemiği kıracağı öğrenilmiş olundu ve araç firmaları da bir şekilde araçlarını bu kuvveti absorbe edecek, kuvveti o eşiği geçmeyecek şekilde tasarlamaya başladılar.
Bir araçta kaza geçiren birinin en kritik yeri neresiydi?
Kafasıydı. Hele ki bir sürücü kafasını o ön cama çarpabilirdi ve ölümcül olabilirdi bu.
Onun dışında kafadan başka kritik bir bölge daha vardı.
O da göğüs. Ve göğsün de en büyük düşmanı sürücünün hemen karşısında bulunan direksiyondu.
Direksiyonun tasarımı biraz ilginç çünkü dış bükeyimsi bir yapısı var ve direksiyonun hizası tam neredeyse göğüs hizasında.
Hızlı bir çarpışmada sürücünün göğsü direksiyonla çarpışabiliyor.
Burada kritik durum şu. Bu çarpışmada kalbe bir hasar gelebiliyor.
Kalbi geç... O kaburga kemiklerinin kırıldığı vakit yelken göğüs dediğimiz bir sıkıntı ortaya çıkabiliyor.
Komşu kaburga kemiklerinin kırılmasıyla ve bu yelken göğüs insanı yaşamaktan beter bir hale sokuyor.
Nefes almak bile acı vermeye başlıyor.
Tüm bu araba kazalarının verdiği kaygılar neticesinde 60'lı yıllarda bir araba tasarımı ortaya çıktı.
Bu tasarımın iddiası şu şekildeydi.
Biz aracı öyle bir tasarladık ki özellikle çarpışma anlarında direksiyon temelli hasarları ciddi önlemde azaltıyoruz.
Ama tuhaf bir görüntüsü vardı.
Peki bu tasarım tuttu mu?
Tutmadı. bu dönemki insanlar güvenlikten ziyade tarza, estetiğe daha çok önem verdiler.
Bu hayatta bırakan araba biraz uzay mekiği gibi komik gözüküyordu.
Oysa klasik araba tasarımı her ne kadar ölümcül etkileri de olsa bir estetiğe sahipti ve o dönemki insanlar haklarını güvenlikten ziyade tarza, estetikten yana kullandılar.
Ama emniyet kemerinin yaygınlaşması bu kafa ve göğüs darbelerinin özellikle sürücünün direksiyona olan darbesini ciddi anlamda çözdü.
Ama emniyet kemerleri de mükemmel değildi.
Ciddi savrulma anlarında emniyet kemeri de kişinin özellikle boyun bölgesine hasar verebiliyordu.
Sonrasında şişen emniyet kemerleri tasarımı ortaya çıktı.
Bu emniyet kemeri kaza anında şişiyor ve böylelikle bir esneklik sağlıyor ve kaza sırasında o savrulma etkisini biraz daha azaltıyordu.
Ve tüm bu deneylerde modifikasyonlarda kadavralarla yaptığımız çarpışma testleri işe yarıyordu.
Ve aracın bu tarz modifikasyonlarına yönelik çalışmalarda kadavralar rol almıştı.
Ama kullanılan kadavralar genellikle yetişkin insanların kadavralarıydı.
Ama şöyle bir sıkıntı vardı. Bu araca yalnızca yetişkinler bilmiyordu.
Bebekler ve çocuklar da biliyordu.
Ve onların da anatomisi bir yetişkinin anatomisine kıyasla daha farklıydı.
Peki bu durum kaza testlerinde çocuk veya bebek kadavralarının da kullanıldığı anlamına mı geliyordu?
Bu kısım biraz karışık.
Bir çocuğun kadavrasını araba testinde kullanmak hem o çocuğun ailesi için hem de araştırma ekibi için can sıkıcı bir durumdu.
Çocuğun ailesi haliyle daha çocuğun yasını tutmakla meşgulken o çocuğun bedeninin kadavra için kullanılmasına pek sıcak bakmıyordu.
Araştırmacılar da çekiniyordu.
Bir çocuk kadavrasını çarpışma testlerinde kullanmak rahatsız vericiydi.
Çünkü içten içe yer insan biliyordu ki bir çocuğun ölümü bu dünyadaki en trajik şeylerden biriydi ve çocuk kadavrasıyla çalışmak da bir tatsızlığı yanında getiriyordu.
