
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Transkript
Herkesin ara sıra yaşadığı şöyle iğrenç bir his var o da bir şeyler kaçırıyormuş hissi.
Hayatta bazı güzel deneyimler var ama ben bunları yapamıyorum.
Bunlar... Benim elimden kaydı gitti hissi var.
Bu his genelde kendini başka insanlarla kıyasladığın vakit ortaya çıkıyor.
Bir kendi hayatına bakıyorsun.
Bir de başka birisi hayatına.
Ve arada o kadar çok fark var ki ve başka birisi o kadar çok senin yapmak istediklerini yapıyor ki.
Bu sefer kendine soruyorsun.
Ben bazı deneyimlerden özellikle güzel sosyal deneyimlerden neden mahrum kaldım diye.
Bu hissin şöyle de sıkıntılı bir tarafı var.
Bazen kendini karşındakiyle kıyaslarken.
Karşı tarafa sinir olabiliyorsun.
Onu kıskanabiliyorsun. Ve o güzel deneyimleri yaşadığı için o kişiye öfkelenebiliyorsun.
Bir şeyler kaçırıyormuş hissi öyle kolay kolay gelen de bir his değil.
Yani muhtemelen bu hissi yaşıyorsan gerçekten bir şeyler kaçırıyorsun.
Gerçekten hayatında bir şeyler eksik demek oluyor bence.
Her insan yaşıyor bu hissi.
Her insanın içinde ukde kalan bir şeyler var.
Ama bu o kadar da insana etki etmiyor.
Bir şekilde bununla yaşamayı öğreniyorsun.
Üzerinden zaman geçmesi de bu içinde kalmış şeyleri öyle kolay kolay götürmüyor.
Zaman her şeyin ilacıdır derler de yok öyle bir şey.
Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin geri dönüp o yaşayamadığın içinde ukde kalan şeylere baktığında yine o acıyı hissediyorsun.
Bir şeyleri kaçırmış olmak veya bazı şeylerin içinde ukde kalması yine belli bir seviyede olduğu vakit katlanılabilir oluyor.
Bir şekilde yaşamaya devam ediyorsun.
Ama çok fazla olmaya başladığında artık hayatındaki her anda bir şeyler kaçırdığını hissediyorsan hayat cehenneme dönüyor.
Bu konudan sosyal anksiyeteye geçmek istiyorum çünkü sosyal anksiyete bu bir şeyler kaçırmış hissini en yoğun yaşatan bozukluklardan biri.
Sosyal anksiyete sahibi olmak durmadan insanda o bir şeyler kaçırıyormuş hissini devamlı ayık tutuyor.
İşte birinden hoşlanıyorsun, tanışmak isteyeyim diyorsun ama hemen kafandaki o yargıçlar oluşmaya başlıyor.
Boşver tanışma diyor. Aynı zamanda endişeleniyorsun, kaygılanıyorsun, elini ayağını birbirine dolaşıyor ve diyorsun ki en son tamam boşver tanışmayayım.
Ortamda bir espri yapmak istiyorsun.
Bu sefer yine düşünüyorsun. Yaptığım espri komik mi değil mi, espriye gülecekler mi şeklinde.
En son espri yapmaktan vazgeçiyorsun.
Bu gibi insanın içinden gelen eylemleri sosyal anksiyete engelliyor.
Yapmana izin vermiyor ve sonunda içinde ukde kalan bir hayata sahip oluyorsun.
Ve böyle bir hayat, bok gibi bir hayat oluyor genelde.
Bu sosyal anksiyete bence her insanda biraz var.
Ve ne zaman ortaya çıkacağını da tam kestiremiyorsun insanda.
Mesela birine bakıyorsun.
Birebir ilişkisi çok iyi, çok özgüvenli konuşuyor.
Diyorsun ki bu adamda kesinlikle sosyal anksiyete yoktur.
Ama bu adamı bir sunuma çıkartıyorlar ve çok heyecanlanmaya başlıyor.
Birebir ilişkide olmayan sosyal anksiyete bir gruba sunum yapacağın sırada ortaya çıkabiliyor.
Veya tam tersi de olabilir.
Çok güzel sunum yapan birini görüyorsun ve diyorsun ki tamam bu kişi de sosyal anksiyetinin S'si bile olmaz.
Baksana ne güzel sunum yapıyor.
Ama birebir o kişiyle konuşunca heyecanlandığını görebiliyorsun.
O yüzden sosyal anksiyete de çok kişi de...
Kendini belli eden bir yapıya sahip olmayabiliyor.
Hiç beklemediğin kişiden beklemediğin anda sosyal anksiyete fırlayabiliyor.
Genelde bu sosyal anksiyetini çok yoğun yaşayan ve etrafına da belli eden kişilere utangaç kişilerdir deriz.
İşte bu adam çok utangaç, içine kapanık deriz.
