
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Transkript
Evet, hepinize merhaba.
Rey Mysterio sonunda maskesini çıkardı.
Karamazov kardeşleri ilk okuduğumda bir yaklaşık 100-150 sayfa okudum.
Daha sonra... Bıraktım.
Çünkü kitaba çay döküldü.
Yok çay filan dökülmedi aslında.
Kitap sarmadı. İlk okuduğumda bu kitabı kurgusu çok karışık gelmişti.
Çok fazla karakter ismi duyuyordum.
Ve kitabın pek içine girememiştim.
Fakat daha sonra kitap hakkında bazı yorumlar gördüm.
Çoğu insan bu kitabın Dostoyevski'nin en iyi kitabı olduğunu söylüyorlardı.
Kesinlikle okumam gerektiğini söylüyorlardı.
Ve ben de bu sözlerden sonra dedim bu kitaba tekrardan başlayayım ve bu sefer de kitabın sonunu bir göreyim.
Daha sonra kitabı tekrar aldım ve bu sefer de sonuna kadar okudum.
Ve kitaba hayran kaldım.
Gerçekten çok etkilemişti kitap beni ilk okuduğum zaman.
Ve şu an halen en çok sevdiğim romandır bu kitap.
Ve bu videoda size bu kitaptan bahsetmek istiyorum.
Kitap Dostoyevski'nin son kitabı.
Aynı zamanda en uzun ve en ağır eseri.
Gerçekten çok fazla konudan bahsediliyor bu kitapta.
Aynı zamanda birçok karakter var ve her karakterde de belli bir derinlik, belli bir psikoloji atıyor.
Aynı zamanda Dostoyevski'nin diğer eserlerindeki benzer temaların yine burada işlendiğini görüyoruz mesela.
Yer altından notlardaki özgür yerde problemi burada tekrar işleniyor veya suç ve cezadaki ateist ahlakı problemi tekrar işleniyor.
Budala kitabındaki o saf ama iyi yürekli karakter konsepti tekrardan işleniyor.
Bir açıdan baktığımızda Dostoyevski'nin tüm bu kitaplarının gidişatı bu kitabın yönündeydi.
Önceki kitapları okuyan rahatça diyebilir ki Dostoyevski illaki Karamozov kardeşler gibi bir kitabı yazacaktı.
Aynı zamanda Dediğim gibi çok popüler bir kitap.
Freud'undan Einstein'ına ondan Putin'ine kadar birçok insanın favori romanı bu kitap.
Şimdi size kitaptaki temalardan kısaca bahsedeyim.
Bunlardan birisi iman ve şüphe arasındaki gerilim.
Bir tarafta iman gösteren, tamamen teslimiyet olmuş, inanmış biri.
Diğer tarafta da dindeki belli kavramları aklına oturtamayan, bu yüzden de dine karşı şüpheyle yaklaşan bir taraf var.
Ve bu iki taraf arasındaki gerilimi de kitap boyunca görüyoruz zaten.
Onun dışında kitapta kötülük problemine de değiniliyor.
Neden dünyada bu kadar kötülük var?
Veya Tanrı bu kadar iyiyse ve bu kadar güçlüyse neden bu kötülükleri engellemiyor?
Tarzında sohbetler de dönüyor kitapta.
Aynı zamanda özgür irade ve din arasındaki ilişki işleniyor.
Bir din zoraki bir şekilde insanların özgür iradesini kontrol altına mı almalıdır yoksa insanları serbest bırakıp özgür fikirleriyle insanların dine gelmesine mi kapı açmalıdır şeklinde ikilemi de inceliyoruz.
Ve tabii ki de tanrı ve ahlak arasındaki ilişki de işleniyor bu kitapta.
Eğer biz insan hayatından tanrıyı ve dini çekip çıkartırsak o insanın veya o toplumun halen ahlaklı kalmasını sağlayabilir miyiz şeklindeki problem de inceleniyor bu kitapta.
Şimdi de biraz ana karakterlerden bahsedeyim.
Bunlardan biri en solda gördüğünüz Fyodor Karamazov yani baba karakteri.
Aslında sağdaki dört karakter de bu babanın oğulları ama mevzu biraz karışık.
Şöyle Alyosha ve İvan bu babanın bir anneden oğulları, Dimitri ise başka bir anneden oğulları.
Pavel ise başka bir sokak kadınından olan gayrimeşhur bir oğlu.
Yani bu Karamazov kardeşler ailesi biraz tuhaf bir aile.
Ama şunu kabul edebiliriz ki bu sağdaki dört kardeş de aynı babadan olmalar.
Ama sadece İvan ve Alyosha'nın hem annesi hem de babası ortak.
Geri kalanlar da değil.
Öyle bir aile. Şimdi biraz da kısaca bu karakterlerin kişiliğini inceleyelim.
Fyodor Karamazov yani baba karakterimiz zengin bir adam.
Ama öyle kendi falan kazanmamış.
Zengin bir kadınla evlenmiş.
O kadın ölünce de buna yüklü miktarda miras kalmış.
Bu parasını da o kadar güzel kullanabilen bir adam değil.
Zevkine düşkün bir adam. Alemlere akmayı sever.
Genç kızlara karşı bir zaafı vardır ve zevkine düşkün bir adamdır.
Hayatı kendi zevkine göre yaşar.
Bundan anlayabiliyoruz ki oğullarını da pek umursayan bir baba değildir bu adam.
Hatta oğullarıyla genellikle kavga eder.
Şimdi Alyosha'ya geçelim.
Bu Alyosha babanın tam tersi bir karakter.
Baba kabadır, Alyosha kibardır.
Baba sevgisini göstermez.
Oysa Alyosha çok sevecen bir insandır.
Herkese sevgisini gösterir.
Ve sevgisini gösterme şekli o kadar içtendir ki diğerleri de Alyosha'yı çok sever.
Hatta kitaptaki en çok sevilen karakter diğerleri tarafından Alyosha'dır.
Hayatı çok basittir aslında. Bir yerlerde sürtmez, geceleri bir yerlere akmaz.
Kiliseye gider gelir, manastıra gider gelir ve imanına bakar.
Hayatındaki en önemli değeri dinidir ve dinine uygun yaşamaya çalışır sadece.
Ve dediğim gibi sevgisini ifade etmeyi çok sever.
Her türlü insana sevgisini ifade eder.
Diğer bir karakterimiz de İvan Karamozov.
Hatta bu hikayedeki en meşhur...
En popüler karakter diyebiliriz kendisi için.
Muazzam zeki bir karakterdir.
Ağzı çok iyi laf yapar, araştırmacıdır ve bu hikayenin entelektüeli bu karakterdir.
Şöyle bir takıntısı vardır.