Ama Heidelberg Üniversitesi'ndeki bir araştırma ekibi yaptıkları deneyler sırasında çocuk kadavraları kullandılar ve tabii ki de bu çalışma halk tarafından büyük tepki çekti.
Siz bu çocuğun kadavrasını kullanırken ailesinden izin aldınız mı, rızasını aldınız mı tartışmaları başladı.
Günümüzde kadavra kullanmak yerine genellikle çarpışma testi mankenleri kullanıyoruz bu tür kaza testlerinde.
Ama ilginçtir ki bu çarpışma testi mankenlerini de kadavralar sayesinde geliştirdik.
Bir kaza testinde kadavra kullanarak bazı ölçümler yaptık.
Bu ölçümleri de bir mankene uyarladık.
Mankeni de bu şekilde tasarladık.
Bir kadavra araç kazasında güvenlik önlemlerini arttırmak için kullanılabildiği gibi bir kaza sonrasında bu kazanın nasıl gerçekleştiğini anlamak için de kullanılabiliyor.
Ama kitapta bu duruma verilen bir örnek araba kazası değil.
Uçak kazası. Sene 1996.
New York'tan Paris'e gitmekte olan bir uçak bir şekilde Atlantik okyanusuna çakılıyor.
Ve görgü tanıkları bu uçağın çakılmadan önce tıpkı bir alev topu gibi bir ışık yüzmesi şeklinde gökyüzünde süzüldüğünü iddia ediyor.
Tabi bu görgü tanıklarının ifadesinden sonra her kafadan bir fikir çıkıyor.
Bazıları diyor ki bu bir terör saldırısıydı.
Uçağın içine bomba yerleştirmişlerdi.
O patladı. Bazıları da diyordu ki bu bir roket saldırısıydı.
Uzaktan roketle uçağı ateş ettiler ve öyle düşürdüler.
Nihayetinde ekipler de bir an önce bu kazası Bu kazanın nasıl gerçekleştiğine dair araştırmalar yapmaya başladılar.
Ve Mary Roach da gidip bu araştırmada önemli bir rol alan Dennis Shanahan ismindeki bir patoloji uzmanıyla röportaj yapıyor.
Bu kazanın araştırma açısından zor kısmı şu.
Bu uçak okyanusa çakıldı.
Okyanusun dibinden o parçaları toplayıp uçağın nasıl düştüğünü anlamak çok zor ve zaman alacak bir işti.
Ama şöyle bir şey vardı. Bu uçaktaki bazı bedenler...
Suyun altına gitmemişti.
Bazı bedenler su yüzünde kalmıştı.
Ve o bedenlere bakarak ve o bedenlerde bazı analizler yaparak o kazanın nasıl gerçekleştiğini anlayabilirdik.
Ve Shanahan de bu kısımda devreye giriyor.
Ve kendisi bu su yüzeyine çıkan ölü bedenlerde şunu fark ediyor.
Bu bedenler bütüncül bir halde o kadar parçalanmamış.
Bu kısımda bir detayı daha belirtiyor.
Kendisi baya bir kadavrayla haşır neşir olmuş birisi.
Ama bütüncül yani bir bütün halindeki bir kadavrayla çalışmanın parçalanmış bir kadavrayla çalışmaktan daha zor olduğunu belirtiyor.
Normalde ne düşünürüz? Parçalanmış bir kadavra daha korkutucu gelir insana çünkü o vahşeti görürüz.
Şenihan tam tersi şeklinde düşünüyor.
Benim için bütüncül kadavralarla çalışmak daha zor.
Çünkü o kadavrayı bir bütün halinde, bir beden halinde gördüğüm vakit o kadavranın bir zamanlar insan olduğunu kavram sağlaştırabiliyorum.
Oysa bir kadavra parçası ile çalışırken bütünü o kadar tasarlayamıyorum.
Ama bütün bir bedenle çalışırken...
Duygusal açıdan daha da zor bir durumla karşılaşıyorum şeklinde bir açıklama yapıyor.
Uçak kazasına dönersek Shanahan'ın fark ettiği bu kazada bedenlerin bütüncül olması aslında çok kritik bir tespitti.
Çünkü eğer bu kazanın bir öncülü uçağa yerleştirilmiş bir bomba olsaydı o bombadan patlama ve saçılma beklerdik.
Ve bedenlerden de parçalı bir şekilde olmasını beklerdik.
Oysa bedenler o kadar parçalanmamıştı.