İnsanları sevmiyor, insanlara karşı soğuk deriz.
Oysa içindene fırtınalar kopuyordur.
Bu videoda sosyal anksiyetiyi incelemeye çalışacağım.
Bakalım bu hastalık neden ortaya çıktı, nasıl geçer?
Gibi soruların cevaplarına ulaşmaya çalışacağız.
Bunu yaparken de burada görmüş olduğunuz 3 kitaptan yanarlanacağım.
Ve bu 3 kitaptan da bazı önemli bilgileri derledim.
Bunu da sizinle paylaşacağım.
Bu görsel sosyal anksiyeteye dair en çok sevdiğim görsellerden biri.
Çünkü aslında tek başına bile sosyal anksiyetinin ne olduğunu açıklıyor.
Solda bir insan görüyoruz.
İşte gözü dışarıya bakıyor, dışarıya alkılıyor.
Sağdaki insanda anksiyetli bir insan.
Durmadan kendisine bakıyor.
Sosyal anksiyete de aynen böyle bir şey.
Biriyle konuşursun. Ne konuştuğuna dikkat etmezsin de karşı tarafın senin konuşman hakkında ne düşündüğüne dikkat edersin.
Durmadan hep karşı tarafın gözünden kendine bakma vardır.
Her zaman şu tarz sorular dönüyor kafada.
Acaba karşı taraf beni beğendi mi?
Onun gözünde nasıl biri olarak görünüyorum?
Bir yanlış yaptı mı şeklinde?
Durmadan bir kötü yargıç var kafada ve hep bir yargıya varıyor.
Bu yargılarda genelde karamsar bir yargı oluyor.
Bu konuda Ellen Hendrickson'in çok güzel bir sözü var.
Okuyalım. Sosyal kaygı sadece yargılanma korkusu değildir.
Yargıçların haklı olduğu korkusudur.
Gerçekten on numara bir cümle.
Düşünüyorsun ki karşındaki adamın senin hakkında bir yargısı var.
Ve bu yargı kötü bir yargı, karamsar bir yargı.
Bunun hepsini kafanda kuruyorsun. Hepsini geçtim.
Bu yargının yani kötü yargının haklı olduğunu düşünüyorsun.
Karşı taraftaki kişi senin hakkında senin kötü biri olduğunu veya yetersiz biri olduğunu düşünmekte haklılığa sahip.
Burada da ne oluyor? Durmadan suçu kendine çıkartıyorsun.
Eksik olan benim, kusurlu olan benim ve bu da durmadan kişiye bir acı çektiriyor.
Ve bunu artık sık sık yaptığında artık bünyede özgüvendir, özsaygıdır, hiçbiri kalmıyor.
Peki gerçekten öyle mi?
Bu sosyal anksiyetli insanlar kendilerini yetersiz görmede, eksik görmede haklılar mı?
İlginçtir ki şöyle bir şey fark ettim ben çevremde.
Benim de çevremde sosyal anksiyetli insanlar oldu.
Hatta bir ara ben de öyleydim.
Ve... O insanlarla bir şekilde yakınlaşmaya başladıkça, onları tanımaya başladıkça aslında hiç de öyle düşündükleri gibi biri olmadıklarını görüyorsun.
Tam tersi kendilerini çok geliştirmiş kişiler olabiliyorlar.
Hiç beklemediğin güzel espriler yapıyorlar.
Çok donanımlı ve hassas insanlar da olabiliyor gayet.
Ve benim çevremde gördüğüm sosyal anksiyetli insanlar tuhaftır ki genelde çok hoş, çok tatlı insanlardı.
Hendriksen'in kitabında da bu duruma değiniliyor zaten.
Sosyal anksiyetli insanlar öyle, kendilerini gördükleri kadar eksik insanlarda değiller aslında.
Bu tarz utangaç veya sosyal anksiyetli insanların genelinde yoğun bir empati duygusu var bir kere.
Vicdanlı ve iyi yürekli insanlar olabiliyorlar.
İnce düşünceliler, hassaslar hatta genelde kırılgan bir yapıya sahipler duygusal açıdan.
Veya insanlara yardım etmek isteyen bir mizaca sahipler.
İnsanlara yardım etmekten keyif alıyorlar.
İşin aslında trajik kısmı da burada başlıyor.
Bu sosyal anksiyetli insanlar kendilerini gördükleri kadar alçak bir seviyede değiller.
Aralarından çok donanımlı, çok iyi yürekli insanlar çıkabiliyor.
Ve buna rağmen insanlarla iletişim kurmamaları, insanlara çok iyi gelecek bir karaktere sahip olmalarına rağmen insanları kendilerinden uzaklaştırmaları da bu işin, bu sosyal anksiyetinin gerçekten trajik kısmı.
Çünkü bazıları kendilerinde de fark ediyordur.
Ben gerçekten aslında donanımlı, iyi bir insanım.