Her şeyi aklına oturtmak ister.
Her şeyi rasyonel bir temele oturtmak ister.
Ve dinin bazı taraflarını da kafasına oturtamadığından dine karşı şüpheci bir yaklaşımı vardır.
Hatta kendisi ateist bir karakterdir.
Dimitri Karamozov ise biraz babasına benziyor.
Çok değil ama biraz. Duygusal biri.
Duygularını kontrol edemiyor. Çok tez canlı.
Genelde öfke patlamaları yaşıyor ara sıra.
Ama babası kadar da batmış biri değil.
Babasından biraz daha iyi biri diyebiliriz.
Hatta bazı sahnelerde çok iyi sözler de edebiliyor kendisi.
O içinde yatan bir iyi bir tarafı var.
Onu gösteriyor kitap bize. Ama dediğim gibi sıkıntılı tarafları da var.
Ve bunlardan birisi nişanlı olmasına rağmen Kurşenka isminde genç bir kadını arzulaması.
Hatta bu yüzden babasıyla kavga ediyorlar.
Tahmin edin niye? Çünkü babası da bu kızı arzuluyor.
İşte böyle bir aile. Ana karakter açısından son olarak da Smerdiakov'dan bahsedelim.
Bu adam bir piç.
Hakaret anlamında söylemiyorum.
Gerçekten öyle. Kendisi gayrimeşru bir şekilde dünyaya gelmiş.
İşte kitaptaki belli rivayetlere göre babası Fyodor Karamazov bir sokak kadınına tecavüz ediyor.
Hatta bu kadın akıl sağlığında sıkıntıları olan ve sakat da bir kadın.
Ve bu kadından da Smerdiakov doğuyor.
Fakat daha sonra Fyodor baba bu adamı çocuğu olarak kabul etmek istemiyor ama...
evine alıyor ve uşak olarak kullanıyor.
Böyle bir hayata sahip Smerdeokov'un da çok pozitif, olumlu bir karakter olacağını düşünmeyiz ki kendisi öyle biri değil zaten.
Hınç sahibi biri, hayata karşı öfkeli.
Hatta biraz da sinsi bir karakter, biraz içten pazarlıklı, çok fazla rengini belli etmiyor.
Bir de epilepsiden muz serip ara sıra kitapta epilepsi nöbetleri geçiriyor.
Bu karakter hakkında bilmemiz gereken kritik bir nokta ise Ivan ile din ve ahlak hakkında konuşmayı seviyor.
Hatta Ivan'ı dinlemeyi seviyor daha doğrusu.
Ve Ivan'ın da din ve ahlak hakkındaki fikirlerinden Bayağı bir etkileniyor bu karakter.
Normalde hikayede birkaç tane yan karakter var ama bu videoya yönelik bir tane yan karakteri alacağım.
O da Zosima karakteri.
Bu karakter bir rahip.
Aynı zamanda Alyosha'nın akıl hocası bir nevi Sokratesi.
Alyosha'ya din, hayat, ahlak hakkında belli tavsiyeler veriyor ve Alyosha da bunu çok güzel benimsiyor.
Yine Alyosha'ya benzeyen tarafı ise bu karakterin de sevgi dolu ve kucaklayıcı olması.
Bu karakter de her türlü insana sevgi gösterebiliyor.
Empati yeteneği çok yüksek bir insan.
Diğer önemli bir nokta ise İvan ile taban tabana zıt bir din görüşüne sahip olmaları.
Videonun ilerleyen kısımlarında buraya değineceğiz zaten.
Evet hikayemiz böyle başlıyor ve karakterler bu şekilde.
Ve kitabı biraz okuyunca fark ediyorsun ki bu aile çok gergin.
Hani Kuzey Güney dizisini biliyoruzdur.
Oradaki aile yapısını da biliyoruzdur.
Sami karakteri var. Herkes öfkelidir.
Handan'a patlar. Handan gider Kuzey'e patlar.
Kuzey gider Güney'e patlar.
Ailede hep bir gerginlik vardır.
Söyle söyleyeyim Karamazovlarda durum daha fena.
Özellikle Dimitri ve baba arasında hem miras kavgası geçiyor hem de kız kavgası geçiyor.
Okuyunca diyorsun ki bu ailede bir şey olacak.
Bir olay yaşanacak. Kötü bir olay yaşanacak çünkü çok gerginler.
Ve bu gerginlik bir yerde patlayacak diyorsun.
Ve öyle de oluyor. Dimitri bir gün öfke nöbeti sırasında babasını dövüyor.
Hatta dövdükten sonra da onu bir tehdit ediyor.
Bir daha bana böyle yanlış yaparsan seni öldürürüm diyor.
Daha sonra hikayede çok önemli bir kısma geliyoruz ve bu da Ivan ve Alyosha'nın buluşması.
Ivan ve Alyosha ilişkisi hakkında şöyle söyleyeyim.
Alyosha zaten eyvallah herkesi seven biri, sevilen de biri.
Ama Ivan o kadar sevgisini ifade eden biri değil biraz soğuk biri.
Hikayede tek sevdiği karakter varsa o da muhtemelen Alyosha'dır.
Ivan ve Alyosha arasındaki ilişkiye gerçekten bir kardeş ilişkisi diyebiliyorsun.
Hikayedeki diğer karakterler için...
Pek böyle diyemiyorsun. Mesela Dimitri'ye karşı da bir soğukluk var.
Hele Smerdiyako baya kardeşler arasında dışlanmış biri.
Ama İvan ve Alyosha arasında o kardeşlik ilişkisini hissedebiliyorsun.
Ve bir gün bu iki karakter restoranda buluşuyor.
Abi kardeş muhabbet edecekler.
Ama İvan meseleyi dini konulara getiriyor.
Bahsetmiştim. Alyosha teist, dindar bir karakter.
İvan ise ateist bir karakter.
Ve bu buluşmada İvan neden dini kabul etmekte bu kadar zorlandığına dair bir konuşma yapıyor.
Ivan Alyosha'ya gazetede gördüğü bir olayı anlatıyor.
Bu olayda küçük bir kız çocuğu ailesi tarafından türlü istismarlara, türlü işkencelere maruz kalıyor ve çok acı içerisinde ölüyor.
Ivan'ın gazetede okuduğu bu olay Ivan'ı çok etkiliyor ve Alyosha'ya da bunu anlatıyor.
Ve en sonda Alyosha'ya dediği şey şöyle.
Bir çocuğun ölümünü görmektense dünyaya geliş biletimi iade etmek isterim.
Özellikle küçük çocukların acı çektiği bir olay insanı gerçekten etkileyen bir olay.
Böyle durumlarda gerçekten bir...
Bu acının kaynağını sorguluyor.