Bombanın başka bir özelliği de saçılmasıydı.
Ve bir bomba saçıldığı vakit Bazı beden dokuları başka bedenlere yapışması beklenirdi veya başka eşyaların bedenlere yapışması beklenirdi.
Oysa Shanahan pek bunu da gözlemlemedi.
Bedenlerde çok fazla dışarıdan gelen saçılma olmadığını gördü.
Ve en kritik tespiti şu şekildeydi.
Yolcuların bedenlerinde yanıklar vardı ama yolcuların oturduğu koltuklar bedenlerden daha fazla yanmıştı.
Peki bu neyi işaret ediyordu?
Bu uçağın kaza anında bir yerde yolcular savrulmuşlardı ve koltuklardan çıkmışlardı.
Aradaki yanma farkı muhtemelen bundan kaynaklanıyordu.
Şimdi ortada bir yanma olayı var.
Uçak bir şekilde yanıyor. Peki bomba ve roket fikirlerini bir kenara bırakırsak bir uçak başka ne şekilde yanabilirdi?
Uçağın içinde yanıcı olabilecek ne vardı?
Yakıt. Peki bu kazayı başlatan şey roket veya bomba saldırısından ziyade uçaktaki yakıt tankının alev alması olabilir miydi?
Şenihan'ın iddiası bu şekildeydi.
Daha sonra aradan uzun zamanlar geçti.
Uçağın parçaları denizin dibinden çıkarıldı ve tekrar bir araya getirildi.
Artık olayı yavaş yavaş anlamışlardı araştırmacılar.
Bu uçak gerçekten yakıt tankının alev alması yüzünden kaza yapmıştı.
Şenihen iddiasında haklı çıkmıştı.
Yakıt tankında başlayan yanma direkt yolcuların bulunduğu kabine girmedi.
Önce uçağın aerodinamik sistemini bozdu, uçağın parçalanmasına sebep oldu.
Ve uçağın önü açıldıktan sonra yüksek kuvvete maruz kalan yolcular da koltuklarından savrulmaya başladılar.
Bu durum Şenihen'in tespit ettiği neden yolcu koltuklarının yolcuların kendisinden daha fazla yandığını açıklayabiliyordu.
Çünkü bir yerde yolcular koltuklarından savrulmuşlardı ve alev de yolculara kıyasla koltuklara daha fazla tesir etmişti.
Ama şöyle bir durum var. Uçak yakıtları bizim araç yakıtlarına pek benzemiyor.
Sıvı halde yanıcı değiller.
Yanıcı olabilmeleri için buharlaşmaları gerekiyor.
Peki bu nasıl gerçekleşti?
O uçak tankındaki yakıt nasıl buharlaştı?
Araştırmacılar gördüler ki...
Bu uçak tankının hemen aşağısında havalandırma tesisatı bulunuyordu.
Ve uçağın kliması da devamlı çalıştığı için bu havalandırma tesisatından yakıt tankına sıcaklık geçiyordu.
Yakıt tankı tasarımında ise bir hata yapılmıştı.
Çok fazla izolasyon önlemi yoktu sıcaklığa karşı.
Havalandırma tesisatının bu kadar yakıt tankına yakın olması da çok tehlikeliydi.
Aynı zamanda yakıt tankının bulunduğu bölgedeki kablolar da kusurluydu.
Muhtemelen kablodaki bir kısa devre sonucu ortaya çıkan küçük bir kıvılcım yanıcı hale gelen buharlaşmış uçak yakıtına temas etti.
Ve alevi başlattı. Sonuç olarak bu çalışmada yine kadavranın faydasını görüyoruz aslında.
Çünkü ilk başta Shanahan tespitini kadavralar sayesinde yaptı.
O bedenleri inceleyerek yakıt tankı sonucuna vardı.
230 kişinin öldüğü bu kaza uçak tasarımcıları için büyük ve acı bir dersti.
Bu saatten sonra o gelecekteki potansiyel kazaları önlemek için uçak tasarımlarında değişikliğe gidilmeye başlanıldı.
Mary Roach bir üniversitenin sağlık merkezine gidiyor.
Ve bir bakıyor ki doktorlar hemşireler acele bir şekilde bir kadavrayı bir yere yetiştirmeye çalışıyorlar.
Ve daha sonra Mary öğreniyor ki bu kadavra aslında kalbe atan bir kadavra.
