
Arkadaşlıkların getirdiği güzellikleri de zorlukları da yönetmek mümkün. BAĞ30 koduyla ilk Terappin seansın 15 gün boyunca %30 indirimli! 💜 Kendine ve bağlarına zaman ayırmak için sınırlı süreli teklifi kaçırma.
#AnlaşılmakİyiGelecek
@terappin.online
https://terappin.com/
Transkript
Terepin portalla yansımayı sunar.
Arkadaşlarımı seviyorum, bana iyi geliyorlar.
Ama bir ara özellikle yeni arkadaş edinmekte zorlandığım bir dönem vardı.
Bazen soruyordum kendime ya bu insanlar nasıl yeni arkadaş ediniyor diye.
Bir düşünün, arkadaşlıklarımız bile genellikle şans eseri oluşuyor bu dünyada.
Birine gidip benimle arkadaş olur musun demiyoruz.
Denk geliyoruz ve... Öyle arkadaş oluyoruz.
Ya okulda ya iş yerinde ama illaki bir yerde denk düşüyoruz.
Sınıfta seninle aynı sırada oturan veya ofiste ortak proje yaptığın kişinin ileride bir arkadaşa dönüşmesi gayet muhtemeldir.
Arkadaş seçiminde maruz kaldığımız koşulların payını görmezden gelemeyiz.
Biz ortamımızı seçeriz, ortam da bize arkadaşlarımızı seçer.
Ve çevremizin olması tüm o duygusal taraflarının yanında işimize de gelir.
Arkadaşların varlığı hayatı kolaylaştırır.
Araban yoksa seni eve atar.
Eğer bir alanda uzmansa. mesela bilgisayar mühendisi ise veya doktorsa, o alanın yönelik problemin olduğunda ilk ona danışırsın.
Dertlendiğinde o kişiyle yaptığın sohbet sana iyi gelir.
Hiç kimsesi olmayan bir kişinin yardım isteyeceği biri de yoktur.
Ve yardım almadan da bu hayatı yaşamak pek hoş bir deneyim olmasa gerek.
Farklı şehirlere gittiğimde hep bir yabancılık hissederim.
Bunun sebebi şehrin yabancı olması değil.
Her şehir birbirine benziyor sonuçta.
Asıl sebebi insanların bana yabancı olması.
O şehirde bir tanıdığımın olmaması.
Başım bir derde girse kaybolsam veya kalacak bir yer ihtiyacım olsa kimi arayacağım?
Bu bir taraftan özgürleştirici bir his.
Geçen sene Belçika'ya gittiğimde ve sokaklarda tek başıma dolandığımda ifade etmekte zorlandığım bir bireysellik ve özgürlük hissetmiştim.
Dilini, kültürünü bilmediğim yerlerde dolanmak oldukça hoşuma gitmişti açıkçası.
Bu o kadar da uzun sürmedi.
Kısa bir süre sonra yanımda keşke bu anlarda bana eşlik edecek birisi olsa diye düşündüm.
Sevgilim veya yakın bir arkadaşım yanımda olsaydı bu geziden çok daha keyif alırdım mesela.
İstersen dünyanın en uzak yerine git, yanında bir sevdiğin veya yakın arkadaşların varsa yine de o kadar yabancı hissetmezsin.
Ama istersen Ankara'dan Eskişehir'e iki saate taşın.
O şehirde bir sosyal çevre kuramazsan anında yabancılık çekersin.
Yurt dışına giden arkadaşlarım genel olarak oradaki yaşam konforlarından, huzurlarından ve refah...
yüzeylerinden memnunlar. Ama memnun olmadıkları nokta sosyal çevre.
Çünkü Türkiye'deki gibi bir sosyal ortamı orada yaratmakta zorlanıyorlar.
İnsan kafa yapısına uygun bir arkadaş bulmakta zorlandığından yakınır.
Ama sosyal medya sonrası bu aşamada epey bir yol katettik.
Sosyal medya yalnızca romantik ilişkileri değil arkadaşlık ilişkilerini de etkiledi.
Artık Discord veya Twitter gibi platformlar aracılığıyla tam da kafa yapına uygun kişilerle tanışabiliyorsun.
