
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
youtube.com/portalvideotwitter.com/canaybalikinstagram.com/canaybalik
Hayatın saçma olduğuna tüm kalbiyle inanan bir adamdan ne bekleyebilirsin? Böyle biri sağlıklı insan ilişkileri kurabilir mi, başarılı olabilir mi veya cinayet işlemeden durabilir mi? Kitap: Albert Camus, Yabancı
Transkript
Altyazı M.K.
Bu hayattaki en zor şeylerden biri sevdiğin birini kaybetmek.
Özellikle birinci dereceden yakın insanları.
Anne, baba, kardeş gibi.
Bu kişiler o kadar uzun bir süredir senin hayatındalar ki ve birden hayatından çıktıkları zaman, öldükleri zaman bunu kabullenmek de çok zorlaşıyor.
Zaten başlarda bu ölümler gerçek gibi gelmiyor.
Sanki bir rüyanın, bir kabusun içindeyim de uyanınca o kişi tekrardan canlanacak gibi hissediyorsun.
Bir yakınını kaybetmek, sindirmesi çok zor bir olay.
Ama bu podcast'ta bahsedeceğim kitabın ana karakterinin Annesi ölüyor ve bu karakter annesinin ölümüne karşı hiçbir şey hissetmiyor.
Bu arada vicdansız, annesinden nefret eden biri de değil.
Sadece duygusuz ve hayata karşı tamamen boşvermiş.
Hangi kitaptan bahsedeceğimi tahmin edenler vardır.
Kitabımız Kamu'nun Yabancı Eseri.
Hayatın saçmalığını, evrenin kayıtsızlığını işleyen bir kitap.
Önce hikaye akışını inceleyelim ve hikaye ilerledikçe kitaptaki felsefeyi anlamaya çalışalım.
Merceau isminde bir ana karakterimiz var.
Evet tam okunuşu Merceau değil muhtemelen ama ben Merceau diyeceğim podcast boyunca.
Ve dediğim gibi kitap başlar başlamaz bu karakter annesinin ölüm haberini alıyor.
Merceau annesiyle beraber yaşamıyor.
Annesini bir huzur evine yerleştirmiş ve cenaze için bu huzur evine gitmesi gerekiyor.
Ama bu süreçte gitmesi gereken bir işi de var ve patronundan bu cenaze işi için iki gün izin alıyor.
Bu arada patron da izin verirken humurdanarak veriyor.
Bu kısma daha sonra değineceğiz.
Merceau'nun huzur evine gitmesi için 2 saatlik bir otobüs yolculuğu yapması lazım.
Ve Merceau bu yolculuk sırasında otobüste uyuyor.
Evet uyuyor bildiğiniz.
O kadar farklı ki hatta kitapta ilk bunu görünce insanın komiğine bile gidiyor.
Kendimizin bir yakını öldüğünde tam tersi uyuyamıyoruz bile.
Gece yatağa yatıyoruz ve durmadan o hayatını kaybeden yakınımızı düşünüyoruz.
Ama kitabımızın ana karakteri hiç de normal bir insana benzemiyor.
Göreceksiniz zaten. Merceau huzur evine vardığında onu huzur evinin müdürü karşılıyor.
Ve müdürü Merceau gelir gelmez ona teselli vermeye çalışıyor.
Anneni huzur evine gönderdiğin için sakın üzülme filan diyor.
Burada müdürün amacı şu. Merceau annesi ölürken onun yanında değildi.
Annesi huzur evindeydi.
Ve müdür de düşünüyor ki ben en iyisi bu genç adama teselli vereyim.
Çünkü her evlat ölüm anından önce annesinin yanında olmak ister.
Oysa Merceau'nun bu durum umurunda bile değil.
Geçiştirip geçiştirip dinliyor müdürü.
Müdür annesi için dini bir cenaze hazırlandığını söylüyor.
Oysa Merceau biliyor. ki annesi dindar bir insan değildi ve muhtemelen dini bir cenaze yapılmasını da istemezdi.
Ama karışmıyor o an.
Zaten çok kayıtsız her şeye karşı.
Bunu da kabul edip geçiyor.
Ama asıl kritik kısma geliyoruz.
Müdür karakterimizi morga götürüp annesinin tabutunu gösteriyor.
Tabutun içinde annesinin cenazesi var.
Ve oradaki görevlilerden biri de tam Merceau'nun annesinin cenazesini görmesi için tabutu açmaya yeltenirken Merceau diyor ki yok gerek yok kapalı kalsın.
Yani annesini son kez fiziki olarak bile görmek istemiyor.
Cenaze ertesi gün gerçekleşecek ve Merceau'nun da bu gece tabutun olduğu odada nöbet tutması gerekiyor.
Bu sırada ona yetkililerden biri de eşlik ediyor.
Merceau yetkiliyle sohbete dalarken yetkili ilginç bir bilgi veriyor.
Yaz aylarında bu tabut nöbetlerinin daha kısa sürdüğünü çünkü havadan dolayı bedenlerin çabuk çürüdüğünü bu yüzden bir an önce cenaze işlemlerinin gerçekleştiğinden bahsediyor.
Ve bu bilgi Merceau'nun ilgisini çekiyor.
Merceau hikaye boyunca ilk defa Bir şeye karşı ilgi gösteriyor ve ilgi gösterdiği şey annesinin ölümü filan değil bedenin çürümesine dair bu bilgi sadece.
Ertesi güne geçtiğimizde müdür yine Merso'ya geliyor ve diyor ki bak anneni görmen için son şans çünkü tabutu temelli kapatacağız.
İstiyorsan tabutu son bir kez açalım ve anneni gör diye bir seçenek sunuyor.