Oradakilerin bir telaşla acele etmesinin nedeni de bu yüzden.
Hemşireler doktorlar bu kalbe atan kadavraya tıpkı bir insan gibi muamele gösteriyorlar.
Çok da kadavra gibi değil aslında.
Teni sıcak mesela o kadar kokmuyor ölü olmasına rağmen.
Doktorların amacı da bu kadavranın kalbi halen atıyorken.
O organları sağlıklı bir şekilde başka birine, ihtiyacı olan birine nakletmek.
Hatta bu kadavranın beyin ölümü gerçekleştiği için kan değerlerini düzenleme işini artık beyin pek yapamıyor.
Onun yerine bu kadavra bir yoğun bakım ünitesine bağlanmış.
Yanında da birçok insan bu kadavrayla ilgilenmeye başlıyor.
Sanki hayatta tutulmaya çalışılan bir insan gibi muamele gösteriyorlar bu kalbe atan kadavraya.
Şu an kalbe atan kadavralar organ nakli bekleyen biri için bir nimet görevinde.
Ama... Eskiden pek böyle değildi.
Eskiden bir ölümün tanımını yapmak zordu tıbbi açıdan en azından.
Ve düşünsenize bir adam ölmüş kabul ediyorsunuz.
Hareket etmiyor. Ama kalbe atıyor.
Çok ilginç bir durumdu bu eskiden.
Çok ilginç karşılanırdı.
Ve eski zamanlardaki problemlerden biri şuydu.
Ya biz bir kişinin ölüp ölmediğini nasıl anlayacağız?
Neye bakacağız? Bir kişinin beyni durunca mı?
Kalbi durunca mı? Nefes almayınca mı?
Ne zaman biz bir kişiye ölü diyebiliriz?
Problemi vardı. Bir kişinin ölü olup olmadığını tespit etmek için kullanılan yöntemlerden birisi çok ilkel.
Beden acı veriyorsun. İşte jiletle bedenin bazı bölgelerini çiziyorsun.
Bedene iğne batırıyorsun. Ve bakıyorsun ki eğer beden tepki vermiyorsa bu kişi ölmüş demek.
Bu çok ilkel, çok da saygısızca görülen bir pratik olduğu için çok tutulmadı.
Ama başka bir pratik vardı.
O da şu. Bir bedenin çürüdüğünü gözlemlemek.
Bir bedeni bırakalım kendi halinde.
Eğer biz o bedende bir çürüme fark ediyorsak o bedeni, o kişiyi ölmüş kabul edelim.
Daha sonra artık merkeze kalp alındı.
Eğer kalbin atması durmuşsa bir kişiyi ölü kabul edelim inancı ortaya çıktı.
Ve steteskopun icat edilmesi de yardım etti bu sürece.
Yazar burada bir zamanlar ölümü tanımlamak için kalbe odaklanmamız ve kalbin durmasını bir kişinin öldüğü olarak kabul etmemizin üzerinde duruyor.
Çünkü bu durum eskilerden beri gelen bir inanış olan ruhun kalpte bulunduğu iddiasıyla da biraz paralellik gösteriyor.
Hatta bu durum konuşma dilimize bile işlenmiş.
Kalp o kadar kelime olarak o kadar güçlü ki.
İyi kalpli insan, kötü kalpli insan, kalpsiz insan, senin kalbin mi yok, yüreğin mi yok?
Bir şekilde kalp duygu temelli, ruh temelli bir anlayışa evrildi.
Bir kişi aptallık yapmışsa beyinsiz diyoruz ama kötülük yapmışsa...
Kötü kalpli diyoruz, kalpsiz diyoruz.
Kalp bir şekilde o maneviyata yatkın bir organ olarak görülüyor.
Ve bu insan ruhunun kalpte yattığı görüşü de bu kalp atışı durduğunda kişi ölüyor fikrini desteklediğinin altını çiziyor yazar.
Tabi farklı inanışlarda ruhun nerede bulunduğuna dair farklı görüşler de var.
Antik Mısır'da mumyalamak vardı.
Bu mumyalama sürecinde iç organlar dışarı çıkarılırdı ama kalp kalırdı.
Ve bu kalbin bırakılmasının nedeni kişi ölümden sonra dirildiği vakit o kalbe ihtiyaç duyacak olmasıydı.
Çünkü o zamanlardaki inanışa göre kalp...
organı ruhun insan varlığının merkeziydi.