Aynı şehirdeysen buluşuyorsun ve şak diye arkadaş oluyorsun.
O kadar ilginç bir olay ki eskiden böyle değildi tabii.
Sen ortak ilgi alanlarına sahip kişileri bulmak istiyorsan fiziksel olarak o kişinin bulunduğu ortamlara, topluluklara dahil olman gerekiyor.
İnternette ise dijital topluluklara rahatça ulaşabiliyorsun.
Evet çevremizin bize benzemesini istiyoruz ama bize aşırı benzeyen biriyle arkadaşlık kurmak da garip olacaktır kabul edin.
Çok yakın karakterlerin arkadaşlığı aynaya karşı konuşmaya benziyor.
Biliyorsun zaten karşındakini ne diyeceğini.
O da senin gibi bakıyor dünyaya.
Oysa arkadaşlığın en cazip tarafı gizem ve çatışma içermesi.
Yani karşındaki kişiyi tam çözememen ve ara sıra fikirlerinizin uyuşmaması.
Belli konuları tartışmanız.
Sevil olunduktan sonra arkadaşınla olabilecek tüm konuları hatta din gibi hassas konuları tartışmak.
İnanılmaz keyif veriyor. Ve tartışmanın öncülüğü de fikir ayrılığı içermesi.
Dünyaya bizim gibi bakmayan ama yine de yakın diyebileceğimiz arkadaşlara sahipsek işte bu eğlenceli ve derin tartışmalara girebiliyoruz.
Hatta şöyle bir iddiam var. Arkadaşlarımızın bizden farklı olması egomuzu bile besliyor.
Bu durumu biraz açmam lazım. Sünger Bob çizgi filmindeki Squidward karakterini biliyorsunuzdur.
Hayatındaki her şeyden, yaptığı işten, sosyal çevresinden, istediği yerlere gelememekten dolayı baştan sona huzursuz bir karakterdir kendisi.
Ama garip bir egoya da sahiptir.
Klarnet çalmak ve resim yapmak gibi zevklere sahip olan bu karakter, yaşadığı kasabadaki herkesten farklıdır.
Bu enterliğiyle kendini diğerlerinden üstün görse de bir taraftan farklı biri olmaktan keyif de duyuyordur.
Kasabada doğru dürüst sanatla uğraşan biri yoktur ki.
Bay Yengeç'in amacı sadece daha fazla para kazanmaktır.
Patrick yemek yiyip uyumayı sever.
Sünger Bob ise abartılmış bir mutsuzlukla hayatını yaşar.
Üstelik Sünger Bob ve Patrick ikilisi zaman zaman Squidward'la uğraşır.
Huzurla sanat icra etmesini engeller.
Bir bölümde Squidward'ın artık bu ikiliye tahammülü kalmamıştır ve tam o sırada sürpriz bir şekilde Squidville ismindeki bir kasabanın varlığını öğrenir.
Squidville kasabası isminden de anlaşıldığı gibi tam da Squidward'e benzer insanlardan oluşmaktadır.
Tam bir sanatçı cennetidir.
Bu kasabadaki herkes resim yapar, dans eder ve klane çalar.
Squidward için daha iyi ne olabilir ki?
Bu kasabada sanatsal aktivitelerle istediği kadar uğraşabilir fakat asıl önemlisi Patrick ve Sünger Bob gibi ondan çok uzak kişilerin değil.
Tıpkı onun gibi sanatçı ruhların yeridir burası.
Squidward apar topar bu kasabaya yerleşir.
İlk zamanlar mükemmeldir onun için ama günler geçtikçe bu kasaba cazibesini yavaş yavaş kaybetmeye başlar.
Squidward durmadan sanatsal aktivitelerle uğraşmaktan sıkılmıştır.
Sadece bu aktivitelerden değil yanındakilerden de sıkılmıştır.
Tıpkı sana benzeyen insanlarla arkadaş olmanın ne anlamı vardır ki?
Bu durum sonunu bildiğin bir filmi izlemek gibidir.
Karşındakinin bir gizemi kalmaz.
En fenası Squidward'un tamamen kendisine benzeyen kişilerle bir arada olması.
kendisindeki o karakteristik özelliği öldürmüştür.