Merceau yine umursamıyor ve son kez annesini görme fırsatını da elinin tersiyle itiyor.
Müdürle sohbetleri sırasında müdürün bahsettiği kritik bir kişi var.
Thomas Perez isminde yaşlı bir adam.
Merceau'nun annesi huzur evinde kalırken annesiyle arkadaşlık yapan bir adam.
Hatta bu ikili o kadar yakınmış ki huzur evindeki bazı insanlar bu ikilinin nişanlandığına yönelik espri yapıyormuş.
Ve müdür Merceau'ya diyor ki bak bu Perez dediğimiz adam annenle çok yakındı.
Bu yüzden huzur evinden bir tek Perez'in cenazeye katılma hakkı var.
Nihayetinde cenazemiz sonunda başlıyor.
O günde hava felaket sıcak.
İnsanı bayıltacak derecede sıcak.
Cenazeci adamlardan biri Merceau'ya annen yaşlı mıydı diye soruyor.
Merceau ise bir tık geveleyerek cevap veriyor.
Çünkü o an annesinin yaşını bile hatırlamadığını fark ediyor.
Bu sırada Perez'den bahsetmiştik ya.
Annesinin hafif flörtü gibi olan o yaşlı adam.
Bu adam da cenazeye katılmış ama hava çok kötü olduğu için bu adam aşırı yıpranıyor.
Terliyor, yürürken sendeliyor filan.
Çökmüş bir halde kanter içinde kalıyor cenaze boyunca.
Anlıyoruz ki ölümde bu pereze o kadar uzak değil ama değer verdiği bir insanın cenazesi var.
Bu yüzden ne olursa olsun bu cenazeye katılmak istemiş.
Ve sonunda cenaze işleri bitiyor.
Annesini gömüyorlar ve Merceau evine geri dönüyor.
Ve evine döner dönmez ne yapıyor dersiniz?
Uyuyor. Bildiğin bebek gibi uyuyor.
Nasıl bir başlangıç ama?
Şimdi biraz inceleyelim.
Daha hikaye bize ilk baştan Merceau'nun hayat felsefesini anlatıyor.
Bu adam hayatı anlamlı bulmuyor.
Hayatı tamamen bir saçmalık yığını olarak görüyor.
Bu yüzden yok yakını ölmüş, annesi ölmüş bunlar umurunda değil.
Bu o saçmalığı merkeze alan felsefesi Merceau'yu aşırı derecede umursamaz biri yapıyor.
Hatta o kadar umursamaz ki gerçek gibi gelmiyor bu karakter sanki bir karikatür gibi.
Annesinin ölümünden mutlu değil tabi.
Mutlu olsa Merceau için cani derdik ama hiç mutsuz da değil.
En ufak bir üzgünlük kırıntısı bile alamıyoruz Merceau'dan.
Soya iyi biri derken zorlanıyoruz çünkü öyle bir algımız var ki bir kişi yakınını kaybettiyse illaki üzülmeli diye bakıyoruz.
Hatta üzgünlüğünü belli etmeli.
Perez tam normal bir insan gibi bu açıdan çünkü değer verdiği bir insan hayatını kaybetmiş ve o yası çok ciddi bir şekilde yaşıyor.
Ama bizim karakterde yas mas yok.
Perez'e bakıyorsun o çökmüş vücuduyla bile kendini zorlayarak cenazeye katılmış.
O sıcakta. Adamın bu kadar yaşlı olmasına rağmen bir hayata tutunma arzusu var veya bir duygu yoğunluğu var, bir canlı hissettiriyor.
Oysa bizim genç, dinamik Merceau bildiğin yürüyen ölü gibi.
Hikayemize devam edelim.
Merceau şimdi evine döndü ve işine devam etmesi gerek.
Hani başlarda demiştik ya patronumdan izin istemişti Merceau cenazeye katılmak için.
Patronu da mırın kırın ederek izin vermişti.
Hikayenin devamını da anlıyoruz ki...
Patronun homurdanmasının sebebi zaten cenazenin cuma gününe denk gelmesi ve ilerleyen günlerinde cumartesi pazar olması.
Yani zaten iki gün tatili var.
Oysa Merceau bunun da farkında değil, bunu bile düşünemiyor ve iki gün yerine dört gün tatil yapmış oluyor.
Annesinin kaç yaşında öldüğünü bilmediği gibi annesinin hangi gün öldüğünü bile bilmiyor.
Merceau halk sahilinde yüzmeye karar veriyor.
O sırada eski bir iş arkadaşı Mary'i görüyor.
Ve Mary de güzel hoş bir kadın gayet.
Ve Merceau Mary'den etkilenmeye başlıyor.
Gidiyor Mary'nin yanına sohbet etmeye başlıyorlar.
Hatta bildiğin flörtleşiyorlar.
Beraber yüzüyorlar sahilde uzanıyorlar.
Ve ikisi arasında bir çekim başlıyor.
En son Merceau diyor ki sinemaya gidelim.
Mary kabul ediyor. Ve bu arada Mary'e annesinin dün öldüğünü söylüyor Merceau.
Mary de şaşırıyor tabi. Çünkü annesi ölen bir adam nasıl böyle birden hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edebilir diye düşünüyor.
Ama Mary'deki bu şaşkınlık uzun sürmüyor, çok takmıyor bu meseleyi ve daha sonra eğlenmeye devam ediyorlar.
Mary o gece Merson'un evinde kalıyor ve sevişiyorlar.
Ertesi gün yani pazardayız.
Merceau uyandığında Mary çoktan gitmiş.
Merceau da evden pek çıkmak istemiyor.
Evde kalmak istiyor. Sebebi şu.