Ama her inanışta kalp merkeze alınmazdı.
Mesela Babil'lerde karaciğer merkezdeydi.
Yazar burada karaciğerin görünüş açısından da otoriter bir abaya sahip olduğunu ve bu yüzden de o ruhun karaciğerde bulunduğu fikrini desteklediğini belirtiyor.
Mesela kalbe bakalım. Kalbi normalde şöyle gösteriyoruz.
Ama kalp buna benzemiyor.
Kalp hatta dışarıdan baktığımızda gerçek haline İğrenç bir organ olarak gözüküyor.
Mesela beyin bu konuda sağlam.
Çünkü beyine baktığımızda gerçekten o kompleksliği anlıyorsun.
Kompleks gözüküyor beyin. O iki lobu, aradaki kıvrımlarıyla filan otoriter bir havası var beynin görüntüsünün.
Her şeyi geçtim beynin konumu çok güzel.
Çünkü en tepede ve kafanın içerisinde.
Sanki kral gibi en yüksekte.
Ama yazar burada kare ciğerinde fena bir görüntüye sahip olmadığını otoriter ve...
bir şekilde güçlü gözüktüğünün üzerinde duruyor fiziksel açıdan.
Ama bir yerden sonra karaciğer bu yarıştan ayrılıyor ve ruhun merkezi, ruhun yattığı yer neresidir sorusu genelde beyin ve kalp arasında gidip geliyor.
Tam bu ruhun merkezi, beyin mi, kalp mi, beyin öldüğünde mi, kalp öldüğünde mi bir kişiye öldü deriz tartışmaları süre gelirken çok trajikomik, çok ironik bir olay gerçekleşiyor.
Bir katil birisini kafasına sıkarak onu öldürüyor ve o kişinin beyin ölümü gerçekleşiyor.
Ama kalbi pek ölmüyor ve o kalp başka bir insanda çalışmaya, başka bir insanda atmaya başlıyor.
Bunu fark eden katilin avukatları ise şöyle bir savunma yapıyor.
Bizim katil aslında tam bir cinayet işlemedi.
Çünkü tam bir cinayet işlese o kişinin kalbi de ölmüş olurdu.
Ama siz kalbini başka birine naklettiniz ve o kalp çalışıyor.
O zaman bizim katilin aslında cinayetten yargılanmaması lazım şeklinde...
tarihin gördüğü en ironik açıklamalardan birini yapıyorlar.
Nihayetinde toplum nezdinde ölüme dair bir kafa karışıklığı var.
Aslında bu dava bunu işaret ediyor.
Bir kişiye ne zaman öldü diyeceğiz?
Kalbi durunca mı? Kalbi çalışmayı bırakınca mı?
Beyin ölümü gerçekleşince mi?
Bunlar çok muğlak tanımlar olmaya başladı.
Ve artık tıp literatürü de geliyor diyor ki tamam bizim bu ölümü bir şekilde tanımlamamız lazım.
Ve tıbbi açıdan ölümün tanımı beyin ölümü.
Bir kişinin beyin ölümü gerçekleştiği an o kişiyi Öldü kabul ederiz.
Yani bazıları için ruhun, bazıları içinse o bilincin farkındalığı nerede yattığı sorusunda beyinle kalp arasında gelen bu yarışı nihayetinde beyin kazanıyor.
Beyni mesela nakil de edemiyoruz.
Beyin nakli diye bir şey yok. Kalp nakli diye bir şey var.
Bayağı da yapılıyor zaten. Ama bu kalp nakliyle ilgili tuhaf ve komik durumlar da karşımıza çıkıyor.
Çünkü düşünsenize atıyorum bir kalp yetersizliği çekiyorsunuz ve başka birinin kalbini alıp onun kalbiyle yaşıyorsunuz.
Hele ki ruhun kalpte yattığına inanıyorsanız.
Ve bir kişinin kalbi size nakledilmişse bu vakit tuhaf düşünceler de ortaya çıkıyor.
1991 yılında Viyana'da araştırmacılar kalp nakli olmuş kişilere şöyle bir soru yöneltiyorlar.
Kalp nakli olduğunuzdan sonra karakterinizde bir değişme gördünüz mü?
Özellikle karakter açısından o kalbin ilk sahibine benzeyecek şekilde bir değişim gördünüz mü?
47 kişiye soruyorlar.