Bu insanların arasında egosunu tatmin edemez ki herkes onun gibidir sonuçta.
Kimseye üstten bakıp ben bir sanatçıyım diyemez.
Herkes sanatçıdır. Oysa eski kasabasında öyle miydi?
Squidward eski kasabasında çevresindeki insanlardan ne kadar farklı olduğunu biliyor ve bu farklılık ona keyif de veriyordu.
Süngerboff ve Patrick'i onun kadar entelektüel olmadıkları için hakir görüyordu ama onlardan farklı olmak bir taraftan da egosunu tatmin ediyordu.
Seride... Dansçı bir süngerbop veya klane çalan bir Patrick görseydik Squidward kendini o kadar da özel hissedemezdi.
Zira Squidward da tam da bu olay başına gelmişti.
Squidward'un en son canına tak etti ve eski kasabasına geri dönme kararı aldı.
Squidward kasabasının sıradan bir sanatçısı olmaktansa Yengeç kasabasının enteli olmak son tercih olmuştu.
Sanatçılar cennetinde değil de binbir türlü karakteri barındıran Yengeç kasabasında özel biri gibi hissetmek çok daha kolaydı.
Squidward'ın hikayesi bize şunu gösteriyor.
Herkesin sana benzediği bir arkadaş ortamında karakteristik tarafının ortaya çıkması zordur.
Belki Squidward kadar tatmin edilmesini bekleyen bir egomuz yok.
Ama yine de özel biri olduğumuzu hissetmek için yanıp tutuşan bir egomuz var kabul edelim.
Ve farklı tarz insanlardan oluşan bir grupta bu özel taraflarının farkına insan daha kolay varıyor.
Arkadaş gruplarınıza dikkat edin.
Her kişinin o grupta bir rolü, bir karakteristiği vardır.
Grubun komiği, grubun entili veya grubun sporcusu gibi.
Bir yerden sonra herkes kendisine biçilen rolü benimsemeye başlar ve bundan içten içe keyif de duyar.
İşte bu rollerin oluşmasının şartı.
Farklı karakteristikteki kişilerin bir araya gelmesidir.
Nihayetinde arkadaşlarımız bize benzemiyor diye yakınmak pek iyi bir bakış açısı değil demeye getiriyorum.
Farklı karakterlerden oluşan arkadaş grupları sadece özel hissetmemizi sağlamıyor.
Ayrıyeten arkadaşlıktaki en keyifli olaylardan...
birine de kapı açıyor. Tartışmak.
Bazen arkadaşlarla ciddi konuları tartışmak her zaman iyi sonuçlanmayabilir.
Ciddi bir konu tartışılınca taraflardan birisi alınganlaşabilir, çirkinleşebilir.
Fakat bu kısımda günü kurtaran bir olay vardır.
Ciddi konuları değil de gereksiz konuları tartışmak.
Hatta bu konuları sanki çok mühim meselelermiş gibi tartışmak.
Bir zamanlar Anadolu'da filminde manda yoğurdu tartışması vardı mesela.
Adamlar manda yoğurdu kokar mı kokmaz mı, pastörize olanı var mı yok mu diye müthiş bir ciddiyetle tartışırlardı.
Bu gereksiz tartışmalar çok keyiflidir çünkü özünde bir oyun gibidirler.
Ciddi tartışmalarda kaybeden birisi olmak tatsızdır.
Ama gereksiz tartışmalarda kaybeden olmak...
O kadar da rahatsız etmez.
Mevzu direkt saçmadır çünkü.
Bırak karşı taraf kazansın ne olacak?
Arkadaşlığın bize verdiği şanslardan biri dünyanın en gereksiz konularını sanki çok mühim meselelermiş gibi tartışmanın keyfidir.
Tartışmak, dertleşmek bunlar iyi o şeylerdir evet.
Ama arkadaş dediğimiz konseptin tatsız tarafları da vardır kendince.
Bunlardan birisi hali hazırda kurulmuş bir arkadaş grubuna dahil olmaya çalışmak.
Bir arkadaş grubuyla tanıştın diyelim.
Parz et ki üç kişiler. Baktın muhabbetleri hoş, kaliteli insanlar ve sen de bu ekibe dahil olmak.