Neden böyle bir acı var dünyada diyor.
Ivan da özünde bunu sorgulayan bir karakter.
Tamam dünyada acılar var.
Belli acıları insanlar hatta hak ediyor.
Ama küçük bir çocuk neden acı çeker?
Eğer tanrı varsa ve bu tanrı iyiyse, güçlüyse ve her şeyin farkındaysa bu acıyı neden engellemiyor?
Ivan'ın kafasındaki problem bu şekilde ve din felsefesinde biz buna kötülük problemi diyoruz.
Ivan daha sonra şöyle bir cümle kuruyor.
O iğrenç yerde öcü alınmamış gözyaşları döküp göğsünü yumruklayarak tanrıcığına yalvaran yavrunun Tek gözyaşına değmez bu üstün ayhenk.
Değmez çünkü çocuğun gözyaşlarının hesabı sorulmadan kalıyor.
Karşılık olmalı. Yoksa kutsal ayhengin anlamını kavramak mümkün değil.
Ama neyle ödenebilir bunlar?
Var mı böyle bir şey? Bir öç mü sadece?
Öcü ne yapayım ben? Canavarlar cehenneme gidecekmiş.
Cehennem yaptıkları kötülüğü, mahvettikleri hayatı geri getirebilir mi?
İvan hakkında söylemiştim zaten.
Kendisi gerçekten etkileyici konuşan birisi.
Ve bu pasajda... Ne söylemeye çalıştığını bir düşünelim.
Küçük bir çocuk ailesi tarafından türlü işkenceye maruz kalıp öldürülüyor.
Buna teyzem ne cevap verebilir?
Tamam bu anne baba cehenneme yollanacak ve orada da muazzam bir acıya maruz kalacaklar.
Ve bu yaptıkları kötülüğün bedelini ödeyecekler.
İvan'ın meselesi şu. Tamam eyvallah onlar acı çekecek.
Peki çocuk? Çocuk o acıyı yaşadı bir kere.
İstediği kadar anne babaya acı çektirsin.
O küçük çocuk zaten çekeceğini çekmiş.
Onun acısı bir yere gitmiyor ki.
Hadi bu sefer de teyzem şey diyebilir.
O çocuğu da cennete yollayacağız.
Hatta cennete sıfırlanmış bir halde girecek.
Yani çektiği acıyı da hatırlamayacak.
Burada da yine İvan'ın dikkat çektiği şey şu.
Her ne kadar cennette çocuğa her şeyi unutturup güzellikleri önüne sersende veya o anne babayı ateşler içerisine yaksan da öyle bir acı çekilmiştir.
O küçük çocuk öyle bir acıyı deneyim etmiştir.
Ve İvan'ın da odaklandığı nokta cennet cehennemden ziyade bu deneyim.
Hiçbir şey İvan için, hiçbir sistem, hiçbir cennet-cehennem dengisi bu deneyimin verdiği acıyı karşılayamaz.
İvan'ın asıl isyanı bu yöndedir.
Daha sonra da Aloşel şöyle bir cümle kuruyor.
Diyelim ki sen sonunda bütün insanları mutlu edecek, onları barış ve huzura kavuşturacak bir keder yapısının inşaatını üzerine almışsın.
Ancak temeli atarken bir kurban ihtiyacın olacak.
O küçük göğsünü yumruklayan yavruya kıymak gerekiyor.
Öcü alınamayacak gözyaşlarını temeli akıtarak bu binanın mimarı olmaya razı olur muydun?
Yalansız söyle. Ve İvan'ın bu konuşması uzun sürüyor.
Ben biraz kısa bir şekilde anlattım ama İvan uzun uzun detaylı detaylı o çocuğun neler çektiğini anlatıyor.
Ve en son Aloşa'ya da böyle bir soru soruyor.
Ne düşünüyorsun bu konu hakkında?
Peki Aloşa ne cevap veriyor?
Çünkü Aloşa'ya bir cevap hakkı doğdu.
İvan bir teizm eleştirisi yaptı.
Aloşa da bir teist olarak, dindar biri olarak dinini savunması gerek.
Aloşa hiçbir cevap veremiyor abisine.
Sadece şey diyor. Abi bu yaptığın isyan etmektir.
Dinden çıkmaktır. Sen ne yapıyorsun şeklinde tepkisel cevaplar veriyor.
Ama onun argümanına bir cevap veremiyor.
Aloşa'nın da kafasını karıştırıyor bu durum.
Peki daha sonra ne oluyor? Konuşma burada bitiyor mu?
Bitmiyor. İvan'ın motoru daha yeni ısındı ve bir şeyler anlatmaya devam ediyor.
Kardeşine diyor ki. Aloşa ben bir şiir yazdım.
Büyük İngilizisyoncu isminde.
Şimdi bu şiiri sana okuyacağım diyor.
Şimdi biraz da bu şiirden bahsedelim.
Büyük İngilizisyoncu şiirinde İsa çarmıha girildikten yüzerce yıl sonra tekrardan ortaya çıkıyor.
Tekrardan insanların arasına karışıyor.
Ve insanlar da bakıyorlar ki kişi gerçekten İsa.
Mucizeler gerçekleştiriyor, dokunduğunu iyileştiriyor ve tüm insanlar da İsa'yı coşkuyla karşılıyor.
Hatta sevinçten, heyecandan ağlamaya başlıyorlar.
İsa'yı gören herkes o bölgede muazzam bir sevinç içerisinde bir kişi hariç.
O kişi de oradaki İngilizisyonun başındaki olan kişi yani Büyük İngilizisyoncu.
Bu büyük İngiliz yoncu muhafızlarına diyor ki bu İsa'yı yakalayın ve bana getirin onunla konuşacağım.
Daha sonra İsa'yı yakalıyorlar ve İngiliz yoncunun yanına getiriyorlar.
Daha sonra İngiliz yoncu şöyle ilginç bir cümle kuruyor.
Şeytan haklıydı diyor.
Şeytanı dinlemen gerekiyordu diyor.
Tabi kafada soru işareti var.
Şeytan hangi konuda haklı?
Daha sonra İngiliz yoncu bu sözünü açıklama ihtiyacı duyuyor.
İncil'de geçen bir bölümde şeytan İsa'yı 3 aşamada yoldan çıkartmaya onu ayartmaya çalışıyor.
Şimdi bu üç aşamayı incelersek İngiliz yoncunun ne demeye çalıştığını daha iyi anlarız.
İlk aşamada şeytan İsa'ya diyor ki, ha bak madem ki sen Tanrı'nın oğlusun, madem ki sen ilahi yüce bir şeysin, o zaman şu taşları ekmeğe dönüştür de insanların karnı doysun.
Çünkü insan bedensel ihtiyaçları karşılanmadan yaşayamaz, iman bile edemez.