İnsanların içten içe hoşuna gideceği, seveceği bir tipim ama tüm bunlara rağmen kendimi gerçekleştiremiyorum.
İnsanlara kendimi açamıyorum ve bir şekilde içimdeki o potansiyel çürüyüp gidiyor.
Böyle bir düşünce insanı mahveder.
Şimdi bir kişinin sosyal anksiyetesi var diye hiçbir arkadaşa sahip değildir sonucuna varamıyoruz.
Sosyal anksiyeteli insanların da gayet arkadaşları hatta yakın arkadaşları olabiliyor.
Burada ilginç durum şu.
Sosyal anksiyeteli bir kişinin genelde yakın arkadaşına verdiği değer normal yakın arkadaşlık ilişkisinden çok daha yüksek çıkıyor.
Çünkü bu kişi sosyal anksiyeteli kişi diğer insanlarla iletişime geçmekte zorlanıyor.
Hiçbir zaman kendi olamıyor.
Hiçbir zaman filtresiz veya kaygı gütmeden kaygılanmadan insanlarla iletişime geçemiyor ama Yakın arkadaşlıkta bu durumu aşabiliyorlar.
Artık yakın arkadaşlıkta öyle can ciğer kuzu sarması moduna geçtiğin için sosyal anksiyete bayağı bir azalabiliyor bu insanlarda.
Ben bu yakın arkadaşımla kurduğum ilişkide sosyal anksiyeteyi o kadar da yoğun hissetmiyorum.
Dışarıda başka biriyle konuşsam elim ayağım titrer.
Ama bu yakın arkadaşım benim için o kadar değerli ki beni sosyal anksiyetesiz bir halimle görüyor.
Bir şekilde onun yanında kendim olabiliyorum.
Bu yüzden genelde sosyal anksiyeteli kişiler yakın bir arkadaş bulduğu zaman O kişiyi bir nimet gibi görür.
Çünkü elinde gerçekten istediği gibi davranabileceği bir arkadaş var.
Sosyaliği de doyasıya yaşar ve bu yüzden o yakın arkadaşını kaybetmemek için de baya bir önem gösterir.
O yakın arkadaşına çok fazla değer verir.
O zaman şöyle bir soru soralım.
Sosyal anksiyete nasıl ortaya çıkıyor?
Neden bazı insanlarda sosyal anksiyete var da diğerlerinde yok?
Burada birkaç parametre devreye giriyor.
Mesela... Genetiğin bile sosyal anksiyeteli biri olmanın da önemi var.
Eğer ailende yakınında biri sosyal anksiyeteye sahipse senin de bir sosyal anksiyeteye sahip olman bir tık yükseliyor.
Genetik bu açıdan çok etkili olmasa bile yine bir etkisi var.
Aynı zamanda geçmişte yaşadığın tatsız, travmatik olaylar bile sosyal anksiyetiyi tetikleyebiliyor.
Örneğin ilkokulda zorbalığa uğramışsan lisede sosyal anksiyeteli biri olma olasılığını artıyor.
Veya ailen anne baban seninle çok kaba ve sert bir iletişim kuruyorsa bu sefer de sosyal anksiyeteli biri olarak.
ortaya çıkabiliyorsun. Veya çocukken bir sunum yaptığında ya da bir ortamda sosyal ortamda kendini rezil ettiğinde bu rezil olma deneyimi kişiyi çok etkileyebiliyor ve bundan dolayı da yerleyen zamanlarda bir sosyal
ansiyete oluşabiliyor. Yalnızca tatsız olayları deneyim ederek değil de aynı zamanda gözlemleyerek bile sosyal ansiyeti kendinde arttırabiliyorsun.
Örneğin aile üyelerinden birinde aşırı bir sosyal ansiyete varsa o kişiyi gözlemleye gözlemleye bu sefer sosyal ansiyete sende biraz filizlenmeye başlıyor.
Veya sosyal anksiyetli biri sunum yaptığı vakit kendini rezil ediyor.
Sen bu olaydan çok etkileniyorsun ve sende de biraz sosyal anksiyete oluşmaya başlayabiliyor.
Veya tüm bunların dışında maruz kaldığımız popüler kültür veya sosyal medya bile sosyal anksiyeteyi coşturabiliyor.
Peki nasıl gerçekleşiyor?
Örneğin sosyal medyada durmadan kendini karşı tarafa beğendirmeye çalışan insanları görüyorsun.
Ve buradan şöyle bir sonuç çıkarıyorsun.
Benim insanlarda bıraktığım imaj veya...
İzlenim çok önemli. Bu yüzden her zaman karşı taraf ne düşünüyor onu önemsemeliyim.
Bunun sonucunda da durmadan yargı mekanizması çalışmaya başlıyor karşı taraftan gelen ve bir şekilde sosyal anksiyete yine artabiliyor.