Grubun dördüncü üyesi olmak istiyorsun.
Ama bu üçlünün bazı konuşmalarında bir şeyleri kaçırdığını fark ediyorsun.
Geçmişte yaşadıkları güzel anılardan bahsederler ama sen o zamanlar ekipte olmadığın için konuşmaya da katılamazsın.
Gruba has mizah anlayışı geliştirmişlerdir ki bu spesifik mizah anlayışı neredeyse her arkadaş grubunda vardır.
Arkadaşlar uzun süre beraber zaman geçirdiğinde yaşadıkları komik olaylardan hareketle belli mizah kalıpları geliştirirler.
Biri duysa hiç de komik olmayan bu espriler sadece o izole gruba komik gelir.
Nihayetinde bu grupta mizahi açıdan niş bir tarz oluşur.
Arada yapılan göndermeli esprileri kaçırırsın çünkü geçmişteki o komik anlarda yer almamışsındır.
Özetle grup arkadaşlığında temel atma dediğimiz bir dönem var.
Bu grup arkadaşlığında samimiyetin filizlendiği ve aradaki bağın sağlanmaştığı özel dönemdir bu.
Eğer o dönemi kaçırmışsan sonradan bu gruba dahil olman da zorlaşıyor.
Arkadaşlık için mekan önemli demiştik.
Ama mekanın yanında zaman da önemli.
Bir arkadaşımızın dertlerini dinlemeyi ve ona terapist gibi yaklaşmayı severiz.
Oysa terapi ciddi bir iştir ve arkadaşın tarafından değil de bir uzman tarafından yapılması gerekir.
Eğer terapiye ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız sizlere hem şahsen kullandığım ve terapi aldığım terapinden bahsetmek istiyorum.
Terapin sizlerin ruhsal, bedensel ve zihinsel ihtiyaçlarınıza yönelik iyi oluşunuzu.
Dünyasındaki uzmanların desteğiyle sağlayan bir dijital sağlık platformudur.
Bütünsel iyi oluşu ele alan terapin platformunda sizi sadece klinik psikolog değil, esisyen, fizyoterapist ve spor eğitmenlerinden de oluşan 600'ü aşkın uzman kadrosu karşılıyor.
Terapin platformuna mobil veya web üzerinden kolaylıkla erişebiliyorsunuz.
Online temelli bir platform oluşu sayesinde esnek saatlerden dilediğinizi seçebiliyorsunuz.
Eğer kişisel gizliliğiniz konusunda hassassanız platformu anonim olarak kullanabiliyor.
Kameranız kapalı bir şekilde seanslara katılabiliyorsunuz.
Uzmanların profillerini, danışanların yorumlarını inceleyip size en uygun olanını seçebiliyor ve her bütçeye uygun paketlerden devam edebiliyorsunuz.
özel bir indirim kodumuzda bulunmakta.
Bağ30 koduyla ilk terapi seansın 15 gün boyunca %30 indirimli.
Terapine dair link ve indirim kodumuzu bu bölümün açıklama kısmına bıraktım.
Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.
Dostoyevski'nin şöyle bir sözü vardır.
İnsanlar en iyi arkadaşlarının aşağılandığını görmekten gerçekten hoşlanıyorlar.
Dostluğun büyük bir kısmı aşağılanmaya dayanıyor ve bu tüm akıllı insanların çok iyi bildiği eski bir gerçektir.
Dostoyevski neden böyle bir cümle kurmuştur ki?
Bir insan neden arkadaşının, ona bu kadar iyi gelen değerli bir kişinin aşağılanmasından keyif alır?
Bu söz üzerine bir düşünün.
O kadar doğru bir söz ki aslında.
Arkadaşlarımız her zaman melek gibi davrandığımız insanlar değildir.
Onlarla sıkça yaptığımız bir şey varsa o da birbirimizle dalga geçmektir.
Simimiyeti arttıkça geçilen dalganın şiddeti de artar.
Hatta onlarla olan mizahın ciddi bir kısmını da bu dalga geçmeleri oluşturur.
Çok keyifli bir aktivite olduğu kadar tehlikelidir de.
Kötü gününde olan bir arkadaşınla dalga geçersen veya o kişinin kırmızı çizgilerini işin içine katarsan karşı tarafın küsmesi gayet olasıdır.