Şimdi dışarıda insanlarla karşılaşacak.
İnsanlar diyecek ki işte annen ölmüş.
Başın sağ olsun filan. Hiç bunlarla uğraşmak istemiyor.
Bu yüzden evde kendi halinde takılayım diyor.
Yemeğini yiyor. Balkonda insanları filan izliyor.
Bu arada hava da çok güzel. İki gün önce yani cenaze günü çok kötüydü hava.
Ama şu an çok tatlı bir hava var.
Ve Merceau o an havanın keyfini çıkarıyor.
O an bir huzur geliyor karakterimize.
Ve şunu fark ediyor Merceau.
hayata bakınca. Hiçbir şey değişmedi.
Benim annem öldü ama halen her şey devam ediyor.
Güneş yine doğuyor, insanlar yine geziyor ve hayatıma devam etmem gerek.
Merceau ertesi gün işine gidiyor.
Patron soruyor işte cenaze nasıldı başın sağ olsun filan klasik konuşmalar.
Merceau işten çıkınca Salamano isminde bir komşusunu ziyaret ediyor.
Yaşlı tek yaşayan bir adam.
Karısı hayatını kaybetmiş ama bu adamın bir köpeği var.
Köpeği de uyuz ve derisi Böyle çürümüş gibi ve köpeğin sahibi Salamano da çok yaşlı ve onun da derisi yaşlılıktan dolayı çökmüş.
Yani köpek ve sahibi bir açıdan birbirine benziyor.
İkisi de çökmüş varlıklar ve ölüm de ikisine çok yakın.
Bu Salamano ve köpeği arasındaki ilişkiye daha sonra geri döneceğiz.
Bu sırada Merson'un başka bir komşusu Raymond çıka geliyor ve karakterimizi bir yemeğe davet ediyor.
Bu arada Raymond biraz tehlikeli, bela bir tip.
Bazıları onun kadın satıcısı olduğunu düşünüyor.
Ama Raymond'ın bir derdi var belli ve karakterimize içini dökmek istiyor.
Şöyle ki Raymond'ın bir tane metresi varmış.
Ama metresi bunu aldatmış.
Daha sonra Raymond bu metresini dövmüş ve bu metresin bir tane kardeşi varmış.
Erkek kardeşi. Kitapta Arap diye bahsediliyor.
İsmi filan geçmiyor. Ve kız kardeşini dövdüğü için bu Arap da Raymond'la kavga etmiş.
Nihayetinde Raymond öfkeli ama bir taraftan kıza olan aşkını da halen bitirememiş.
Toksik bir ilişki var arada.
Şöyle sinsi bir plan yapıyor.
Metresine duygusal bir mektup yazacak.
Mektubunda gel barışalım seni çok seviyorum tarzı bir gönül alma işlemek istiyor.
Plan kısmı şurada başlıyor.
Metresi Raymond'ın evine gelince de metresiyle sevişecek.
Ve tam sevişmeye bitmek üzereyken de yüzüne tükürerek tam bir intikamını almış olacak.
Ama Raymond bakıyor ki bu mektubu kendi başına yazamaz.
O yüzden bizim karakterimizden yardım istiyor.
Mektubu benim yerime yazar mısın diyor.
Merceau da çok kafaya takmadan iyi olur yazayım bari diyor.
Merceau'nun hayata bakış açısı evrenin veya dünyanın bizim acılarımıza bakış açısı gibi.
Mesela bizim de başımıza bir şey gelse, bir felaket yaşasak, trajedi yaşasak hayat durmaz, devam eder.
Olaylar devam eder, insanlar devam eder.
Merceau da tam böyle yaklaşıyor.
Başıma bir şey mi geldi? Veya bir yakınım hayatını kaybetti mi?
Hayat yine devam ediyor ve ben de devam etmek zorundayım diye düşünüyor.
Bu arada Mörso hayattan nefret eden biri değil.
Karamsar nihilist tavırları pek göremiyoruz mesela ki bu kısım çok önemli.
Mörso bazı dünyevi zevklerin tadını öyle güzel çıkarıyor ki mesela hava çok güzel bunu fark ediyor.
İçi huzurla dolmaya başlıyor.
Meriden çok etkileniyor ve büyük bir zevkle onunla sevişiyor mesela.
Zevk almasını biliyor hayattan.
Hayata karamsar bakmıyor o kadar.
Kayıtsız bakıyor ve zevk fırsatları geldiğinde değerlendirmesini biliyor.
Raymond ile yan yana geldiğinde ne kadar farklı karakterler olduğunu görüyoruz.
Raymond cinselliğe daha doğrusu kendi özelinde, o metresi özelinde bir intikam aracı, bir dominasyon, bir güç olarak bakıyor.
Merceau ise daha çok o basit zevkini seviyor cinselliğin ve bunu yaşamak istiyor.
Birkaç gün sonra Merceau ile Mary yine sahile gidiyorlar ve geçen seferki gibi yine yakınlaşıyorlar.
Bu sefer apar topar eve geçiyorlar ama öyle sinema filan yok.
Eve geçipse bir şey olur. Ertesi gün bu sefer Mary soruyor Merceau'ya beni seviyor musun diye.
Merceau ise bir önemi yok bir anlamı yok tarzı bir cevap veriyor.
Mary tabi üzülüyor bu yanıt karşısında.
Bu sırada Raymond'ın dairesinden dayak sesleri geliyor.
Raymond hani şu metresinden intikam almak isteyen adam.
Polis memuru olay yerine intikal ediyor ve metresin açıklaması sonucu polis memuru Raymond'a bir tokat yapıştırıyor.