Peki İsa ne diyor? Olmaz diyor.
Benim bu taşları ekmeğe dönüştürmeme gerek yok çünkü insanı yaşatan şey bedensel ihtiyaçlarından ziyade Tanrı'nın sözüdür.
İmanıdır onu yaşatan diyor ve şeytanın bu teklifini reddediyor.
Daha sonra şeytan başka bir teklifle geliyor.
İsa'yı yüksek bir yere çıkarıyor ve bu sefer de ona diyor ki Madem ki tanrının oğlusun ya sen hadi atla aşağı bakalım diyor İsa'ya.
Atla da bize ölmediğini göster bize bir mucize göster.
Çünkü kitapta İsa aşağı atlarsa meleklerin onu tutacağı yazıyor.
İsa bunu da kabul etmiyor.
İnsanların bana inanmaları için mucizeye ihtiyacım yok diyor.
Ben insanları mucize göstermeden inandırmak istiyorum diyor.
Ve şeytanın bu teklifini de reddediyor.
Şeytan bu sefer de son ve en önemli kuzunu kullanıyor.
Yine İsa'yı bir tepeye çıkarıyor.
Ve bu tepe tüm krallığı, tüm insanlığı gören bir tepe.
Ve İsa'ya diyor ki, İsa eğer sen bana secde edersen, benimle anlaşmaya varırsan, tüm bu insanlığı senin emrine amade ederim.
Tüm bu insanları kontrol edebilecek gücü sana veririm.
Böylece hem o tanrına da inandırabilirsin bu insanı, hem de istediğin düzeni kurabilirsin.
Tahmin edeceğiniz gibi İsa bunu da kabul etmiyor.
Olmaz diyor, ben... İman yaymayı zorlama veya otoriter bir şekilde yapmak istemiyorum.
İnsanlar özgür iradeleri ile inanmayı seçmeleri gerek.
En önemli kısım özgür iradedir diyor İsa.
Benim kurmak istediğim toplumda özgür düşünce ortamı olmalıdır diyor.
Ve şeytanın bu teklifini de reddediyor.
Şimdi Engizisyoncu'ya dönelim.
Engizisyoncu şeytan haklıydı derken tam da bu kısma işaret ediyor.
Engizisyoncu'ya göre İsa şeytanın bu üç maddesini de kabul etmesi gerekiyordu.
Çünkü şeytan ona göre haklıydı.
Şeytan insan psikolojisini daha iyi biliyordu ve şeytanı dinlese inanmak çok daha kolay bir hale gelecekti.
Madde madde incelersek ilk madde de İsa ne diyordu?
Olmaz iman bedensel ihtiyaçlardan daha önemlidir.
Oysa İngiliz Yoncu'ya göre bedensel ihtiyaçlar gayet de bir insan için önemlidir.
Hatta bedensel ihtiyaçları için imanını bile satar insanlar.
O yüzden önce insanların bedensel ihtiyaçlarını tatmin edeceksin ki onları imana getirebilirsin.
İngiliz Yoncu'ya göre insan psikolojisi böyle işliyordur.
İkinci aşamada İsa inanmanın mucizeye muhtaç olmadığını bize gösteriyor.
Oysa Engizisyoncu'ya göre insan imanında mucize görmek ister.
Eğer İsa orada bu teklifi kabul edip de bir mucize gösterseydi birçok inançsız şu an imanlı olacaktı diyor.
İsa'ya sen bu mucize fırsatını geri teperek inanmayı çok zor bir hale getirdin diyor.
Ve en son aşamada en kritik kısım çünkü burada İsa özgür iradeye değer verdiğini ve insanların özgür bir şekilde iman etmeyi seçmeleri gerektiğinin üzerinde duruyor.
Oysa Engizisyoncu'ya göre İnsan özgür iradenin kıymetini, değerini bilmez, onu kullanmayı beceremez.
Gider bu özgür iradesiyle inanmamayı seçer, günah işlemeyi seçer.
Hatta yeri gelir özgür iradesini taşıyamaz, kendi elleriyle başka birisine verir özgür iradesini.
İngilizisyoncu bu kısımda özgür iradeye dair insaya şöyle bir söz söylüyor.
İnsan tabiatının bu temel sırrını biliyordun, bilmemene imkan yoktu.
Ama insanların sana kayıtsız şartsız tapınmasını sağlayacak biricik gerçeği, bu dünyanın nimetlerini temsil eden bayrağı, göklerin ekmeği uğruna reddettin.
Bunlar hep hürriyet uğrunaydı.
Dedim ya sana, zavallı bir yaratık olan insanoğlunun baş derdi kendilerine doğuştan bağışlanan hürriyetten sıyrılıp bunu bir an önce başkalarına devredebilmekti.
Sonunda İngiliz yoncunun konuşması bitiyor ve bu sefer de İsa'ya söz hakkı doyuyor.
Peki İsa ne yapıyor? Hiçbir söz söylemiyor.
Sadece kalkıp İngiliz yoncuyu öpüyor.
Burada ne anlamamız gerekiyor?
Eğer bir argümanı kazanamıyorsak karşı tarafın dudağına yapışın.
Tam olarak böyle değil. İsa'nın cevabını şöyle düşünebiliriz.
Kelimelerle ifade edilemeyecek bir sevgi eylemi.
Bu kısım aklımızda kalsın.
Kitabın ilerleyen kısımlarında bu sevgi eylemi dediğimiz mevzuya tekrar değineceğiz ve kafamızda daha iyi oturacak.
Şimdilik devam edelim. Dediğim gibi bu Engizisyoncu hikayesini anlatan kişi İvan ve İvan da en son hikayesini bitiriyor ve tekrardan Alyosha'ya dönüyoruz.
Peki Alyosha ne yapıyor?
Sonuçta İvan iki seferde dinine karşı bir saldırı yaptı bir nevi.
Nasıl ki İngilizisyoncu hikayede şeytanın avukatlığını yapıyorsa İvan da Alyosha'ya karşı bir teizm eleştirisi yaptı.
Peki Alyosha tekrar ne diyor bu konu hakkında?
Alyosha çok güzel bir cevap veriyor.
Hemen oradaki garsondan bir kalem istiyor.
Buna tabakta kalem getiriyorlar.
Alyosha kalemi alıyor.
Abisine diyor ki abi eğer bu kalemin bile bir tasarımcısı varsın.
Alyosha yine bir şey diyemiyor İvan'a karşı.
Alüşa aslında kelimelerle arası çok iyi olan biri değil daha çok eylemleriyle bir şeyleri gösteren biri.
Ve burada da o İngilizisyoncu hikayesinde İsa'nın tavrını çalıyor ve o da kalkıp abisini öpüyor.