Bu bahsettiğim küsme örneğinde hatalı olan dalga geçen taraf tabii ki ama Her küsmede illaki bir taraf hatalı olacak değil.
Bazı küsmelerde iki taraf da hatalıdır.
İki tarafta misilleme olarak birbirlerinin kalbini kırarlar.
Bu tarz küslüklerde kimin ilk adım atacağını kestirmek de zordur.
İki tarafta içten içe barışmak ister genelde.
Hatta taraflardan biri özür dilese diğeri de özür dileyecek ve mevzu çözülecektir.
Ama bir türlü o ilk adım gelmez.
Bu tarz küslükleri çözmek adına bazen şöyle bir taktik uygulanır.
Bu küslük hiç yaşanmamış gibi davranmak.
İki tarafta karşıdan özür gelmeyeceğini fark ettiğinde en son bu küslük sineye çekilir.
Bu ikili küslük sanki hiç yaşanmamış gibi davranarak arkadaşlıklarına devam ederler.
Tam bir iletişimsizlik örneğidir.
Hatta ileride daha büyük problemlere de yol açabilir bu tavır.
Ama iki tarafta arada kalmıştır.
İlk adım atmayacaklardır.
E daha ne yapsınlar? İlişki tıkanmıştır.
Bir taraftan gereksiz bir gurur, bir taraftan da bu arkadaşlığı kaybetmeye duyulan çekimserlik arasında süre gelen çatışmada çözülme yaşanmaz.
Bu tıkanıklığı çözemeyen ikili.
Son çare olarak hiçbir şey olmamış gibi davranırlar.
Bir insan arkadaşını kıskanır mı?
Arkadaşın sonuçta senin için çok değerli birisi.
Onun başına gelen güzelliklerin seni mutlu etmesi gerekirken neden kıskanasın ki?
Üstelik o kişi sendeki bu kıskançlığı fark ederse ilişkinize zarar gelmez mi?
İşin doğrusu insan asıl arkadaşını kıskanır.
İnsan ilişkilerine odaklanan yazar Shasta Nelson, Harvard Business Review sitesinde yazdığı bir makalesinde tam da arkadaş kıskançlığından mustarip bir danışanla karşılaştığını belirtir.
Üniversitedeki son senesinde olan bu danışan, yüksek lisans için bölümden arkadaşıyla beraber bir üniversiteye başvurur.
Arkadaşı kabul alırken bu danışan bekleme listesine alınır.
Başka bir olayda ise staj için başvurduğu şirketlere kabul alamazken, arkadaşlarının teker teker kabul aldığını fark eder.
Bu danışan akademik seviye açısından...
Bu danışandaki durum ilişkilerimizdeki kıskançlık mekanizmasının nasıl tetiklendiğine dair çok iyi bir örnektir.
Öncelikle arkadaşlarımız bizden o kadar da uzak insanlar değiller.
Onlarla genellikle aynı sosyoekonomik şartlarda büyüdük.
Benzer IQ seviyelerimiz var ve hayata bakış açılarımız yakın.
Ve insan kendisine uzak olan insanları...
değil de yakın olanları kıskanmaya daha meyilli.
Kendimizden çok üstün, çok farklı gördüğümüz bir kişiyi kıskanmamız zor.
Çünkü bu kişiyle aramızdaki seviye farkını göz önünde bulundurmak, kıyaslama yaparken temkinli olmamızı sağlıyor.
Bu kadar yükselmiş birisiyle kendimi neden kıyaslayayım ki diyoruz.
Ama arkadaşlarla aramızdaki seviye farkının az olması.
Arkadaşımız başarılı olduğunda kafamızda soru işaretleri yaratıyor.
Arkadaşımızı kendimize birçok açıdan denk görüp yine de bazı başarı farklarına şahit olduğumuzda onda olup da bende olmayan ne var sorusunu sormaya cüret edebiliriz.
Ayrıca arkadaşlarımızla hedeflerimizin de kesişmesi, onları kıskanmamızda büyük bir paya sahip.
İnsan arkadaşımızla aynı üniversiteyi hedefliyoruz, birimiz kazanıyor.