Bunların 44'ü hayır görmedim diyor.
Kalan 3'ü evet gördüm diyor ve cevapları şu şekilde.
Bunlardan birisi 40'lı yaşlarda bir adam.
Ona kalbini nakleden...
Ve artık hayatta olmayan kişi de genç biriymiş.
Ve bu adam yeni bir kalbe kavuştuğu vakit tıpkı genç biri gibi yüksek sesle müzik dinlemeye başladığını ve kendini daha genç hissettiğini belirtmiş.
Başka biri ise kalp nakli sonucunda daha sakin hissettiğini belirtmiş.
Hele üçüncü kişinin Tavrı çok ilginç.
Üçüncü kişi artık iki kişilikli olduğunu belirtmiş.
Ve konuşmalarda ben diye değil de biz diye konuşmaya başlamış.
Yazar daha sonra Kalbin Kodu ismindeki bir kitaptan da benzer bir çalışmaya örnek gösteriyor.
Bu kitap biraz spiritualizm ve kişisel gelişim soslu bir kitap.
Ve bu kitabın yazarı da kalp nakli olmuş insanlarla röportaj yapıyor.
Amacı da işte o. Yeni kalp nakli olan birinin karakterinin değişip değişmediği yönünde.
Ve röportaj yaptıklarından biri şöyle demiş mesela.
Benim sahip olduğum yeni kalbin...
İlk sahibi baştaki sahibi aslında bir eskortmuş.
Ve ben bu yeni kalbe kavuştuktan sonra libidom artmaya başladı.
Pornografiye eğilimim yükseldi.
Hatta kocama striptiz yapmaya başladım şeklinde bir açıklamada bulunmuş.
Daha sonra Mary Roach en iyisi bu sözde bilim sosundaki kitaplardan ziyade bu işin uzmanına gideyim diyor ve Mehmet Öz'e röportaj yapıyor.
Evet Mehmet Öz. Mehmet Öz de bu konuyla ilgili başına gelen bir olaydan bahsediyor.
Yeni kalp nakli olan hastası da öze çıkıp şöyle bir şey demiş.
Ben kalbimin eski sahibinin kim olduğunu biliyorum.
Çünkü ben aynaya baktığımda kendimi siyah tende, kaza yapmış, yüzü gözü kamberi içerisinde biri olarak görüyorum.
O zaman bu benim yeni kalbimin eski sahibi de kaza yapmış siyahi biriydi.
Tabi bu durum Mehmet Öz'ün tuhafına gidiyor.
Daha sonra işte araştırmaya başlıyor.
Bu kalp nakli yapan kişi gerçekten siyahi kaza yapan birisi mi?
Yo beyaz tenli. Yaşlı bir adammış aslında.
Ve özün başına böyle birçok olay da gelmiş işte.
Kalp nakli olan birisi iddiada bulunuyormuş.
Ben kalbimin orijinal sahibinin kim olduğunu biliyorum şeklinde.
Ama öz araştırdığı vakit hep yanlış tahmin çıkıyormuş.
Psikolojik yani hikaye gibi mevzu.
Guillotine bir açıdan tuhaf hatta ürpertici bir tasarıma sahip.
Bir bakıyorsun mahkumun kafasını şak diye kesiyor.
Kafa fırlamaya başlıyor. Bir ürpertici bir tasarımı var.
Aslında Guillotine'in Fransa'da ilk kullanılmaya başlandığı yıllarda Bu aletin motivasyonu daha insancıl bir yöntem olarak düşünülmesiydi.
Çünkü o zamanlarda başka idam yöntemleri nelerdi?
Bir mahkumun kafası uçurulmak istendiğinde bunu bir kişi kılıçla veya baltayla yapardı.
Bu durumun sıkıntısı şuydu.
O kılıcı belli kuvvette tam boyuna denk getirmek de kolay bir iş değildi.
Bazen kafaya bazen vücuda denk gelebiliyordu bu kılıç.
Bu giyotinin kullanılmasındaki motivasyonda bu kafayı bedenden ayırma sürecinin daha mekanik ve daha temiz daha keskin bir şekilde.
gerçekleştirilmek istemesiydi.
Ama bu giyotinin kullanılması bazı tartışmaları da yanında getirdi.
Bazı görgü tanıkları giyotin kafaya indiği vakit kopan kafada tamamen cansızlığın Barınmadığını hatta bu kafanın kesildikten sonra mimik oynatmaya başladığını, öfkeli veya üzgün bir simaya büründüğünden bahsettiler.