Bu aslında çok hoş bir detay çok hoş bir benzerlik çünkü İvan burada İngilizisyoncu gibiyken Alüşa da İsa gibi davranmaya çalışıyor.
Şimdi İvan gerçekten gizemli ve ilgi çekici bir karakter ve biraz İvan'ın bu din ve ahlak hakkındaki görüşlerini daha iyi anlamaya çalışalım.
İvan'ın meşhur lafı şu. İvan
'a göre bir insan ahirete, ölümden sonra yaşama...
ruhun ölümsüzlüğüne inanmadığı takdirde o insanı bu dünyada ahlaklı yapmak çok zor bir şeydir.
Çünkü bu insan elindeki tek fırsatın bu dünya olduğunu bilir ve egoist tabiatı, kendi çıkarını düşünen fıtratı o insanı istediği gibi davranmaya sürükler.
Burada şöyle ilginç bir mesele var.
İvan bir dinsiz ama dinin var olması gerektiğini söylüyor ve dinin var olmasını da istiyor.
Neden? Burada biraz aslında psikolojik yaklaşsak, İvan'ın karakterine ve ailesine yönelik bir analiz yapsak şöyle bir sonuca ulaşıyoruz.
İvan'ın babasına bakalım.
İvan'ın babası Fyodor tam da tanrı yoksa her şey mübahtır sözünün ete kemiğe bürünmüş hali.
Öteki dünyaya ölümden sonra yaşama inanmıyor.
İlk fırsatının bu dünya olduğunu düşünüyor ve bu yüzden zevklere kaptırmış kendini.
Ve İvan'da şöyle bir şey var.
İvan babasından nefret ediyor.
Ve belki de İvan...
Bu tanrı yoksa her şey mübahtır felsefesini birkaç insanda yayıldığını görürse bunu fark edecektir.
Babam gibi insanlar daha çok artacak.
Böyle iğrenç insanlar çok da artacak ama ben bunu istemiyorum.
O zaman din olsun bari böyle insanlar olmasın şeklindeki bir görüş.
Bu hikayede özünde iki farklı din görüşü var.
Bunlardan birisi Zosima'nın din görüşü, biri de İvan'ın din görüşü.
İvan'ın din görüşünden biraz bahsettik.
Şimdi Zosima ile kıyaslamalı bir şekilde bahsedelim ve Zosima'nın da din hakkında neler düşündüğünü anlamaya çalışalım.
Zosima dine daha çok psikolojik yaklaşıyor.
Zosima için insan fıtratında sevmek, sevilmek ve iyi gibi kavramlar yatmaktadır.
Din ise bunu besleyen bir yapıdadır.
Yani insan psikolojisine, insan fıtratına uyan bir şeydir diyor Zosima.
İvan ise tam tersini düşünüyor.
İvan'a göre insan tabiatı o kadar da sevgi dolu, o kadar da kucaklayıcı değildir.
İnsan tabiatı yeri gelince iğrenç olabilmektedir.
İvan burada olaya bir sosyolog gibi bakıyor.
Tamam insan fıtratı o kadar temiz değil.
İnsan yeri gelince iğrenç şeyler yapabilir.
Fakat bir toplum içinde yaşıyoruz.
Bu toplumdaki her insan kendi çıkarına göre hareket ederse, kendi o tehlikeli tabiatını ortaya çıkarma fırsatını bulursa toplum ayakta kalamaz.
Ivan'ın dine ılımlı yaklaşmasının nedeni dinin bu toplumsal işlevi.
İlginçtir ki bu karakterlerin dine karşı psikolojik ve sosyolojik ayrımları sevgiye olan bakış açılarıyla da örtüşüyor.
Zosima insanları tek tek sever, bireysel sever.
Oysa Ivan'ın meşhur bir lafı vardır.
Ben insanları bir toplum halinde, bir güruh halinde sevebiliyorum ama insanları tek tek, onları birey birey sevemiyorum der.
Ve sevgiye olan bu yaklaşımları din görüşlerine de yansımıştır.
Başka bir madde ise kilise ve devlet ayrımı hakkındaki fikirleri.
Zosima için kilise çok fazla otorite sahibi olmamalıdır.
İnsanları çok fazla baskılamamalıdır.
İsa'nın dediği gibi bir insan özgür iradesi ile dini seçmelidir.
Ve İvan burada İngiliz yoncu tarafına kayıyor.
Olmaz. Kilise bir devlet olmalıdır.
Devlet gibi otoriter olmalıdır ve insanları iman etmeye zorlamalıdır.
Ancak bu şekilde insanları, hepsini iman ettirebilirsin.
Ve son olarak da bu karakterlerin samimiyeti üzerinde duralım.
Samimiyet ne demek? İçinde düşündüğünle dışarıda söylediğinin birbirleriyle örtüşmesi.
Zosima inanıyor ve inandığı gibi de yaşıyor.
İçinde o doğru hissettiği, doğru zannettiğini dışarıya da söylüyor.
Bir örtüşme, bir samimiyet, bir bütünlük var kendi içinde.
Oysa İvan'da pek böyle bir şey yok.
İvan dine inanmıyor.
İçten dinin bir yalan olduğunu düşünüyor ama bir bakıyorsun dinin toplumdaki öneminden de bahsediyor.
Oysa İvan biraz meseleye akademisyen bir araştırmacı gibi yaklaşıyor.
Ben dinin gerçek olduğuna inanmıyorum ama işlevi olduğuna inanıyorum diyor.
Tamam şimdi işin felsefi teknik kısımlarını bir kenara bırakalım ve hikaye örgüsünden devam edelim.
Başta demiştim ya Karamozov ailesi çok gergin bir aile.
İlla ki bu ailede bir şeyler olacak bir olay patlayacak demiştim.
Öyle de oluyor. Baba Fyodor birisi tarafından katlediliyor.
Peki kafamızdaki klasik soru bu cinayeti işleyen kim ve neden işledi?
Hikayede anlıyoruz ki cinayet için elimizde iki şüpheli var.
Ya Dimitri cinayeti işledi ya da Smerdiakov cinayeti işledi.
Dostoyevski bu cinayeti anlatırken şöyle bir kurnazlık yapıyor.
Dimitri yine öfke nöbetlerine girdiği bir gün eline sert sopa gibi bir şey alıyor ve babasının evine dalıyor.
Ve bundan anlıyoruz ki muhtemelen babasını saldıracak ve Dostoyevski tam bu sahnede Örgüyü kesiyor.
Başka bir sahneye atlıyor.
O yüzden orada bir boşluk kalıyor.
Acaba o Dimitri elindeki sopasıyla babasını öldürdü mü?
Yoksa öldürmeyip çıktı mı?