Raymond'ın nihayetinde bu olan yüzünden karakola gidip ifade vermesi gerek.
Ama Merceau'dan bir ricası var.
Merceau'nun da karakola gelip kendi leyhine bir ifade vermesini istiyor.
Bu kadının kendisini aldattığına yönelik karakolda ona destek vermesini istiyor.
Merceau da kabul ediyor. İfadeden sonra Merceau apartmana döndüğünde Salamano ile karşılaşıyor.
Salamano köpeğiyle yaşayan yaşlı adam.
Ama köpeği ondan kaçmış.
Bu yüzden çok üzgün. Bir taraftan köpeğine küfürler ediyor.
Köpeğine sinirli. içten içe biliyor ki köpeği olmadan da yalnız başına yaşaması çok zor.
Hatta gece Merceau, Salamano'nun dairesinden ağlama sesleri duyuyor.
Ertesi güne geçiyoruz. Merceau'nun patronu karakterimize bir iş teklifinde bulunuyor.
Paris'e yeni bir ofis açacağım seni de oraya yönlendirmek istiyorum.
Hem terfi alırsın filan diyor.
Merceau ise yine aynı yuvarlak cevabını veriyor.
Önemli değil fark etmez filan diyor.
Patron sinirleniyor tabi.
Çünkü bir çalışanının bu kadar hırsız ve motivasyonsuz olması pek anlam veremediği bir durum.
Ne güzel para kazanacak, işi yükselecek ama Merceau'da hırs filan yok.
Merceau yine benzer umursamazlığı Mary ile konuşmasında da yapıyor.
Mary en son benimle evlenir misin tarzı bir cümle kurunca Merceau yine ya fark etmez falan diye bir cevap veriyor.
Karakterimiz apartmana döndüğünde Salamano'yu köpeğiyle beraber buluyor.
Salamano köpeği bir şekilde bulmuş ve o kadar iyi gelmiş ki bu adama köpeğinin bulması.
Ve Merceau'ya köpeğinin ondan kaçtığı andaki hissettiklerinin ne kadar kötü olduğundan bahsediyor.
Şunu fark ediyoruz ki çevresindeki herkes karakterimizi düzenli bir hayata itmek istiyor.
Mary onunla evlenmek istiyor mesela.
Patronu onu terfi etmek istiyor.
Sanki çevredeki karakterler bir şekilde Merceau'yu o ideal insan kalıbına sıkıştırmak istiyor.
Merceau ise bunlardan çok kaçıyor denemez bu tekliflerden ama umurunda değil.
Gelecekse gelsin, gelmezse de gelmesin kafasında.
Salamano bu arada Mörso'nun annesinin ölümü sonrası bir acı yaşadığını düşünüyor.
Çünkü kendinden düşünüyor.
Kendisi de köpeğine karşı çok ilgili değil.
Hatta bazen köpeğini dövüyormuş.
Ama köpeğin ondan kaçtığında hayatının ne kadar yıkıldığını fark etti.
Benzer bir şekilde Mörso ve annesi arasındaki ilişkiye de böyle bakıyor.
Evet Mörso ve annesi arasındaki ilişki çok iyi değildi.
Ama bir insan hayatından çıktığı zaman onun eksikliğini hissediyorsun.
Kendisinden hareketle Mörso da annesi hayatını kaybettiği için bunun acısı...
yaşıyordur diye düşünüyor.
Oysa Merceau diğer insanlara benzemiyor ve hiç de Salamone köpeği arasındaki ilişkiye benzer bir ilişki yok.
Bu yaşlı karakterin köpeğiyle olan bağı etkileyici bu arada.
Çünkü hepimizde olan o yalnız kalma korkusunu bu karakterde görüyoruz.
Salamona karısını kaybetmiş, bayağı bir yaşlı bir adam ve köpeğinin varlığı onun hayatına bir anlam katıyor.
Köpeği öldüğünde bu sefer yeni bir köpek veya yeni bir canlı bulması lazım.
O zamanın gaddarlığını bu karakterde görüyoruz.
Çünkü zaman gittikçe o köpeği de ölecek, kendisi de ölecek ve o yalnızlıkla mücadelesini hissettiriyor hikaye bize.
İnsan nihayetinde bu zamanın çevresindekileri almasına rağmen yine de biri istiyor.
Şimdi kitabın en çarpıcı kısımlarına giriyoruz.
Hazır olun. Merceau, Mary ve Raymond ile beraber bir arkadaşlarının sahildeki evlerine ziyarete gidiyorlar.
Tam otobüse binerlerken bir grup Arabı görüyorlar.
Ve bu Arapların içerisinde o Raymond'ın metresinin kardeşi de var.
Hani kavga ettikleri. Ve bir bakışma oluyor, bir gerginlik hissediliyor.
Ama otobüste ayrılıyorlar ve bu gerilim kayboluyor.
Nihayetinde arkadaşın o sahildeki eve vardıklarında Merceau aynı zamanda bu arkadaşının karısını da görüyor.
Bir evliliği var. Ve o an Merceau'nun aklına evlilik fikri geliyor.
Ya acaba... Sabah evlensen mi? Diye bir düşünüyor.
Yemekler yendikten sonra Mary ve arkadaşın karısı bulaşıkları yıkıyor.
Bu sırada erkek takımı Raymond, ev sahibi ve Merceau bir yürüyüşe çıkıyorlar sahilde.
Hava felaket sıcak bu arada.
İki Arap'ı fark ediyor. Bu Araplardan biri Raymond'ın metresinin kardeşi.
O belalı tip yani. Ve hemen bir kavga başlıyor.
Kavgada normalde 3'e 2'ler bizim ekip alır diye düşünüyoruz.