Şimdi biraz da dış faktörlerden ziyade kişinin kendi kendine sosyal anksiyete kazanma süreci nasıl gerçekleşiyor bunların üzerinde duralım.
Mesela belki de bir kişinin sosyal anksiyeteye sahip olmasının nedeni çevresel faktörlerden ziyade direkt kendiyle ilgilidir ve atıyorum dış görünüşünden utanıyordur.
kendini çirkin buluyordur, kendini beğenmiyordur ve bunun sonucunda insanlar beni görünce, benim fiziğimi görünce, hakkımda ne düşünecek şeklinde bir kaygıya sahip oluyordur.
Örneğin bir kişi fiziğini beğenmez, tipini beğenmez, cildini beğenmez ve tanışacağı insanların da ondaki bu kusurları fark edeceğini bildiği için veya böyle düşündüğü için bir şekilde insanlardan kendini soyutlamaya başlar.
Ama tabii sadece sosyal anksiyetinin sebebi dış görünüşte veya bir kişinin kendisini çirkin bulmasında yatmıyor.
Başka bir etmende Bir kişinin kendi karakterini kusurlu bulması olabilir.
Örneğin kendi karakteri hoşuna gitmez.
Komik olmadığını düşünür, havalı olmadığını düşünür, eğlenceli bir tip olmadığını düşünür ve der ki bu insanlar muhtemelen benimle takılmak istemez çünkü ben sıkıcı bir tipim.
Karakterden dolayı bazen olumsuz yargılara sahip olup sosyal ansiyeti oluşturabiliyor kendisinde.
Başka bir etmende sosyal açıdan kendilerini beceriksiz hissetmeleri olabilir.
Bu kişi kendine der ki işte ben sohbeti saran, sohbeti devam ettirebilen biri değilim.
Biri benimle sohbet etmeye çalışsa muhtemelen o sohbet ilerlemeyecek, konu konuyu açmayacak.
O yüzden insanlar benimle sohbet etmek istemez, ben öyle bir sosyal kabiliyetim yok ve bu yüzden kendimi beceriksiz hissediyorum.
O yüzden bir insanla konuşmaya başladığımda bu beceriksizlik hissi bende bir anksiyete ve kaygı yaratacaktır.
Sosyal anksiyeteye sahip insanların belki de en büyük korkusu bu anksiyetelerinin fark edilmesi.
Böyle bir şey var, sosyal anksiyeteye sahip birini genelde kolay anlıyorsun.
Bir bakıyorsun adamın sesi incelmeye başlıyor.
Sesi titremeye başlıyor. İlla ayağı titriyor.
Kan ter içinde kalıyor. Ve diyorsun ki tamam bu adam sosyal anksiyet eden.
İşte sosyal anksiyetli bir kişinin en son isteyeceği şey.
Karşı tarafın sosyal anksiyetli olduğunu çakması.
Anlaması. Karşı tarafa sosyal anksiyetli biri olduğunu çaktırdığın vakit.
Sosyal anksiyeti daha da azmaya başlıyor.
Bu sefer daha da çaktırmaya başlıyorsun.
En son zaten artık.
İpler kopuyor. Bir de şöyle bir durum var.
Karşı taraftaki bir kişinin sosyal anksiyeteye sahip olduğunu anladığın zaman o kişiye ister istemez acımaya başlıyorsun işte.
Aa yazık bu çocuğun sosyal anksiyetesi var şeklinde.
Karşı tarafta bunu biliyor.
Kendisinin acıdığını biliyor ve bu da berbat bir his.
Karşı tarafın sana acıdığını bilmeyisi.
Şimdi şöyle bir şey de var.
Gerçekten Türkiye'de bizim ülkede sosyal anksiyete daha zor yaşanıyor.
Çünkü şöyle söyleyeyim Akdeniz ülkesiyiz.
İnsanlarımız genelde sıcakkanlı ve sohbet etmeyi seviyor.
Eve gelen misafir bile işte o evin çocuğuna, o evin gencine sorular soruyor.
Onunla iletişim kurmaya çalışıyor.
İşte dersler nasıl gidiyor?
Sevgilin var mı? Genelde de sadece bu iki soruyu soruyorlar.
Şöyle bir şey var. Gitsen İsveç'te, İsviçre'de, Norveç'te yaşasan sosyal anksiyeti insana bu kadar koymaz.
Ama Türkiye'de devamlı o sıcakkanlı insanların bulunması ve bir şekilde sosyal ortamlara dahil olman istemesen bile sosyal anksiyeti biraz daha zora sokan bir durum.
Ama bu o kadar kötü bir şey de değil ki ilerleyen kısımlarda bu maruz kalma olayına değineceğiz.
Peki sosyal anksiyete ne kadar yaygın?
Böyle bir şey var sosyal anksiyete o kadar da ender görülen bir bozukluk değil.