Hikaye bu boşlukla devam ederken daha sonra anlıyoruz ki asıl katil Smerdiakov.
Ve Smerdiakov da dediğim gibi sinsi biri olduğu için o kadar güzel boşluklar yaratmış ki.
Mesela bu cinayet gerçekleşmeden biraz önce epilepsi nöbetine girmiş gibi bir taklit yapıyor.
Normalde girmemiş ama girmiş taklidi yapıyor.
Yatağına falan uzanıyor ve insanlar da diyor ki Bu cinayeti Smerdiyakov işlemiş olamaz çünkü adam yatakta kriz geçiriyor.
Oysa Smerdiyakov burada rol yapıyor ve babayı öldüren kişi de bu.
Şimdi kafamızda şu soru canlanıyor.
Smerdiyakov neden babayı öldürdü?
Tamam babadan nefret ediyor.
Sonuçta babası iğrenç bir insan.
Aynı zamanda sakat ve akıl sağlığında sıkıntılı olan annesine tecavüz etmiş ve kendisi dünyaya gelmiş.
Smerdiyakov hayatı boyunca gayrimeşru çocuk sıfatıyla yaşamak zorunda ve buna karşı babasına da bir nefret besliyor eyvallah.
Ama Smerdyakov bu nefreti her zaman besliyordu.
Bu nefret nasıl eyleme dönüştü?
Neden babasını öldürmeye karar verdi?
Başta belirttiğim gibi Smerdyakov İvan'dan çok etkilenen bir karakter.
İvan'ın özellikle din ve ahlak hakkındaki görüşlerinden çok etkileniyor.
Ve Smerdyakov da inansız biri ve şöyle diyor.
Mademki evrensel ulvi bir iyilik kötülük ayrımı yok o zaman ben babamı gayet öldürebilirim ve bunda bir yanlış da olmaz.
Hatta haklı ve mantıklı sebeplerim de var çünkü iğrenç bir insan.
Bu Smerdiakov ve Ivan arasındaki dinamiğe daha sonra tekrardan döneceğiz.
Şimdilik devam edelim. En son ise birçok kanıt Dimitri'yi gösterdiği için Dimitri polisler tarafından yakalanıyor ve mahkemeye çıkarılıyor.
Burada tuhaf bir durum var.
Dimitri sanki halinden memnun gibi.
Kendi işlemediği bir cinayet için ceza alacak.
Çünkü mevcut deliller onu gösteriyor.
Ama Dimitri bu durumdan memnun gibi.
Umurunda bile değil. Hatta huzura ermiş bir şekilde mahkemeye çıkarken.
Bu Dimitri'nin yaşadığı psikoloji gerçekten...
İlginç bir mevzu ve bunu anlamak için Zosima'nın günah ve itiraf hakkındaki fikirlerine dönmemiz gerekiyor.
Zosima için yalnız başına işlenmiş bir günah yok ve herkes herkesin günahından sorumlu.
Zosima bunu savunuyor.
Bir cinayet mi gördük, bir günah mı gördük?
Burada tüm vebali tek kişiye yıkmamamız gerektiğini söylüyor.
Ve bir günah nedensel bir zincir şeklinde başka insanlara da uzanmaktadır.
Başka insanlar da o kişinin işlediği günahtan suçludur diyor Zosima.
Mesela bunu hikaye odağında düşünmeye çalıştığımızda taşlar yerine çok daha fazla oturuyor.
Mesela babanın katili Smerdiyakov değil mi?
Ama Smerdiyakov'u etkileyen kim?
Ivan'ın ahlak felsefesi.
Yani burada tek suçu Smerdiyakov'a atmak yerine Ivan'ın da bu cinayette payı olduğunu kabul etmek gerekiyor.
Veya hikayenin bir kısmında Alyosha küçük bir çocukla karşılaşıyor.
Ilyusha isminde bir çocuk. Ve bu çocuk Alyosha'ya çok sert davranmaya başlıyor.
Alyosha'nın elini ısırıyor, ona taş atıyor.
Ve Alyosha da anlam veremiyor bu çocuk neden böyle asabiyi diyor.
Daha sonra ortaya çıkıyor ki bizim Dimitri vakti zamanında bu küçük çocuğun babasını dövmüş.
Herkesin gözü önünde. Bu çocuk da hayata karşı oradan öfkelenmiş bir asabi birine bürünmüş.
Burada bile o günah zincirini görebiliyoruz.
Aloşabaş da çocuğun neden bu kadar öfkeli olduğunu çözmeye çalışıyor ama bir bakıyor kardeşi yüzünden.
Kendi abisinin davranışı aslında bu durumun öncülüğü.
Zosima'nın üzerinde durduğu başka bir nokta ise itiraf.
Zosima'ya göre bir insan.
İster Tanrı'ya inansın ister inanmasın bir suç bir günah işlediğinde onu itiraf etmek ister.
İstediği kadar öbür dünyada ceza almayacağını düşünsün günahından dolayı.
Veya istediği kadar bu dünyadaki cezalardan, hukuktan ve adaletten de kaçabilsin.
O günah o kişinin yanına kalsa bile o kişi yine itiraf etmek ister diyor Zosima.
Aslında kitapta buna benzer bir olay da yaşanıyor.
Bir gün Zosima'nın yanına varlıklı bir adam geliyor.
Ve bu adam Zosima'ya karısını öldürdüğünü itiraf ediyor.
Fakat daha sonra bu suçu başka bir adama yıkmayı başarmış.
Ve o adam da ölmüş ve dava kapanmış.
Yani bu zengin adam şu an dünyevi cezalardan kurtulmuş durumda.
Ama gene de o günahı işleyen tek kişinin kendisi olduğunu bilmesine rağmen ve yakalanmayacağını da bilmesine rağmen bir vicdan azabı duyuyor.
En sonunda kendini tutamıyor ve gidiyor Zusima'ya itiraf ediyor.
O Dimitri'nin davaya çıkarken ki o huzuru o neşesi de belki de bundan kaynaklanıyor.
Çünkü o da biliyor ki bu cinayeti her ne kadar kendisi işlemese de belki biraz kendi payı da vardır.
Babasıyla çok çatışmıştır, babasının yeri gelince seni öldüreceğim diye tehdit etmiştir.
Hatta babasının ölümünden, ölüm haberinden belki içten içe bir zevk bile almıştır.
Dimitri bir şekilde vicdan azabı çekiyor, işlemediği bir günaha karşılık.
Ve bunun itirafını da mahkeme yoluyla bir şekilde yapmış oluyor.
Ve bundan dolayı da belki içi rahatlamış hissediyor.
Ve bundan dolayı da belki içi rahatlamış hissediyor.