Ama o metresin kardeşi bir bıçak çıkarıyor.
Ve bıçağıyla Raymond'ı kolundan ve ağzından yaralıyor.
Daha sonra kavga bitiyor tabii çünkü Raymond kanlar içinde.
Araplar uzaklaşıyor. Merceau ve yanındaki de Raymond'ı eve taşıyorlar.
Tabii kadınlar Raymond'ın halini görünce ağlamaya bağırmaya başlıyor.
Çok korkuyorlar. Nihayetinde sonuç olarak evin sahibi Raymond'ı hastaneye götürüyor.
Raymond daha sonra eve geliyor bu hastaneden sargı bezleriyle tabii.
Ardından sahile doğru bir gidiyor.
Tabii bu sırada Merceau fark ediyor Raymond'daki bu hareketlenmeyi.
Raymond'ın silahını da fark ediyor.
O sahile geri dönüp arabı öldürmek istiyor.
Merceau takibi alıyor Raymond'ı ve Raymond sahilde o arabı görünce eli silaha doğru gidecek olurken Merceau engelliyor ve dur ateş etme diyor.
Hatta silahı alıyor Raymond'ın elinden.
Araplar da uzaklaşırken bu ikili eve dönüyorlar.
Tam yukarıya çıkacakken ama Merceau'nun kararı dönüşüyor.
Bir süre yalnız takılmak istediğini fark ediyor ve Raymond...
Yukarı çıkarken Mörso biraz daha sahilde dolaşayım diyor.
Karakterimi sahilde dolaşırken o Arab'ı görüyor.
Arkadaşını yaralayan Arab'ı.
Ve bu arada güneş o kadar fena, hava o kadar sıcak ki Mörso'nun zihni bulanıklaşmaya başlıyor.
Arap da Mörso'yu fark ediyor ve eli bıçağına doğru gidiyor.
Hatta bıçağını çıkardıktan sonra bıçaktan güneşin yansıması Mörso'nun gözünü almaya başlıyor.
Mörso da ani bir şekilde tak diye Arab'ı vuruyor.
Hatta daha sonra Arap yere yıldıktan sonra 4 el daha ateş ediyor.
Öncelikle bu cinayetin saçmalığına bakın.
O kadar tuhaf ki gerçek gibi gelmiyor.
Çünkü Merson'un kafasında araba öldürmek gibi bir plan yoktu.
Hatta Raymond öldürmeye çalışırken onu engelledi.
Sahilde kalmasının tek nedeni biraz kafa dinlemek yürüyüş yapmaktı.
Arabanın bıçağından gelen güneş yansıması gözünü rahatsız etti ve ani bir şekilde araba vurdu.
Üstelik bu olayla kendisinin ilgisi bile yok.
Raymond'ın meselesi bu. Raymond'la öyle çok sıkı fıkı da değiller.
Böyle dostumun intikamını alayım tarzı bir durumlar da yok.
Bu arada hava metaforuna dikkat edin çünkü kitap...
Bu havanın etkisini hissediyorsun.
Hava güzel olduğunda Mörso çok huzurlu.
Hayat gayet güzel gidiyor.
Ama hava feci derecede sıcak olduğunda hep bir şeyler ters gidiyor.
Mesela cenazeden hatırlayın.
Cenaze günü de hava çok bunaltıcı derecede sıcaktı.
Ve cinayetin işlendiği gün de hava yine bunaltıcı derecede sıcak.
Mörso hemen tutuklanıp cezaevine gönderiliyor.
Ve karakterimiz bu süreçte hakimle bir görüşme gerçekleştiriyor.
Hakimin kafasında takılan bir soru var.
Mörso önce araba tek el ateş ediyor.
Arap yere yığıldıktan sonra dört el daha ateş ediyor.
Mörso çok cani motivasyonları olan biri değil.
O an neden dört el daha ateş etti?
Bu bir merak konusu. Ve hakim karakterimizden bir cevap alamıyor.
Ve hakimin siniri bozulmaya başlıyor yavaştan.
Çünkü anlam veremiyor. Bu anlamsızlığa katlanamıyor.
En son bir hat çıkarıp Tanrı'ya inanıyor musun diye soruyor.
Mörso'dan ise hayır cevabı gelmesi üzerine hakim şuna varıyor.
Bu adamın ruhu çürümüş.
Hiç kurtarılacak bir tarafı yok.
Hatta daha sonra Mörso'ya Deccal diye seslenmeye başlıyor.
Merceau'nun hapishane hayatı yine beklediğiniz gibi değil.
İlk önce Arapların içinde olduğu bir koğuşa sokuluyor ama daha sonra millet fark ediyor bu iş biraz tehlikeli.
Ardından hücrede tek başına kalmaya başlıyor.
Bu sırada Mary geliyor ona ziyarete.
Halen ilişkileri kopmamış.
Mary diyor ki merak etme çıkacaksın hatta evleneceğiz diyor.
Böyle çok pozitif yaklaşıyor.
Merceau yine çok umursamıyor hatta hiç etkilenmiyor bu laflardan.
Merceau hapishanedeyken, o hücresinde tek başınayken, özgürken yaptığı aktiviteleri özlüyor.
Sigara içmek, sahilde yüzmek, gökyüzünün tadını çıkarmak veya Mary ile sevişmek gibi.
Karakterimiz hapishanede zamanını öldürmek için elinden geleni yapıyor.
Bir kere uyuyabildiği kadar uyuyor.
Arada düşüncelere dalıyor ama özellikle bir konu hakkında çok fazla düşünüyor.
Merceau bir gazete küpürü buluyor ve bu küpürde ilginç bir olay yaşanmış.