Ben çevremdeki birkaç insanda gördüm zamanında bende vardı ve araştırmalar da bunu destekliyor.
Baya baya sosyal anksiyetli insanların sayısı zannettiğimizden çok daha fazla.
Belki hayatları boyunca sosyal anksiyeteye sahip olmuyorlar.
Belki yaşamlarının bir kısmında bunu aşıyorlar.
Ama yaşamının bir döneminde utangaç hisseden, insanlardan çekinen, endişe kaygı duyan, kısacası sosyal anksiyeteye sahip olan insanların sayısı hiç de az değil.
Ve burada aslında şuna geliyoruz.
Hayatında sosyal anksiyeteyi hiç deneyim etmemiş, karşı tarafın yargılarını hiç önemsememiş veya herhangi bir insan ilişkisinde kaygılara düşmemiş bir insan yok denecek kadar az.
Ki bu sosyal anksiyeteyi hiç hissetmeyen tipler de sağlıklı tipler değiller.
Şöyle bir soru soralım.
Sosyal anksiyetinin zıttı ne?
Özgüvenli hissetmek, karizmatik olmak mı?
Hayır. Alan Hendrickson hatta sosyal anksiyetinin zıttını psikopati olarak görüyor.
Hiç sosyal anksiyeti hissetmeyen insanlar...
psikopat insanlardır. Karşı tarafın ne düşündüğü umurlarında değildir.
Hiçbir şekilde karşı tarafta bir kötü izlerini bıraktın mı endişesine düşmezler.
İnsan ilişkileri umurlarında değildir ve bu da psikopatlığa çıkar bir yerde.
O yüzden sosyal anksiyeteye sahip bir kişinin de hedefi sosyal anksiyeteyi tamamen sıfırlamak da olmamalı.
Böyle bir şeyi psikopatlar yapar.
Onlar bir insanların kendi haklarında ne düşündüklerini hiç önemsemezler ve bu yüzden kafalarına göre takılırlar.
İnsan ilişkileri onlar için önemsiz bir oyun gibidir.
Bu yüzden Bir kişinin amacı sosyal anksiyetini sıfırlamaksa bu hedefte sağlıklı bir hedef değil.
Sosyal anksiyetiye dair başka bir yanlış anlaşılma da sosyal anksiyetinin içe dönüklükle aynı anlamlarda kullanılması.
Bir kişinin sosyal anksiyetisi var diye içe dönük olduğu anlamına gelmiyor.
Tam tersi içe dönük bir kişinin de sosyal anksiyeteye sahip olduğunu çıkaramayız.
Genelde sosyal anksiyeteye sahip bir insan gördüğümüz vakit bazılarımız şöyle diyor.
Ha bu insan içe dönük, insanları sevmeyen, kendi başına takılmaktan daha keyif alan biri.
Oysa hiç de öyle olmayabilir.
Gayet dışa dönük ve sosyal anksiyeteli biri de karşımıza çıkabilir ve bu durum en kötüsüdür.
İçinden sosyalleşmek istersin, insanlara karışmak istersin ama önünde o sosyal anksiyete dediğim bir duvar vardır.
Veya tam tersi olabilir.
Bir kişinin hiçbir sosyal anksiyetesi yoktur ama içe dönük biridir.
Yine gider insanlarla tanışır, insanlarla konuşabilir ama sosyal anksiyeteli gibi gerim gerim gerilmez.
Gayet rahat konuşur fakat kendi başına takılmayı daha çok tercih eder.
Kendi başına zaman geçirmeyi daha çok sever.
Yine de sosyal anksiyeteli olduğu sonucunu çıkaramayız.
Bu içe dönüklük ve sosyal anksiyete bazen birbirleriyle karıştırılıyor oysa ki farklı şeyler.
Bu kısma kadar sosyal anksiyetinin nasıl bir şey olduğunu gördük.
Sıradaki kısımda sosyal anksiyetiyle mücadele için bu başta bahsettiğim 3 kitabın nasıl tavsiyeler verdiği üzerinde duralım.
Ve bu kitapların verdiği ortak tavsiyelerden biri şu şekilde.
Sadece kendin ol.
İlk tavsiyemiz kaçma yüzleş.
Peki neyden kaçma?
Sosyal ortamlardan.
Bir insan kendisini ne kadar izole ederse etsin maruz kalmak zorunda olduğu sosyal ortamlar var.
İşte ilkokula gider, ortaokula gider sunum yapmak zorundadır.
Bir gün işte eski arkadaşları arar hadi buluşalım der.
Ve genelde sosyal anksiyeteli kişiler bu tarz durumlardan hep kaçmaya meyilidir.
İşte sunumu olacağı vakit öğretmene der ki hocam işte hastayım, sesim kötü, okula gelemeyeceğim falan.
Oysa aslında sunumdan kaçıyordur bal gibi.
Önüne bir sosyal mücadele fırsatı çıkmıştır ama bahaneler üreterek kendini kurtarıyordur bir şekilde.