Ve bu tartışmalar bazı araştırmacıların kafasında şöyle bir soruya yol açtı.
Bir kafa kesildiği vakit kesinlikle o an ölmüş mü oluyordu?
O kafayı bir şekilde kesildikten sonra hayatta tutmak, o bilinci açık tutmak mümkün müydü?
kafası kesilmiş idam mahkumları üzerinde bazı deneyler yapıldı.
Bu kesilmiş kafaya devamlı oksijenli kan enjekte etmeye başladılar ve bazı iddialara göre bu kafalarda belli bir süre geçmesine rağmen mimik oynaması, gözlerde ve ağızlarda hareket gözlemlendi.
Ama nihayetinde bu deneyler veya bu iddialar kafa kesildikten sonra farkındalığın halen kesin bir şekilde devam ettiğini bize pek göstermiyordu.
Sonuçta bu mimiklerin oynaması kafa kesildikten sonra damarların büzüşmesi, sinir boşalması veya o devamlı enjekte edilen kan akışının verdiği fizyolojik ve rastgele bir tepki de olabilirdi.
Şimdi bu tuhaf deneylerin nereye varacağını görüyoruz aslında.
İlk yapılmak istenen şey neydi?
Bir kafa kesildikten sonra bile kan enjekte ederek o kafayı, o farkındalığı daha doğrusu o beyni ayakta tutmak, dinç tutmak.
Yeni amaç ise şuna evrildi.
Devamlı kan enjekte etmek yerine bu kesilen kafayı alıp kafası kesilmiş bir bedene monte etsek bir nevi ve devamlı kan akışını o bedenden sağlasa.
Böyle bir şey mümkün müydü? Organ naklinde doktorlar aslında bunun daha basit daha benzer bir versiyonu yapıyordu.
Damarları birbirine bağlayarak o sızıntı gerçekleşmeden bir akış sağlanmak isteniyordu.
Peki aynasını bir kafa için yapabilir miydik?
Organ nakli yaptığımız gibi bir organı başka bir bedene bağlayabildiğimiz gibi kafayı da başka bir bedene bağlayabilir miydik?
Bir nevi kafa nakli yapabilir miydik?
Bu kısımda 1960'larda Robert White'ın yaptığı akıllara zarar deneyler.
Robert White'ın amacı bir maymunun kafasını kesip başka bir tane kafası kesilmiş maymun medenine bağlayarak o yeni bedeninde kafayı canlı tutmaktı.
8 saat süren ve birkaç kişinin de yardım ettiği bu zor ameliyatın sonunda White nihayetinde maymunun kafasını diğer kafası kesilmiş maymunun vücuduna bağlamayı başardı.
Ve daha sonra bu maymun bir reaksiyon da gösterdi.
Gözlerini açmaya başladı.
Hareket ettirilen objeleri gözüyle takip etti.
Hatta White bu maymunun ağzına yemek koyduğunda maymun çiğnemeye bile çalıştı.
Bu deney tabii ki çok tepki çekti.
White her ne kadar ameliyat sürecinde bu maymuna anestezi uygulasa da maymun yeni bedene sahip olduğu vakit anestezi etkisi geçmişti ve o maymun yeni bedeniyle çok tuhaf bir deneyime maruz kalmıştı.
Birçok kişi maymunun bu yaşadıklarından dolayı Robert White'a tepki gösterdi.
Başka bir tepki ise Robert'ın motivasyonuna yönelikti.
Robert'ın bu deneyle amacı neydi?
Neden bir kafayı kesip başka bir bedene koymak istersin?
Yani neyi ispat etmeye çalışıyorsun?
Aynı soruyu yazarımız Mary Roach da Robert White'a soruyor.
Bu deneyleri neden yapıyorsun? Amacın ne?
şeklinde. White'ın amacı ise şu.
İnsan ömrünü uzatmak.
Bir şekilde hayatın sonlarına gelmekte ve ölümü yaklaşmakta olan bir insanın kafasını bedeninden ayırıp o kafayı daha genç, daha diri bir bedene takıp o bedende biraz daha uzun süre yaşamasını sağlamaktı.
Burada şuna da dikkat çekmek gerek.