Üniversite arkadaşlarımızla dersten A artı almayı hedefliyoruz.
Birisi C alıyor. İş arkadaşımızla terfi almayı istiyoruz ve patron sadece birine terfi veriyor.
Aynı rekabet ortamında bulunan arkadaşlarımızı kıskanmak kadar doğal bir durum yok.
Nelson'a yazan kişinin başına da aynı durum gelmişti.
Arkadaşını kıskanmıştı çünkü onu kendisine denk görüyordu.
Ve denk gördüğü kişi kendisinin yapamadığını yapmıştı.
Kıskançlığın temelinde denklik yatar.
Ve bizler arkadaşlarımızla kendimizi denk görürüz.
Kilo almışsın biraz. Son günlerde moralin bozuk gibi sanki.
Biraz salmış gibisin. Arkadaşlarınızdan bu tarz dönükler alır mısınız?
Eğer hiç almamışsanız bu arkadaşlığı bir gözden geçirin derim.
Bir arkadaşınızın size kendiniz hakkında dönükler vermesi illaki egosunu tatmin etmek için değildir.
Bazen sizi umursadığı için bunu yapar.
Bir arkadaşımızın bize yönelik yaptığı tespitler her ne kadar halihazırda kendimiz hakkında çoktan bildiğimiz gerçeklere değinse de bazen öyle gerçekçi tespitler yaparlar ki kendimiz hakkında yeni şeyleri öğreniriz.
Arkadaşlarımız bizi denetim altında tutar.
Ve denetim... İyi bir şeydir.
Saçma sapan işlere bulaşmamızı engeller.
Bizde bir sapma fark ettikleri an müdahale ederler.
Hiç çevresi olmayan biri hele ki karanlık bir zihne sahipse onu denetleyecek kimsesi olmadığı için kendini sonsuz bir cehennemin yolcusu olarak bulabilir.
Seri katil Jeffrey Dahmer'ın babası Lionel Dahmer, oğlunun hayatını anlattığı Father Story, babanın hikayesi kitabında tam da bu durumdan bahsediyordu.
Bu babanın ileride seri katil olacak oğlunda ilk fark ettiği detay felaket bir utangaçlığa sahip olmasıydı.
Jeffrey okul hayatı boyunca neredeyse hiç arkadaşı olmamış bir çocuktu.
Babası ondaki bu yalnızlığa dair şöyle yazmış.
Okuldaki ilk günün sabahında yüzüne yayılan dehşeti hatırlıyorum.
Neredeyse suskun görünüyordu.
Yüz altları donmuştu. Bir zamanlar çok mutlu ve kendinden emin görünen küçük çocuk ortadan kaybolmuştu.
Onun yerini başka biri almıştı.
Artık son derece utangaç, mesafeli ve neredeyse iletişim kurmayan farklı bir kişiydi.
Şimdi diyeceksiniz ki peki Jeffrey'nin ailesi neredeydi diye.
O kısımda ayrı bir sıkıntılıydı.
Lionel işkolik bir kimyagerdi ve eve pek uğramazdı.
Bu süreçte oğluyla hiç ilgilenmediğini herkesten önce kendi itiraf ediyordu.
Jeffrey'nin annesi ise devamlı psikiyatrik ilaçlar kullanan, akıl hastalığından muhtarip bir kadındı.
Ve o da oğluna yeterli ilgiyi göstermedi.
Jeffrey hem evde hem de okulda tamamen tek başınaydı.
Kelimenin tam anlamıyla yapayalnızdı.
Daha fenası Jeffrey epey sıkıntılı bir zihne sahip birisiydi.
Küçük yaştan itibaren hayvan cesetleri ve kemikler...
deneyler yapmaya başlamıştı.
Ona gidip de ne yaptığının farkında mısın diyecek birisi de yoktu.
Jeffrey bu karanlık ve yalnızlığın iç içe geçmesiyle battıkça battı.
Küçük yaştan itibaren hayvan cesetlerine duyduğu bu hayranlık ileride kendisine hedef olarak hayvan cesedi değil de insan cesedi seçmesine sebep olacaktı.
Dahmer'ın hikayesi çok çok uç bir örnek kabul ediyorum.