Hikaye böyle devam ederken, cinayetler, mahkemeler, sıkıntılar, karamozoları sarmışken...
İvan akıl sağlığını kaybetmeye başlıyor.
Hatta delirmeye başlıyor.
Şeytanın suretini görmeye başlıyor çevresinde.
Peki neden? Yine bu günah ve itiraf kavramlarıyla ilişkili.
İvan da şunu fark ediyor.
Bu cinayeti Smerdiyakov işledi.
Ama Smerdiyakov'un kafasına da giren kişi benim.
Bu cinayetin felsefesini ve temelini kuran kişi aslında benim.
İvan başta böyle düşünmezdi.
Başta bir günahı bir kişi mi işliyor?
Tüm suç onundur diye düşünüyordu.
Ama en son o da Zosima'nın sözüne geldi.
En son anladı ki benim de bu günahta, benim de bu cinayette bir payım var.
Bismerdiyakov da bir yerden sonra bunu İvan'a itiraf ediyor şu sözlerle.
Ama en çok her şey mübah düşüncesinin etkisindeydim.
Bunu gerçekten siz öğretmiştiniz bana.
Buna benzer çok şeyler söylüyordunuz o zaman.
Tanrı olmadığına göre Erdem'e inanmak boşmuş ve gereksizmiş.
Ben de haklı buldum sizi.
İşte bu kısım İvan'ın bardağını taşıran son damla oluyor.
İvan anlıyor ki... Bu günahta, bu cinayette benim de bir sorumluluğum var.
Peki İvan bunu itiraf edebiliyor mu?
Başkasını edemiyor ve belki de delirmesinin nedeni de bu.
İvan'ın bu vicdan azabını itiraf edebileceği biri yok.
Bu itirafsızlık, itiraf edememe durumu da İvan'ı çok etkiliyor ve en sonda onda da ipler kopuyor.
Evet olaylar birden yükseliyor bu kitapta.
Bir bakıyoruz. Baba Fyodor katledilmiş.
İvan kafayı sıyırmış.
Dimitri mahkemelerde sürünüyor.
Smerdyakov ise kitabın sonlarına doğru intihar ediyor.
Peki Alyosha ne yapıyor?
Tüm kaosta Alyosha'nın durumu o kadar ilginç ki başına bin bir türlü olaylar geliyor.
Ailesi mahvoluyor ama ve Alyosha tüm bunlara rağmen o sevgi eylemini göstermeye devam ediyor.
İyi bir insan olmaya devam ediyor.
O başta dediğim kelimelerin kifayetsiz kaldığı sevgi eylemi var ya.
İsa'nın İngilizisyon'u öpmesi.
İşte Alyosha bunu yapıyor.
Cevabını kelimelerle, argümanlarla değil de harekete geçerek, eğleyerek veriyor.
Gidiyor zorbalık gören Ilyusha'ya yardım ediyor.
Küçük çocukların arasını düzeltiyor.
Kendi çapında iyi şeyler yapmaya çalışıyor.
Her şeye rağmen tüm ailesi mahvolmuşken yine iyilikten kopmuyor.
Ve bunu yapmasını sağlayan şey de onun imanı.
Ve bu açıdan baktığımızda kitabın sonu çok anlamlı bitiyor.
Ilyusha çocuklarla ilgileniyor demiştim ya.
En sonu çocuklar Ilyusha giderken arkasından yaşa Karamazov yaşa Karamazov diye bağırıyorlar.
Bu çok hoş bir detay.
Çünkü Karamazov ismi...
O bölgedeki insanlar için kötü bir şöhrete sahip.
Herkes diyor ki bu Karamozovlar hafif kafadan kontak insanlardır, hafif manyaktırlar.
Oysa bir bakıyorsun hikayenin sonunda Karamozov ismi çocuklar tarafından yüceltilen bir isim oluyor.
Ve bu durumun oluşmasını sağlayan kişi de Alyosha.
O Karamozov ismindeki kötü şöhreti sonunda silebiliyor.
Temiz bir sayfa açıyor Karamozov ismi adına.
Ve kitap böyle çok aslında güzel bir şekilde bitiyor.
Şimdi kitaptaki bazı bulanık noktaların ve temaların üzerinden hızlı hızlı geçelim.
Bu kitapta en çok üzerinde durduğumuz nokta din ve sevgi arasındaki ilişki.
Çünkü Dostoyevski için bu kitap için sevgi kurtarıcı bir özellikti.
Eyleme geçerek gösterdiğin sevgi hareketinin bir cevap olduğunu söylüyor Dostoyevski.
Tam da bu konu hakkında YouTube'da bir video izlemiştim bir TED konuşması bayağı da popüler bir konuşma.
Videoda gördüğünüz adam bir katliam yapma fikrinden nasıl son anda vazgeçtiğini anlatıyor.
Bu adam işte hayatı boyunca ailesi tarafından istismara, işkencelere uğramış, çok kötü ve zorbalıklarla dolu bir çocukluk geçirmiş, insanlar tarafından da hiç sevilmemiş ve şöyle bir cümle kuruyor.
Eğer birisi seni değersiz hissettiriyorsa bir yerden sonra buna inanmaya başlarsın ve daha sonra etrafındaki herkesi buna inandırmaya çalışırsın.
Daha sonra diyor ki bendeki bu değersizlik hali benim içimde bir nefrete yol açtı.
Sevilmeyen biri olduğumu anladığım vakit insanlara karşı bir öfke eylemi, bir katliam yapmayı düşündüm diyor.
Hatta gidip okuduğu liseyi silahla tarama planından bahsediyor.
Hatta gidiyor silahı bile alıyor.
Ama bu katliam gerçekleşmiyor.
Nasıl gerçekleşmiyor? Ve tam bu sıralarda bu adam bir katliam yapmak üzereyken bir arkadaş ediniyor.
Ve tuhaftır ki bu arkadaş bizim adamı seviyor.
İlgi gösteriyor, değer veriyor.
Gel film izleyelim seninle diyor.
Gel şu oyunu oynayalım diyor.
Ve böylece bizim adam ya aslında ben sevilen biriyim.
En azından bir kişi beni seviyor diyor.
Ve bu katliamdan sınıfını silahla tarama fikrinden vazgeçtiğini anlatıyor.
En sonda da şöyle bir cümle kuruyor.
En sevilmeye değer görmediğiniz insanları sevmeye çalışın.
Çünkü en çok onların ihtiyacı vardır.
Bu videoyu izleyince aklıma o Karamozo kardeşlerdeki o sevgi eyleminin kurtarıcılığı geldi.
Çünkü bakıyorsun adam katliamın eşiğinde sınıfını tarayacak.
Ve kurtaran şey de yalnızca bir kişinin o adamı sevmesi.