Veya bazen buluşmak isteyen arkadaşlarına karşı da böyle bahaneler uyduruyordur.
İşte ödevim var, işim gücüm var gelemeyeceğim diye.
Oysa gayet zamanı da vardır sadece kurtarmaya çalışıyordur kendisini.
O sosyal mücadele fırsatından.
Sosyal anksiyeteye dair şöyle hoş bir metafor var o da zehirli sarmaşık.
Zehirli sarmaşığı biliyoruz işte cildimize temas ettiği vakit orayı yakmaya ve kaşındırmaya başlatır ve içimizden de orayı deli gibi kaşımak gelir.
Oysa kaşıdığımız vakit o zehir daha fazla yayılır ve durumu mevcut durumdan daha kötü bir hale getiririz.
Sosyal anksiyete de ve özellikle sosyal fırsatlardan kaçmak, yüzleşmemek de buna benziyor.
Evet içinden kaçmak geliyor çünkü o yaşayacağın iğrenç kaygıyı hissediyorsun.
Ama her sosyal fırsattan kaçtığın vakit sosyal ansiyete daha da azmaya başlıyor.
Daha da güçlenmeye başlıyor.
Kendini daha fazla hapsetmeye başlıyorsun.
Ve bu üç kitabın da verdiği en temel tavsiyelerden biri sosyal bir fırsat mı karşına çıktı?
Sunum olsun, buluşma olsun.
Sakın kaçma. Ne yap ne et, onunla yüzleş, ona kendini maruz bırak.
Diğer bir tavsiyede mükemmelliyetçi olmamak üzerine.
Diyelim ki sosyal anksiyeteye sahip birinin şansı yaver gitti de gayet sorunsuz bir iletişim kurdu birisiyle.
Bu kişi bu sefer aşırı seviniyor.
Dünyalar onun oluyor çünkü bir sıkıntı yaşamadan iletişim kurabilmiş.
Ama aynı kişi iletişim kurarken bir pot kırsa, küçük bir hata yapsa bu sefer onu çok dert edinmeye başlıyor.
Günlerce üzerinde düşünüyor işte keşke bu sosyal iletişim sırasında bu hatayı yapmasaydım şeklinde.
Sosyal anksiyeteye sahip insanlarda bir nebze bu mükemmelliyetçilik de var.
Küçük bir hata yaptıkları vakit sindiremiyorlar, kaldıramıyorlar.
Bunu çok fazla dert ediniyorlar.
Bu tarz mükemmelliyetçi bir yaklaşım çok sıkıntılı çünkü gayet de insanız ve iletişim kurduğumuz vakit belli potlar da kırabiliyoruz.
Bir espri yaparsın kimse gülmez.
Gayet bunlar olan şeylerdir ve sosyal anksiyeteye sahip insanların bu tarz küçük insani kusurları bile kendilerine büyük bir dertmiş gibi olması onları bayağı bir engelliyor.
Diğer bir tavsiye de şöyle.
Bazı insanların seni sevmemesine karşı okey olmak.
Kabul etmek. Her insanın seni sevebileceği bir senaryonun olmadığını kabul etmek ve gayet de bunu benimsemek.
Sosyal anksiyete de karşı tarafın görüşüne o kadar önem veriyorsun ki karşı taraf senin küçük bir şeyinden irite olduğu vakit dünyalar başına yıkılıyor.
Oysa şu basit gerçeği.
Bazı insanların gayet de seni sevemeyeceğini ve bunun da gayet normal olduğu gerçeğini kabul ettiği vakit insan çok rahatlıyor.
Tabi herkes sevilmek, ilgi duymak ister.
Kimse seni sevmesin demiyorum ama bazı insanların mizatları uymaz, tarzları, tabiatları uymaz ve gayet de seni sevmeyebilirler.
Bunu kabul ettiğin vakit insan çok rahatlıyor.
Bırak bazı insanlar seni sevsin, bazıları da sevmesin.
Bu durum gayet normaldir.
Ve en kritik tavsiye de şu şekilde, işin özü eyleme geçmek.
Eyleme geçmediğin, kendini sosyal ortamlara maruz bırakmadığın süreçte mümkün değil sosyal anksiyete geçmez.
Bu sosyal anksiyete, zihnen, düşünceler sonucu tamamen zihinsel bir şekilde aşabileceğim bir süreç değil.
Eyleme geçerek aşabileceğim bir süreç.
Hatta burada çok fazla düşünmek genelde kendi topuğuna sıkmak oluyor.
Evet biriyle tanışmak istemiyorsun, elin ayağın titriyor ama yine de yapmaya çalış.
Bunu yaparken de tıpkı bir robot gibi çok fazla düşünmeden, çok fazla olayın detayına inmeden yapmaya çalış.