Robert her ne kadar o deneyinde maymunun kafasını yeni bir vücuda damar yoluyla bağlamayı başarsa bile o beyni yeni vücuttaki omuriliğe bağlamamıştı.
Bu ne demekti? Sinir sistemi devrede değildi ve bu maymun her ne kadar tepki gösterse de felçli bir şekilde olacaktı.
Yeni vücudunu kontrol edemeyecekti.
İşin ilginç kısmı ise o kafadaki beynin yeni bedendeki omurilik ile bağlandığı vakit ortaya çıkıyor.
Çünkü böyle bir sanaryoda kafayı yeni bir bedene yerleştirdiğin vakit yalnızca kan akışını sağlamayacak.
Aynı zamanda o bedeni de kontrol edebileceksin.
Tabii White bu deneyleri sadece maymunlar üzerinde denedi.
Ama Mary Roach şunu soruyor.
Hiçbir insan senden bu deneyi kendi üzerinde denemeni istedi mi?
White bir kişinin istediğini bahsediyor.
Yaşlı, zengin ve felçli bir adam.
Aslında başta White'ın bu kafa...
nakli teklifine sıcak bakmış.
Ama daha sonra şunu istemiş White'den.
Bu yaptığın ameliyatın mükemmel, kusursuz olmasını istiyorum.
Ama ameliyatın sıkıntısı şu. White daha önce insanlarda denemedi bunu.
Ve şunu da itiraf ediyor. Hiçbir insan bu tarz tuhaf bir deneyde ilk bu deneye maruz kalan kişi olmak istemez.
Mary Roach kitabın sonunda kendi bedeninden bahsediyor.
Kadavra üzerine bu kadar araştırma yapmış.
Acaba kendi bedenini kadavra olarak bağışlayacak mı?
Aslında kendisi buna sıcak bakıyor.
Ama... Eşini gösteriyor.
Eşi pek sıcak bakmıyor bu duruma çünkü eşi biraz hassas biriymiş.
Ölüm ve beden karşısında özellikle çok hassas biriymiş ve karısının, Mary'nin bedeninin kadavra olarak kullanılmasını pek istemiyormuş.
Bence sevdiğin birinin, değer verdiğin birinin bedenini kadavra olarak bağışlama fikri, kendi bedenini kadavra olarak bağışlama fikrinden daha zor.
Bedene gösterdiğimiz hassasiyet sadece inançlarımızdan değil aynı zamanda psikolojide de yatıyor.
Çünkü bir kişi ölse de bize tüm o deneyimlerini bedeniyle yaşattı.
Biz her zaman o ölen kişinin bedeniyle iletişime geçtik.
Bedeniyle bize gözüktü.
Bedeniyle aklımızda kaldı.
Hatta bir kişinin ruhunu düşünmeye çalıştığımızda bile bedeniyle düşünüyoruz.
Hatta filmlerde falan vardır.
Bir kişinin ruhu gelir. Ruhu tıpkı bedeninin o opaklığı azaltılmış halidir.
Hatta kıyafeti falan vardır.
Veya ölü birinin ruhunu düşündüğümüz vakit öyle bir ışık yüzmesi şeklinde düşünmeyiz.
Bedeniyle beraber düşünürüz.
O beden kavramı insan ilişkilerinde o kadar...
Temel bir yere sahip ki kadavradaki hassasiyet de biraz buradan geliyor.
Ama işin şu kısmı da var.
Mezarda da çok farklı bir şey olmuyor.
Mezarda da hemen birkaç süre sonra çürümeye, çözülmeye başlıyor en son.
İskeleti kalıyor. Baktığımızda bu kitap bize şunu da gösteriyor.
Her ne kadar bazıları için ters gelse de kadavranın muazzam faydaları var.
Bu kitabın hepsinden bahsetmedim.
Daha bahsetmediğim kısımlar da var.
Eğer ki tıp tarihi veya anatomi bu tarz konular ilginizi çekiyorsa kesinlikle okuyun.
Yağ gibi akıyor. Baya güzel bir kitap.
Tek sıkıntı şu. Belki bende olmuştur bu durum.
Bu kitabı uzun süre okuyunca biraz tuhaf hissediyorsun.
O hep beden, kadavra, kan, organ falan.
Biraz tuhaf hissettiriyor.
O yüzden biraz ara vererek okumanızı tavsiye ediyorum.
Ve benden bu kadar.
Kendinize iyi bakın. Ya da başladığınız zaman podcastinizi
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