Hani arkadaş bulamazsanız seri katil olursunuza Getirmek aşırı saçma konuyu.
Ama vermek istediğim mesaj açısından hiç de fena olmayan bir örnek aslında.
Her insanda kendini sabote etmeye yönelik bir meyillilik var.
Ve çevremizle olan bağı koparttığımızda dibe batmaya daha yatkın bir insan oluveriyoruz.
Yaptığımız eylemlerdeki iyi kötü ayrımı giderek muğlaklaşmaya başlıyor.
Ve kendimize karşı objektifliği yitirdiğimiz zamanlar oluyor.
Böyle anlarda samimi arkadaşlardan gelen uyarılar insanı denetim altında tutuyor.
Başlarda bahsettiğim konuya dönmek istiyorum.
Yani arkadaş bulmakta zorlanma meselesini.
YouTube'a I have no friends, hiç arkadaşım yok yazıp aratırsanız karşınıza bazı kalıp videolar çıkacaktır.
Milyonlarca izlenen ve yorumlarda insanların uzun uzun içini döktüğü bu videolarda şöyle bir yapı vardır.
Videoyu çeken kişi tek başına kamera karşısına geçer ve neden hiç arkadaşı olmadığından yakınır.
Hatta çoğu videoda bu konuşmacı duygulanıp ağlardı.
Konuşmacının gayet sempatik bir mizancı ve iyi de bir konuşması olmasına rağmen arkadaş hızlıktan yakınması başlarda...
Kuaf gelir. Böyle biri nasıl olur da hiç arkadaş bulamaz ki?
Eli yüzü düzgün, iyi bir iletişim becerisine sahip ve gerçekten kibar bir insan intibası veriyorlar.
Bu videoları incelediğimde ilk dikkatimi çeken şey videodaki konuşmacıların samimiyeti oldu.
Bu kişiler suçu çevrelerinde aramak veya hiç doğru düzgün insan kalmadı diyerek yalnızlığın güzellemesini yapmaya çalışmıyorlardı.
Arkadaşsız olmanın ne kadar da kötü bir durum olduğundan yakınıyorlardı sadece.
Ama asıl kısım videodaki konuşmacı değildi.
Zira benzer duyguları ben de geçmişte hissetmiştim.
Bana yeni gelen bir şey... yoktu ki bu videolarda.
Sadece zamanında benle benzer duyguları yaşayan insanları görmek içimi rahatlatmıştı.
Asıl dikkatimi çeken bu videolara gelen bazı yorumlardı.
Özellikle yalnızlığı güzelleyen yorumlar.
Bazı kişiler bu hayatta hiçbir arkadaşları olmamasından gayet memnun olduklarını hatta çevresinde hiç de arkadaş olmaya değer insanların var olmadığını yazmışlardı.
İşte bu ifadeleri bir türlü anlayamıyorum ben.
Videoyu çeken kişi bile bu arkadaşsızlık, yalnızlık hissinin insanı ne kadar kahreden ve bir şeyleri kaçırıyormuş gibi hissettiren bir durum olduğunu belirtmesine rağmen bazı insanların kimsesizliği bu kadar sahiplenmesi hep garibime gitmiştir.
Böyle düşünen bir kişi mükemmel bir insan mı ki kimseyi kendisine denk bir...
Bu dünyada arkadaş olmayı hak edecek insanlar emin olun vardır.
İçe dönükleri denklem dışı bıraktığımı salmayın.
Evet içe dönükler güçlerini yalnız kalmaktan alırlar.
Bu kişiler için bir konser veya buluşma o kadar da cazip değildir.
Evde tek başlarına kitap okumak, insanlarla haşır neşir olmaktan muhtemelen çok daha fazla keyif verecektir.
Ama şöyle bir durum var ki içe dönük olmak bile bir spektrumda yani belli bir dereceye sahip.
Saf içe dönük veya dışa dönük bir şey yoktur.
Böyle bir kişi tımarhanede olurdu demişti Jung.
İstediğiniz kadar içe dönük olun, az da olsa dışa dönüklüğü arzulayan bir tarafımız vardır.
İnsan, insan ister nihayetinde.
Az ya da çok orası size bağlıdır ama illaki yanında duracağı en az bir tane dost ister.