Çünkü düşündüğün vakit beyin o kadar fazla olumsuz yargı üretmeye alışmış ki durmadan bahane üretiyor.
İşte tanışmayayım, beni beğenmez, bu adamı da ben beğenmedim tarzı.
Oysa canın istiyor konuşmak.
Kesinlikle en kritik nokta bu.
Sosyal anksiyete ancak eyleme geçerek, kendini sosyal ortamlara maruz bırakarak aşılabilecek bir şey.
İstediğin kadar terapi al.
Yine de işin özünde senin eyleme geçmen gerekiyor.
Şu grafik aslında güzel bir özet.
Nasıl gerçekleşiyor? Önce biriyle tanışmaya başladığım vakit önce...
Gerilmeye başlıyorsun. Anksiyeten tavan yapıyor.
Bir nevi çıldırıyorsun. Elin ayağın birbirine titriyor.
Ve genelde burada yapılan nokta kaçınmak.
O pik noktasında yapılan şey.
Tamam diyorsun. Görüşmeyelim diyorsun.
Ayrılıyorsun. Çünkü o anksiyete çok fazla ağır geliyor bünyeye.
Oysa biraz beklese.
Biraz sabır gösterse. O anksiyete hep öyle üst seviyede devam etmeyecek.
İnmeye başlayacak ve durulacak.
Hadi bu grafik biraz iyimser bir grafik.
Böyle çıldırmadan sakinlemeye düşme bu kadar keskin gerçekleşmiyor da.
İlla ki gerçekleşiyor.
İlla ki o tepedeki çıldırma noktası durmadan devam etmiyor.
Bu mesela sunumlarda da çok fazla yaşamıştır insan.
Ben de yaşadım. Başta bir sınıfta sunum yapacağım vakit elin ayağın titremeye başlıyor.
Çok korkuyorsun. Sunumun ilk 1-2 dakikası çok gergin geçiyor.
Sonra konuşa konuşa artık ısınıyorsun.
Rahatlamaya başlıyorsun. Sunumun sonunda da zaten gayet aslında kıvama gelmiş oluyorsun.
Yeni bir insanla tanışınca da böyle.
Biriyle tanıştın oturduğunuz bir yere.
İlk 2-3 dakika bir gergin geçiyor.
Karşı tarafı bir tanımaya çalışıyorsun.
İkiniz de birbirinize bakıyorsunuz falan.
Tuhaf durumlar oluyor. Ama bir 3-5 dakika geçsin sohbet öyle güzel açılıyor.
İki tarafta öyle güzel rahatlamaya başlıyor ki akıp gidiyor.
Burada o mevzu biraz sabrı göstermek.
O eşiği aşma sabrını göstermek.
Şimdi demiştim ya bu sosyal anksiyetiyi aşmanın en temel yöntemi kendini sosyal ortamlara maruz bırakmak.
Bırakabildiğin kadar. İşte yeni insanlarla tanışmaya çalışmak, asansörde birine günaydın demek en basitinden ya da esnafla muhabbet etmeye çalışmak, birine yol sormak gibi küçük şeyler.
Bunları aslında hepimiz biliyoruz ama görmüş olduğunuz kitapta biraz tartışmalı yöntemler de var.
Yazar burada bu sosyal ortamlara maruz kalmayı biraz daha ayrı bir seviyeye taşıyor ve şöyle diyor.
İşte bu vereceğim taktikler biraz insanlarla aranızda problem veya tartışma çıkaran yöntemler.
Evet biraz can sıkıcı olabilirler ama bu tarz tartışma çıkaran yöntemler sayesinde işte çelik gibi olacaksınız diyor.
Şimdi bu tavsiyeleri biraz inceleyelim.
Tavsiyelerden biri sokakta yürüyen insanların gözünün içine bakmak.
Bunu Türkiye'de denemeyin ölürsünüz.
İkinci bir tavsiye ise yeşil ışık yansa bile aracını sürme.
İşte bırak insanlar sana kızsın bir süre o stresi yaşa.
Bunu da Türkiye'de denemeyin.
Muhtemelen sosyal ansiyete gider mi bilmiyorum ama iki şey kazanırsınız.
Hasar kaydı kendiniz için de darp raporu.
Üçüncü bir tavsiyede sigara içen birine sigarayı bırakmasını söylemek.
Bu tavsiyeyi de bence denemeyin.
Çünkü bir kere sizin demenizde sigarayı bırakmayacak ve genelde hoşuna gitmeyecektir bu söz.
Onun yerine şöyle bir cümle kurabilirsiniz.
Mesela adımın ateşi yoktur.
Sana bir çakmak lazım şeklinde.
En iyisi hiçbir şey söylemeyin arkadaşlar.
Şöyle bir şey var. Yazarın kendisi de bu tavsiyeleri uygularken çok dikkatli olun.
ortamınıza özen gösterin şeklinde uyarıyor bizi.