Bir gün yoksul bir adam köyünü terk etmiş şehre gitmiş.
Bu sırada kız kardeşini ve annesini köyde bırakmış.
Ve adam şehirde çalışmış, didinmiş ve en son bayağı bir zengin olmuş.
Ardından köyüne dönmüş kız kardeşi ve annesini görmek için.
Ama o kadar fazla zaman geçmiş ki başlarda kız kardeşi ve annesi bu adamı tanıyamamışlar.
Hatta yabancı zannetmişler.
En son bu ikili bu adamın zengin olduğunu fark edip adamı öldürmüşler ve parasını çalmışlar.
Ve daha sonra fark etmişler ki bu öldürdüğümüz adam aslında kan bağımız olduğu bir kişi.
O kız kardeşin abisi, o annenin de evladı.
Bu ikili yaptıkları trajediyi fark ettikten sonra intihar ediyor.
O kadar saçma bir olay ki düşününce ama dünyada da gerçekten böyle saçma olaylar yaşanıyor.
Bu adam köyden gelen adam başta annesi ve kardeşine hemen kimliğini açıklasa, sizin ailedenim dese muhtemelen bu cinayet işlenmeyecekti.
Ama işte hayat öyle absürt komedi gibi ki böyle cinayetlere de maruz kalıyoruz.
Merceau bu olaydan çok etkileniyor çünkü aynı kendi cinayeti gibi aşırı saçma.
Hakimin Merceau'ya karşı negatif tavrına geri dönelim.
Çünkü hakimde şöyle bir kafa yapısı var.
Merceau gibi tanrıya inanmayan tipler ve hayatı hiç önemsemeyen, hayatın saçma olduğunu düşünen tipler çok tehlikeli insanlar.
Çünkü böyle insanlar geri gelince hiçbir tedirginlik duymadan bir insanı öldürebilir.
Pimi çekilmiş bomba gibilerdir.
Merceau'nun hapishanedeki düşüncelerine odaklandığımızda Mary'e karşı hiçbir aşk beslemediğini de anlıyoruz.
Çünkü Mary'nin görüşüne geldiği zaman ettiği laflardan hiç etkilenmedi.
Sevişmekte illa Mary ile sevişmeyi özlemiyor.
Bir kadınla sevişmeyi özlüyor.
Zaten zevki bakış açısında o duygusal taraf yok.
O cinselliğin sadece o zevk tarafı hoşuna gidiyor.
O duygusal tarafıyla ilgilenmiyor.
Ve arkadaşlar bu adamda fark ettiğimiz bir durum da var.
Her ne kadar hapishanede zaman geçirirken özgürlüğünü özlese de bazı aktiviteleri özlese de yine de tuhaf bir huzur var karakterde.
Yine o kadar isyan etmiyor.
Bir kabullenme hali var. Bu adam nereye koysanız yaşar.
Dağ başında adamı bir yere bağla yine yaşar.
O kayıtsızlığını her türlü kriz anında bize hissettirmeyi başarıyor.
Bu açıdan hatta samimi diyebileceğimiz bir karakter.
Hayat felsefesini gerçekten yaşıyor.
Sonunda Mörso'nun mahkemesi başlıyor.
Mahkeme salonu baya kalabalık bu arada.
Herkes gelmiş. Basın bile fazlaca gelmiş.
Yargıç önce Mörso'ya anneni neden huzur evine yerleştirdin diye soruyor.
Konuyla cinayetle pek alakalı değil ama yine de insanlar merak ediyor bunu.
Mörso ise annesine bakacak kadar parası olmadığını bu yüzden huzur evine yerleştirmek zorunda kaldığını söylüyor.
Yargıç daha sonra anneni huzur evine yerleştirmek seni üzdü mü tarzı bir soru soruyor.
Mörso ise ikimizin de birbirimizden pek bir beklentisi yoktu bu yüzden çok bir şey hissetmedim tarzı.
bir cevap veriyor. Hani huzur evinin müdürü vardı ya.
O da duruşmaya gelmiş. Ve ifadesinde Merson'un aleyhine ifadeler kullanıyor.
Bu adam annesi öldüğünde bile hiç üzülmedi.
Çok sakindi. Hatta son kez annenin tabutunu açalım bir gör dedik.
Onu bile kabul etmedi diyor. Cenazeci adamlardan biri vardı ya.
Merceau'ya annen yaşlı mı diye sormuştu.
Merceau da annesinin yaşını hatırlayamadığı için yarım yamalak cevap vermişti.
Bu kişi de mahkemeye gelmiş ve Merceau'nun daha doğru dürüst annesinin yaşını bile bilmediğini söylüyor.
Yavaş yavaş mahkeme salonundakiler öfkelenmeye başlıyor.
Merceau kendisine beslenen o nefretin arttığını hissediyor.
Thomas Perez de duruşmaya gelmiş ama kendisi çok nötr bir ifade kullanıyor.
O cenaze sırasında kendimde değildim, çok üzgündüm.
Bu yüzden Merceau'nun tavırlarına hiç dikkat etmedim diyor.
Ayrıca Merceau'nun arkadaşları da duruşmaya katılmış ve arkadaşları Merceau'nun Merson'un lehine ifadeler kullanıyor.
Bir arkadaşı tüm bu cinayetin bir talihsizlik sonucu olduğunu, Merson'un kafasında asla bir cinayet planı olmadığını belirtiyor.
Mary de gelmiş ve Merson ile olan evlenme planlarından bahsediyor.
Raymond'a benzer bir şekilde bu cinayetin tam bir şanssızlık olduğunu, hatta aslında kendi meselesinin olduğunu ama arada Merson'un kaynadığını söylüyor.