Kendimden örnek vermem gerekirse hayatımda beni en çok mutlu eden anlar, sevdiklerimle yaşadığım güzel anlar ki kendimi hiç de dışa dönük biri olarak tanımlamam.
Hadi kendime örnek göstermem pek ikna edici sayılmaz fakat elimde sağlam bir örnek var.
Harvard Tıp Fakültesinde yapılan Grant Study buna benzer bir sonuç ortaya koymuştu.
Araştırmanın temel sorusu şuydu.
İyi bir hayatın öncülü nedir?
Araştırma ekibi 724 insanı 75 yıl boyunca neredeyse hayatları boyu takibe aldı.
Bu süreçte katılımcıların hayatındaki gelişmeler ve mutluluk seviyeleri incelikle gözlemlendi.
Bu tarz bir araştırmanın yürütülmesi çok zordu çünkü bir insanı yaşama boyunca takip etmek belli problemleri yanında getiriyordu.
Katılımcılar arasından erken yaşta hayatını kaybedenler çıkıyordu.
Ve araştırmacılar açısından da sancılı bir süreçti.
Araştırma için devamlı bir finansman bulmak bir yana Bu kadar uzun ölçekli bir çalışma felaket bir sabır gerektiriyordu.
Bir ömür insanları analiz ediyorsun sonuçta.
Ama nihayetinde bu çalışma bazı azimli araştırmacıların inadıyla devam etti.
Ve insan mutluluğuna dair bir sonuca ulaşıldı.
Bu katılımcıları hayatları boyunca en çok mutlu eden şey ne para ne de kariyerdi.
Mutluluğun en önemli etmeni sağlıklı insan ilişkileriydi.
Dünyanın en sosyal insanoğlu demiyordu sana bu araştırma.
Ama kalbini açabileceğin birkaç kişinin bu hayatı muazzam kıldığı üzerinde duruyordu.
Zihinsel değil fiziksel açıdan da bir çöküşe girmişti bu araştırmada.
Yalnızlık bir hastalık gibiydi.
Zayıf insan ilişkileri olan katılımcıların ömrü daha kısaydı.
Zararlı alışkanlıklara daha yatkındılar.
Çünkü bu kişilerin kendine bir çeki düzen ver artık diyecek yakınları bile yoktu ki.
Tıpkı Jeffrey Dahmer gibi yalnızlık girdabında kaybolmuştular.
Bu Harvard araştırması katılımcıların çocuklarının da dahil olmasıyla halen devam ediyor.
Ve 85. yılına ulaştı.
Lakin elde edilen sonuç yine aynı.
İyi bir yaşamın anahtarı...
iyi insan ilişkileri. Arkadaş bulmakta zorlanmak mevzusuna geri dönelim.
Evet bazen bir arkadaş bulmak zor geliyor insana kabul ediyorum.
Hayatınızın bir döneminde arkadaşsız kalmak da gayet olasıdır.
Asla bitmeyeceğini düşündüğün arkadaşlıklar da bitebilir ve bu da gayet olasıdır.
Ama normal olmayan bir şey varsa o da bir insanın bu hayatta insansız yapabileceğini düşünmesidir.
Nasıl arkadaş bulurum sorusunun net bir cevabı yok.
Lakin bu soruya dair kendimde gözlemlediğim bir durum var.
Benim arkadaşlıklarım hiç de öyle bilinçli bir şekilde ben şu kişiyle arkadaş olacağım diye başlamadı.
Hatta tam tersi küçük ve spontane iletişimler sonucu başladı.
Biri bana gelip arkadaşım olur musun diye sormadı veya ben de böyle bir soruyla gitmedim.
O an minik bir iletişime geçtik.
Benden bir konuda yardım istedi mesela.
Kıvılcım gibi düşünün. Birine gidip arkadaşım olur musun diye soran pek yoktur zaten.
Böyle sormak ilk başta absürt hissettiriyor.
Küçük bir şey rica edersin.
Maksat o iletişimi başlatmak.
O kıvılcımı ortaya çıkarmak.
Gerisi zaten gelecekse geliyor.
Evet bu podcastlik benden bu kadar arkadaşlar.
Kendinize iyi bakın ve bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