Çünkü bunlar normal tavsiyeler değiller.
Ama Türkiye'de yaşıyoruz.
Türkiye standartlarında bu tavsiyeler işe yaramaz arkadaşlar.
Başka tavsiyelerden devam edelim.
Bazen sosyal anksiyetiyi aşmak için korku faktörü de etkili olabiliyor.
Çünkü sosyal anksiyetinin temelinde aslında büyük bir korku var.
İnsanlar tarafından olumsuz yargılanma korkusu, rezil olma korkusu, eksik hissetme korkusu gibi.
Şöyle düşünelim. Diyelim ki ömrünüz boyunca sosyal anksiyetinizi hiç aşmadınız ve hayatınız boyunca bu anksiyetiyle beraber yaşadınız.
Geri dönüp hayatınıza baktığınızda bombok bir hayat göreceksiniz gerçekten.
İnsan hayatına geri dönüp bakmayı seviyor.
Bir hayatını kolaçan etmeyi seviyor.
Bir bakıyor neler yaşamışım ben, güzel neler yaşamışım.
Çünkü biliyor ki insan hayata bağlayan şeyler bu tarz güzel deneyimler.
Oysa sosyal anksiyeteli biri hayatına geri dönüp baktığında o kadar da güzel şeyler göremiyor.
Bir bakıyor pişmanlıklar, içinde kalmalar, ukde kalmışlıklarla dolu hayatı.
Ve böyle bir hayat gerçekten cehenneme dönüyor.
Gerçekten geri dönüp böyle bir hayata baktığında ben yaşamamışım diyorsun.
Bu yüzden şöyle düşünmekte fayda var.
Evet sosyal anksiyetli bir kişinin yeni bir insanlarla tanışması gerçekten korkutucu.
Gerçekten o endişeyi, kaygıyı damarlarına, iliklerine kadar hissediyorsun.
Ama tam tersi daha korkunç.
Bir eyleme geçmediğin, kendine yüzleşmediğin, bu problemi aşmadığın vakit elde edeceğin hayat, O yüzleşeceğin hayattan çok daha kötü.
O yüzden sosyal anksiyete kesinlikle yüzleşilmesi gereken bir problem.
Süzülmesi gereken bir problem.
Çünkü çözmediğiniz vakit yaşanan hayata hayat demezsin.
1938 yılında Harvard'daki araştırmacılar bir tane anket yapıyor.
Ve insanlara şu soruyu soruyorlar.
Bir hayatı güzel yapan şey nedir?
Ve katılımcıların verdikleri cevap ne gücü elde etmek, ne başarı kazanmak, ne isim yapmak olur.
Katılımcıların çoğunun verdiği cevap şu şekilde.
Sağlıklı sosyal ilişkiler kurmak, iyi insanlarla tanıştığın iyi bir iletişim içerisinde olmak.
Daha sonra bu araştırma sorusunun güzelliği yüzünden devam ediyor.
Çünkü soru güzel bir soru. Bir hayatı iyi yapan şey nedir?
Ve bu araştırma neredeyse günümüze kadar devam ediyor bu 70 süre içerisinde.
Ve verilen cevap yine değişmiyor.
Yine biz insanların iyi bir yaşam için en büyük kriterlerinden biri sağlıklı, güzel, sosyal ilişkilerde yatıyor.
Bu demek değil ki dışa dönük biri olun.
50 tane, 100 tane arkadaşınız olsun.
Hayır böyle demeye çalışmıyor bu araştırma.
Bu araştırma şunu diyor.
İster 50-100 tane insan olsun hayatında ister 2-3 tane olsun.
Ama yine de hayatında insan olsun çünkü hayatı güzel yapan şeylerden biri bu.
İnsanlarla güzel ilişkiler kurmak.
O sosyalleşmenin biriyle bir konuşmanın zevkini almak.
İstediğin kadar içe dönük ol.
Tamamen içe dönük olamazsın.
İstediğin kadar yalnız takılmayı sev.
İlla ki yine bir 2-3 insanla görüşmek istersin.
Bu bizim fıtratımızda var arkadaşlar.
İşte bu yüzden sosyal ansiyete bu kadar mücadele edilmesi gereken bir problem.
Kimsesiz bir insanın mutlu olabileceğini düşünmüyorum ben.
Kendisini kandırıyordur.
İstediğimiz kadar kendi kendimize yetebileceğimizi düşünelim.
İnsan ilişkilerine bal gibi ihtiyacımız var arkadaşlar.
Bu videoyu da zaten bunun için hazırladım.
Yorumlara yazın sosyal ansiyete ile mücadele ediyorsanız nasıl ediyorsunuz?
Veya nasıl mücadele ettiniz?
Nasıl açtınız? Yorumlarda kendinizi ifade edin.
Çünkü merak da ediyorum.
Benden bu kadar arkadaşlar. Kendinize çok iyi bakın.
Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