Ama orada savcı var ve savcının kafa çalışıyor.
Merson'un zamanında Raymond yerine ifade verdiğini, metresini aldattığını söylediğini, hatta onun için mektup yazdığını bilebiliyor.
Ve savcının kafasından geçen düşünce şu.
Merceau ve Raymond birbirine yakındı ve Raymond'ın davasını Merceau bir dostun intikamı olarak benimsedi.
Bu yüzden arkadaşını yaralayan araba öldürmek istedi diye düşünüyor.
Nihayetinde savcı Mörso'nun öyle akli açıdan dengesiz biri olmadığını, gayet kafası çalışan normal bir insan olduğunu, bunun yanında cinayet sonrası da hiç vicdan azabı hissetmediğinden idam cezasına çarptırılmasını istiyor.
Tüm bu sürece yardım eden bir detay da Mörso'nun annesinin ölümü karşısında hiçbir şey hissetmemesi.
İnsanlar bunu fark edince Mörso'ya olan nefret çok daha fazla artıyor.
Mörso ise bu kısımda savunu olarak tuhaf bir ifade kullanıyor.
Adamı güneş yüzünden öldürdüm diyor ki yapabileceği en kötü ifade şekli bu.
Evet gerçekten de bu arada güneş yüzünden öldürdüm diyor.
Mörso'nun gözünü rahatsız etmişti o an.
Adamın bıçağından yansımıştı ya.
Ama tabi insanlar bu saçma sabunuyu asla kabul etmezler ve nihayetinde Mörso idam cezasına çarptırılıyor.
Bu mahkeme sahnesi aslında çok önemli.
Çünkü şunu fark ediyoruz ki bu insanlar saçmalığa katlanamıyor.
İlla ki bir olaya anlam yüklemeye çalışıyorlar.
Mörso her ne kadar saçmalık sonucu bu cinayeti işlese de insanlar bunu kabul etmez.
İlla ki bu olayı bir nedene, bir anlama bağlamak isterler.
Bu yüzden durmadan Mörso'nun annesiyle olan defterini açmaya çalışıyorlar.
Bu kişinin vicdansız, kötü biri olduğunu kanıtlamak istiyorlar.
Mörso ise bu süreçte eli kolu bağlı bir şekilde olanları izliyor.
Bir nevi kontrolü artık karşısına vermiş.
İnsanlar onun hakkında karar veriyor.
Tam bir yabancılaşma örneğini görüyoruz bu sahnede.
Merceau eline eteğini çekmiş, kendisi üzerindeki kontrolü kaybetmiş, insanlar onun yerine karar veriyor.
Cinayeti bu yüzden işledi, bu adam böyle biri.
Mörso giyotinle idam edilecek ama giyotinle idama yönelik sevmediği bir fikri var.
Giyotinle idam edilirken her zaman idam süreci kusursuz işlemiyor.
Bazen o giyotinin bıçağı boyunda takılı kalıyor ve mahkum da acı çekerek kanlar içinde felaket bölüme kavuşuyor.
İyi senaryo ise tak diye o giyotinin boynu kesmesi.
Ve Mörso bu ikilemi sevmiyor çünkü ister istemez bir idam mahkumu umarım hızlı bölüme kavuşurum diye düşünüyor.
Ama Mörso çok kısa zaman içinde ölecek olmasına rağmen yine de bir huzur var karakterde.
Hücresinde kalırken onu idama götürecek kişi...
adımları yaklaştığı zaman içini bir huzur kaplıyor.
Ayrıca Mörso'nun idamdan önce bir papazla görüşme şansı var.
Ama Mörso bunu başta kabul etmiyor.
Papaz da şaşırıyor tabii ve Mörso'nun yanına gidip neden kabul etmedin benimle görüşmeyi diye soruyor.
Mörso ise Tanrı'ya inanmıyorum diye bir cevap veriyor.
Papaz bu cevap karşısında çok şaşırıyor.
Çünkü daha önce gördüğü idam mahkumları ölümü yaklaştığı an Tanrı'ya da yakınlaşmaya başlıyor.
Dindarlaşmaya başlıyorlar. Oysa Mörso ölüme çok yakın olmasına rağmen Tanrı'ya karşı hiçbir yakınlaşma göstermiyor.
Mörso bu sürede düşünce Annesiyle ilgili bir durumu da fark ediyor.
Annesi de yaşlandığını ve ölümün ona yakınlaştığını biliyordu.
Ama yine de o Thomas Perez denilen adamla bir yakınlık, bir ilişki kurmak istedi.
Çünkü kalan zamanında hayatın o zevklerini tatmak istiyordu.
Annesinin bu tavrı Merceau'nun tavrına benziyor.
Merceau da hayata karşı umursamaz, ölüme karşı umursamaz ama zevk olanaklarını değerlendirmeyi seviyor.
Tam bir annesinin oğlu aslında ve ölümünden hemen önce kafasından geçen bir düşünce var.
Hayatın tatlı kayıtsızlığına kendisini bırakmak.
Merceau gibi biri olduğun zaman kaygın da olmuyor aslında.
Çünkü hayatın işleyişine dair o temel felsefeyi sonuna kadar benimsemiş oluyorsun.
Ölüm var, hayat anlamsız ve başına gelenlerin de pek bir anlamı yok.
O yüzden ciddiye alınmaya değmiyor bunlar.
Merceau için genç yaşta giyotinle ölmesi veya 80 yaşında yatığında ölmesi arasında pek bir fark yok.
Ve ölümün varlığı bu hayattaki her şeyi anlamsız kılıyor.
Merceau biraz alışılagelmişin dışında bir karakter.