Yalnızca bir kişinin en azından sevgisini göstermesi.
Yine de benim bu sevgi hakkında kafamda takılan bazı şeyler var.
Gerçekten herkesi sevebilir mi insan?
Mesela tecavüzcüleri, teröristleri sevmek mümkün mü?
Biri çıkıp derse sevgi benim için ticari bir şeydir.
Ben hak eden adama sevgisini gösteririm derse ne diyebiliriz buna karşı?
Derseniz sevgi kurtarıcıdır, asıl en kötü adamı seveceksin ki onu düzeltebilesin diye.
Mesela benim videoda bahsettiğim olay özel bir olay.
Adam sevgisizlik ve değersizlik hissiyatı yüzünden Katliama niyetleniyor ve onu kurtaran da doğal olarak sevgi oluyor.
Peki bu her zaman işe yarar mı zannetmiyorum.
Bazı insanlar kötülük yapmaktan zevk alıyor olabilirlerdi.
Ve bu durumun sevilmemekle bir alakası da olmayabilir.
Böyle bir adamı sevmeye çalışmanın da onun kötülüğü olan motivasyonunu her zaman azaltacağını düşünmüyorum ben şahsen.
Başka bir mevzuda Zosima'nın bahsettiği o günah zinciri.
Neden başkasının günahını üstüme alayım ki?
Dostoyevski burada biraz kurnazca hareket etmiş ve gerçekten hikayede işlenen her günahın Başka bir kişide de tezahürünü görüyoruz.
Başka bir kişi de bu günahta rol almış.
Ama her günah böyle mi?
Mesela bazı seri katillerin geçmişine baktığında gerçekten bu adamın seri katil olmasında başkalarının da rolü olduğunu görebiliyorsun.
Mesela adam küçükken tecavüzlere işkenceleri uğramış.
Hayata karşı bir öfke benimsemiş ve seri katil olmaya karar vermiş.
Böyle seri katil örnekleri var.
Ama tam tersi şekilde de var.
İyi bir ailede, sevgi dolu bir ailede büyüyor.
En güzel okullarda okuyor. Kendisini seven arkadaşlar oluyor etrafında.
Fakat... Yine de seri katil oluyor.
Mesela burada o kişinin seri katil olmasındaki mesuliyeti başka insanlara yükleyemeyiz ki adam tamamen bireysel hareket etmiştir.
O yüzden bu fikrin başkasının günahından sorumlu olduğumuz fikrinin de her günahta işe yaramadığını düşünüyorum.
Özünde Dostoyevski'nin din görüşünde halen tartışmalı kısımlar var.
Dostoyevski'nin verdiği cevap da akılcı bir cevap olmaktan ziyade duygusal bir cevap.
Özünde sevgi temelli.
Ve Dostoyevski'nin yaptığı ilginç bir durum ise Genelde ateist karakterleri ya cinayet işliyor ya da kafa yiyor.
Ama şöyle hakkını vereyim.
Dostoyevski hikayelerinde ateist karakterlerini her zaman çok zeki tasarlıyor.
Genelde hikayenin en zeki, hatta en karizmatik, en güzel konuşan karakterleri ateist karakterler oluyor.
Ama en sonunda da teist karakterleri öne çıkarıyor.
Teist karakterleri kazandırıyor.
Bu hikayede olduğu gibi.
Dostoyevski hakkında şöyle bir görüş de var.
Acaba Dostoyevski'nin içinde İvan Karamazovluk var mıydı?
Acaba o da özünde inanmayan fakat dinin işlevini çok sevdiği için savunan birisi miydi?
Mesela Stefan Zweig'ın Dostoyevski hakkında şöyle bir sözü var.
Kendisi inanmadığı ve inançsızlığın verdiği azabı bildiği için kendi ifadesiyle söyleyecek olursak acıyı ıstırabı yalnız kendisi söz konusu olduğu zaman sevdiği ve insan kardeşlerine acıdığı için kendisinin
inanmadığı bir tanrıya inanmalarını öğütlemektedir.
Tabi bu sözün doğru olup olmadığını Dostoyevski'den başka birisi bilemez.
Ve son olarak da kitabı okuyacaklar için biraz tavsiye vereyim.
Kitabı okurken sabırlı olmaya özen gösterin.
Gerçekten kalın bir kitap ve bazen hikaye çok yavaş ilerliyor ve sıkıcılaşabiliyor.
Sabredin. Güzel kısımlar geliyor.
Sindire sindire okuyun. Hatta gerekirse kitabı bir aya bölün.
Yavaş yavaş okuyun. Onun dışında bu çok önemli.
Karakter isimlerini bir yere not edin.
Rus edebiyatında genelde olan bir şey.
Bir karakterin yedek isimleri var.
Alusha'nın mesela Alochka.
Alusha'nın hatta hikayede 6-7 tane yedek ismi var.
Ben hepsini ayrı kişi zannediyordum.
Eğer tek kişilermişiz. Hatta bir ara şey olmuştu.
Alusha'nın yedek ismi ile Ivan'ın yedek ismini birbirine karıştırmıştım.
Bu senaryoya göre kitabın yarısında Ivan imana geliyor.
Alusha ateist oluyor. Tabii yok böyle bir şey.
Demek istediğim karakter isimlerini Wikipedia'dan bulabilirsiniz.
Yedek isimlerini. Onları not edin.
Karakterler birbirine karışmasın.
Çok daha rahat okursunuz emin olun.
Ve son olarak da şimdi bana derseniz ki abi her şeyi anlattın.
Bunun üzerine kitap mı okunur?
Spoiler'ın babasını yedik. Şöyle söyleyeyim.
Güzel eserleri spoiler çok da mahvetmiyor.
Çünkü o eseri güzel yapan şey genelde o yorumu o anlatış şekli olduğu için spoiler çok da fazla sizi etkilemeyecektir.
O yüzden bu kitabı okuyabilirsiniz.
Ve okumanızı tavsiye ediyorum.
Gerçekten ölmeden önce okunacak kitaplardan biridir bu kitap.
Ve benden bu kadar arkadaşlar.
Fark ettiğiniz gibi bu videonun tarzı biraz garip oldu.
En garibi. Kamera olmasın.
Bir de slide şeklinde sanki Zoom'da ders anlatır gibi anlattım.
Çünkü içimden öyle anlatmak geldi.
Tüm videoları hazırlarken bir metin hazırlıyorum, o metini okuyorum ve bazen bu çok sıkıcı oluyor.
Onun yerine biraz doğaçlama, sanki arkadaşla sohbet eder gibi anlatma isteği duydum ve ondan bu videoyu farklı hazırlamak istedim.
Sosyal medyalardan beni takip edebilirsiniz.
Bir dahaki videolarda görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