Hatta demiştim ya başlarda gerçek gibi gelmiyor.
Sanki bir karikatür gibi. Ama ara sıra bence hepimiz kendimizi Merceau gibi hissediyoruzdur.
Çünkü hayatın saçma tarafları var arkadaşlar ve bazen o Merceau'nun zihin yapısına yaklaşıyoruz.
Tamamen Merceau gibi birisi olmak çok zor çünkü illaki bu hayatta bizi bir şeyler tutuyor.
İllaki bir anlam yaratıyoruz veya keşfediyoruz.
Merceau ise tamamen anlam arzusunu kesmiş bitirmiş.
Raskolnikov'u hatırlarsınız suç ve cezadan ve bu iki karakterin çok farklı olmasına değinmek istiyorum.
Raskolnikov tefeci kadını öldürme planı yaparken şöyle düşünüyordu.
Bu kadın zaten ölümü hak ediyor, kötü biri ve ben de bu kadın öldükten sonra hiç umursamam, hatta hiçbir vicdan azabı çekmem.
Ama cinayeti işledikten sonra Raskolnikov'un dengesi tepetaklak oluyordu.
Mörsu öyle değil ama. Gerçekten kafasındaki felsefeyi samimi bir şekilde yaşayan biri.
Cinayetten sonra hiçbir vicdan azabı duymuyor.
İyi ki işlemişim de demiyor ama keşke işlemeseydim de demiyor.
Hiçbir pişmanlığı... yok. İnsan yaşamını özünde değersiz bulduğun zaman bu parametrelerin de bir anlamı kalmıyor.
Mörso'yu aşırı dindar birine benzetiyorum bir açıdan.
Çünkü aşırı dindar insanlar da tanrının varlığından çok emin olduğu için bir huzura sahiptirler.
Mörso tam tersi. Dinin olmadığından bu kadar emin ama dindara benzer bir huzur kendisinde de var.
Ve bunun kaynağı da felsefesinden bu kadar emin olması.
Bence şu cümle Mörso'yu özetler.
Yaşamayı seviyor ama yaşamı değerli bulmuyor.
Zevk olanakları çıktığında bir güzel yararlanıyor ama özünde bunların hiçbir değeri yok.
Hayatın anlam yüklü olduğunu ben de söyleyemem.
Hayatta çok saçma gelen şeyler var bana da.
Mesela kötülük problemi hayatın saçmalığını hatırlatıyor bana.
Özellikle sebepsiz nedensiz kötülükler.
Aklımızın almadığı kötülükler.
Diyelim ki adını sanına duymadığınız bir orman var dünyanın bir ucunda ve o ormana rastgele bir şekilde yıldırım çarpıyor.
Bu yıldırım sonucu oradaki bir geyik acı çekerek ölüyor.
Ve geyin de gelişmiş bir sinir sistemi olduğu için bildiğim bizler gibi acı çekiyor.
Kötülük problemine bir örnek.
Ve o kadar saçma ki yani dünyanın bir ucundaki orman neden oraya yıldırım düşüyor da o geyi buluyor.
Ve bu yıldırımın insanı bulması da olası.
Hayattaki birçok kötülüğün altını kazıdığımızda o yoğun anlamsızlığı veya saçmalığı görüyoruz.
Veya ölüme de benzer yaklaşıyorum.
Ölümün varlığından ziyade ölümün insanın bu kadar yakın olması benim sinirimi bozan bir durum.
Yani herkes 80 yaşında ölse bir sıkıntı yok.
Ölümün varlığından bir...
Kaygı gütmüyorum. Ama ölümün bize bu kadar yakın olması biraz sinir bozucu.
Haberlerde görüyorsunuzdur mesela.
Kadın sokakta yürüyor. Tepesine bir evden saksı düşüyor ve ölüyor.
Asansörde kalıyor. Asansör düşüyor ölüyor veya.
Hatta deprem gibi olaylar da buna örnek gösterilebilir.
Nihayetinde insan o kadar hassas ve kırılgan bir yapıya sahip ki şu dünyada.
Ve ölüm bize o kadar yakın ki.
Ölümün işte bu kadar yakın olması da beni hayatın o saçma tarafına itebiliyor.
Ama tamamen saçma olduğunu da düşünmüyorum.
Anlam verdiğim şeyler var.
Anlam bulduğum şeyler var.
gördüğüm şeyler var. İnsan ilişkileri mesela önem veriyorum ve gerçekten insan ilişkileri bu hayatın yaşamaya değer olduğunu gösteriyor bana.
Veya sanat, felsefe, bilim o hayattaki o gizemli kısım da hoşuma gidiyor.
Ben hayata kısmi saçma olarak bakıyorum.
Evet aklımızın almayacağı şeyler var bu hayatta ve aklımızın almadığı şey de doğal olarak saçma geliyor.
Ama anlayabildiğimiz, aklımızın algılayabildiği hatta kalbimizin de sindirebildiği şeyler de var bence.
Anlam ve anlamsızlık arasında bir nevi çorba olmuş bir hayat yaşıyoruz sanki.
Bu kitabın çok olaylı olmamasına rağmen son derece akıcı olduğunu da söylemem gerek.
Gerçekten sizi o evrenine çekiyor ve durmadan kitap boyunca hayal kuruyorsunuz.
Kendi zihninizde bu olayları tasvir ediyorsunuz.
Camus gerçekten yetenekli bir yazar, yetenekli bir hikaye anlatıcı ve felsefesini de böyle bir hikaye aracılığıyla aktarması bence çok başarılı olmuş.
Bu podcastlik benden bu kadar arkadaşlar.
Kendinize iyi bakın. Bir dahaki podcastlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
